"feridun abi çok tatlıdır yaa. canım benim. nasılsın feridun abi. rica etsem şu zarfı muhaberat departmanına götürür müsün?" dedi yeni giren stajyer kız ve gözlerini sımsıkı yurnarak sevimli bir şekilde feridun'u selamladı. feridun kendine tahsis edilmiş bilgisayarsız, deftersiz, kalemsiz, üzerinde sadece ellerinin olduğu masasından kalkarak kızın yanına gitti. kız güzeldi, "feridun abi çok tatlıdır yaaa" diye bir daha tekrar etti ve zarfı vererek yukarı doğru çıktı. elindeki zarfla kızın arkasından bakan feridun'un gırtlağından kocaman bir 'gulp' sesi çıktı ve tavuk derisini andıran tıraşlanmış adem elması inip çıktı. o öylece bakakalmışken yanında oluşan karartıdan ve telsiz sesinden kapıdaki güvenlikçinin yanına geldiğini anladı. artık görünmeyen kızın topuk seslerini bir müddet beraber dinledikten sonra güvenlikçi kendini özetleyen tek cümleyi söyledi. "finans müdürü s*kiyo bunu" . tıknaz, sık saçlı güvenlikçiye göre o ve feridun denyosu haricinde bu şirketteki herkes birbiriyle sevişiyordu. ona göre bu şirket hiç iş yapmıyor, kimse çalışmıyor sadece bedenler dört nala sevişiyordu. kendisinin kısmetsizlikten, feridun'un da kerizliğinden bu zevk katarından mahrum kaldığını düşünüyordu. "feridun abi çok tatlıdır dediği anda tak! koyacaksın dili gubarcığa" dedi feridun abiye bakarak ve güldü. feridun abi gerçekten tatlı bir insan olduğu için bu gibi gubarcık muhabbetlerine asla girmezdi. zaten güvenlikçiden yaşı oldukça büyüktü. yüz göz olmaya değmezdi. feridun abi, şirketin en eski çalışanlarındandı, şirket birkaç sene önce ani bir kararla kurumsal kimliğe geçince feridun abiye de yapacak iş kalmamıştı. şirket eski yerindeyken feridun onun her şeyiydi. güvenlikçisi, temizlikçisi, çaycısıydı. ama bu yeni plazaya taşındıklarından beri hiçbir şeyiydi. eski çalışan olduğu için vicdan yapılıp atılamamış, kendisine verilecek bir görev de bulunamamıştı. feridun bu az katlı plazada olmasa da olur bir elemandı. kendisinden yalnızca takım elbise giyip bu bomboş masada oturması istenmişti. arada bir zarf götürüyor, çalışanlara araç tahsis edilecekse onu çağırıyor, gömleğinin cebine astığı metal tükenmez kalemle oynuyor, servis şoförleriyle muhatap oluyordu. kendisi de dahil kimse feridun abi'nin tam olarak ne yaptığını bilemiyordu. patron, feridun'u sevdiğinden mi, yoksa 'bari bir işe yarasın' diye düşündüğünden mi nedir bilinmez, gelir gelmez içtiği sabah kahvesini daima feridun'un getirmesini isterdi. dengesiz ayarsız bir adamdı patron. bir günü bir gününe benzemezdi. çalışanlar arasında bir tek feridun ile muhatap olurdu, diğerlerinin yüzüne bile bakmazdı. işler kötü gittiğinde feridun'a kızardı, keyfi yerindeyse feridun'a halini hatırını sorardı. gitgelleri bitmek bilmiyordu. patron kurumsal kimliği hala içine sindirememişti. firmasının yeni halinden hiç tat alamıyordu. bu cam masalar, bu turnikeler, firma içinde kurulu şu botanik bahçe, bu elinde ipadi ile gezen ne boka yaradığını bilmediği genç dinamik çalışanlar, şu masadaki süsler, oyuncaklar her şey, herkes üzerine geliyordu sanki bu şirkette. hele ki masalardaki oyuncaklar, süsler, renkli ataçlar. en çok onlardan, çalışanlarının mini dünyalarından ölesiye nefret ediyordu. "maliye'ye kurumlar vergisi beyannamesi veren şirkette hello kitty'nin ne işi var lan! bu beyannameyi vermezsem maliye g.tümü s.ker bundan hello kitty`nin haberi var mı?" diye çok kereler isyan ederdi sekreterinin masasındaki oyuncağa. ama yine de kurumsal kimlik gereği ses çıkarmazdı. müdürleri çalışanların kendilerine yaşam alanı yaratmalarını iş motivasyonu açısından yararlı buluyordu. yeni müdürlerini, danışmanlarını sevmiyordu, bir iki yıl önce bir ajansa yaptırdığı şirketin genç ve dinamik logosundan bile tiksinıyordu ama kurumsal kimliğin getirdiği nimetlerinden de bir türlü vazgeçemiyordu. bütün yetkileri neredeyse müdürlerine devretmişti. toplantılarda anlatılan sunumlardan zerre kadar anlamıyordu. powerpointle yapılan ya da ipad'den gösterilen sunumları uzun uzun izledikten sonra "heee şirket için hayırlı ise o zaman öyle yapalım" diyip onaylamaktan başka işi yoktu. arada bir sırf patronluğu gereği bir iki şeye itiraz ediyordu ama sonra hemen ikna oluyordu. şirketi tamamen eli ipadli müdürleri yönetiyordu, iyi de yönetiyorlardı hani. firma müdürler sayesinde adeta şahlanmıştı. sektöründe lider firmalardan biri olma yolunda hızla ilerliyordu. ve fakat kendisi firma içinde en az feridun kadar yetkisiz ve etkisiz bir insandı. patron ve feridun bu firmanın iki işe yaramazıydı. belki de sırf bu yüzden feridunla muhatap oluyor, ona kızıyor, ona hal hatır soruyordu. feridun, patronun anladığı bildiği tek insandı bu camdan kafeste. kıvırcığın coşkusu bitmek bilmiyordu. "yarın ki davul kursuna tam katılımı sağlayalım lütfen" dedi kıvırcık saçlı müdür. şirketin bütün çalışanlarının ekip çalışmasını ve takım ruhunu kavraması açısından bu davul kursu çok önemliydi. bütün çalışanlara mertebelerine göre irili ufaklı davullar dağıtılacak patrona da dev bir asma davul verilecekti. toplantı masasında elden ele gezmesi için göbeğinde şirketin logosu olan darbukayı çıkardığında kıvırcık, patron ilk defa bir itirazını tekrarladı. "ya şu davul işinden gerçekten vazgeçelim. boynumda asma davulla ben bu kadar insanın karşısına çıkamam. ertesi sabah nasıl yüzlerine bakacağım bu insanların. olmaz öyle şey" dedi. kıvırcık hemen ipad'ini açıp bu işin dünyadaki örneklerinden bir demet sundu ve gözle görülür başarısından dem vurdu. asma davul bilimsel bir şeydi. bu arada şirketin logosunun basıldığı darbuka numunesi diğer müdürler arasında elden ele geziyor onay alıyordu. yalnız tek bir müdür elindeki darbukayı göstererek "ya bence logoyıı biraz sola doğru almalıyız. logo darbukanın tam göbeğinde değil ve bu beni müthiş rahatsız etti" diye itiraz etti. logonun sola alınması bir müddet tartışıldı ve oylandı. patronun keçi derisinden dev asma davulu ise dağıstan'daki el tezgahlarında üretilmişti ve kursu verecek kişi olan okay terniz'in kendi davuluydu. yalnız özel günlerde dostlarına çaldığı bu davulu patrona vermekten gurur duyacaktı. her şey hazırdı, her şey! darbukalar onaylanmış, kurs parası yatırılmış, salon kiralanmıştı, artık geri dönüş yoktu. bu itiraz çok mantıksızdı. patron bir daha ve yılmadan itiraz etti. iki bile görmemiş şu toplantı masası şimdi üçüncü itirazı görüyordu, herkes şaşkındı. kıvırcık sinirlerine hakim olamadı bu organizasyonun sorumluluğunu almıştı ve bu sorumluluk onun için çok önemliydi. kimse bunu mahvedemezdi. "farkında değilsiniz galiba ama ben burada bir sistem oturtmaya çalışıyorum!" diyerek çemkirdi patron'a. patron "parasını ben vermiyor muyum kardeşim! vazgeçtim. davul operasyonunu iptal ediyorum. bi restoran ayarlayın şöyle güzel bi fasıl gecesi yapalım. çalışanlar kaynaşsın. stres atsın" dedi. kıvırcık ipad'ine gömülmüş patron'un yüzüne bile bakmıyordu. ritim derken karşısına fasıl çıkması moralini büsbütün bozmuştu. yine de "fasıl!" diye not aldı ipad'indeki notped. patron biraz da gönlünü almak için "fasıl organizasyonu sorumluluğunu kıvırcık'a veriyorum" diyince devrik ama mağrur bir general gibi bir edayla "emredersiniz efendim" diyip yerli görevi kabul etti. toplantı nihayet bitmişti.
müdürler dağılırken patron içerden "feridun!" diye seslendi. patronun keyfi yerine gelmişti. ilk defa bir toplantıda kendi öz iradesini ortaya koymuştu. feridun önüne az şekerli kahvesini koyarken gülümsüyordu. o kadar mutluydu ki yıllar önce bırakmasına rağmen canı sigara çekmişti. hiyerarşi gereği "bir sigara bağlasana" denmezdi şimdi feridun'a. o yüzden dolaylı anlatın tercih etti. "sigara içiyor musun sen bakiiim..." diye kızar gibi sordu. "yok efendim yasak, içmiyoruz. hem sağlık açısından" gibi bir şeyler söyledi feridun zehir gibi sigara kokan ağzıyla. "ne içiyorsun bakim sen. göster" diye devam etti patron. bol kumaş pantolonunun cebinden vigor marka sigarayı çıkardı feridun. "ver bakalım bi tane feridun efendi" diye iki yaş büyük olduğu adama babacan bir eda takınarak pakete uzandı. yarım içilmiş sonra tekrar pakete konmuş bi sigarayı çekip geri yerine koydu. sonra tam bir vigor çekip, feridun'un rezistanslı çakmağında yaktı. bi sigara aldı diye feridunla yüz göz olacak adam değildi patron. ama kendini engelleyemedi, "haftaya bi fasıl gecesi yapacaklarmış, oraya geleceksin tamam mı feridun, güvenlikteki çocuklara da söyle onlar da gelsin" diyerek feridun'u bizzat davet etti. feridun bir şey demeyince "eski şarkılar gibisi yok" dedi ve feridun'a baktı. feridun'un bırakın eski şarkıları yeni şarkılarla bile ilgisi yoktu. hiç müzik dinlemeyen, müziğe karşı en ufak bi ilgisi sevgisi olmayan bi adamdı. arada bir eve giderken cep telefonun radyosu tek kulaklıktan ne veriyorsa onu dinliyordu. "yok efendim" diye patronu onayladı. patronun büyük oğlu barın ise istanbul cengiz üniversitesi'nde iktisat okuyordu. defterden kitaptan çok otoparkı ve otoparkyları düşünen bir öğrenciydi barın. alttan kalan derslerini verebilirse eğer iki sene sonra karl marx'la, adam smith'le, jhon maynard keynes'le meslektaş olacaktı ama zerre ağırlığını çekmiyordu bu durumun. şu yaşına kadar barlarda açtırdığı şivaz'ların parasını toplayıp laos başbakanına versek, laos ekonomisine can gelirdi. rektörlüğün oraya arabasını park etmesine neden izin verilmediğini düşündüğü kadar tolstoy yazdığı kitapları düşünseydi, bugün yüzlerce daha dünya klasiği yeryüzüne armağan olurdu. barın böyle bir evlattı işte. savruk, vurdumduymaz, tutumsuz ama yine de evlattı işte… fikri ile karma şekilde oturtulmuştu. bu şekilde kaynaşma artacaktı. sadece güvenlikçi ile feridun ortamdan en uzak ve küçük bir masaya oturtulmuştu. herkes yerli yerindeydi bir tek patron yoktu. patron geceye biraz geç katılacaktı. ama işi olduğundan değil, sadece patron olduğu için. yoksa evde tavşan gibi bekliyordu. rakı servisi başlamıştı.
biz barın'ı anlatırken haftaya çoktan olmuş, fasıl günü de gelip çatmıştı bile. kıvırcık organizasyonun bütün sorumluluğuyla salonda bir o yana bir bu yana dolaşıyordu. müdürlerle çalışanlar kıvırcığın mezeler masalara dağıtılmıştı. erkek çalışanlar rakı sofrasında miller ve mariachi içen kız çalışanlara beğenmez gülüşler atıyor sonra da sanki yılların rakıcısıymış gibi "rakı böyle içilir abicim, önce bi dibini yere vurucan, sonra karşıdakinin altına vurucan..." diye birbirlerine merasim öğretiyorlardı. tıknaz güvenlikçi, rakı yerine garsondan sıprayt istedi. feridun abi de adeti olduğu üzerine kayısı suyu sipariş etti. tıknaz, kayısı suyunu duyunca feridun abi'ye yaklaşıp "direk mala gider! diyosun yani???" diye fısıldadı. feridun abi, tıknaz'ın doğadaki besinleri mala gidenler ve gitmeyenler olarak ikiye ayırdığını henüz bilmiyordu.
tıknaz çatalıyla mezeleri tek tek gösterip mala gidenler ve gitmeyenler diye adlandındı. humus mala gidiyordu, dağ koruğu ise mala gitmiyordu. en son kalamarı gösterip "turbo diyorum başka da bişey demiyorum" diye ayrıca sınıflandırdı. feridun abi hiç kullanmadığı cinselliğini durduk yere bu kadar coşturmaya çalışan bu insanla aynı masada olmaktan dolayı biraz utanıyordu ve daha kayısı suyu gelmeden kalamar tükenmek üzereydi, biraz tedirgindi. patron evde çorapla bir o yana bir bu yana gidiyordu. geceye bir an önce katılmak istiyordu. birden içeri barın girdi. siyah dapdar saten bir gömlek giymişti. "baba, kız arkadaşımla dışarı çıkacağız da arabayı bugünlük kullanabilir miyim?" diye içeri girdi. sesi mahzundu. emniyet kemeri ötmesin diye önce takıp, sonra kemerin üzerine oturarak arabayı kullandığını yakaladığından beri barın'dan geri almıştı mercedes kompresorü'nü. böyle bir şeye kızılmazdı, bu yüzden araba çocuğun elinden alınmazdı ama uzun zamandır barın'ın halinden tavrından tiksiniyordu patron. trafik ihlali, bahanesi olmuştu. barın'a uzun uzun bakarak, sinirli bir şekilde sustu ve çok sonra "araç mı lazım" diye sordu. türk sanat müziği herkesi mağrurlaştırmış, olgunlaştırmıştı. sanki o birbirinin kuyusunu kazan müdürler, iphone 4s almak için para biriktiren çalışanlar, birbirlerinin arkasından konuşan stajyerler, küçük hesaplar adamları gitmiş, yerine münir nurettinler, tatyos efendiler, tamburi haham moşe efendiler gelmişti. sanki bu insanlar eve gidip, televizyon karşısında dizi izlemiyorlar, torrent'den film indirmıyorlar da petunyaları suluyor, kumrulara bi kap su bırakıyorlardı. adeta yanacağını bile bile ateşe uçan pervanelerdi bunlar! sadece ellerinde rakı var ve musiki dinliyorlar diye bu ne mağrurluktu, bu ne vecd içinde kendinden geçmeydi böyle. grupanya ile şehir fırsatı ile bu akşam bütün meyhanelerini gezmek istanbul'un, rindane bir hayat sürmek ne hoştu yarabbi. herkes gözü kapalı, herkes mağrurken bir tek güvenlikçi ile feridun abi aval aval bakıyordu etrafa. masalar gerçekten de kaynaşmıştı. her çalışan masasındaki müdüre doğru dönmüş kadehlerini, mariachilerini, fantalarını kaldırıp bütün şarkıları onlara doğru söylüyordu. "göz kapalı şarkı söylerken tak! dili gubarcığa koyacaksın feridun abi. ne diyorsun?" dedi tıknaz. bütün kalamarı 4 kutu spraytla yutmuştu o "gubarcık" demeyecekti de kim diyecekti. "feridun çabuk koş, bi araç al patronun evine git, seni çağırıyor" diye koşarak geldi kıvırcık aniden. feridun'un peşinden ekstra tedbir için de tıknaz'ı yolladı. kıvırcık bu anormal durum karşısında tedbiri elden bırakmıyordu. sonuçta gecenin bütün sorumluluğunu o almıştı, bi aksaklık olsa sonuçta patron kıvırcığa patlayacaktı. ortamdan zaten tad alamayan ikili kapıdaki servis araçlarından birini alıp, patron'un evine doğru gaza bastılar. barın'ın sevgilisi tiki olduğunu asla kabul etmeyen, sadece kaliteli giyinıneyi sevdiğini söyleyen kızlardan& ve iki tiki`yi önünde altur yazan bir servis aracına bindirmek kadar vahşi bir şey dünyada olamazdı. patron vahşiydi. direksiyonda feridun, önde kalamarlı tıknaz, ortada patron, en arka camda da sornurtarak dışarıyı izleyen iki tiki ile servis aracı harekete geçti. tıknaz, tavandaki dikiz aynasından barın'ın sevgilisinin sadece çantasını görebiliyordu ve çantayı ister gözlerle kesiyordu. çanta da sonuçta kadının bir parçasıydı. patron arkadakilere "nereye bırakalım çocuklar sizi" dedi. barın'ın sevgilisi somurtarak "eelence'ye" dedi. feridun servis aracını nereye doğru süreceğini anlayamadı. "eelence ne lan?" diye sordu patron.
"asmalı mescit'te bir mekan" diye cevapladı barın. magazin basınını yakinen takip eden tıknaz, bi an kendini tutamayıp "kop kop'a yani.." diyerek güldü. patron pis pis tıknaz'a baktı. wmr". eelence'nin tam önünde barın ve sevgilisi indirildi. patron, barın'a göstere göstere harçlık vermeyi de unutmadı. yaptığı eziyet yetmedi, çocuklara içerde badigardlık yapsın diye aıı, yanlarına bir de tıknaz`ı kattı. "nereye giderlerse peşlerinden git. bi an olsun bırakma" dedi, tıknaz sevincinden ölecek gibi oldu. hemen indi minibüsten. otomatik kapandı. feridun fasıl gecesinin yapıldığı restorana doğru sürerken, patron bir vigor yakıp, "sktir et fasılı şimdi be feridun efendi. plazaya doğru sür hello kitty ile görülecek bir hesabım var" dedi. feridun denileni yaptı.