-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
-beni benden başkası bulamazken, nasıl oluyor da, ben beni kaybedebiliyorum?
nefesim kalmadı sormaya, sen de sorma(!)

-

Gidişine gebeyim ben zaten.
Biliyorsun, her yıldönümünde dokuz doğuruyorum gitmelerini..
Niye dokuz?
Dokuz canlıyım ya ben! Kedi misali, her terk edişinle daha da büyütüyor, milli ediyorsun beni..
Diyorum ya (deme onu deme işte)
Ben de seni kalbimde büyütüyorum, gidişin ellerimden dökülürken...
Kavruluyorum, yangın değil
Bu kış ortasında, asfalta dökülen iliklerimin önünü ilikledim
Ama yağmur
Ana avrat sövüyordu pencereye -delirdim-
-
Hey ben!
Bugün gibiydim..
Yaşandım..
Ne hayatlar ne vedalar peydahladım.
Kahpe misali, dört duvarda yankılandım.
Radyo-haber kanallarında, son dakika bandından tüm dünyaya aktarıldım.
En azılı suçlular listesinde baş köşede adım
Nefret dolu gözlerin ucundayım
Bilmediğim kanalizasyon çukurlarından, sonsuz denizlere açıldım
Boğazına plastik kaçan balıktım.
Bir karaya vurdum kaldım.
Bir yaraya düştüm yandım.
Bunca denizin ortasında; nefes alamıyorum diye haykırdım.
Sesimi kesti içim
İçimi deşti sessizliğin.
Ölürken bile; ne de güzel gülüyordum bir bilseydin!
Gamzemi yutarken yüzüm,
En iyi şaheserindim senin,
Yemin ederim!
-
Bi’ ara yarın oldum..
Savananın ortasındaki mara oldum.
Yaşam ile ölüm arasındaki gölette yuvarlandım.
Suyun altında,
Nefesini hissettiğim timsahlar, ellerim ayrılırken bedenimden,
Bir veda hazırladım ikimize.
Elçin’in dediği gibi:
“Evet sevgilim, hala ikimiziz ayrılırken bile”
Sen, hayatın her yolunda, yeşil levhalarla karşılaşırken,
Ben; muhtemel her hız limit aşımında buluyordum kendimi.
Sonrası malum, ikimizde biliyoruz beni.
Kazara sevmiştim ben seni.
Şerit ihlalinden kaynaklanıyordu sana toslamam.
Bariyerler gibi can evimden vurmuştum beni
Aşk sanmıştım sadece..
Hayır ölmedim
Hayır ölmeyeceğim
Hayır ölmemeliyim
Hepsi bu
Hepsi bu..
 
Son düzenleme:
Ruhun zedelenmesi, bizde olduğu gibi, ilkel insanda da töreye ters düşen, hastalık belirtisi bir olaydı. Biz bunları iç çatışma, nevroz, çıldırma diye adlandırıyoruz. Tevrat'taki Yaratılış bölümünde, Cennet simgesi içinde yer alan bitkiler, hayvanlar, insanlar ve Tanrılar arasındaki tam ve bütün uyum, boş yere anlatılmamıştır. Ruhsal oluşumun en başında, bilincin başlangıç noktasında kaçınılmaz günahtan söz etmek rasgele değildir: "İyiyi ve kötüyü tanıyarak Tanrılar gibi olacaksınız."


İnsan Ruhuna Yöneliş - Carl Gustav Jung
 
-daha çok aldanabilir insan diyorum.

çok daha fazla, ah, evet
çok daha fazla, susabilir insan

saatlerce
ölülerin bakışları misali kıpırtısız bakışlarla
bir sigara dumanına dalabilir insan
bir fincanın biçimine ya da
renksiz bir çiçeğe, bir halıya
düşsel bir çizgiye, duvara.

Yaralarım aşktandır - Furuğ Ferruhzad
 
Sabah çekmiştim de (hangi sabahtı?) bugüne kısmet.. seni şuraya alayım.
-2E384CFF-27D9-4FF0-91F3-46BC102DCDD9.jpeg

seni şöyle.
-

-
seni de unutmadım.

deniz dibi bitkilerine benzer
yumuşak uzun saçlarıyla
pencerenin öte yanına bakıyordu,
ve haykırdı
"inanın
ben diri değilim!"

Yaralarım Aşktandır - Furuğ Ferruhzad

-Akşama bakarız...
 
Ben size akşama bakarız mı demiştim? Öyle olmuyor aslında, akşama kanarız olacaktı.. dilim sürçüyor bu yaşta -hâlâ büyümemek için tüm çabam-

Tamam giriş iyi hoş, biraz şaşalı da duruyor fakat ne yazacağım ki ben? Kafamdan hiçbir şey geçmiyor ki... yerinde duran bir kafam var mı(?) diye sormak isterim kendime...
Eğer; bir insan tüm düşünce ve duygulardan soyutlanıyorsa,
eğer; içindeki boşluğu sonsuzluk olarak adlandırıyor ve bu sonsuzluk, kendisinin tı’nısını dahi duyuramıyorsa, neden yaşadığını düşünsün ki? Şayet, aklım yerinde olduğu halde -henüz delirmedim- hiçbir şey düşünmüyor ve düşünmediğim halde yorgunluk hissediyorsam, hayatı ve onun getirdiklerini şartsız şurtsuz kabul ediyorsam ben bir ölüden farksızım demektir.
Çünkü insan, düşünmekten vazgeçtiği zaman sadece bir cesedi giydirip, onu dışlamasınlar diye insanların arasına karışabilir.
Evet ben!
evvelden de dediğim gibi hiç kimse ya da sıradan bir kimse..
Sizin için ihtiyaç duyulan her ne ise, oyum işte!
Spontane gelişen olaylar gibiyim kabul ediyorum, pek umursadığım da söylenemez. Anlaşılmak neydi sahi?
Anlatamamaktı...
O halde neden uğraş vermeliyim ki?
nasılsa kaybedeceğim
nasılsa bir ambulansa koyulup, yaşayacaksın! diye söylenen yalanları dinleyeceğim
ulan, koluma damar yolu açabileceğiniz yer kalmadı, utanmıyor musunuz hayal satmaya?
Alışıksınız tabii her adamı yalanlarınızla ayakta uyutmaya ama yemiyorum ben artık..
Büyüdüm çünkü.
Dizlerimin kabuklarını soymaya başladıktan sonra anladım, ben istemezsem eğer hiç kimse kanatamaz beni.
Acıyı iliklerime kadar işlediğim-de anladım, ellerimle büyüttüğüm kötülüğün, içimi kemirdiği gün anladım.
Yalan dudakların ihtiraslı sevişme sahnelerinin ardında saklanan yalnızlık-ta anladım.
Sevgilim (yine bağladım)
Ben senin bir gecelik meşguliyetinden doğan, çığ altında kalan som’dum.
Ne yöne dönsem kandım
Ne yöne dönsem yandım

Bazı kadınlar suyu andırır
İşte o kadınlar suyu bile incitir, kirleriyle
Geç anladım.

(hiç yazamamıştı...)
 
sadece sensin ruhuma en iyi gelen şey Slyvia. Bunca insanın arasındaki yalnızlığımı, deli cesaretiyle bir hışımla kanatlanıp uçmayı, yokluğun acıtmasına rağmen ayakta durabilmeyi, her şeyi ama her şeyi sende buluyorum.
Evvela kaybolan beni,
Benim içinde kaybolan beni, sadece sende..

-
yangın başlattım ben; bıktığımdan artık
eski mektupların beyaz renkli yumrukları ve öldüren gevezeliğinden
çöp kutusuna epey yaklaştığımda.
Benim bilmediğim neyi biliyorlardı ki sanki?
Kaçak bir araba gibi pak su sevdasının sırıtarak uzaklaşmasıyla
tüm kum taneleri
tek tek gözler önüne serildi
Ben hilekâr değilim.
Aşktan, bıktım artık aşktan
İçinde nefret taşıyan karton kutulardan, tutkalın renginden
ambalajlardan
Aptal, kırmızı ceketli adamların gözlerine ve posta damgalarının
tarihlerine bakmaktan.

Bu yangın can yakabilir ya da sönebilir bir anda; fakat acımasızdır daima
Bir gözlük kabını
açabilir parmaklarım
-Kırık ve bozuk, dokunma-
yazıyor olmasına rağmen üzerinde.
İşte yazıma uygun bir son.
Eğilen, korkuyla diz çöken dinç kancalar ve gülümsemeler, gülümsemeler
En azından güzel bir yer olacak artık, tavan arası.
Yüzeyin altında oltaya takılmış,
tek bir gözüyle yakamozları seyreden
bir bu arzu, bir o arzu arasındaki kutup bölgesinde
dolaşıp duran ahmak bir balık olmayacağım en azından.

Bu yüzden, uçuracağım yaşlı kuşları evimden
Daha güzel onlar benim vücutsuz baykuşumdan.
Yükselip uçarak kör gözleriyle
avutuyorlar beni.
Havada çırpınırlarken siyah ve parıldayan
kömür melekleri gibi görünüyorlar
Ve söyleyecekleri hiçbir şeyleri yok
biri dışında kimseye.
Şahit oldum buna ben.
Bir tırmığın arkasıyla
insan kokan o mektupları tanelerine ayırdım
Yelpaze gibi serdim onları
Çivit, tuhaf rüyalarda ve
Bir cenin içinde varlığını sürdüren
Sarı marullar ve Alman lahanalarının ortasına
Ve siyah kenarlarıyla bir isim

Çürüyor ayakuçlarımda
Salep çiçeği
Köklerin ve usanmışlığın,
solgun gözlerin ve rugan seslerin yuvasında duruyor!
Ilık yağmur yalnızca saçlarımı yağlandırıyor, söndürmüyor hiçbir şeyi.
Ağaçlar gibi alev alıyor damarlarım.
Köpekler dışkılamaya devam ediyorlar. Böyle bir şey işte bu.
Bilindik bir patlama ve yırtılmış bir poşetten sızıp hiç durmayan bir feryat
Ölü bir gözüyle,
Tıkanmış ifadeleriyle durmaksızın devam ediyor
Anlatıyor bulut parçacıklarına, yapraklara, suya ölümsüzlüğün ne olduğunu
Havayı boyayarak.
Ölümsüzlük işte bu.

Mektupları yakıyorum - Slyvia Plath
 
-ben anlatmak isterim kendimi, bir cümlenin dahi altında olsun isterim imzam. Bir mücadelenin ortasında, mızrağın ucundaki son beden olmak isterim, kanasam bile, varmak isterim umduğum yere, uçmak isterim hasretinden küle döndüğüm gökyüzüne.
ben, bulmak isterim kendimi, kaybolan her şeyin dibinde inanmak ve yine inanmak isterim yaşanmamış, bi’susumluk her şeye, inanmak-


-

"Ve inanırım şimdiye dek söylenmemiş her şeye.
Azat etmek istiyorum en inançlı duygularımı, kimsenin cesaret edemediği istemeye,
benim için oluverir kendiliğinden.

Haddini bilmezlik mi bu Tanrı’m, affet.
Ama sana söylemek istediğim şu:
Taze bir sürgün gibi olsun en büyük gücüm,
dargınlık bilmeyen ve tereddüt bilmeyen;
aynen çocukların sevgisiyle özdeş.

Bu sel gibi coşmalarla, bu bulaşmalarla
geniş kollardan açık denize,
bu gittikçe büyüyen tekrarlarla
itiraf etmek istiyorum, sunmak istiyorum seni
daha önce hiç kimsenin yapmadığı gibi."

Raine Marie
 
Son düzenleme:
Seni seçtim bu gece için:


Seni ekledim en baş köşeye:
“İyi misin diye soramıyorum ki sana.
Nasılsa hep iyisin, benden başkalarına”
-

şöyle de devam edeyim.
Açıkçası, ben aşka inanmıyorum daha doğrusu aşk kavramının tenleri ısıtmaktan başka hiçbir işe yaramadığı bu çağda, öyle bir inançsızlık bağrına basıyor ki beni, aniden bastıran sağanak yağış gibi; ıslanıyorum ve aynı zamanda da zevk alıyorum.
Evet, ben.. kim derdi ki benim de böyle bir bataklığa sağlanacağımı, debelendikçe hoşnut kalacağımı?
Fakat sorun şu..
İnsan, sevmediği veya inanmadığı bir şeyi neden tekrar eder ki?
Vazgeçemediği bir aptallık?
Yalnızlığın içindeki kızgınlık dönemine ait bastırılamayan duygular?
Fazladan gördüğü ilgi?
Bak ben bunların hiçbirini bilmiyorum, merak ta etmiyorum.
Bugün, bir radyoda yayıncı hanımefendinin şiir okuduğuna şahit oldum, şiiri tam olarak hatırlamasam da, harflerin sesindeki tiz’de nasıl kaybolduğunu, gözlerinin değil de nefesinin takip ettiğini anladım.
Benim için çok normal ya bu, biliyorum ben bu hissi.. gidip konuşmak geldi içimden ama neden?
Arka sokaklarımla mutlu değil miyim? Bilmiyor muyum şiirin bana vereceği mutsuzluğu?
vay şerefsizlik kokan yanım vay dedim hani..
Gittim, bu yazdıklarımın hepsini söyledim kendisine ben anlamıyorum aslında.. şiir okuyan veya yazabilen insanların nasıl daha fazla aptal olabildiklerini gerçekten anlamıyorum.
hemen ilk cümlesi:
“Eskiden şiir yazardım, artık yazmıyorum”
Kadın dedim içimden.. yazdıkların kadar sustukların var, nefesine değen harfler kadar, gökyüzüne uçurduklarım var.
Bir de demez mi bana “siz kimsiniz?” diye.
Niye bu soru? Neden bir kimse olmak zorundayım? Yabancılarla bir araya gelip bir bağ kurmak istemiyorum ki... hiç kimse bile olmak istemiyorum..
İnanılmaz bir duygu karmaşasına girdim sonra patlattım son klişeyi
“Merhaba ben kimse, siz de hiç kimse”
Sustu... sustu.. sustuk..
Ya böyle olduğu zaman çok garip oluyorum ben.. iki yabancı insanın bir konu üzerinden fikir alışverişi yapamıyor olması, tartışmak bir kenara hemen gard alınıyor olması inanılmaz yıldırıcı geliyor bana.. böyle durumlarda kaçmaktan başka bir çarem yokmuş gibi hissediyorum.
Elbette anlıyorum.
Dünya bir bataklık, içindeki insanlar sivrisinek.. herkes bir b*k çukurundan medet umuyor. Ama ben öyle değilim, farklıyım sadece dinlemesini bile çok fazlayım demek geliyor içimden..
Yapamıyorum.
Boğazıma saplıyorlar tüm söyleyeceklerimi midem çağlayanlara dönüyor ve ben, kendi içime dahi sığmazken dört duvara sığmaya çalışıyorum..
Üzgün değilim, kesinlikle söylediklerimin hiçbir yanında ağır bir dert hissiyatına kapıldığım da yok..
fakat bir bıçak gibi köreldim,
kör kütük edildim
bir çarmıha gerildim
liğme liğme edildim
akbabalara yem edildim..
Suyun kaynama noktasına dahi eriştim. Ama kimsenin bana gelip “üzgünüm, bunlar tamamen benim suçum ve sen; buhar olduysan eğer, bunda benim de payım var beni affedebilir misiniz bilmiyorum sadece bil diye söylüyorum, hatalıyım ve özür dilerim” dediğini hatırlamıyorum.
Hep bendim o çocuk
Hep bendim lucifer
Kötüydüm fakat değildim kötülük..

Susu’ya sevgiler..
 
Son düzenleme:
Delirmedik sadece evrildik. Bu nokta geldiğimiz nokta peki sonrası? İnsan, nasıl olur da kendi varlığını sorgularken inançsızlığın dibine batabilir yahut bu inançsızlığı bulduktan sonra içi huzurla dolmuş gibi “evet, dünya ve üzerindekiler hepsi gelip geçicidir ve en güçlü olanlar daima tanrı olacaktır” diyebilir?
Sorgulama doğru yolu bulmaktan ziyade vicdanı rahatlatmaktan, yasakları çiğnemek için illegal yollar bulmaksa, ne diye bu kadar zorluyoruz ki kendimizi.
Hiç.


“Yaşam üzerindeki kontrolümüz sayesinde, türümüzün yaşam süresini, önceki birkaç yüzyıla kıyasla kırk yıl kadar uzatmayı başardık. Şimdi, ölümsüzlükle birlikte yıldızlara uzanıyoruz ve bazen yolumuzun üzerinde hiçbir engel yokmuş gibi geliyor bize. İnanç ve davranışlarımızda öyle cüretkar, öyle küstah hale geldik ki bir keresinde kozmonotlardan biri uzaydan yeryüzüne yaptığı yayında şöyle dedi: "Gökyüzüne çıktım, ama orada Tanrı yoktu."
 
Gitmelerin tını’sı.

Zararın neresinden dönersen kârdır derler ama attığımız her zar’ın aynı yönü ve aynı acıyı göstermesi kadar aptalca bir şey yoktur.
İnsanın aklı ve kalbi arasında sıkışıp kalması bir annenin, evladından vazgeçmesiyle eş değerdir benim için.
Sanki tek çaresi buymuş gibi, vazgeçmekten başka hiçbir yol yokmuş gibi.
Eğer, dünya tam da böyle b*ktan ve çaresizlikten kırılan insanlarla doluysa ve bunlardan bir tanesi de ben isem, neden yaşamak için zorlanıyorum? Neden sistemin bana dayattığı haksız rolü oynamak durumundayım? Şayet isyan etmek, baş kaldırmak -istediğiniz kadar saçma kalıp bulun hiç fark etmez- bize göre değilse, bir bireyin özgür irade ve ifadesi yok sayılıyorsa neden yaşayayım ki? neden insan olmak veya kalabilmek için çaba sarfedeyim?
Çok saçma.
Ekmek davası da, aşk uğruna ahmaklaşmakta çok saçma.
Birilerinin benim kaderimi kendi uçkurlarından düştüğü gibi çiziyor olması ve böyle bir dünyada yaşamak gerçekten çok saçma.
 
bi’ yerlerlerden,
bi’ şeylere
denk geldim.

“Gitmek çözecekse ve biri gidecekse, buralar gitsin, sen gitme..”
 
-rLs-

Çünkü bu parelel evren’de diğer tüm canlıların haricinde, acı eşiğim yüksek olacak ki, mezarı çok görür oldular -bana- işte bu yüzdendir ki; yaşamak, daha çok yaşamak zorundayım.
Tıpkı, gelinin geri gelmeyeceği o ev;
Asla birlikte yapılamayacak olan yemekler, sohbetler
Ve sarılamayacağı damat gibi..

-

“Neden ölmedim? Hiçbir insanın çekmediği çileyi çeken biri olarak neden o şuursuzluk ve istirahat haline kavuşamadım? ölüm tazecik çocukları, sevgi dolu anne babaların tek umudu olan o varlıkları çekip alıyor; kim bilir kaç yeni gelin ya da genç âşık bir gün önce sağlık ve ümitle doluyken ertesi gün solucanlara yem olmuş, mezarında çürümeye bırakılmıştır! Benim hamurumda ne vardı ki, dönen bir teker misali çektiğim eziyetleri durmaksızın tekrarlayan bunca sarsıntıya katlanabiliyordum?
Neden ölmedim? Hiçbir insanın çekmediği çileyi çeken biri olarak neden o şuursuzluk ve istirahat haline kavuşamadım? ölüm tazecik çocukları, sevgi dolu anne babaların tek umudu olan o varlıkları çekip alıyor; kim bilir kaç yeni gelin ya da genç âşık bir gün önce sağlık ve ümitle doluyken ertesi gün solucanlara yem olmuş, mezarında çürümeye bırakılmıştır! Benim hamurumda ne vardı ki, dönen bir teker misali çektiğim eziyetleri durmaksızın tekrarlayan bunca sarsıntıya katlanabiliyordum?”

Frankenstein - Mary Shelley
 
-beni sıyır-

“İnsanın içinde, kendine yabancı, bir o kadar da kendi benliğine ait olan biri var. Ancak, ona dokunmak hem cesaret gerektirir hem de dışarıdan gelecek baskılara aldırmamak üzere sürdürülebilir bir kararlılık.
Buna birkaç toplumsal çöküşe sebep olan örnekler verebilirim ama bir şey söyleyebilir miyim?
Çok yorucu geldi”

-

Fark ettim ki tutkularım sadece körelmiş, toplumsal yanılgılar sebebiyle ve ideal erkek imajına uyma adına bastırılmıştı. Ama benim içimde de, çok derinlerde bir yerlerde engellenmişde olsa, herkeste olduğu gibi, hayat dolu bir şeyler vardı. Hayatı dolu dolu yaşamaya hiçbir zaman cesaret edememiştim, kendimi dizginlemiştim her zaman. Adeta kendimden gizlenmiştim. Şimdi içimde biriken güç kendini dışa vuruyordu. Zengin ve anlatılamayacak kadar kuvvetli bir yaşama gücü her yanımı sarmıştı. Artık hayatın kıymetini biliyordum, bir annenin karnındaki bebeğinin ilk hareketini hissettiğinde duyduğu mutluluk gibi. İçimde hakiki bir hayat tomurcuğu açmıştı, kendimi -bunu anlatmak çok zor- kurumuş sonra da yeniden çiçek açmış gibi hissettim.

Olağanüstü bir gece - Stefan Zweig
 
“Ölümü beşiğinde sallayabilen kadınları, normal yaşantısının içinde kaybolan kadınlara tercih ederim”

-

Dünya hiç değişmedi, çevremde yine pek çok kötülük ve adilik var ve ben bunları şimdi çok daha açık bir biçimde görüyorum. Bütün bunlara rağmen -hayatı artık daha yaşanmaya değer buluyorum. Belki de ilk kez kendi hayatımı yaşayabildiğimi sandığım için bana öyle geliyor. Bu benim için çok heyecan verici müthiş bir macera... intihar düşüncelerimi de şimdi daha iyi anlayabiliyorum; özellikle de gençken neden intihar etmek istediğimi anlıyorum. Yaşamı sürdürmek bana anlamsız görünüyordu; aslında herhangi bir şekilde, hiç istemediğim ve her an gözden çıkarabileceğim yabancı bir hayat yaşadığım için bana böyle geliyordu."

Yetenekli çocuğun dramı - Alice Miller
 
-raks.

Nasıl ki, yaşamak için belirli bir nedene sahip olabiliyorsa insan, işte ben de bir o kadar sebep biriktirdim kendim için. Lakin yaşamak, tutunmak çok yorucu bir olgu.. ve sebeplerim yetersiz..
belkide, dünyanın öteki bahçesine açılan kapıdan girdiğim zaman, içime sığmayan onca yükün omuzlarımdan akıp gidişini seyredeceğim. Yine belkide, ilk defa özgür hissedeceğim.

-

+”Evinden ayrılmanı gerektirecek belirli bir neden var mıydı peki?”

-“Orada kaldıkça, bir daha asla düzelmeyecek yaralar alacağım hissine kapıldım.”

Sahilde Kafka - Haruki Murakami
 
kılcalların arasında gezinen nef’si’m... işte bu kadarız.

-

“Ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. Bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. Diyelim ki geceleyin bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir, hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. Hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar... Hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. Beni sorarsan, “imdat çıkışı” sayesinde ayaktayım. Çünkü emrimde, ve onu kullanmayacağımı biliyorum. Ama ahiretin anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim!”


Doğu’nun Limanları - Amin Maalouf
 
+ soğuk, soğuk.
- kaskatı, kaskatı

-

Benim odam da bir tabut değil miydi, yatağım mezardan
daha soğuk, daha karanlık değil miydi? O yatak ki hep hazırdı
ve beni uykuya çağırıyordu! - Bir tabutta olduğum duygusunu
sık sık yaşamışımdır. Geceleri odam küçülüyor, bunaltıyardu
beni. Mezarda hissedilen de bu değil miydi? Kim bilir
ölümden sonra ne hissedileceğini?

Kör baykuş - Sadık Hidayet
 
-bi iç’imlik.

Zevkleriniz, içinizi yakan ateş, ulaşamadığınız ciğer, iki bacak arası sevmeleriniz, fanustaki çiçek kadar değersiz olmanız, topyekün benliğiniz, adam geçinip kadınların eline su dökemeyenleriniz, bir kucakta ağlayıp, diğerinde sabahlayanınız..
Tamam,. sonra büyüyoruz, cinsiyet farketmeksizin
Bazıları kız, bazıları ise kadın oluyor.
Bazıları erkek bazıları ise adam olamıyor.
Makus talihimle raks eden yalnızlığıma;
Ben, insanları kendimden uzaklaştırdığımın farkındayım.
Peki insanlar bana yakın olamadıklarının farkındalar mı?
 
şu sıralar en sevdiğim şey hiç-bir-şey-leş-mek.. çokça kullandığım bir terim, belki de bir felsefe ya da kısır döngü.
Kornişin raylarına sıkışan perde..
seçemedim en açıklayıcı cümleyi, işte benim, ben.. elle tutulur gözle görülür şekilde somut, bir o kadar da kendi benliğine uzak.
kim olmalıyım demekten vazgeçtim, karşılaştığım her cevap bir boşluğa doğru çıkıyor.
galiba en iyisi ama en iyisi..
yine o alışılagelmiş kelimede saklı..
“Vazgeçtim”

-

Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma.
Ne sessizlikten, ne dolunaydan,
ne ölümlülükten,ne de ölümsüzlükten,
ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından.
Sakin ol.
Öylece dur.
Yaşamdan geç.
Kentlerden geç.
Sınırları aş.
Gülüşlerden geç.
Anlamsız konuşmaları dinle,
galerileri gez, kahvelerde otur
-artık hiçbir yerdesin.

Kalanlar - Tezer Özlü
 
-bir insan, kaç lisan..

-

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan

Korkunçtur — bunu anlıyoruz — bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında

Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla

Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca

Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani bir yarışın sonuna varmış gibi
Hani görmeden daha, sezmeden her şeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği

Ansızın bir ürperişle: bitti mi, her şey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgâr, duyulup binlercesi birden bir rüzgâr
Bırakıp beni bir kenara, bir uzağı, ya da bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.

Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda uzaksı giyişlerde, çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında

Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla.

Yerçekimli Karanfil - Edip Cansever
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri