-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
-emotionamood-
Acı ortak bir payda değildir.



Hayatın hiçbir evresinde, hiçbir yerinde, olayların içinde-dışında, birini kaybederken, gözlerimin önünde ölürken bile, canımın bu denli acıdığını hatırlamıyorum.
İçimi benden söktüler, içimi deştiler, derimi elleriyle ayıkladılar. Fakat hissetmedim, en ufak bir zerremden acı fışkırmadı.
Ama ruhum.
Ama can evim.
Ama yumrukların indiği karnım, kalbim.
Öyle bir yangın ki, çöllerin kızgın kumlarında yalın ayak yürümeye benziyor, sığınacak tek bir gölgelik bile yok.
Neden ben diyemiyorum kendime, kendimi haklı çıkarıp, öfkenin demine vurmak istemiyorum.
Haklı olmaktan nefret ediyorum.
Haklı değilim, haklı olmak istemiyorum.
Ama haklıyım!
Allah kahretsin ki...
Şimdi bu dikenleri kendimden başka kime batıracağım? Hep öyle olurmuş ya!
Herkes bir hayal kırıklığı yaşıyor diye, dikenlerini bir sonrakine batırmaktan geri kalmıyor.
Şimdi sıra benim, bu sefer ben acıtmalıyım, ama nasıl bilmiyorum ki?
Bir insan bilerek, isteyerek nasıl acıtılır, aldatılır?
Her zamanki gibi hayat bu döngüde seyir halindeyken, geç kalıyordum.
Kan çanağına dönen gözlerimden kaçıyorum, uyumak istemiyorum.
Ben affedeceğim elbet.
Seni.
Sizi.
Yapraklarını.
Yaptıklarınızı.
Peki siz nasıl affedeceksiniz kendinizi?
Üzerinizi giyindiniz diye çıplak değiliz sanıyorsunuz!
Fakat içinizde insanlığınız yok, ne çok aldanıyorsunuz!
İçimizi deştiniz.
Kurtçuklar yerleştirdiniz.
Ellerinizden akan kan, ahirette aleviniz olsun!
 
kepenk.

Hiç kimse beyin ile herkes hanımın hikayesinde ne olabilirdi ki?
Bana afyonlu dört duvar,
Sana şaşalı dünya.
Acılarımız değil, payımız eşit.
Bu da sana en büyük mükafat(!)
 
none.

Pişman mıyım diye düşünüyorum saatlerdir, geldiğim için, yakınlık hissini iki kişiden çok, bir bütün olarak, ikimizin iliklerine kadar yaşattığım veya yaşadığımız için.
Vazgeçmeliydim.
Kendime, bunca zaman sonra, köreltmeye çalıştığım nefsime dahi uymamalıydım. Dizginleyemediğim, şu saf kokan sana olan yanım, sana yakınan tarafım, diri tutmaya çalıştığım sükunet.
Ne çok şey dökülmüşüm, hiç haberin olmadan.
Ne çok şey öldürmüşüm, hiç haberim olmadan.
Bu cümleleri alt alta, bizi yan yana koymanın hiçbir anlamı yok nazarında. Fakat benim dile gelmeye ihtiyacım var.
Pişman mıyım diye tekrar soruyorum kendime.
Pişmanım(!)
Saç uçlarımdan, ayak uçlarıma kadar.
Galiba yabancılığım, suskunluğum sana değil. Büsbütün kendime..
Bu son çetrefilli yangındı benim için.
Sana bağışladığım son hezeyanlarım, halüsinasyonlar.
Kalmak mı zor gitmek mi diye sorarlar ya bazen.
Galiba kalmak, insanın içine, özüne, toprağına düşen kurtçuklar gibi, günden güne kemiriyor ‘içini’
Şimdi kalmakta, gitmekte aynı kapıya çıkıyor benim için.
Her halükarda ceset gibi dolanacağım, ara ara nefes faylarından geçeceğim.
Belki, depremlere şahitlik edeceğim.
Ama bil ki; asla altında kalıp ölmeyeceğim.
Şimdi pişman mıyım?
İliklerime kadar.
Gitmeli miyim?
Hiç kalmamış kadar.
 
yollara düşünce..

-ki zaman..
En büyük yanılgıyı doğururken avuçlarıma, sana; seninle gelmeyi beceremezken kalbim, birkaç cümle yetişiyor imdadıma.
-
Yollarımızı kesiştiren kadere inanıyorum.
Sen de bize inan.
 
hiç habersiz.

Yokluğun;
Şimşeklerin çaktığı,
Çalıların tutuştuğu savana..
Ne yöne dönsem,
Yanıyorum.
 
-bi’sus’umluk.

Seninle kapağına aldanılan bir kitap gibiyiz.
Giriş sade, içerik anlamsız pat diye bitirilmiş.
Bir solukta!
 
Son düzenleme:
-sonsuzluğa bi’ susuş kadar yakın.

Niye geldim ki sana?
Veya gelmeli miydim sana?
Değmezdin ki tüm bunlara.
İnan bana.
 
Yaren’ine bir avuç kôz tarihi benden.


Yaşam yelpazesi kapanırken yine ardımdan, biriktirdiğim tüm yüklerin arasında sıkışıp kalıyorum. Bildiğim, ilk olmadığı gibi son da olmayacağı. Ve bu bilmişlik o denli ağır geliyor ki bir yanıma (bilmemelisiniz) sabah yüzümde cirit atan yastık izi gibi, beliriyor ansızın karşımda.
Tüy misali savrulurken rüzgarın dayadığı son kuluçka döneminden kalma yapraklar, kesilirken şakağım en ince yerinden, dökülürken ben galon galon; ayak izlerim kalıyor bu yok olmuşluğun ardından.
Tanınmıyorum, bilinmiyorum.
Sadece bil-in istiyorum.
Ben burada, bu hengamede, boşluğun içinde yer edinmeye çalışan, tüm varlığı örttüğü çıplak bedenden ibaret olan insanlarla bir arada yapamıyorum.
Yaşım 20’i geçti.
Şimdi gülmeyeceksem; neden ölmüyordum ki?
 
ellerimden düşen elleri-m-e.

İkimizi aynı cümle içinde kullanmak haşa(!) ne haddime
Fakat bu seferlik görmezden gelebilir misin?
Hep geldiğin gibi, bir şey olmaz canım(!) biz yan-yana yazılacak kadar yakın bile değiliz ki.

“dalından koparılan güldün sen, düşündüm seni tutmayı, dikenlerini etimden ayıklamayı.. sonra düşündüm..
ne kadar tutabilirdim ki seni(?) tüm kanamalarıma rağmen”
 
Son düzenleme:
-kabarık hesaplar.

Ve ben gidiyorum.
Biraz Slyvia Plath biraz da Stefan Zweig’a benzer yanımı alarak gidiyorum.
Ne adım, ne de cismim kâr etmiyor hiçbir haliyle.
Nasılsa şerefsizliğin bini bir para.
Nasılsa boğazıma kadar tıkanmış olmamın ardından bir damla teselli düşmeyecek dudaklarıma.
İşte ben, hiç kimse.
Köprüden önceki son çıkışa vardım.
Son duaları bağışladım adına.
Son yakarışları dizdim şakağına.
Pişman değilim..
Seni beklemenin asaletine vardığım için hür bile hissediyorum.
Sadece bil diye istiyorum.
Suskunluğun;
En afili küfürleri ediyordu bana, öylece uzaktan bakarken.
Ve inan;
Bu haline bile yaşamak istiyordum her an(!)
İnanıyordum çünkü sana.
Olmayan inancımla,
Bize inanabiliyordum.
 
-yaK.

Ben İstanbul değilim yalnız.
Mimarisi beş para etmez bir şehrin loş sokaklarında adımı anmayı bırak.
Vakti gelince tamam, yine çekeriz cugarayı eski hasırlığın orada.
Derken, en arka sokakta belirgin sesler, soba bacasından gökyüzüne doğru emin adımlarla ilerleyen,
Sağlık bakanlığı onaylı öpüşme sahneleri
Ve yine;
Ve ben yine;
Geride kalmışlığımı çekiyorum içime
Ki anlarsın bu halimi
Nasılsa Eylül gelip geçtiği gibi, sen de gidiyorsun işte.
Dediğim gibi, ben İstanbul değilim.
Erişilmez hiç değilim.
Bu bağnaz düşüncelerinin arasından sıyrılmak için tüm çabam
Vakit tamam x2(!)
Retinalarımızı değiştirsek ve bir defaya mahsus
İhanetin gecesine bakmak senin gözlerinle
İşte..
Tensel aşklarına bir beton yığını şahit etmiş ya
Utandım ikimizin yerine
Fakat senin her parmağın ayrı bir marifet
Buz gibi İstanbul soğuğunda
Ne de güzel ısıtıyorsun başkasının ellerini
Ellerine sağlık!
 
-herkesleştik.

Öflelenme sakın
Aldatıcı olabilir şu halim
Her şeyi anlamış olmanın sakinliğini taşıyorum yüzümde
Kiminim ki ben!
Görmezden geleceksin illa-ki.
Bilirim
Ağzımla tutsam dudaklarını
Kaçışın olmasa hiçbir yana
Yine de yaranamam sana..
Ve bu ilk değil.
Aldanışımın fiyatı mı var?
Mezatlarda büsbütün ucuza sarılıyorum
Ki sen-de
Seversin kan deryası denizlerde yüzmeyi
Dalgalarının savurduğu saçların;
İşte dudaklarına karındeşen bir anlam daha!
Öyle gülersin işte herkese
Bana, lafı gevelemenin anlamı yok.
Kaypak bir sessizliği dikiyorsun rujuna
Aynan çatlasın!
Her halükarda düşüyorum sana.
Hiç olmasa
Bir defalığına çalınan acil telefonun açılma ihtimali
Gökyüzünde belirginleşen imdat fişeğinin,
En yakın ekip tarafından görülmesi
Ve ikmali bitmeden son umutlarımın
Gelsen de, en olmadık anda
Cihanımın gerillası olan sevdan,
Topyekün bombardımana yakalanmadan
Yine;
Yakalasan beni
Ameliyat masasında, sol yanıma düşen neşterin içime kaçması gibi
Milyonda bir ihtimal
Gelsen!
Beni sevmediğin her gün için
Seni affedebilirim
Yemin ederim(!)
 
- aslında insan için en kötü senaryo da budur. değiştiğini, bir başka şeye veya kişiye dönüştüğünü fark etmediği için, elindeki her şeyi sorgusuz kabul edebiliyor. Bu farkındalık süresi ne kadar uzun olursa, kişinin kendisini tekrar bulması da o kadar imkansız hale gelir.
Aşka karşı değilim.
Bir kadına aşık olmak dünyanın en güzel şeyi bile olabilir. Fakat, değişmek için aşk bahane olamaz. Zamanla yaşatacağı pişmanlığı kim öngörebilir ki?

-

Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran başlangıç noktasına dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür.
Bizi girişten daha fazla etkilemesinin sebebi ise, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir.”

Kayıp zamanın izinde - Marcel Proust
 
-güdümlü tahsilat füzesi.


bu kısım yalnızca bana;

Ağzıma sıçmalarına mani olamadım diye başlıyorum bu kez. Elindeki her şeyi alınmış aslan sürüsünün lideri gibi, bir avuç istilacıya karşı koyamamanın verdiği acizlik duygusu ve gelecek kaygısı barındırıyorum içimde.
Gecenin bu kör kütük vaktinde, alacakaranlık yutarken tümüyle beni, dinlediğim şarkının nakaratına sığınıyorum. Tüm insanların, derin uykularına saygı bile duyuyorum. Birkaç haksızlığımı düşünmedim değil. Hayatın her tonunda bir kavşak buldum kendime, bazen kaçırdığım oldu bazen ise kaçırmak istediğim.
Kış geldi malum..
Tüm kahvehaneler, kafeler, caddeler bomboş. Lakin insanların ıslandığını düşündüğü bu yağmurlar Amazon’dan gelmiyor ya.
Daha vakit var.
İliklerimizin bizden söküleceği yâvşâk kışa henüz çok var.
Bügün günlerden ne(?) diye soramıyorsun hiç kimseye. Telefon ve saatlerin zaman çizelgesini göstermekten başka hiçbir işe yaramadığı dönemlerden geçiyoruz.
Her kime; ne şekilde olursa olsun, derdini tasanı dile getiremez hale geliyorsun. Üstelik, ortak bir şikayet noktası bu.
Sırf bu yüzden, daha çok yalnız kalmaktan korkuyor insan. Sığınacağı bir liman, yaz akşamlarının dibine vurulmuş bir bardak çay kadar sıcaklık arıyor insan.
Şimdilerde hepimiz yalnızız. Dokunduğumuz eller, tenler, buzluktan çıkan kütlelere benziyor biraz.
Haciz arabası getirilmiş kapının önüne. Alacakları bir canım kalmıştı oysa.
Söyleyemedim odamdaki ikinci el televizyonun eskiciden alındığını. Plaklarım hepsinin gıcırdayıp durduğunu, aynadaki tozların, birkaç yıl geçirdiğini.
Hiçbir şey söyleyemedim.
Yüklediler her şeyi arabaya.
Ana rahmine yeni düşmüş gibi, çırılçıplak kalmıştım arkalarında.
Ne ağladım, ne öfkelendim. Ölmüş gibi soluduğum havanın canıma tak etmesine bakmadım bile.
Galiba alıştım.
İnsan olmanın getirdiği her şeye alıştım.
Etten kemikten şu hallerimin, en acınası noktada gık bile dememesine alıştım.
İyi düzdünüz, hakkınızı teslim etmek isterim!

bu kısım yalnızca sana;

Köşe bucak, ararken adına bağışladığım kayıp şiirlerimi, kendimi kaybediyor olmanın derinliğine iniyorum.
Hayatın kıyısından öylece sessizce geçip giderken, yanlışlıkla karaya oturdu içimi kemiren hücrelerim.
Limanına dayarken halatı, şimdi bak, çok önemli burası iyice dinle;
Kalbimi sîktîr et.
Birazdan uyanacak benim hâlâ uyanmadığımı göreceksin. Dün akşama hiç inmeyelim, iliklerim bile azıyordu sana doğru.
Nihayetinde büzüşecek dudağın, kızacaksan. Düzelteceğim leş birikintilerin sahanı olan ağzını, sövme şimdi değil.
Henüz ağzıma sıçmanın vakti değil.
Devlet bünyesinde parayı cebe indiren faşizan anarşistlerin yaşadığı bir dünyada, ikilemde kalan kalbimin bir değeri yok.
Nezdinde
Ölsem bile, unutulup gidecek kadar zamanın var.
Başlarken, oyun olacağını bile bile “evet” diyor insan. İki dağcı misali, mecburi güvenden başka hiçbir halat tutamazdı bizi yan-yana.
Eğer aşağıya bakarsan,
düşeceksin, düşeceğim, düşeceğiz.
Ne bu halim diye sorma kendi kendine. Biliyorsun, gözlerinden anlarım bir şey sormak istediğini.
Kimsenin anlamadığı sessizliğim dışında hiçbir kusurum yok.
Öylece yanıp küle dönmenin dışında, bak ölç, daya ellerini kalbime
Varsa eğer ateşim
Yollarına döşediğim mayından havaya uçuşanlardır
Bugün rüzgâr yok, rahat ol sevgilim.
Her zerrem ayaklarının altına düşecektir elbet.
Gelelim dün akşamın hengamesine.
Ölümü hissederken insan, tövbeye çekiliyor, buna inziva diyoruz biz.
Peki ya ayrılığı?
Seni terk etmek istememin sonrasında hangi inziva iyi gelecek ruhuma?
Hangi puşt cümle yetişecek imdadıma?
Üzgünüm.
Ben sana bu denli aşık olacağımı bilmiyordum.
Atış serbest, sövebilirsin kaydıraklardan gökyüzüne uzayan şerefsizliğime.
Yüreğine kadar zahmetin hiç önemi yokmuş aslında.
Bilseydim eğer böyle olacağını demek istemiyorum
Bize yabancı olan, varsayım teorilerini barındıran anlamsız hava tahminlerine inanmıştım ben.
Açık havadaki güneşi sen sanmıştım.
Şimdi bak;
Yağmur yağıyor en ücra köşemize
Vuruyor camların kenarına, anasına avradına sövüyormuşcasına
A noktasından B noktasına giden, kaçak mülteciler gibi,
Birazdan ya hayatta kalacağım
Ya baş kaldırıp kaçacağım
Ya da öleceğim.
Hayatın planları arasında varım, yoğum sadece ellerinin arasındayken
Sen şimdi boşver bu hır gırı
Nasılsa bana, yaptıklarımın karşılığını ödetecek bir başka savaşta bulacağım kendimi
Nasılsa inancına atılan kurşunu vücudumdan kendim çıkaracağım
haydi kalk git.
bana sarıldığın tüm akşamların,
bol ünlemli cümlelerin,
kaderin ağını ören örümceğin son yumağı gibi,
Vakit geldi tamam!
Bana inandığın her an için
Allah belamı versin
Tamam!
 
Son düzenleme:
-boğazlanmış yakın ve uzaklık.

“Sana sarıldığımda ölümdeki kadar rahatım” demiş Umay Umay.
Düşünüyorum da, doğaçlama bir konu üzerinden sana geldiğim anlamsız akşam vaktini, belkide uzun bir aradan sonra bu denli rahat olabilmiştim..
Acına, hüznüne -eşsizliğine şahit olduğum gözlerine- düşen hüznü taa içime kadar hissedebilmiştim.
Ve şimdi, sarılamadığım benliğim, benim içimdeki sen,
Ölümü daha da muazzam hale getiriyor.
Düşünüyorum da, cümlelerimiz siz diye başlarken daha samimiydi, hiç değilse sen ve ben kadar yakınlaşıp, ayrı düşme ihtimalimiz yoktu.
Yazık mi oldu dersin?
Sanmam..
 
-bu gece seni anmak, senin anlatmanı istedim. İşte bu sessizlik, kimsenin göremediği dipsiz kuyu ancak ve ancak senin sözlerinle bir nebze konuşulur hale gelebilir.

Azımsanmayacak kadar ölmüşüm!
Azımsanamayacak denli ölüyüm!
Geliyorlar, bu evde doğan- yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka yuvarlanarak, sürünerek... Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostların yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını— geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarında seviniyorlar canlıyız diye.

Kırmızı Kahverengi Defter - Nilgün Marmara
 
-tütünü yakan kibrit.

Ne zaman -biri- bir şey için, bazı şeyleri değiştirmeye, onarmaya çalışsam, kendime dair itikatıma bir balyoz indirmiş gibi hissediyorum. Topyekün bir değişimden söz etmiyorum, inanmaktan; hâlâ hayatın kendi doğasında meydana gelebilecek değişimler olduğuna inanmaktan söz ediyorum.
Umut bunun adı.
Panzehiri olmayan, vücuda zerk edilen umutsuz vakaların tam ortasında buluyorum kendimi.
Aslında, geçenlere -lafın gelişi- değişime olan istek ve arzumdan söz ediyordum. Hayatın yavan ve takatsiz günlerine rağmen bilhassa, kendimden feragat etmeye razıyken, daha cümleyi bitirmeden “ama olmayacak, sen değişsen de, onlar seni kabul etmeyecek ve vazgeçtiğin her ne varsa bir kusurmuş edasında karşına çıkaracaklar” diye bağırdı iç sesim.
Ne zaman bu karmaşık yapıyla yüzleşmeye kalksam, aklıma hep Balotelli’nin t-shirt’e kazıdığı söz geliyor.
“Why always me?”
“Neden hep ben?”
Benim, yeniden yaşamaya dönük attığım en ufak bir adımın bile, yolları bu kadar uzun, yorgun, dayanıksız kılmasına anlam veremiyorum. Üstelik, bu anlamsızlığın içinde debelenikçe, kedi tarafından köşeye sıkıştırılan farenin cesaretini bile bulamıyorum kendimde.
Kükreyemiyorum, isyan edemiyorum.
Sanki başımı çoktan eğmiş ve gölge gibi gökyüzüne süzülen baltanın boynumu kesmesine razıyım artık der gibi bekliyorum.
Sonra tekrar;
“Why always me?”
“I ask you”
 
-gitme zamanımız diyorum...

Aslında insanlardan kaçan, kendi kabuğuna sığan bir insan değil-im. Lakin, söylemlerin ve uygulamaların zıtlık teşkil ettiği bir dünyada, konuşmak ahmakların, susmak delilerin işidir.
Sonra aklıma Susu’nun hikayesi geldi aniden Velhasıl..
“Seni bekledim, cebimde sadece 7 dolar vardı. Her zaman geldiğin kafeye oturup saatlerce bekledim. İçimde, anlamsız bir endişe, bu endişeyle karışık kendimi düşünmekten alıkoyamadığım binbir senaryo dizildi gözlerimin önüne.
Saatler, asırların verdiği dirençsizliği, çaresizliği, aniden her şeyi yaşamış, yüzlerce cenazeye eşlik eden kozalak ağaçlarının yaşlılığının dibinde buldum kendimi.
İçtiğim iki kahve, paramın yettiği sadece buydu.
Ve sen, bu dünyayı varlığını onurlandıran pek muhterem sen!
Gelmeyi bir türlü becerememiştin.
Etrafımdaki garsonlar ne zaman gidecek diye süzerken beni, artık kalmanın pişkinliğini daha fazla taşıyamadım üzerimde.
Param bitmişti haliyle kahvem de.
Umutlarım da, zamanım da.
Üzüldüğüm şey, bunca biten şeyin sonrasında beni en çok neyin yıprattığını düşünmekti.
Ve inan, 7 doların hiçbir hükmü yoktu benim için. Sen, zamanı da alıp gitmiştin.
Fark etmiştim
Çok geçti.
Zaman dedim sonra, bana kalmadı.
 
-kısa seyirli sevinç yolculuklarımız.

Ha uzun dağlar aştım, ha meşaketli yollara saptım. Tut ki, çığ altında kalan som’dum, her yana yuvarlandım; çakıldığım kayalıkların altında yandım.
Dönüp durdum, sağım solum yalan bulutu, kör kesildim biraz yuttum.
Her zerreme işemelerine müsade ettim, yağmur saydım.
Tut ki bir neşterdim,
şakağıma daldım
soyundum durdum.
Tut ki bir yalandım,
her dudağa akıtıldım,
her kulağı patlattım,
her kuşağa sarıldım,
her kucakta sallandım.
Tut ki bir ceylandım,
Ateş ettin vurdun
Topalladım kaçtım.
O kadar çok kanadım ki,
Düşe düşe öldüm.
Tut ki bir ahmaktım.
Avaz avaz yutkundum
Sessizliğe dem vurdum
Tut ki en azılı bir suçluydum
Sana sığındım.
Toprağına kök saldım,
Kilit vurdun nefesime
En ücrada yoruldum.
Yakalandım
Yankılandım
Yargılandım
Anlayamadın...
 
-k.s-

Artık bir yerden sonra, karşına çıkan hiçbir şeye şaşırmaz oluyorsun. Kötü bir haber, ansızın gelen veda Buse’si, hiç fark etmez. O denli tıkanıyor ki insan, astım olsan; ilacın faydası olmayacak.
Son zamanlarda gözlemlediğim bir şey var.
Değişim.
Kahrolası değişim...
Bir şeyden çok daha fazlası olmayı istemek veya daha fazla şeye sahip olmayı arzu etmek. Ve sonrasında da sürekli olarak hayal kırıklığı ile son bulmak.
Ayrıca bu “şeyler” çok önemli..
niye önemli? Peşinden koştuğun için mi? Kabusu gördüğün için mi? Bir umut kırıntısı ile kendini sürekli olarak tok tutmaya çalıştığın için mi?
Önemi yok.
Değişimin de, değişmek istemenin de, çabanın ve gayretin de.
Allah hepinizin belasını versin de, kapıyı kapat.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri