Agah Aydin'in cok begendigim bir yazisini birakmak istiyorum suraya
Aydın, yalnız insanın hayatla ilişkisini müebbet mahkûmunun dış dünyaya duyduğu korkuya benzetiyor ve ekliyor: “Sosyal yaşamda yalnızlaştırılan insan hastalandı."
YALNIZLIĞIMIZIN FARKINA VARDIK
Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz siz?
Bize acı veren, şaşırtan, çaresiz bırakan şeyler yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızı nasıl yorumladığımızdır. Yalnız olmadığımız zamanlarda bize eşlik edenler yalnızlığımızı artırıyorlar mıydı, yoksa azaltıyorlar mıydı? Bu sorunun cevabı her birimiz için farklı olacaktır. Pek çok insan pandemi sürecinde yalnızlaştığını değil, pandemiden önce ne kadar yalnız olduğunu fark etti. Birçok kişi bu yalnızlık anlarında yerden tavana kadar ıvır zıvırla dolu evlerinde, dışarıda telefon edecek kimsesinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. Çünkü işyerinden, gece hayatından tanıdıkları insanlarla hakiki bir ilişkileri yoktu, onları arayamazlardı. Aylarca, hatta yıllarca aramadıkları akrabaları ve eski arkadaşlarını ise hiç arayamazlardı, buna hem yüzleri yoktu, hem de paylaşacakları bir şey...
Tekrar ‘normal’ olabileceğimizi düşünüyor musunuz?
Mutlu anlarını, acılarını, burukluklarını, şaşkınlıklarını paylaşacak kimsesi olanlar maruz kaldıkları travmalardan, başlarına gelen felaketlerden kolay kolay etkilenmezler. Sevinçlerini, acılarını paylaşacak kimsesi olmayanların, kimsesizlerin travmaları iyileşmez. Müebbet mahkûmunun dış dünyaya duyduğu korkuya benzer yalnız insanın hayatla ilişkisi. Dostoyevski Suç ve Ceza’da ailesini, parasını, işini, itibarını kaybetmiş alkolik bir eski memur, Marmeladov üzerinden anlatır kimsesizliğin nasıl bir sefalet olduğunu. Travma yaşayan biri Marmeladov... Raskolnikov’a şöyle anlatır travmasını: “Sayın beyefendi, fukaralık ayıp değil; bunu bilirim. ... Ama sefalet, sayın beyefendi, sefalet ayıptır. Bir insanın artık gidecek bir yeri olmaması ne demektir bilir misiniz? Her insanın dara düştüğünde çalacağı bir kapı bulunmalı değil midir? Eğer çalacağınız bir kapı yoksa, sefalete düşmüşsünüz demektir.” Buradan tartabiliriz durumumuzu diyorsunuz yani... Travma, dara düştüğünüzde gidecek bir yerinizin; sesinizi duyup duyuracak kimsenizin olmamasıdır; başınıza gelenlerin üstünün örtülmesi, “normaldir bu başınıza gelenler” denilmesidir. Geleneksel toplumlarda insanın gideceği yer ailesidir, modern toplumda ise sosyal devlettir. Kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri dara düşenin, yakınlarını kaybedenlerin kimsesi olmayı başarabilirlerse salgının bıraktığı izler hafifler, açtığı yaralar iyileşir.
SARILMAYI ÖZLEMEK
Bu dönemde pek çok insan en çok sarılmayı, öpmeyi ve kişisel teması özlediğini söylüyor. Neden sarılmayı ve öpmeyi bu kadar özlüyoruz?
Küçük çocuklar annelerinin eteğine yapışır bırakmazlar. Büyüdükçe anneden ayrı bir varlık olduklarını kanıtlayabilmek için hem kaçar hem de yakalanmak isterler. Kovalanmama acısıyla yaralanmış çocuklar tekrar tekrar geri dönüp yakalanmayı beklerler. İnsanın benliği, ötekinin bakışına, tenine çarparak şekillenen bedende kurulur. Ötekinin bakışından, teninden mahrum kalan her beden zaman içinde yozlaşır, bütünlüğünü kaybeder.
Şimdiki ekonomik sistem ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?
Etkilemiyor, çürütüyor. Çağımızın baş belası kıskançlık ve hasettir. Haset sevmeyi ve bütünleşmeyi imkânsız kılar. Haset iyiye bir saldırıdır. Başka deyişle, sevenin sevgisine, iyinin iyiliğine, bağışlayanın bağışlayıcılığına bağımlı olmaya dayanamamanın hissettirdiği, insan yavrusunun en yıkıcı duygusudur. Sevemeyen haset eden insan, beğendiği kişilere hayran olmak, onun gibi olmak, onunla dost olmak yerine, o kişilere “gıcık olur”... Ekonomik sistemin neyi, nasıl değiştirdiğini en iyi dildeki değişimden anlarız. George Groddeck’in dediği gibi, “Her şey dildir. Dil kültürün taşıyıcısıdır. İnsani ilişkinin temel koşulu.” 1980’li yılların en sinsi, en disiplinli ideolojisi bilginin, bilimin değersizleştirilmesiydi. Aptallar da destek versin diye entelektüellerle “entel” diyerek dalga geçilirdi. Şimdilerde toplumsal dayanışma ve insani değerler hedefte... Sloganı da “duyar kasma”yın oldu.
Gidişat kötü diyorsunuz...
Bilgiye, dayanışmaya duyulan öfke, kendini her gün yenileyerek yineliyor. Cehaletinden, duyarsızlığından ötürü dahil olamadığı her muhabbete, her ilişkiye cehaletine kanarak saldırıda bulunanların yeni sloganı da “boş yapmayın”... Mekânla, zamanla, arzusu “öteki”nin arzusuyla sınırlandırılmamış insanın, ona mal satabilmek için “anı yaşa”, “zevk al”, “sınırları aş” telkinleriyle vardığı yer; yalnızlık, melankoli, umutsuzluk, yerinde duramama, dikkat dağınıklığı, dürtüsellik, tatminsizlik ve anlamsızlık oldu. Sorumluluk alamayan, sınır tanımayan insanların ilişkiye bakışı öylesine takılmak, sloganı da, “takılıyoruz” oldu. Öylesine takılma çağının insanı, bugün elini neye atsa kendine takılıp düşüyor. Konuşurken kullandığı fiiller “gıcık olmak”, “boş yapmak”, “duyar kasmak”, “öylesine takılmak” olan bir insanın kuracağı ilişkilerde derinlik, duyarlılık, incelik olacağına inanmıyorum. Özümüze dönmenin, sevdiklerimize kavuşmanın, özüne güvenen insanlar olmanın ilk adımı alıştırıldığımız, alıştığımız her bir sözcüğe ayrı ayrı muhalefet etmektir.