Türkiye enternasyonal solunun birleşmesi için ne yapılmalı?

Konu sahibi son olarak 1521 gün önce görüldü
yugoslavya ve tito konusu ilgi alanımı da aşan, bağımlılık derecesinde araştırdığım bir olgu. anlaşamadığımızı söyleyerek, boşuna düşüncelerine karşı çıkmıyorum. konudaki ilk mesajda yer alan görsel yugoslavya'dan: smrt fašizmu sloboda narodu. *faşizme ölüm, halka hürriyet. yani, sen daha kürt/türk polemiği ile bir imaj siyasetine yönelmeden, benim tartışmak istediğim modeller vardı.

türkiye ile yugoslavya'nın arasındaki mevcut durumun benzerliği, bu modele yakın görüşle ortak dilin oluşabileceğini savunma fikrini aklıma hep getiriyor. emperyalist/kapitalist düzen, faşizm, siyasal islam, zulüm ve baskılar, iki görüşün de ortak şikayet alanına giriyorsa da öncelik meselesinde ayrılık başlıyor.

yugoslavya'nın parçalanmış halklarının acısında ise kürt etnik kimliğinin milliyetçileşme ya da saf sıkılaştırma kartına yönelimini görüyor, ortak dilin sözcülüğüne ihanet olarak değerlendiriyorum. geçmişin acılarını takip etmek yeterli. kürtleri asıl hedefinden ve ideoloji pratiklerinden saptıran bu öfke/kin, yugoslavya'nın sonunu, dolayısıyla da faşizmi getiren öfke ve kindi.
 
O halde devam edelim buradan, Yugoslavya'ya dair...

1- Yugoslavyada sosyalist devrim olmadı, sosyalist ve komünistler anti-faşist mücadeleyi kazandılar. (anti-faşist mücadele bu yüzden önemlidir), Sosyalizm daha sonra inşa edildi, üç kez bu inşa sırasında devletin ismi değişti.

2- En önemlisi Yugoslav Partizanlar arasında İtalyan, Alman enternasyonalistlerin kendi birlikleri -hatta müfreze bile derler- vardır ve kendi faşistlerine karşı cephe mücadelesi vermişlerdir.

3-Daha da önemlisi (yukarıda en önemlisi demiştim ama en önemliden daha önemli ne yapim aslında hepsi önemli de bunu daha çok önemsedim, bu konu uzar) Yugoslav Partizanlar Çetniklere ve Ustaşalara karşı da cephe mücadelesi vermiş, ''haydi faşistler gelin vatanı birlikte Nazi faşistlerine karşı müdaafa edelim'' gibi bir saçmalığa sapmamış, kendi faşistini dışardan gelen faşistten ayrı tutmamış, faşistin faşist olduğunu bilmiş, Nazi ne ise, Çetnik ve Ustaşalar odur demişler ve saflar öyle belirlenmiş anti-faşist mücadelede.

Türkiye devrimci hareketi değil faşizme karşı rezistans var idi. Bazı unsurlar devrimci idi, dğerleri değil idi. Ama devrimci bir gelenek yoktur. Türkiye'de de Kürdistan'da da! Aslına bakarsan dünyada sadece Troçki kaldı beynimizde...

not; yukarda milli azınlık tariflemesini özellikle tırnak içerisine aldım zira bu tarifleme önce MDD'cilerin (Mihri Belli'den başlar), daha sonra da en güçlü olduğu dönemde TİP'in tariflemesidir Kürtlere dair, öncesi zaten yok, sonrasını biliyoruz işte...
 
çetnik, ustaşa, balija, şiptar. bu yönelimlerin etkileri geçmişte nasıl aktif ise bugün de hala o bölgede en tutucu yanlarıyla sürüyor. burada hemfikiriz. partizanlar onlarla da mücadele etmiştir. ancak sol içerisindeki ayrışmalar olmasaydı, radikal sağcılar kendilerine bir boşluk ve hareket alanı bulamayacaklardı. tito öldükten sonra ve sovyetlerin de dağılmasıyla ellerine kozların en büyüğü geçti.

mevcut tanımların yeniden yorumlanması, mdd ve sd ikileminin de tekrar ele alınması gerektiğini düşünmek mantıksız görünmüyor. sovyetlerin dağılmasına kadar bu ayrılığı, tutarlı ve çok sesliliğin tezahürü olarak görüyordum. ancak bugünün koşullarındaki odaksızlık sonucu, yugoslavya'nın bocalamalarının ve partizanların mağlubiyetinin bir simülasyonu olmaktan öteye gidemeyecek. önceliklerin tartışmasında etnik kimlik sorununu sürekli gündemde tutacak.

bunu en güzel aslında sen ifade ettin: konuda hiçbir faşist tutum olmadığı ve anlaşmaya birkaç mesaj uzak olduğumuz halde, kürt halkının uğradığı zulmü tanımlarken, "kart, kurt" nitelemesini kullandın. bu ifade birbirini aşağılamak için çetnik, ustaşa, balija gibi tanımlar türeten halkların tavırlarına benzemiyor mu?
 
Bu dili ben üretmedim. Zaten 30 yıl öncesine kadar devlet yayın organlarından bas bas bağırıliyordu. Zulmü tanımlarken kullanılan silahı, mekanizmayı, alet ve söylemlerden bahsedeceğim elbette. Bahsi geçen yazıyı neden şahsileştiriyorsun, muhattabı sen değilsin ki. Elbette eleştiriler vardı ama çoğu durum ve tespitler sorunu tanimlarken kullanılan dilin tezahürüydü.
 
yazının muhatabının ben olmadığını biliyorum, muhalefet şerhi koymadığım kürt tarihiyle ilgili acıların da hiçbir şekilde telafisinin olmayacağını da biliyorum. demek istediğim şu aslında: sen cevabı ya da çözümü, ulusalcıların, faşistlerin nefret politikasında ya da intikam karşılığında arıyorsun.

seni, senin düşünceni var eden, onların karşı duruşları ve çatışma ise bu bir kısır döngüyü ifade ediyor. çetnik ile ustaşa'nın güç mücadelesi gibi. nasıl ifade etmeli, bilmiyorum.

sınıfsız, sınırsız, bağımsız, sosyalist bir coğrafyada, kürtler aynı acıları yaşamak zorunda kalır mıydı, sorusu ön planda olmalı sanırım. buna verdiğim cevaplar, benim önceliklerimin niteliklerini farklı eksene taşıyor.
 
Bu konuyi sakin bi kafayla gözden gecirmem lazim.
Lenin in türk gominiz birlikleri hakkinda bazi deneme sürecleri vardi.
Yada müslüman di.Evet evet müslüman gominizler hakkinda.
 
Bu konuyi sakin bi kafayla gözden gecirmem lazim.
Lenin in türk gominiz birlikleri hakkinda bazi deneme sürecleri vardi.
Yada müslüman di.Evet evet müslüman gominizler hakkinda.

endüstri meslek lisesine döndü başlık. bol bol yaz, hatta feminist arkadaşların varsa onları da çağır. cinsiyet rolleri ve çatışma kültürü nedeniyle uzlaşamıyoruz belki de: "ne zaman birisi adres sorsa, önce silaha davranıyoruz." ikinci oturum için feminizm ve sol ideoloji üst başlığı güzel olur bence.
 
Konuya dair tüm yazılanları biraz olsun toparlamak adına(ki yetersiz kalacaktır yine de) biraz daha Yugoslavya'dan örnekler vereceğim. Sosyalizm ile bürokratik sosyalizmin konfliktine dair olacak. Kosova tıpkı Kürdistan toprakları gibi, demografisi (hem Sırp-Arnavut, hem de inanç olarak) politik ve dış müdahaleler ile sürekli değiştirilmiş, gettolaştırılmış en yoksul yığınların yaşadığı otonom bir bölge idi. (Yugoslavya'da 6 federasyon ve 2 otonom bölge vardı bu otonom bölgelerden birisi yoksul Kosova diğeri zengin Voyvodinadır) Sırbistan başbakanı (Miloşeviç) Kosovo ziyaretinde ''Sırp'' işçilerin yoksulluğunu ''Arnavutların'' onların topraklarını satınalmaları ve Sırpları yoksullaştırmalarını dile getirerek(ki bu Komünist parti içerisinde yoksulluğa bulunan bürokratik bir bahane idi) ''adalet'' istediler. Komünist olmayan bürokrat ve milliyetçi Miloşeviç, sizleri Arnavutların ezmesine(!) izin vermeyeceğiz dediler. (1987)

Sosyalist bir devlette, işçinin yoksulluğunu ilişkilendirdikleri bu ''bürokratik'' bahane Sırp maden işçileri Kosova'dan Belgrata mitinge taşıdı!(1989) Yoksul işçilerin ''demokratik'' mitingi, Slobodan Miloşeviçin Komünist parti içerisinde liderliği zorlayacağı bir hesaplaşmaya döndü. Belgrad Sırbistan'ın başkenti olması ve Komünist partide köşebaşlarını Hırvatlar ile paylaşmalarından aldığı bu güç, işçi mitingini milliyetçi ve Slobodan Miloşeviç sevgi gösterisine, ve Kosovada Sırpların Arnavutlarla hesaplaşması için ''söz'' almasına kadar gitti. Slobodan Miloşeviç sosyalist bir ülkede şu sözleri söyledi: ''Kardeşlerim, sizleri Kosovada yalnız bırakmayacağız ve otonomiyi kaldırıp onları yargılayacağız ve hapse tıkacağız''... Öyle de yaptılar!

Bu bürokratik hesaplaşma Komünist partisi 14. kongresinde doruk noktaya çıktı. Slobodan Miloşeviç'in otonom bölgeleri Sırbistan'a katması ve Komünist parti liderlerini delegasyon ile değil, atama ile yapması bir nevi ''valilik'' gibi anayasada yeri olmayan ancak bürokraside çokça kullanılan bir aracı da devreye soktu. Buna en yüksek tepki, Slovenya Komünist partisi ve Başbakanlığından geldi. Hırvat başbakanı ise sadece izlemek ile ve bu bürokrasi içerisinde kendi yerini sağlama almayı tercih etti, ve Slovenya'daki kitlesel hareketlere müdahale etmek için hareket halindeki Yugoslavya Sosyalist ordusunu sınırdan geçirmedi.

14. Kongrede her federasyonun yani her federasyon komünist partisinin ''nüfus'' yoğunluğuna göre delegasyonu vardır! Ancak Sloven delegasyonunun tüm önergeleri kırmızı kart gördü (Kongrede önergeler yeşil ve kırmızı kart ile red ya da onaylanıyordu) ve Sloven delegasyonu 14. kongreyi terk etti! Ardından da Hırvat delegasyonu! 14. Kongre bürokrasinin yenilgisi olacaktı.

Bakınız sonra ne oldu! Miloşeviçten çok daha milliyetçi bir Başbakan seçti Hırvatlar. (Tudjman) Ve bu başbakanın ilk işi santranç kareli bayrağı Hırvat bayrağı olarak Hırvat ''komünist'' partisinde onaylamak oldu...Santranç kareli bayrak 1941 yılında Hırvat faşistlerin Naziler ile birlikte savaştığı bayraktır! Yani şu an Hırvatistanın bayrağı ''Nazi''lerin Hırvat birliklerinin bayrağı idi! Dünyada nazi sembolünü bayraklaştırmış ve şu an da kabul edilmiş ve uluslararası kabul görmüş tek bayrak Hırvat bayrağıdır!

Sosyalizmi yok etmek için, tüm dünyanın ''nazi'' bayrağına bile razı olmasını kollektif hafızamızın bir tarafına not ederken, yayılmacı ve milliyetçi ideolojinin devlet eli ile demografik düzenlemelere gitmesinin sonucunu Yugoslavya'da görüyoruz. Haliyle Musul, Kerkük ve elbette Türk devletinin işgali altındaki Kürt illerindeki demografik oynamaları ve resmi tarih iddialarını işte bu berrak bilinç ile okumalıyız...Türk devleti Hırvatların Nazi bürokratlarını ve Sırpların ateşini fitillediği milliyetçi faşizmi hatırlatıyor...

14. Kongrede ''Sırp'' delegeler de o kongreyi terk etselerdi, yani bir komünist gibi davransalardı, belki savaş suçlarına ve nazi birlik bayrağının Hırvat federasyonu bayrağı olmasına evrilen o tarihsel yıkımı, soykırıma evrilecek o tarih yaprağında bambaşka şeyler yazacaktı!Şimdi Türk'lerin Türk gibi değil, bu faşizmi saf bir ''insan'' gibi terk etmesinin zamanıdır. Aksi halde Kürdistan'da nazi bayrağı gibi sallanan o bayrak hepimizi esir alacaktır. Bu çağrım salt burada ''okumaya'' niyetli kişilere dönük değildir, eskaza bu mesajadenk gelecek olan okuyucuyu da muhattap almaktadır.Kürtlerin ve Kürt siyasi hareketlerinin bu tarih bilinci ile sömürge meclisini terk etmesinden başka çaresi kalmadı! Atanmış sömürge valilerinin şehirleri işgal etmesi, parlementerleri esir alması yıllarca sürecek bir soykırımın ilk işaretidir ve henüz geç değil...
 
Böyle böyle, yaza yaza gideceğim sanırım, bu konuyu günlük olarak kullanabilir miyim gomünist karşiim? Lili Marlen türküsünü bildin mi? Bir aşk şarkısı, yok yok ahmet kaya'nın söylediği değil, orjin olandaan bahsediyorum. Nazi askerinin görevini ifa ederken sevgilisine özlemini konu alan aşk şarkısı. İşgal zamanı, ''görevli'' Nazi subay ve askerleri için Yugoslavya radyolarında çalınmıştır sık sık! Nazilerin sembolü olarak Jugoslavya halkları kültüründe hafızalara kazınmıştır. Bombaları, işgali, insanlık suçlarını Jugoslav hafızasında bir aşk şarkısı sembolize eder.

Velhasıl faşizm sembollerle hafızamıza kazınır. Misal çok değil geçtiğimiz seçimlerde de faşizmin Millet ve Cumhur versiyonları hafızamıza kazındı. İster adına mehter deyin, ister İzmir marşı... Her ikisi de faşizmin aşk şarkılarıdır...
Şarkıyı paylaşmayacağım, bulun bir aşk şarkısı dinleyin! Üstümüze kusulan bu aşktan ne kadar tiksindiğimize kulak verin...
 
atış serbest karga. önceden de yazdım, dilediğin gibi yazıp, çizebilirsin. mevcut konular ahalinin pek ilgisini çekmediği için yeni bir başlık da açayım: sakarya/hendek'teki havai fişek fabrikasında yaşanan patlama ve ölen işçiler.

aynı fabrikanın iş kazası sicili epey kabarık. hatta eski fabrika müdürü önceki bir patlamaya ilişkin “patlayıcı maddelerin yaratacağı iş kazalarının yüzde 98'i önlenemez. ölen işçinin de -doktorun dediğine göre- korkudan ödü patlamış” şeklinde "bu işin fıtratında var"cı bir açıklaması bile olmuş. müsiad'ın patlama sonrası fabrika sahibi için moral yemeği düzenlemesi de ayrı bir parantez. sadece hiciv öykülerinde denk geleceğimiz absürt "o an sonraları" nasıl sıradanlaşabilir? ya da bu yüzsüzlüğün cüretinin kökeni nedir? soma faciası da hala hatırımızdayken.

yaşanan kıyımlara, demokratların-kapsamı genişletirsek; aydınların- ahlaki öfkeleri, yatıştırmacı kınamalarla ya da araştırma komisyonlarıyla karşımıza çıkıyor. burjuvanın kanlı ilişkilerini sorgulamaktan uzak bu bakış açısı, işçilere siyasal sınıf bilincini aşılamaktan neden kaçınıyor?

ek soru, işverenlerin kaza sonucu hayatını kaybeden işçilerin yakınlarına ödediği kan parası hakkında ne düşünüyorsunuz? devlet mekanizması "belli bir para" karşılığında kanunlarının askıya alınmasına neden göz yumuyor? ölen her bir işçinin hak savunusu, neden kamu davasına dönüşmüyor?

ilintili:

142507.jpg
 
Konu başlığı aktarsa, fikirler rahatsız edici baharat. O halde @glu arkadaşa da bir selam edelim, gözünden kaçirmış olmalı, davetimize icabet ederse sevinirim.
 
konu içerisinde aynı böyleyiz, yemin ediyorum. bi tane "geçerken uğradım"cı çıkmaz mı ya?

Eb_oA9KWsAAskrt.jpg

*bu arada resmin hikayesi şu: sibirya'da altı ay kış yaşandığı ve güneş ışığı olmadığı için çocukların bedensel gelişiminin aksamasından endişe ediyorlar. bu yüzden de uv ışığıyla d vitamini takviyesi yapılıyor. d vitamini kapsülleri çıkmadan önce ilginç bir çözüm tabi.
 
@Eugène bey arka tabloda görülen adam kim? Arkadaki görsel dikkatimi çekti, bilgin var mı?
 
Yugoslavya battı.
Sovyetler birliği battı.
Kambotça battı.
Çin kapitalizme geçti.
Geriye Küba kaldı. Onlar da açından ölüyor.

Bencilliğin olduğu yerde birlik olmaz. Komunizm de bencilliği körüklüyor.
 
Yugoslavya battı.
Sovyetler birliği battı.
Kambotça battı.
Çin kapitalizme geçti.
Geriye Küba kaldı. Onlar da açından ölüyor.

Bencilliğin olduğu yerde birlik olmaz. Komunizm de bencilliği körüklüyor.
İsmail bencillik le komünizm arasında nasıl bir bağ kurabildin?
Kapitalizmin acımasız yüzü bencillikten kaynaklı
Kapitalizm de paylaşmak yoktur, hep bana hep bana der ismail
Aç gözünü uyuma
 
İsmail bencillik le komünizm arasında nasıl bir bağ kurabildin?
Kapitalizmin acımasız yüzü bencillikten kaynaklı
Kapitalizm de paylaşmak yoktur, hep bana hep bana der ismail
Aç gözünü uyuma
Komunizmde paylaşım yok, paylaştırma var. Paylaştıranlar da kendilerine en iyi payı seçiyorlar. Asker'de olduğu gibi. Geri hizmet te görev yapanlar, Köfte çıktığında, bir karanava kendilerine ayırırlar ve yiyemediklerini çöpe atarlar. Erlere birer, onbaşılara ikişer ve çavuşlara da üçer köfte düşer. Geri hizmet tekiler hep şişer.
 
Sosyalizmin insanlığa sağladığı faydaları buraya sığmayacaksa da ben yine size bu faydalardan bahsetmeye çalışayım.

Öncelikle sosyalizm, dünya üzerinde insanlığa aykırı olan kapitalist sisteme bir alternatif olduğunu kanıtlamıştır. Onunla da kalmamış, dünya halklarının baş belası olan nazizmi tarihin çöplüğüne göndererek, halkları Hitler belasından kurtarabilmiştir. Emeğin en yüce değer olduğunu söyleyen, emekçilerin iktidarını kuran, taban örgütlenmesini yaşamın her alanına yayarak iktidarda söz-yetki kararı veren de yine sosyalistler olmuştur. Kadın-erkek ilişkilerini üst-alt ilişkisinden kurtarıp yoldaşlık ilişkileriyle yeniden düzenleyerek eşitliğe kapı açan yine sosyalist sistemler olmuştur. Çocuk emeğini sömürmeyi yasaklayan da sosyalist sistemlerdir. Din ve devlet işlerini birbirini tamamen ayıran, afyon olarak kullanmayı reddeden de sosyalistlerdir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını teoride de pratikte de tanıyan da sosyalistlerdir. Zira bir kaç sayfa öncsinde konuştuğumuz Kürt hareketinin temeli de Marksist-Leninst ilkelerle atılmıştır. Fakat Sovyetlerin çökmesiyle birlikte yapı olarak zayıflayan birçok sosyalist örgüt esen emperyalist rüzgara dayanamayarak bayraklaından orak çekici sökmüştür vs.

Siz kendinizi sosyalizmle aranıza kalın duvarlar döşemiş olabilirsiniz, bu yalnızca sizi bağlar. Bu karşıtlığınızı neye göre belirlediğinizi de anlamış değilim. Eğer, bir burjuva değilseniz, sosyalizm aynı zamanda sizin içindir. Bugün dünya üzerinde ekonomik düzen olarak iki model var. Biri kapitalizmdir, diğeri de sosyalizmdir. Bunun arası yoktur. Yalnızca geçiş ve kriz dönemlerinde bunların belki ''arası'' denilecek modeller de vardır ki bunlar geçicidir. Hele ki, geldiğimiz yüzyılda sosyalist blokun yokluğunda emperyalizmin tahakkümü bu kadar etkinken. Nihai olarak tüm dünya halklarına sınırsız, bayraksız, sömürüsüz, devletsiz bir dünyaya kapı açan marksizm-leninizm'dir. Bunu kimse inkar edemez. Zaten böyle bir dünyayı kurmaya çalışan başka bir ideoloji de yoktur.
 
Geri