Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
MÜrŞİde İntİsab

İntisap, Kur’an ve sünnette anlatılan, övülen ve teşvik edilen biat etme amelinin kapsamı içindedir. Ne var ki, biat da intisap da çoğu müslümanların gündeminden tamamen çıkmış bulunuyor. Bazıları art niyetliler bu kavramları çeşitli çıkarlarına alet etmiş, bazıları da aslını öğrenmeden yanlış görüntü ve bilgilere aldanıp inkâra kalkmıştır.

İntisabın dinimizde önemli bir yeri vardır. Mesele dinin ihyası, insanın ıslahıdır. Bu vazife, her devirde usulüne uygun olarak yerine getirilme-lidir.


İNTİSAP YA DA BİAT.

İşin adına değil, aslına bakılmalıdır. Bir farzı ye-rine getirmeye yardımcı olan şeyler de farz hük-münde olur.

İnkârdan sakınmak, kibirden kurtul-mak, ilahî emirleri ihlasla yerine getirmek, haram-dan kaçmak, güzel ahlâklı olmak her müslüman için farzdır. Tasavvuf, bu farzları yerine getirmeyi hedef-lemiş bir terbiye okuludur.

İntisap, işte bu okula kaydolmaktır.İntisap, hak-kın ipine sarılmaktır. İntisap, cemaat olmaktır.

İntisap hak yolunda bir rehbere bağlanmaktır. İn-tisap, Allah dostuyla Allah yolunda gitmek için akid yapmaktır. İntisap, terbiye görmüş bir kâmilin ter-biyesine girmektir. İntisap, veliler kervanına katıl-mak ve nurlu silsileye tutunmaktır. İntisap, kâmil mürşitle manevi bağ kurmak ve onunla Allah için dost olmaktır.

Biat ve intisap işinde asıl olarak iki taraf vardır; birisi Allahu Tealâ, diğeri de, kul. Mürşidin yaptığı iş, kulun Allah’a giden yolunu açmak, bu yolda ona şahitlik yapmak ve delil olmaktır. İntisaptan gaye mürşid değil, Allahu Tealâdır.

Tasavvuftaki intisaba, “inâbe”, “el alma”, “el ver-me”, “tevbe etme” de denir. bütün bunlar aynı şey-dir. Bir hak talibi müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, Allah için, Allah yolunda onun ter-biye-sine teslim olacağına, haramlardan kaçıp helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tevbe edip bir daha yapmayacağına dair söz vermesine ve buna Allah’ı, Rasulünü ve mürşid-i kâmili şahit tut-masına intisap denir.

İntisabın Kur’an ve Sünnet’ten delili çoktur. Rasu-lullah (A.S.), Allah’ın birliğini kabulden sonra, asha-bıyla tek tek ve toplu halde takva, ibadet, güzel ahl-âk, cihad ve hizmet için pek çok sözleşme yapmış-tır. Buna biat denir. Bu biat uygulaması sonraki devirlerde devlet idarecileri ve maneviyat önderleri için birer örnek olmuştur.

KUR’AN’DA BİAT

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakim’de biatı değişik ayet-lerde zikrederek, şekil ve hedefini şöyle belirt-miştir:

“Rasulüm! Sana biat edenler hiç şüphesiz Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üze-rindedir.

Kim yaptığı ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile yaptığı ahdi-ne vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat ve-recektir.” (Fetih.S.A.10.)

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, seninle biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’dan mağfiret dile.Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,çok esirgeyendir.” (Mümtehine.S.A.12.)

(Sünnet’teki biat şekillerini, “Mürşid-i Kâmile İnti-sabın Şekli ve Gayesi” adlı eserimizde genişçe işle-miştik. Delil ve örnekler için oraya bakılmalıdır.)

MÜRŞİDE İNTİSABIN ŞEKLİ

Biat ve intisabın özü, kalbin teslimiyeti ve sağlam niyettir. Şekiller alamettir, gaye değildir. Ancak bunun zahiren bir usul ve adabı vardır. Bu konuda intisabın delili olan hadislerden çıkaracağımız usul-ler şunlardır:

Rasulullah (A.S.), Allahu Tealâ’nın Rasulü ve hali-fesi olarak, erkek-kadın bütün insanların Peygam-beri ve rehberi olduğu gibi, O’na vâris olan kâmil mürşidler, rabbanî alimler de bütün beşeriyetin ir-şad ve ıslahını hedef almalıdır. Mürşid-i kâmil hiçbir ayırım yapmadan herkese ve her kesime ilâhî dav-eti, iman, ihlas, takva ve güzel ahlâkı tebliğ etmek-le memurdur.

Mürşid-i kâmil, kendisine intisab edecek erkekler-le elele tutarak veya sözlü bir şekilde bu intisabı gerçekleştirebilir. Kadınlar mürşid-i kâmile intisap-larını sözlü olarak, bir perde veya kapı arkasından yapmalıdırlar.

Kâmil mürşid, Rasullullah (A.S.) Efendimiz’in yap-tığı gibi bir ucundan kendisi, diğer ucundan da tev-be ve intisap edecek kimselerin tutacağı şekilde bir bez veya sarık uzatarak tevbe ettirip, intisab yaptı-rabilir. Bu, özellikle tevbe ve intisap edeceklerin çok kalabalık veya vaktin çok dar olduğu zamanlar-da yapılır.

Ayrıca, mürşid-i kâmil, bir erkek veya kadını tev-be ve intisab yaptırma hususunda kendisine vekil olarak görevlendirebilir. Vekilin yapacağı, intisabı tarif etmek ve vekili bulunduğu zata irşad işinde yardımcı olmaktır.

Hz. Rasulullah (A.S.)’ın Hz. Öm-er’i ve Hz. Umeyme’yi (R.A.) görevlendirmesi gibi.

Mahremi olmayan bir kadının elini, onu tehlikeden kurtarmak ve zaruri tedavi gibi dinen müsaade edilen bir mazeret yokken tutup musafaha etmek, hayır gibi gözüken bir iş için de olsa caiz değildir. Bu, Sünnet’e uygun olmadığı gibi, yapana hayır da getirmez.

Allame Eşref Ali Tanevî (Rh.A.) bu konuda şu tesbitleri yapmıştır: “Bazı bilgisiz veya dikkatsiz kimseler, kadınlardan el ele biat alıyorlar. Bu kesin-likle caiz değildir.

Yabancı kadının tenine zaruretsiz el dokundur-mak günahtır. Hadiste, bu amelin batıl ve haram olduğu belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz (A.S.)’ dan daha müttaki ve iffetli kim olabilir? Kadınlar-dan biat alma konusunda Peygamber Efendimiz’in bu kadar çok dikkat etmesine rağmen, hiçbir mür-şidin kendisini baba veya melek gibi görerek, so-rumsuz ve hayasız bir şekilde kadınlarla biat etmesi doğru değildir. Biatın anlamı söz vermektir.Bunun sözle olması yeterlidir.

Son devirlerde bazı mürşidler, bağlanmayı kuvvet-lendirmek ve halkın kalbini teskin için, bir kumaş parçasının bir ucunu kendisi tutup, diğer ucunu inti-sap edecek kimseye uzatarak intisap yaptırmak-tadırlar.

Bunun hiç bir zararı yoktur. Ayrıca erkekler içinde zaruret halinde veya zaruret olmadan sözlü biat yeterli olabilir.

Bunun da hiçbir sakıncası yoktur. Fakat elle biat yapmak, biatın en çok alışılan şeklidir ve erkekler için bu hususta hiçbir mani yoktur. Hatta elle yapılması, biatın zahirî ve batınî manasını içinde bulundurduğu için daha evlâdır.”
 
İNTİSABIN GEREKLERİ

İntisap eden kimseye lazım olan ilk şey ihlastır. İhlas, işini, ibadetini, hizmetini Allah’ın rızası için yapmaktır.

İntisap kâmil mürşide yapılmalıdır. Bu mürşid, Hz. Peygamber (A.S.)’a kadar uzanan bir silsileye sahip bulunmalıdır. İrşad izni olmayan ve silsilesi bulun-mayan kimseye yanaşmamalıdır.

İntisap edilen kâmil mürşidi Allah için sevmek, bu yolda ona güvenmek, onun bu işte mahir olduğunu bilip kendisine itimat etmek, terbiye ve terakki için şarttır.

İntisap, itaat ve samimiyet ister. Yolun gerekleri-ni, mürşidin emir ve tavsiye ettiği vazifeleri gücün-ce yerine getirmeyen kimse, intisabında samimi de-ğildir. İntisabı sahih ve sağlam hale getirmek için mürşitle aynı yolu, aynı ameli ve aynı hali bir dere-ce paylaşmalıdır.

İntisap ölene kadar samimiyetle korunmalıdır. Kâmil mürşidi Allah için seven ve elinden tutan kimse, bu sevgiyi ve beraberliği hayatın her döne-minde, acı-tatlı hallerinde muhafaza etmelidir.

İNTİSABIN MEYVELERİ

Bir mürşide intisap eden kimseyi, mürşidi Allah’ın bir emaneti olarak görür; sever, terbiye halkasına alır.

Sadık mürid, mürşidin manevi evladı olur, onun ailesinden sayılır. Bu sayede bütün silsilenin bere-ketine kavuşur, manevi mirasına konmuş olur, feyizlerinden nasiplenir.

İnsan sevdiği ve tabi olduğu kimselerle haşrolur.

Kıyamet günü Allahu Tealâ herkesi imamı ile birlikte huzuruna çağırır. Kâmil mürşide tabi olan kimse mürşidi ve onun bağlı olduğu veliler ordusuy-la birlikte mahşere gelir. Veliler, kendilerine verilen şefaat yetkisini önce tanıdıklarına kullanırlar.

İntisap eden kimse bir cemaatin içine katılmış olur. Bu cemaat dua, göz yaşı, zikir ve tavsiye ile Allah yolunda birbirlerini desteklerler. Şeytana kar-şı siper olurlar.

Cemaat halinde yapılan hayırlı am-ellerin sevabına bütün cemaat ortaktır. Bir kâmil mürşidin duaları içinde anılmak, onun yapmış oldu-ğu zikir, amel ve hizmetlerden bir hisse almak mür-id için en büyük kazançtır.

MÜRŞİD İMANA NASIL KEFİL OLUR ?

Bir mürşidin müridlerinin imanını kurtarma mese-lesi, çok tartışılan konulardan biridir. Gerçekten de bu konuyla ilgili cevaplanması gereken bir-çok soru var. Son nefesin nasıl verileceğini Allah’tan baş-kası bilebilir mi?

O’ndan başka kim cennet garantisi verebilir? Bir mürşidin kendi imanı garanti altında mı ki, başkalarına kefil olsun? İnsanoğlunun böyle bir yetkisi var mı? Ölüm anında yanında olmadığı birine mürşid uzaklardan nasıl yardımcı olabilir? Mürşid eli tutan herkesin imanı garanti altında ola-bilir mi? Cevaplanması gereken sorulardan sade-ce birkaçı bunlar...

Hepimiz inanıyoruz ki, sonumuzun ne olacağını ancak Allahu Tealâ bilir. Hüküm O’nun elindedir. Cennet ve Cehennem O’nun emrindedir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de cehennemi şeyta-na uyanlarla dolduracağını, insan ve cinlerden pek çoğunun da şeytana uyup bu sonuca gideceğini bil-dirir (Araf.S.A.179; Sad.S.A.84-85). Bununla beraber, hiç bir ayette isim verilerek “falan kimse iman üze-re ölüp cennete gidecektir” şeklinde bir haber yok-tur. Ancak başta peygamberler olmak üzere, Allah’a iman ve itaat eden bütün müminlerin ebedî saadete erecekleri, cennete girecekleri bildirilir (Bakara.S. A.25,82; Nisa.S.A.57,122,124).

KUR’AN KİME CENNET GARANTİSİ VERİR?

Demek ki Allahu Tealâ, salih amel işleyen erkek-kadın bütün müminlere cennet garantisi vermiştir. Hatta, Rasulullah A.S. Efendimiz’in müjdesine göre, Allahu Tealâ kalbinde zerre kadar iman taşıyarak huzuruna gelen herkesi, geçici bir süre affedilme-yen günahları sebebiyle cehenneme atsa da sonuç-ta oradan çıkarıp cennete koyacaktır (Buharî, Müsl-im, Tirmizî).

Allahu Tealâ, inananları, kalplerine yerleşen kelime-i tevhid üzerinde dünya ve ahirette sabit tu-tacağını bildirmiştir (İbrahim.S.A.27.).

Ayrıca, kendisine dost olan müttakilerin, dünya-da, ölüm anında ve ölüm ötesinde emniyette olduk-larını, hiçbir korku ve hüzün yaşamayacaklarını müjdelemiştir (Yunus.S.A.62-64).

Yine Kur’an’da, Allah yolunda şehit olanların Cennetteki güzel hal-leri anlatılmıştır.

Bunların yanı sıra, Rasulullah A.S. Efendimiz de sahabeden bazılarının ismini vererek, onların cen-netlik olduklarını bildirmiştir.

Ayrıca, kendisine tabi olup yolundan giden bütün ümmetinin Cennet’e gireceğini de haber vermiştir (Buharî, Ahmed).

Dilini ve edep yerini haramdan koruyanların cennete gireceğine kefil olmuştur (Bu-harî)

Buna benzer çok sayıda hadis ve haberler bu-lunur.
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Kur’an ve hadis-te cennetliklerin isim listesi değil, sıfatları yani hal-leri zikredilmiştir. Kimde o sıfatlar bulunu-yorsa, Allah ve Rasulü’nün müjdesine ulaşır.

Bütün peygamberler insanları Allah’ın rahmetiyle buluşturmak için çırpınmışlardır. Kendilerinin Allah yolunda bir davetçi olduklarını söylemişlerdir. Da-vetleri, vaadleri, müjdeleri, tehditleri kendilerine ait değildir.

Hepsi Alemlerin Rabbi’ne aittir.

Onlar, ilahî emaneti yerine getirmek, rahmet ve nurdan nasibi olanları nasipleri ile buluşturmakla görevlidirler. Peygamber vârisi kâmil mürşidlerin, derecelerine göre yaptıkları da aynıdır.

MÜRŞİD CENNETİN YOLUNU TARİF EDER.

Kâmil mürşid, kimseye cennet bileti dağıtmaz. Sadece herkesi Cennete giden yola davet eder. Elinden tutanın artık bütün tehlikelerden kurtuldu-ğunu söylemez; “elimden sıkı tut!” der ve onu Allah rızasına giden yolda koşturur.

Onlar, Allah’ın hükmünü ve hukukunu, iyi bilir. Allah rasulü’nün yolunu başına taç, gönlüne ilaç yapar. Allah ve Rasulü’nün hükümlerine teslim olur. Vaatlerine hiç şüphesiz inanır ve güvenir. Kendisine tabi olanları da bu müjde ve rahmetle buluşturmak için gayret eder.

Talebelerini edeple terbiye edip Allah’a teslim etmek ister. Onlara iman dersi verir. Salih ameli öğretir. İhlasa yapıştırır. Bu yolda sadık ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Ölene kadar başlarını bekler, önlerinde örnek olur, yolu gösterir, engelleri geçirir. Şeytana karşı uyarır, nefsin hileleri karşısında uyandırır. Devamlı zikir ve fikir ile meşgul eder, Allah sevgisini kalplere iyice yer-leştirir. Bunu kalbi boş kuruntu ve korkulardan kur-tarmak için yapar. Ölürken ve ölümden sonra kula fayda verecek ve ondan istenecek tek şeyin kalb-i selim olduğunu bilir. Kalb-i selim, Allah ile huzur bulan kalp demektir. Mürşidin bütün hedefi kalbi bu hale getirmektir. Bu şekilde Allah’a bağlanan kalbin sahibine Yüce Mevlâmız’ın hediyesi iman selameti, cennet ve Cemalullah nimetidir (İbra-him.S.A.27; Kaf.S.A.31-33; Yunus.S.A.26.).

Kâmil mürşidin kendi elinde bir fayda ve zarar verme yetkisi yoktur. Fayda ve zarar Yüce Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olur. Mürşid, ilâhi nimetlerin kula ulaşmasında bir vasıtadır.
 
VELİLERİ SEVMENİN ASIL MEYVESİ AHİRETTEDİR

Hemen şunu belirtelim ki, bir velinin Allah için sevilmesi büyük bir saadettir. Onun terbiyesine gi-rilmesi ayrı bir nimettir. Bu nimetin ahirette de fayda vermesi için ilk şart samimiyettir. İkinci şart, ölene kadar bu yolda sabır göstermektir. İhlassız ve sabırsız olanlar hayırlı sonuçtan mahrum olurlar. Allah yolunda kurulan bir dostluğun fayda vermesi için, onun ölene kadar muhafazası şarttır.

Bir önem-li şart da, güç yetebildiği nisbette amel etmek ve sevginin hakkını vermektir. Allah yolunda rehber olan kâmil mürşide ve hak yola muhabbetini koru-yan, bunda samimi olan, münkirlik yapmayan her-kes, bu sevgisinin faydasını mutlaka görür.

ŞU HADİSEDEN PAYIMIZA DÜŞENİ ALALIM:

Hz. Enes R.A. anlatıyor: Bir adam Hz. Rasulullah A.S.’a yedi sene hizmet eder. Efendimiz A.S. bir gün:

“Onun bizim üzerimizde hakkı vardır; çağırın da bir ihtiyacı varsa bize bildirsin, yerine getirelim.” buyurur.

Adamı çağırırlar. Efendimiz A.S.: “İhtiya-cını bize söyle yerine getirelim.” buyurur. Adam:

“Ya Rasulallah! Bana sabaha kadar müsaade buyurun; benim için hayırlı olanı nasip etmesi için Allahu Tealâ’ya yalvarayım.” der. Sabah olunca, E-fendimiz’in yanına gelir ve:

“Ya Rasulallah! Sizden kıyamet günü bana şefaat etmenizi ve sizinle cennette beraber olmayı isti-yorum.” der. Rasulallah A.S., ‘Allah müminleri dünya ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sabit tutar.’ ayetini okur ve peşinden:

“O halde bu isteğinin gerçekleşmesi için çokca secde ederek, kendi adına bana yardımcı ol!” buyu-rur. (Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İMANA KEFİL OLMANIN GERÇEK ANLAMI

İşte bir mürşidin müridine diyeceği de aynen bu-dur.

Önce iman, itaat, hizmet. Sonra istiğfar, peşin-den dua ve ümit. Bundan sonrası Alemlerin Rab-bi’nin hüküm ve rahmetine kalmıştır. O dilerse kulu-nu rahmetiyle kuşatır, ölüm halinde onu melek-le-riyle destekler, güzel ruhlarla şenlendirir; şeyta-nın hilelerinden kurtarır, hesabını kolaylaştırır.

Bir mürid, mürşidine: “Benim imanıma kefil olur musunuz?” diye sorunca, mürşid şu cevabı vermiş-tir:

“Eğer sen ölene kadar Allah ve Rasulü’nün yolunda gidersen ve bizim tavsiyelerimize uyarsan, senin imanla öleceğine kefil olurum!”

İşte herkese vaad edilen iman emniyeti budur. Mürşidin kefil olması da böyledir. Mürşid-i kâmilin elinden tutup hak yolunda yürüyen insan, aslında bir cemaat desteğinde imanını ve edebini korumaya çalışıyor.

Çünkü, kendisiyle aynı hedefi paylaşan müminlerin en mühim işi, iyilik ve takva yoluyla birbirlerine yardımcı olmaktır.

Ölüm anına kadar bu niyetini koruyan, Allah için sevdiği mürşidinden ve kardeşlerinden ayrılmayan, bu şevk ve sevgi desteği ile ibadete devam eden, hizmeti terketmeyen, zikir, şükür, sabır ve ilâhi takdire rıza içinde ömrünü tamamlayan bir insan, inşaallah iman selametiyle ahirete göçecektir. Bu bizim tahminimiz değil, Yüce Rabbimiz’in vaadi ve müjdesidir.

TEMİZ RUHLARA VERİLEN YETKİLER

Ruhlar, Allahu Tealâ’nın emrinde ve hükmündedir-ler.

Ruhlar, melekler aleminin özelliklerine sahiptir-ler.

Allah’ın nuru ile nurlanmış, boyası ile süslenmiş ruhlar, özel yetkilerle donatılmışlardır. Allah onları sevmiş, meleklerine sevdirmiş, kendilerine bizim bilemediğimiz nice kerametler vermiştir.

Allahu Tealâ bir kudsi hadiste, sevdiği salih kullarının özel bir nur ve destekle gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olaca-ğını; onların gözüne, kulağına, diline, eline, ayağına başkalarına vermediği özellikler ve tasarruf gücü vereceğini müjdelemiştir (Buharî, İbnu Mace, Beğa-vî).

İşte Allah dostlarının, Allah’ın izniyle insanlar ve eşya üzerindeki tasarrufu, uzaktaki insanlara yar-dım etmesi, bu hadiste belirtilen yetkiye girmekte-dir. Bu bir keramettir; Allahu Tealâ’nın kuluna ver-diği özel bir nimettir.

Büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî K.S., velilerin, ölüm halindeki müridlerine yardımlarının ruh vası-tası ile olduğunu belirtmiştir. Ruhlar nurla hareket ettiklerinden, Allah’ın izniyle bir anda gökleri ve yerleri dolaşma ve görme imkanları vardır. İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbanî K.S. Mektubat isimle eserinde, Allahu Tealâ’nın, bu üstün kabili-yetli ruha sahip irşad kutbu dostu vasıtasıyla, dile-diği kullarına pek çok yardımlarda bulunacağını, bazen bu yardımdan o ruhun sahibi velinin haberi-nin olmadığını, olmasının da gerekmediğini bildirir.

ÖLENE KADAR DELİL OLAN, ÖLÜRKEN KEFİL OLUR.

Kâmil mürşid, yeryüzünde Allah’ın şahididir; in-sanların haline şahitlik yapar. Hidayet yolunun reh-beridir, kendisine tabi olanları hak üzere terbiye eder, kalpleri dünyadan çözüp Allah’a bağlar. Onla-rın iyiliğine sevinir, kusurlarına üzülür.


Sevgisi ve kızması Allah içindir. Gülmesi ve ağla-ması Allah içindir.

Kâmil veli, iman, ihlas, takva ve edeb yolunun imamıdır.

Kim onları ölene kadar bu yolda kılavuz yaparsa, onlar da o kişinin imanına şahitlik yapar-lar. Allahu Tealâ bu şahitliği kabul eder. Bir ömür süren bu dostluk ölümle bitmez, ölümden sonra daha tatlı, daha menfaatli olur.

Allah için yapılan dostluğun asıl faydası ölümden sonra ortaya çıkar.

Mümin vefat ederken, ölüm meleği canını almaya geldiğinde yalnız gelmez. Yanında yardımcıları var-dır.

Ayrıca vefat eden müminin ruhunu karşıla-mak, onu sevindirmek, yeni yurdunda rahat ettir-mek, endişe ve korkusunu gidermek için Allahu Te-alâ bir çok meleğini gönderir. Melekler vefat eden salih mümine: “Korkma, sana vaad edilen cennetle sevin. Biz senin dünyada dostun idik, ahirette de dostu-nuz. Sana Allah’ın vaadi ve hediyesi olan cenneti müjdelemeye geldik, gözün aydın olsun!” derler. (Fussilet.S.A.30-32.)

Melekler Allah’ın ordusudur. Veliler de Allah’ın dostu ve ordusudur. Onlarla dilediği kimselere yar-dım eder, zayıf anında destekler. Bir mümine yar-dım edilecek en nazik an ise ölüm anıdır.
 
ÖlÜmden Sonra Devam Eden Vefa

Allah dostları merttir, vefalıdır. Sevdiklerini dünya ve ahirette unutup ihmal etmezler. Onlar, ölene kadar terbiyesi ile meşgul oldukları bir talebesinin ölümden sonra da haklarını en güzel şekilde korur-lar. Onu kabirde yalnız, duasız ve hediyesiz bırak-mazlar. Sadık dostlarını dua, istiğfar ve göz-yaşı ile desteklerler. Bu, Yüce Peygamberimiz A.S.’ın ahlâ-kı ve emridir.

Kabirdeki kimseye, kabrin dışındakilerin yardımı ve faydası olur. Kabrin dışında yapılan dua ve istiğ-far, Allah için dökülen gözyaşları, müminin hesabı-nın kolay olmasına, hatta kabir azabının kalkması-na vesile olur.

Allah Rasulü A.S. Efendimiz bir mü-mini kabre koyduktan sonra, oradakileri onun yardı-mına davet ederek şöyle buyurmuştur:

“Kardeşinizin affı için yakarın. Allahu Tealâ’dan onu imanında sabit kılmasını isteyin. Çünkü şu anda ona sual sorulmaktadır.” (Ebu Davud, Hakim)

Bir mürşid, her gün yapmakta olduğu zikirlerin, hayırların sevabını vefat eden mürid ve sevenlerinin ruhlarına hediye eder. Vefat eden bir mümini anne-babası, çocukları ve eşi unutabilir.

Ona dua etmekten, onun için gözyaşı dökmekten usanabilir. Onu desteksiz ve hediyesiz bırakabilir.

Ancak, bu mümini peygamberi unutmaz. Bulunduğu makamda devamlı dua, istiğfar ve şefaatıyla onu destekler. Hepsi cennete girene kadar, kendisini seven ümmetinin derdine düşer.

İşte peygamber vârisi kâmil mürşidler de bu ahlâk üzeredirler. Onları Allah için sevenlerin gözü aydın olsun.

MÜRŞİDE TESLİMİYET KÖLELİK Mİ?

Tasavvufa dışarıdan bakanların anlamakta güçlük çektikleri bir mesele de mürşide teslimiyettir. Özel-likle tasavvuf ehlinin mürid-mürşid ilişkisine, ölü ve yıkayıcısı ilişkisini örnek göstermeleri itirazlara sebep olmaktadır.
Tasavvuftaki mürşide teslimiyetin karakteri ve sınırları gerçekte nedir? Bu teslimiyetin insan ira-desinin reddi anlamına geldiğini söyleyenler haklı olabilir mi?

TASAVVUF ADABIYLA İLGİLİ BİRAZ KİTAP KARIŞTI-RANLAR ŞU İFADEYİ MUTLAKA OKUMUŞLARDIR:

“Bir mürid, mürşidine hiç itirazsız teslim olmalı-dır. Öyle ki, bir ölü, yıkayıcısına nasıl hiç itiraz et-mez, ne tarafa çevirse dönerse, mürid de mürşidine karşı böyle olmalıdır. Mürşidine ‘niçin?’ ‘neden?’ di-ye itiraz eden kimse maksadına eremez.”

Gerçekten de bütün tasavvuf kollarında mürşid-ler, müridlerinden bu manada bir teslimiyet isterler. Ancak böyle bir teslimiyet anlayışı eleştirilmekte ve şöyle itiraz gelmektedir:

“Mürşid de olsa, bir insana bu derecede teslim olmak doğru olabilir mi? Böyle bir teslimiyetin dinde yeri, terbiyede gereği var mıdır? Bu durum, insan hürriyetini yok etmek ve birilerinin esaretine girmek değil midir?

Allah ve Rasulü’nden başka emirlerine itiraz edilmeyecek kimse var mıdır? Mürşid hiç yanılmaz mı?

Yanılırsa, onu uyarmak ve yanlışını göstermek gerekmez mi? Böyle yapan bir kimse niçin manevi terbiyede yolda kalsın?”

ASIL TESLİM OLUNAN YÜCE ALLAH’TIR

Aslında, Yüce Yaratıcı’dan başka hiç kimsenin insanları kendisine itaat etmeye davet yetkisi ve görevi yoktur.

Her emrine uyulacak, her hükmünde teslim olunacak tek varlık, alemlerin sahibi Yüce Allah’tır. Hiç bir peygamber de kendi şahsından kaynaklanan bir sebep ve yetkiyle insanlara bir şeyi emretme veya yasaklama yetkisine sahip değildir. Fakat peygamberi Yüce Allah davetle görevlendirip halkın arasına gönderdiği zaman, konumu, yetkisi ve insanlar üzerindeki etkisi değişir.

Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah’ın gönderdiği pey-gambere itaat eden kimse, bizzat Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur (Nisa.S.A.80.). Hz. Peygamber A.S.’a uymadan hiç kimse Allah’ın rızasına ulaşamaz. Onu anne-ba-bası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim).

Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse ger-çek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber A.S. Allah’a giden yo-lun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sa-hibidir. Her hükmü Cenab-ı Hakk’ın hükmü yerinde-dir. Onu insanlığın önüne koyan Yüce Allah’tır. “Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rıza-ma ve cennetime ulaşın!” diyen de biz-zat Yüce Allah’tır.

Bunun için, insan Yüce Allah’a muhabbet ve tesli-miyetini ancak O’nun peygamberine gösterdiği mu-habbet ve teslimiyet ile ortaya koyabilir.

Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki bir insanın Allah yoluna davet eden bir mürşide göstereceği samimiyet ve teslimiyet de Allah sevgisinin ispatın-dan başka bir şey değildir.Bu teslimiyet görünürde insana, hakikate ise Allah’a bağlanmaktır.

İçi ve dışıyla Hakk’a teslim olan kimse, Allahu Te-alâ’dan başka her şeyin köleliğinden kurtulur, hür olur, kalbi Allah ile huzur, ilâhi aşk ile hayat bulur. Hakk’a itiraz eden kimse ise, iradesini nefsinin eli-ne vermiş olur.

Bundan sonra o kimse kendisini hür irade ve hürriyet sahibi görse de, aslında bütün yaptıkları bir çeşit köleliktir. Çünkü bu kimse, devamlı nefsine köle, şehvetine esir, midesine hizmetçi, maddeye bekçi, insanların aferin ve alkışına bağımlı bir halde hayat sürmektedir. Böyle bir hayat şeref ve hürriyet değil, tam manası ile zillet ve köleliktir. Asıl hürri-yet, Yüce Allah’tan başka hiç bir varlığa kulluk yap-mamaktır.

MÜRŞİDİN YETKİSİ VE KONUMU

Kâmil mürşidin vazifesi, güzel ahlâkı temsil ve tatbiktir. Onun tek hedefi ilâhi hükümleri en güzel şekilde uygulamak, korumak ve yaşatmaktır. Buna dini ihya etmek denir.
 
MÜrŞİd, YÜce Allah’in Dostudur

Bu sıfatıyla vazifesi, isteyenlere Allah’ın dostlu-ğunu öğretmektir. O aynı zamanda ümmeti terbi-ye işinde Hz. Peygamber A.S.’ın vekili ve vârisidir. Bu sıfatıyla vazifesi kalpleri Allah’a bağlamak, gönül-leri kötü ahlâktan arındırmak, insanı Allah’ın ede-biyle edeplendirmek, nefsin, şeytanın, eşyanın ve dünyanın esaretinden kurtarıp gerçek hürriyete ka-vuşturmaktır.

Kâmil mürşid, bu sıfat ve vazifeleriyle dünyada en önemli işi yürütmektedir. Hangi iş insanın Yaratı-cı’sına yönelmesinden daha önemli olabilir? İşte bu büyük işi yürüten insana karşı vazifemizi şu ayet belirlemektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden (Allah’ın yapmanızı istediği) işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin.” (Ni-sa.S.A.59.)
Ayrıca, Hz. Peygamber A.S.’ın şu uyarıları da biz-im için bağlayıcıdır:

“Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa, sizi Allah’ın Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur.” (Buharî, Nesaî)

Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide tabi olmak, aslında Allah ve Rasulü’ne tabi olmaktır.

TESLİM OLUNACAK KİMSEYİ İYİ TANIMALIDIR

Gafile uyanın kalbi uyanmaz. Cahile dert açanın derdi dinmez. İşinin ehli olmayan doktor insanı can-dan eder. Sahte mürşid de imandan eder.

Birisi dünyayı, diğeri ahireti harap eder. O halde hak yolunda peşine düşülen kimseyi iyi tanımalı, manevi terbiye için ehli olmayan kimseye yanaşma-malıdır.

Kâmil mürşid, her şeyden önce kendisi terbiye olmuş kimsedir. Ayrıca insanları terbiye için izinli ve ehliyetlidir. Çünkü kendisi ehliyetli bir üstadın elinde terbiye görmüş, takva ve edeple süslenmiş, hak yolunda imamlık vasfını elde etmiştir.

Allahu Tealâ onu kendi yolunda kılavuz, örnek ve şahit yapmıştır.

Önüne Kur’an ve Sünnet’i koymuş, insanları on-lardaki gerçeklere davet görevi vermiştir.

İşte bu noktada mürşid, Allah yolunda gitmek isteyenleri ciddi olarak ilgilendirmektedir. Öyle ki, İmam Rabbani K.S.’nin uyardığı gibi, bütün arzusu Allah rızası olan bir veliye itiraz, Allah’a itiraz gibi olmaktadır. Çünkü veli, herkese sadece Allahu Tealâ’nın kuldan istediklerini emretmekte, Hz. Peygamber A.S.’ın usulü üzere terbiye vermektedir. O kendisine değil, Hakk’a davet etmektedir.

Tasavvuf terbiyesinin asıl hedefi kâmil insan yetiştirmektir. Ariflerin tarifine göre kâmil insan, Allah’a aşık olmuş, kalbi gaflet ve manevi kirlerden zikir ile huzur bulmuş, gönlü boş arzu ve sahte sevgilerden arınmış, nefsi ilâhi emirlere itaat ede-cek bir kıvama gelmiş; kısaca içi ve dışıyla Yüce Allah’a teslim olmuş insandır. İşte bu kıvamı bul-mak için önündeki rehbere samimi olarak inanma-ya, gücü nisbetinde emir ve tavsiyelerine uymaya teslimiyet denir.

TEDAVİ İÇİN TESLİM OLMAK ŞARTTIR

Allah’ın dostu olmak isteyen kimse, bunun gere-ğini yapmalıdır. Bu yola giren kimseye tasavvufta mürid denir. İlk aşamada mürid, ölümcül bir hastalı-ğa yakalanmış hasta gibi düşünülür.

BÖYLE BİR HASTAYA NE LAZIMSA, MÜRİDE DE O LAZIMDIR.

Eğer ağır bir hasta şifa bulmak istiyorsa, aklını kullanıp kendisini ehil bir doktora teslim etmelidir. Hasta şunu bilmelidir ki, kendi aklı ve tecrübesiyle veya eline alıp okuyacağı tıp kitapları ile bu hastalı-ğı tedavi etmesi mümkün değildir.

Bu durumda karşısında iki seçenek vardır: Ya bilgi, tecrübe ve ehliyeti ispat edilmiş bir doktora gidip teslim olacak ve her ne derse yerine getire-cek. Ya da bu hastalığı çeke çeke ölecek. Şüphesiz akıl ve insaf doktora teslim olmayı seçer. Çünkü bu teslimiyette sıhhat, hayat ve huzur vardır.

Kendi bildiğini yapmakta ise yıkım, acı ve sıkıntı vardır. Böyle bir teslimiyet, aklını bir kenara bırak-mak değil, aklını iyi kullanmaktır.

Terbiye için mürşide teslim olmak da aynen böy-ledir. Çünkü müridin kalbi hasta, gönlü yaralı, vic-danı sıkıntı içindedir. Kalbi, geflet, günahlara meyil, şehvetine düşkünlük, kibir, kendini beğenme, ha-set, gösteriş, aşırı dünya sevgisi, gereksiz rızk endi-şesi, geçim kaygısı, ölüm korkusu, ibadetlere karşı tembellik gibi manevi hastalıklarla hastadır. Gönlü, Yüce Yaratıcısı’nı unutup eşyaya bağlandığı için ya-ralıdır. Vicdanı ise, içine düştüğü bu halden devamlı sıkıntı çekmektedir.

Çünkü bu dertler karşısında aklı aciz kalmakt-adır. Nefsi her gün derdine dert katmakta, devamlı hastalıkları artmaktadır. Kendi tedbir ve tecrübeleri tedavi için yetmemektedir. Günler geçmekte, fakat hastalıkları geçmemektedir.

BU DURUMDA, AKLI OLAN NE YAPMALIDIR?

Bu kimsenin de önünde iki seçenek vardır: Ya aklını kullanıp bu işin ehli bir mürşide gidip teslim olacak; onun tedbir ve tedavi tecrübesine uyup ma-nevi dertlerinden kurtulacak.

Ya da bu hastalıklar içinde ölüp mahcup ve peri-şan bir şekilde Yüce Allah’ın huzuruna çıkacak. El-bette akıl, vicdan ve tecrübe, böyle bir hastanın da bu işin ehline teslim olmasını ister. Zaten Kur’an ve Sünnet bunu emreder.

Sayısız tercübe ve görülüp yaşanmış olaylar da bunun gerçek olduğunu ispat eder.

Mevcut hastalığını kabul etmeyen, mütehassıs doktoruna güvenmeyen, tarif edilen usulde ilaçları-nı içmeyen, kendi keyfine göre hareket eden kimse, maddi-manevi hiç bir hastalığından kurtulamaz. Böyle bir hasta kalkıp da ‘aklım bana yeter, ben doktor filan tanımam, kimseye teslim olmam, iste-diğim gibi yaşarım!’ derse, ona akıllı değil, belki deli denir.

TESLİMİYET AKIL İSTER ARİFLER DER Kİ:

Kâmil mürşide tam teslimiyet bir anda olmaz. İn-san, kalbi nurlandıkça, nefsini ve şeytanı tanıdık-ça, iyiyi kötüyü seçtikçe, yani akıllandıkça, Allah’a giden yolda Allah dostuna teslim olur.

Mürid, zaman içinde mürşidini gerçek haliyle tanır. Bu tanıma bir ömür sürebilir. Bu yolda samimiyetle sabreden kimse sonuçta sevinir, Allah sevgisini bulur, kalbi bu sevgi ile huzur bulur. Dağınık hali toplanır, ibadetlere sarılır, günahlardan uzaklaşır, bütün manevi hastalıklardan kurtulur. İşte o zaman hakkıyla ve tadıyla Yüce Rabbine kulluk edebilir. Buna ihsan makamı denir.

Bu hedefe ulaşmak için rehberine tam teslim olanlar çok az olduğu için, bu makama çıkanlar da çok azdır.

Herkesin bu yolda nasibi, iman, sadakat, edep ve gayretine göredir. Ancak, Allahu Tealâ dilediği kullarına bol ihsan ve ikramlarda bulunur.

Allah dostları, “biz peygamber gibi masumuz, hiç-bir kusur ve noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir” demezler. Onlar, açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir R.A. Efendimiz’in halife seçildiği gün, Ashab-ı Kiram’a söylediği şu sözü söylerler:

“Ben Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim ve size hak-kı emrettiğim sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati sizden Allahu Tealâ istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.” (İbnu Kesir)
 
MÜrŞİde İtİraz

Tasavvufî yaşantıda dikkat çekici unsurlardan biri de, müridin mürşidinin isteklerini itirazsız ka-bullenişidir. Bu konu dinî hassasiyet adına kuşku ve eleştirilere sebep olmakta, bazen de yanlış uygula-malar bu eleştirileri haklı çıkarmaktadır.

Sahih tasavvufî yaşantıda mürşidin istekleri mür-id için ne anlam ifade eder? Mürşide hiç itiraz edile-mez mi? Ya da hangi durumlarda itirazlar olabilir? Bu itirazların sonuçları neler olabilir?

Tasavvufu yaşamadığı için anlayamayanların cev-ap aradığı sorulardan biri de şu:

“Mürşidler müridlerinden tam teslimiyet istiyor. Mürşidine itiraz eden kurtuluşa eremez deniliyor. Velilere karşı çıkan, onları eleştiren, verdikleri em-rin aksine giden çarpılır diye insanlar tehdit edili-yor.

İnsanlar Allahu Tealâ’nın emrine uymadığı zaman çarpılıp ağzı burnu felç olmuyor da, bir mürşide karşı çıktığı zaman mı çarpılacak? Ayrıca Ashab-ı Kiram’ın ve özellikle Hz. Ömer’in, zaman zaman Hz. Peygamber A.S.’ın bazı uygulamaları karşısında ‘niçin böyle yapıyoruz, şöyle yapılsa daha iyi olmaz mı?’ tarzında farklı görüş bildirdiği, Efendimiz A.S.’ın da bazen bu görüşleri benimseyip, kendi kararından vazgeçtiği bilinmekte.

Mürşidlerin konumu nedir ki, onlara hiç itiraz edilmesin, itiraz edenin yüzü gülmesin?”

DOĞRU İTİRAZ MI, DOĞRULARA İTİRAZ MI?

Önce şunu belirtelim ki, gerçek mürşidler kendi-lerinin peygamberler gibi masum olduğunu, hiç hata yapmayacaklarını söylemezler. Onlar, Hz. Ömer R.A. gibi: “Bana hatalarımı gösteren kimseye Allah rahmetini ulaştırsın” der.

Allah için kusurunu söyleyene hayır dua ederler. Bunun için Allah rızasından başka bir dertleri olmayan kâmil mükemmil insanlarla, dünya ve şöhret delisi olan kimseleri muhakkak biririnden ayırmalıdır.

Şekli mürşide, sıfatı şeytana benzeyen bazı şar-latanlara itiraz eden çarpılmaz, aksine sevap kaza-nır. Fakat, ilâhi aşk ile parlayan bir velinin gönlü Cenab-ı Hakk’ın aynası gibidir. Onu üzen, Yüce Mev-lâ’yı gazaplandırır. Bu durumda bir Allah dostunu haksız yere incitmek ve karalamak, başı demir tok-mağa vurmaktan daha tehlikelidir.

Esasen haklı olduğu bir konuda, düşmanımıza bile itiraz etmek hak değildir. Keyfi ve menfaatı için hakkı inkâr eden, haklıyı tenkitle uğraşan kim olursa olsun, onun hesabını Allahu Tealâ görür.

Kâmil bir mürşide itiraz edenler birkaç gruptur. Bunların bir kısmı mazur, bir kısmı sorumludur.

İYİ NİYET, İYİ SONUÇ

Mazur olanlar iyi niyetlidir. Dertleri kusur aramak değil, kusuru kapatmaktır. Mürşidden duydukları veya gördükleri bazı şeyleri akılları almamaktadır. Ona göre bazı sözler ve işler ilme ters gözükmek-tedir. Bazı uygulamalar dine aykırı gibi durmaktadır.

Onun için bu kimse, din gayreti ile yanlış gördüğü şeyi düzeltmeye çalışır, niçinini sorar, izahını ister. Aslında yanlış zannettiği şeylerin çoğunlukla ilme ve hikmete göre bir izahı vardır.

Hepsi dinî bir delile dayanmakta, makul bir sebebi bulunmaktadır. Ancak bazı işler sırlı, bazı deliller saklı, bazı akıl ve anlayışlar farklı olduğu için, işin iç yüzü anlaşılmamakta ve itiraz olmaktadır. Aslın-da bazı işler herkesin kolayca anlayabileceği tür-den değildir.

Bunun için kâmil mürşidlerin bazı sözlerini veya hallerini anlamayan kimse cevabı nefsine değil, işin sahibine sormalıdır.

Bu onun için daha hayırlı olacaktır. Veli kendisine itiraz edenin niyet ve edebine bakar. Niyeti dini ko-rumak ve hakkı savunmak olanlara hayır dua eder. Kendisini anlamadığı ve karşı çıktığı için ona düş-man olmaz.

BU DURUMLA İLGİLİ ŞÖYLE BİR ÖRNEK ANLATILIR:

Velilerden Hallac-ı Mansur, ilâhi aşk ve cezbe halinde söylediği bir sözden dolayı dinden çıkmakla suçlandı. Kendisi: “Enel Hak (Ben Hakk’ım)” de-mişti. Bu sözden tevbe etmesi istendi. “Sözüm hak-tır, ispatı Hak katındadır.” dedi ve vazgeçmedi. Din-den çıktığı düşüncesiyle öldürülmesine karar veril-di, idam sehpası kuruldu. Hallac İki rekat namaz kıldı, dua etti. Duasının bir yerinde şöyle diyordu:

“Allahım! Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve sana yaklaşmak ümi-diyle beni öldürmek için toplanmışlar.

Onları affet. İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler için sana hamd, istediğin şeyler için de yine sana hamd olsun!”

DÜŞMANLIKLA İTİRAZ

Gerçek mürşide itraz eden bir grubun da bu itira-zıyla sorumluluk altına gireceğini söylemiştik. Böy-lelerinin itirazı inadınadır. Hep kendisini haklı görür, kimseye haklılık payı vermez.

Dini kendi bildiğinden ibaret sanır. Farklı görüş ve tarzlara tahammülü yoktur. Önüne geleni karalar ve incitir. Özellikle insanların Allah için etrafında toplandığı ve fayda gördüğü velilere çatar. Nefsini unutur, Allah için sevilen ve sözü dinlenen salih insanlarla uğraşır. Devamlı tenkit edip durur.

Aslında böylelerinin tespitleri genellikle yanlıştır. Bilgisi noksandır, kanıtları zayıftır. Sözleri hissî, davranışları edep dışıdır. Niyeti düzeltmek değil, bozmaktır.Değerli şahıs ve makamlara karşı gere-ken edebi göstermekten ısrarla kaçınarak kendine bir yer edinmeye çalışır.

Aslında karalayıp durduğu şahısların daha fazla sevilmesinden rahatsız olmak-tadır.

BU KİŞİLİK YAPISINA SAHİP KİMSELER, ŞU KUDSİ HADİSİN MUHATABI DURUMUNDADIR:

“Kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse, ben o kimseye savaş ilan eder, dostumun intikamını alırım.” (Buharî, İbnu Mace, Tebaranî)

ŞU HADİS DE ÇOK DÜŞÜNDÜRÜCÜ:

“Allah’ın hükümlerini ayakta tutan imamı hafife alıp insanların gözünde küçülten kimseyi Allah kıya-met günü rezil eder.” (Tirmizî, Ahmed)

Bir mümine yakışan en önemli özellik, önce kendi kusurları ile meşgul olmak ve noksanını tamamla-maktır. Sonra, mümin kardeşlerinin gözüken kusur-larını düzeltmek gelir. İnsanlarda kusur arama derdi kadar büyük bir dert yoktur.

Ancak, ayan-beyan ortada duran kusurlara göz yummak, bana ne deyip başından savmak da ayrı bir felakettir. Büyük velilerden Rüveym K.S. bu konuda şu mühim tespiti yapıyor:

“Sufiler, aralarında hakkı çiğneyen ve edebi zayi edenlere kızdıkları sürece hak üzere, hayır içinde kalmaya devam ederler. Fakat herkes diğerinin hatasına göz yumar ve yanlışına razı olursa, helak olurlar.” (Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif)

Hiçbir mürşidin elinde iyilere sevap verme, kötü-lere ceza kesme yetkisi yoktur.

Mürşid, müridlerini Allahu Tealâ’nın iyi kullara vaadettiği müjdelere ulaştırmak ve günahkârlar için hazırladığı azaptan kurtarmak için uğraşır. Bunun tek yolu Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etmektir. Allah’ın emrini tebliği eden kimseye itiraz eden kimse, aslında Allah’a itiraz etmiş olur. Bu iti-razla kendisini ilâhi tehdit altına atmış ve cezalan-dırmış olmaktadır. Bu tür tenkit ve itirazlar, daha çok mürşidleri reddedenlerden gelmektedir.
 
MÜrŞİdİn İsteklerİne Muhalefet

Önce şunu belirtelim ki, yap veya yapma şeklinde emir ifade eden her söz, her zaman kesin hüküm bildirmez, muhakkak yapılması gerekmez.

Kur’an ve Sünnet’te geçen her emir aynı kesinlikte değildir. Bazı emirler farz hükmündedir, muhakkak yapılması gerekir.

Bazı emirler tavsiye niteliğindedir. Bazı emirler de teşvik içindir, muhatap serbesttir; yaparsa fayda görür, yapmazsa zararı yoktur.

Mürşidin emirleri de işte bu son türdendir. Mür-şidin tek hedefi, kendi nefsi ve müridi üzerinde din-in emirlerini uygulamaktır. Müridin terbiyesi ve te-davisi için bazı şeylerin yapılmasını ister, bazı işler-den de sakındırır.Bu durumda mürşidin muradını iyi anlamalıdır. Kesin emirle serbest bırakılan işler birbirinden ayrılmalıdır.

Terbiye işinde hüküm mürşide aittir. Hareket şeklini o belirler. Kalp hastalığına teşhisi o koyar, reçeteyi o yazar. Artık bundan sonra iş hastaya kalır.

İyileşmek isteyen hastaya doktoruna muhalefet değil, itaat düşer. Mürşidini dinlemeyip onun verdiği ilacı içmeyen ve kendi bildiğine giden mürid şekil olarak elbette çarpılmaz. Ancak ahlâk olarak çarpık halde kalır, manevi hastalıkları iyileşmez, derdi bit-mez. Diğer taraftan İstenen şeyi gücü kadar yapan kimsenin yapamadıkları affedilir, zayıf kaldığı nok-tada desteklenir, noksanı tamamlanır.

GEREKSİZ SORU, GEREKSİZ SORUMLULUK

Müridin mürşidinin emirlerine karşı nasıl davrana-cağını şu hadis-i şerif çok güzel ifade eder. Hz. Ebu Hureyre R.A. anlatıyor:


RASULULLAH A.S. BİZE BİR HUTBE OKUDU. BUYURDU Kİ:

“Ey insanlar! Allahu Tealâ size haccı farz kıldı, haccediniz.” O esnada bir adam:

“Her sene mi haccedeceğiz, ey Allah’ın Rasulü?” diye sordu. Rasulullah A.S. sustu, bir cevap verme-di. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Rasulullah A.S. adama:

“Eğer evet deseydim her sene haccetmeniz gere-kecekti. Siz ise buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurdu ve şöyle devam etti:

“Beni kendi halime bırakın, beni size bir şey söylemeye zorlamayın. Sizden öncekiler, peygam-berlerine çokça soru sorup aldıkları cevabın tersine hareket ettikleri için helak oldular.

Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şeyi yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesaî, İbnu Mace)

İnsanı helak eden muhalefet kalple olandır. Bir kimse kendisinden istenen şeye içinden itiraz etse de dışından yapıyor gözükse, o ya münafık ya da gösterişçidir.

Eğer muhalefet gaflet, cehalet veya tembellikten kaynaklanıyorsa, o kimse kalbi zayıf ve hislerine mağlup bir kimsedir. Onun iman noktasında bir şüphesi yoksa, ameldeki kusurlarını düzeltmesi kolaydır. Ancak muhalefet, inat ve ısrara dayanı-yorsa ve o kimsede kalp kayması varsa, tehlikenin kenarındadır.

Mürşidin, ‘şunu yapınız’ dediği şeyler, güç yetti-ğince yapılmalıdır. Ancak, ‘şunu yapmayın’ diye yasak ettiği işleri tamamen terk etmek gerekir. Terketmeyen, kendi haline terk edilir.

Mesela mürşid bir talebesine ‘kapı komşun olan fakirleri gözet, onları doyur’ diye bir emir verse, emri alan kimse, günde sadece bir ekmekle de olsa komşularını doyursa, emri yerine getirmiş olur. Kimse ona, ‘niçin fakirlere et yedirmedin, bal şerbeti içirmedin, meyve ikram etmedin’ demez. Ancak bu kimse işgüzarlık yapıp, ‘efendim, onlara ne yedireyim? Et, süt, bal ikram edeyim mi?’ dese, bu kendisini sıkıntıya sokmaktan başka bir şey değildir.

Gereksiz soru işi zora sokar. Gücün üstündeki yük taşıyanı yorar. Görev istenmez, verilir. Görev verilince destek de gelir. Alınan her hizmet, iş ve vazife emanettir. Aldığı görevin hakkını vermeyen kimseye ikinci görev erilmez. Emaneti zayi edenin elinden de emanet alınır.

İSTİŞAREDE USÜL VE EDEP SINIRI

Kâmil mürşidden her alanda ehliyet, her sanatta muvaffakiyet, her hükmünde isabet beklenmez. Onun sanatı kalpleri Allah’a bağlamaktır. İşi edep ve güzel kulluktur. Sermayesi, ihlas ve muhabbettir. Başında bulunduğu işin ehlidir. İrşad işinde hüküm ve karar yetkisi ondadır. Mürşidin, dinin bütün saha-larında müctehit seviyesinde alim olması gerek-mez. Dünya işlerinde bilmediği şeyler çoktur. Onun için, fıkıhla ilgili bilmediği bir meseleyi fıkıh alimine sorar. Dünya işlerini ehline havale eder, işi bilenden yardım ister. Bu hal mürşidliği zedelemez.

Mürşid bir konuda istişare ederken, mürid bildiği doğruları söylemelidir.

MÜRŞİDİNE YARDIMCI OLMALIDIR.

‘Bu konuda ne diyorsunuz?’ diye fikir sorduğunda farklı fikir söylemekten korkmamalıdır. Gerekirse mürşidin tercih ettiği görüşün aksini o mecliste ifade etmeli, ancak sonuçta verilen hükme rıza gösterip, gereği yapılmalıdır. Benim teklifim kabul görmedi diye rahatsız olmamalı, itaatta gevşek davranmamalıdır.

Ashab-ı Kiram, Rasulullah A.S. Efendimiz’in kulluk ve ibadetle ilgili her hükmüne hiç itirazsız teslim olmuşlardır. Fakat konu ticaret, siyaset, savaş gibi dünya işleri olunca, bildikleri farklı fikirleri söyle-mekten çekinmemişlerdir. Bunu Efendimiz’in ve müslümanların sıkıntıya düşmemesi için yapmış-lar-dır.Niyetlerinde samimi, ifadelerinde son derece ed-epli olmuşlardır.
Efendimiz A.S.’ın muradını ve iş-in icabını dikkate almışlardır. Şu örneği iyi düşüne-lim:


Rasulullah A.S. Efendimiz, suç işleyen bir kadına gereken cezayı vermesi için Hz. Ali R.A.’a emir verdi. Hz. Ali kadının yeni doğum yaptığını, cezayı uygularsa ölebileceğini tespit etti. Cezayı uygula-madı, tehir etti. Durumu gelip Efendimiz’e haber verdi. Efendimiz A.S.:

“Güzel yapmışsın.” buyurdu. (Müslim, Tirmizî)

Burada Hz. Ali R.A., Rasulullah A.S. Efendimiz’in emrine muhalefet etmedi, işin gereğine göre hare-ket etti. Efendimiz de kendisini tasdik etti.

Hz. Ömer R.A.’ın ve diğer sahabilerin Efendimiz’in emirleri karşısındaki bütün tutumları hep bu edep çerçevesinde olmuştur.

Farklı fikir, iyi niyetle söylenince fitne olmaz, fayda verir. Kalbi doğru olanın dili sürçüp yanlış söylese de kusuru affedilir. Ancak kötü niyetli bir kimsenin doğruları bile niyetine uygun kötü sonuç verir. Kimin neyi ne için yaptığını en iyi Allahu Tealâ bilir. Gizli açık her şeye şahit olan Yüce Rabbimiz, herkesin hesabını görmeye kâfidir
 
Kamİl MÜrŞİdİn Farki

Mürşid-i kâmilin diğer insanlardan farkı var mı? Bu fark nereden kaynaklanıyor? Bazı insanlar gerçekten “seçilmiş” olabilir mi? Allah dostu veya mürşid diye tarif edilen bir kimsenin söylendiği gibi olduğunu bilmek mümkün mü?

Manevi terbiye için bir mürşid arayanlara bu sorular sık sık sorulmakta.

Kur’an-ı Kerim’de, “o da bizim gibi bir insan” kıy-aslamasına peygamberler de muhatap olmuştur. İnkârcıların “bizim gibi bir insana uymayız” bahane-lerinin elbette bununla bir ilgisi yoktur. Kur’an bir anlamda peygamberlerin ilâhlaştırılması-nın önüne geçerken, inkârcılar ise o mübarek insan-ların büy-üklüklerinden habersiz oluşlarını bu tür yargılarıyla göstermişlerdir.

Önce şunu belirtelim ki, inkârcıların hepsi aynı seviyede olmadığı gibi, iman edenler de aynı seviyede değildir. Allahu Tealâ insanlar arasından bazılarını seçmiştir. Bunlardan birçoklarını peygam-berlikle, bazı kullarını ilim, güzel anlayış, ince kav-rayış ve isabetli hüküm verme nimetleri ile süsle-miştir. Bazı kullarına mülk, bazı kullarına saltanat vermiştir. Bazı kullarını özel dostluğu için seçmiş-tir. Bütün bunlar hakikattır; tercih ve taksim Yüce Mevlâ'ya aittir.

PEYGAMBERLER DE AYNI DEĞİL

Allahu Tealâ, peygamberlerine bile farklı derece-ler verdiğini, bazısını diğerlerinden üstün kıldığını belirtiyor (İsra.S.A.55.). İlâhi huzurda bütün insanlı-ğın temsilcisi,peygamberlerin imamı, Makam-ı Mah-mud'un sahibi Efendimiz A.S.’dır.

Bilindiği gibi, peygamber olmak için kulun hiçbir etkisi, tercihi ve tasarrufu yoktur. Ancak, velâyet ve irşad vazifesinde Allahu Tealâ'nın tercihi yanın-da, kulun gayret ve amelinin bir etkisi, değeri ve gereği vardır. Yani, Allahu Tealâ'ya dost olma yolu herkese açıktır. Belki herkes kâmil mürşid olamaz fakat Yüce Mevlâ'ya dostluktan bir nasibi olabilir.

ÜSTÜNLÜĞÜN GERÇEK ÖLÇÜSÜ

Velâyette ilk nokta imandır. Yüce Allah'a ve 0'nun gönderdiklerine iman eden herkes Allah'ın dostluğu için ilk adımı atmış olur. Bu adımda her mümin ortaktır. Yani her mümin velidir. Ancak bu, veliliğin ilk merhalesidir.

Ariflerin belirttiği gibi, iman dairesine girdikten sonra sonsuz velâyet dereceleri, farklı kulluk makamları, birbirinden güzel manevi haller, bitmez tükenmez ilâhi zevkler ve ilimler mevcuttur. Herke-sin Allah katındaki derecesi, değeri ve fazileti de-ğişiktir. Her mümin sahip olduğu ilim, amel, yakîn, teslimiyet, marifet, muhabbet, ibadet, hizmet, edeb ve takva ölçüsünde Allah katında sevilir, O’na yakınlık kazanır, ilâhi huzurda kabul görür. Maddi rızıklar gibi manevi rızıklar da farklıdır.

Allahu Tealâ dilediği kullarına bol ikram ve ihsan-larda bulunur. Bir kuluna vermediğini, diğerine ver-ir. Bu ilâhi tercihi şu ayetlerden anlıyoruz:

"Baksana, biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük bakımından daha hayırlıdır." (İsra.S.A.20.)

"Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır." (Ahkâf.S.A.19.)

“Allah sanat iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise, dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Mücadele. S.A.11.)

Büyük veli Seyyid Abdulkadir Geylanî K.S. de, "velâyet halktan değil, Cenab-ı Hak’tan gelir. Velili-ği kullar değil Yüce Allah verir" diyerek, bu işte seçimin Yüce Mevlâ'ya ait olduğunu belirtiyor.

Görülüyor ki müminler içinde ilim, marifet ve takva sahipleri, diğer müminlerden ileridedir.
Alim deyince malumat sahibi değil, marifet sa-hibi akla gelir. Marifet, Yüce Mevlâ'yı gereğince ta-nımaktır. Marifetin sonucu edep ve ilâhi aşktır. "Kulları içinde Allah'tan ancak alim olanlar korkar." (Fatır.S.A.28.) ayeti, alimde bulunması gereken en önemli sıfatın edep olduğunu ortaya koymaktadır. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer. S.A.9.) ayetiyle diğer insanlardan farklı tutulan alimler, dünyaya değil, Yüce Mevlâ'ya gönül veren ilim ehlidir. Arifler, diğer müminlerle imanda ortaktırlar, fakat ilim, edep ve ilâhi aşkta apayrı bir hale ve dereceye sahiptirler. Gerçek alim, ariftir; işi Hakk’ı tarif etmektir. Kâmil mürşid yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Gönlünü Allah'a veren alime Rabbanî alim denir. Kâmil mürşid Rabbanî alimdir. O, Allahu Tealâ tarafından seçilmiş ve sevilmiş bir kuldur.

VELİ OLDUĞU BİLİNENLER

Kimin veli olduğunu Allahu Tealâ bilir. Çünkü veliliğin diplomasını Allah verir. Ancak bazı veliler irşadla görevli olduklarından, onlar bellidir. Veli olduklarını, kendileri de bilir, halk da görür.

BAZI MÜMİNLER YÜCE ALLAH'I SEVER.

Bunlara "muhib" denir. Bazı müminleri ise Yüce Allah sever,onlara da"mahbub" denir. Mahbub, Alla-h'ın sevgilisi demektir.

Allah sevdiklerinin gönlünü kendisine çekmiş, onu özel olarak terbiye etmiş, nurları ile süslemiş, rahmetiyle desteklemiştir. Mahbub kulları bütün melekler tanır, sever ve desteklerler.

Allahu Tealâ, Kur'an'da müjdelediği gibi (Mer-yem.S.A.96.), salih kullarının sevgisini gönüllere yer-leştirir, onları insanlara sevdirir. Bu onların e-dep ve ilâhi aşkına karşılık verilmiş bir hediye ve açık bir keramettir.

Mahbub olan zatların bir kısmı, insanları irşadla görevlendirilir, kendisine hak yolunda imamlık göre-vi verilir. İcra ettikleri vazife, onların Allah'ın dostu olduğunu gün gibi ortaya koyar. Onlar dilleriyle de-ğil, halleriyle kâmil veli olduklarını ispat ederler.

Arifler derler ki: Allah dostu kâmil mürşidlerin diğer insanlardan en önemli farkı, meclisine giren, yüzünü gören, sözünü işiten kimselere Yüce Allah'ı hatırlatmaları ve kalplerini O'na bağlamalarıdır. Kâmil mürşidlerin bir diğer farkı, heybet ve cazibe sahibi olmalarıdır.
Kendilerini gören kimse ister istemez hallerinden etkilenir ve kalbi onların tarafına çekilir
 
MÜrŞİdlerİn Sifatlari

Kamil mürşidler, "Ey iman edenler, Allah'tan kor-kun ve bu hali korumak için sadık kullarımla bera-ber olun." (Tevbe.S.A.119.) ayetiyle tarif edilen sa-dıklardır. Onlar hak yolda rehberlik yaparlar. Kalp-leri Allah'a bağlarlar, zayıflamış imanı tazeler, sön-müş sevgiyi canlandırırlar.

Bir ömür boyu dini yaşayarak ihya ederler. Onlara müceddid denir. Gerçek müceddid, herşeyini Yüce Allah'a kurban etmiştir.

O'nun boyası ile boyanmıştır. Sözü ve işleri ile Yüce Allah'ın şahididir. Kur'an'da böyle kimselere "mukarrabun" makamı tahsis edilmiştir. Mukarra-bun’un takvada en önde olduğu belirtilmiştir (Vakı-a.S.A.11-12.). Bu makamdaki kimsenin diğer insan-lardan en önemli farkı, içi ve dışıyla Allah adamı olması ve gönlü yanık sadıklara ilâhi aşkı tattırma-sıdır.

Kur'an'da ilâhi aşkı ve ahlâkı ayakta tutan bu Rabbanî alimlerin "ulü'l-emr" olduğu bildirilmiştir. Diğer müminlerden de onlara itaat edilmesi isten-miştir. (Nisa.S.A.59.) Ulü'l-emr, işi üstlenen ve yürü-ten kimse demektir. Yürütülecek ve görülecek iş Allah'ın işidir. Bu da bütünüyle dindir. Şu halde ulü'l-emr, Allah'ın işini gören, emrini yerine getiren, hizmetini yürüten,dini ihya eden, kulları hakka sevk eden kimsedir.

Kur'an'da Allah'a aşık olanlara "ricalullah" denir. Ricalullah, Allah adamı demektir. Allah adamının en önemli işi zikir, fikir, şükür, hizmet, haya ve ahde vefadır (Nur.S.A.37, Ahzab.S.A.23.).

Kur'an, takvada önde gidenleri pek çok farklı sıfatlarla tanıtmıştır. Sadık, sıddîk, muhsin, mutta-ki, evliyaullah, ebrar gibi sıfatlar onların ismi gibi zikredilmektedir.

İşte bu sıfatlara sahip olan kimseye gerçek pey-gamber vârisi denir. Onlar, Efendimiz A.S.’la insan-lığa sunulan ilâhi sevgiye, rahmete, ilme ve edebe vâristirler.

RASULULLAH A.S., BU VÂRİSLERİN ALLAH KATINDAKİ KIYMETİNİ VE DİĞER İNSANLARDAN FARKINI ŞÖYLE BELİRTİR:

"Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstün-lüğü, benim sanat en düşük seviyedeki kimseye üs-tünlüğüm gibidir."

Diğer bir hadiste de bu fazilet şu kıyasla ortaya konur:

"Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstün-lüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir." (Tirmizî)

Evet, gece gündüz ilâhi emaneti taşıyan ve Yüce Hakk'ın rızası için yaşayan kâmil mürşidler, taşıdık-ları bu ağır yükün kıymeti kadar değerlidirler. Allah-u Tealâ onlara yüklediği yük kadar manevi destek, kuvvet, feyiz, nur ve tasarruf yetkisi vermiştir.

Onlar, bütün benlikleri ile gerçek zikri çekmekte-dirler. Yeryüzünde Allah diyen salihler bu-lunduğu sürece kıyamet kopmayacağına göre, onlar ilâhi zi-kir ve edeple hem insanları, hem de yeryü-zünü ha-rap olmaktan kurtarmaktadırlar. Bunun için bütün alem onlara minnet borçludur.

Gafil insanlar, bu gerçeğe gözünü kapasa da, yerdeki ve gökteki diğer varlıklar bunun farkındadır. Çünkü Rasulullah A.S. Efendimiz’in belirttiği gibi, Allahu Tealâ sevdiği bir kulunu yerdeki ve gökteki varlıklara tanıtmaktadır. (Buharî, Müslim)

Gökteki melekler, yerdeki varlıklar, sudaki balık-lar, yuvasındaki karıncalar kendi dillerince onun iç-in dua ve istiğfar etmektedirler. (Ebu Davud, Tirmi-zî) Bu, onların Allah dostlarına, karşı sevgisi ve te-şekkürüdür. Acaba bizler, Yüce Allah'ın huzurun-da bütün insanlığı temsil eden, gafiller adına ağla-yan ve yalvaran bu yüksek şahsiyetlere neden teş-ekkür edemiyoruz?

Salih kullar, Rabbanî alimler, ahirette şefaat etme şerefine de sahiptirler. Onların farkı, dünyada olduğu gibi ahirette de görülecektir. Onları Allah için sevenlerin hediyesi Allah'ın dostluğu, rahmeti ve cennetidir. Yüce Rabbimiz mahşerde şöyle buyu-racaktır: "Benim rızam için birbirini sevenler nere-de? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmet imde olacaklar." (Müslim)

MÜRŞİDİ TANIMANIN KOLAY YOLU

Allah aşkını hedefleyen tasavvufu tanımak için tatmak gerekir. Nasıl bir tatlıya uzaktan bakmakla veya sırf tarifini okumakla tadı anlaşılamazsa, ma-nevi halleri tatmak da ona ulaşmakla olur. Ulaş-mak, yaklaşmakla başlar. Yaklaşmayan yabancı kalır. Yabancı kalan, o şeyin cahili olur.

Bir kimse, hem cahil hem de edebi eksik olursa, onun iyi diye yaptığı çoğu şey bile yıkım ve fesat olur. En kötü cahil ise bildiğini zanneden, fakat gerçekte bilmeyendir.

Edepli cahil, edepsiz okumuştan daha kârlıdır. Çünkü edepli olan, susmasını bilir.

Susmakta pek çok hayır vardır. Fakat içinde edep olmayan sözde ve işte hiçbir hayır yoktur. Aksine zarar çoktur.

Kâmil mürşidi tanımak için, onunla aynı yolu, edebi, zikri, fikri, hizmeti, ibadeti sevgiyi bir derece paylaşmak gerekir. Mürşide teslim olmayan tabi ol-maz. Tabi olmayan, onu lâyıkıyla tanıyamaz. Tanı-mayan sevmez. Sevmeyen bilmez.

Bilmeyen onun hakkında şahitlik edemez. Onlar hakkında bilmeden konuşanlar, övseler de yerseler de haksızlık etmiş olurlar. İkisi de mürşidin hakkını zayi eder. Veliyi tanımadan kötüleyen kimse inkâra, metheden kimse ifrata düşer.
İnkâr zulüm, ifrat ziyandır. İkisi de haramdır.

MÜRŞİDİ ÖVMEDE ÖLÇÜ

Müridin işi, mürşidinin hangi makamda olduğunu bilmek değildir. Mürşide makamı mürid değil, Allah verir. Sevgi ve sözünde haddi aşanlar, yüceltmek istedikleri kimseye iltifat edeyim derken ihanet ederler. Hiç kimseye velilerin derecelerini bilmek vazife değildir.

Veliyi sevmek, yolunca gitmek demektir. Sevgi iddia değil, ispat ister.Bir velinin büyük bir kutup ol-ması, kendisine inanmayan veya uymayan kimseyi kurtarmaz. Mürşid kendisine methiyeler yazılmasını değil, Allah için uyulmasını ister. Hz Peygamber A.S.'ın şu ikazları herkesi uyarmak ve dengede tut-mak için yeterlidir:

"Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı batıl yere met-hettikleri ve ilâh derecesine yükselttikleri gibi, beni yüceltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana Allah'ın kulu ve rasulü deyin." (Buharî, Darimî, Ahmed)

"Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevketmesin. Ben, Abdul-lahın oğlu Muhammed ve Allah'ın rasulüyüm. Valla-hi sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem." (Ahmed, Nesaî)

KENDİ DİLLERİNDEN ONLARIN HALİ

Büyük veli Hakim et-Tirmizî K.S, irşadla görevli Allah dostlarının çok özel hallerinden bazılarını şöyle anlatır:

"Ehlullahın bir kısmı, en yüksek velâyet dere-cesine sahip olur. Bu kimse, Allahu Tealâ'nın kendi-sini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O devamlı Allah ile beraberdir, O’nun himayesinde hareket eder.

Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allahu Tealâ onunla kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilâhi ahlâkı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabbini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasulullah A.S. onunla Allah'ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah'a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir.

Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler.

O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile batılın arasını ayırt eder. O sıddıktır, hak adamı-dır. Allah'ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhar-dır." (Nevadiru'I-Usul, I, 339) Böyle bir insana kimin ihtiyacı yoktur?
 
MÜrŞİd Ne Demektİr?

1-İrşâd eden,doğru yolu gösteren,kılavuz,

2-Tarikat Piri,Şeyhi(Müridlere (Talebe)yol gös-terdiği için,)

3-Gafletten uyaran.

MÜRŞİ-D-İ A’ZAM

Hz.Muhammed Mustafa(SAV)Efendimiz.

Mürşidler,doğru yol gösterenler;Pirler.(Osmanlıca Türkçe Lügat.Ferit Devellioğlu.S.877.)

Alemlerin Sultanı(SAV)Efendimiz)Zikir Telkini'ni Yüce Rabbimizin Emriyle Cebrail (AS) dan almıştır. (Bak;Envarül Kudsiyye.adlı kitab)

Zikri Cehri(Aşikâre Zikir)İmamı Ali (KV) Hz lerine telkin etmiştir.(Bak; Kesfül hafa.1.143.Şarânide El Enva-rül Kudsiyye.S.21)(Tafsilat;Aleme Gönderilis Gayesi ve Mut-takiler Yolu.Adlı.kitap.)

Zikri Hafi'yi de(Gizli Zikir)Ebu Bekir Sıddık (RA) Hz lerine telkin etmiştir.(Zikir Makamları .S.16.)

Yüce Allah(CC HZ)leri Resûlü Azamını (SAV) Efen-dimizi Huzuruna Mirac'a Cebrail (AS) vasıtasıyla da-vet etmiş,Kur'anı Kerimi yine Cebrail(AS) vasıta-sıyla bize göndermiştir.Cebrail (AS)kendisine Mür-şidlik yapmıştır. (ey kardeşim sen tek başına vası-tasız öndersiz Alemlerin Sultanı (SAV) Efendimize nasıl gideceksin? Sana da bir yol gösterici hakikat yolunun tarifçisi eğiticisi öğreticisi lâzımdır bilesin)
(Bir insanın bir nefes sonra vefat etmesi söz ko-nusu olan şu fani alemde yüksek tahsilini yapıp da-ha iyi yaşamak ve bu tahsilleri yapmak için muhak-kak ilk okula, Orta okula, Liseye,Üniversiteye kay-dolup o okullarda okuyup diplomalarını alması ge-rekmektedir.İnsan kendi kendine bir eğitimci öğre-tici olmadan kendi kendine bu eğitimleri alamaz, çünkü bu eğitimlerin sonunda diploma verilmekte-dir.Diplomasız o kişi hiçbir yerden iş alamaz.(Bu okullarda talebelere ders veren Hocalar da bir ba-kıma Mürşiddirler.Diğer dallarda insanlara dünyevi işlerde yol gösteren o işi öğretenler de bir bakıma Mürşiddirler.Askeri acemi birliğinde eğitenler de Mürşittirler.Dünyevi işlerde çeşitli eğitimleri vere-cek olan Mürşitler (irşad edenler öğretenler)nasıl lazımsa,Ahiret Âlemi için de insanları Cenabı Hak-k’a yönelten Manevi eğitimci olan Mürşid-i Kâmiller de lâzımdır. Bu misaller daha da çoğaltılabilir.)

Aziz değerli kardeşim:Eğer sen de ahireti kazan-mak istersen, bunun için muhakkak bir Manevi eği-timciye bir(Mürşid-i Kâmile)gitmen,ve orada Şeytan mel'ununun tuzağından emin olmak için onun tuza-ğını ve hilelerini bilmen öğrenmen ve ona göre de amel etmen lâzımdır.)

İMAM-I GAZALİ HZ. EL- MÜNKIZ-Ü MİN'ED'- DALAL
ADLI ESERİNDE ŞÖYLE YAZDI :

Sonra zahiri ilimlerden fariğ olduktan sonra, iç-ten gelen bir arzu ile;Sofiye zümresi olan Mürşid-i Kâmil yoluna intisab edip girdim.Zahiri ilimlerden aklımda kalan ise,ancak bana faydalı olan mikdar oldu.

Şunu da,yakinen bildim ki:Tam olarak Allah (CC- HZ) lerinin yoluna giren kimseler sofiye zümresidir. Bunların gidişatı, diğerlerine bakarak en güzeli idi. Zira; tuttukları yol, yolIarın en güzelidir.Huy itibarı ile,huyların en güzeline sahip olmuşlardır.

Akıl sahiplerinin tüm aklı,hikmet sahiplerinin tüm hikmeti, şer'i ilimlere vakıf olanların tüm ilmi bir a-raya gelip de; bu Mürşid-i Kâmil yolu olan Sofiye yolunda olanların gidişatından ve izledikleri ahlaki yoldan birini değiştirip yerine daha iyisini getirmek isteseler,bunu yapmaya güçleri yetmez.

Böyle bir şeyi yapma yolları onlara kapalıdır. Çünkü bu sofiye mensubu Mürşid-i Kâmil zatlar; tümden:Her hal ve hareketlerinde,zâhirlerinde ve batınlarında,Alemlerin Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (SAV)Efendimizin Nübüvvet kandilinden nur almaktadırlar: Durum odur ki, yeryüzünde; Nübüvvet nuru dışında, aydınlığından istifade edilecek bir hiçbir nur yoktur.

İmam gazali (RA) 40 yaşlarında tasavvufa yönel-miş aradığı gerçeği Zikrullah yolunda bulmuştur. (Diyanet Vakfı islâm ansiklopedisi.13ncü cilt.S.515. Tefer-ruat orada mevcuttur.)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ(RA) MEKTUBAT ADLI ESERİNİN 9.NCU KISMINDA BUYURDU Kİ:

Üçüncü Telvih:Velâyet,bir hüccet-i risalettir; Ta-rikat,bir bürhan-ı şeriattır.Şeriat ders verdiği ahkâ-mın hakaikını,tarikat,zevkiyle,keşfiyle ve ondan is-tifadesiyle o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak-tan geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir.

Tarikatın gaye-i maksadı,mârifet ve inkişaf-ı ha-kaik-ı imâniye olarak,mi’rac-ı Ahmedi’nin (SAV) göl-gesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr-ü sülûk-u ruhani neticesinde,zevki,hâli ve bir derece şuhudi hakaik-ı imaniye ve Kur’aniyeye mazhariyet; ”tarikat”,”tasavvuf”nâmiyla ulvi bir sırr-ı insani ve bir kemâl-i beşeridir.

Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gel-miyen,bir muhakkik âlim zât da olsa,şimdiki zındık-ların desiselerine karşı kendini tam muhafaza et-mesi müşkülleşmiştir.

(Mektubat:29 ncu mektup.9 ncu kısım.S.415.416.417.Teferruat:29 ncu mektuptadır.)

(Aziz değerli kardeşim:Büyük âlim olan imam-ı Gazali (RA) ve Bediüzzaman (RA) leri Zikrullah yoluna girmeyi canına bir borç bildiyse,bize size ve cümlemize Zikrullah yoluna can atmak haydi haydi zorunludur. Bilelim ve bu Nübüvvet nuru olan Zikrullahtan Rıza bari elde etmeye gayret ede-lim.)

“Allah ortaksız olarak Zikredildiği zaman ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar. (Zümer.S.A.45)

Bu tiksinti ve nefretin sebebi,Allah-ü Teâlâ(HZ)lerini ve ahiret gününü inkâr etmelerinden dolayıdır.Onların kalbi kalp olmaktan çıkmıştır.Vicdanları da vicdan olma hususiyetini yitirmiş,çürümüş ve bozulmuştur.

“Gönülleri ise bomboştur.”(ibrahim.S.A.43)

Âyet-i Kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, gönül-leri boş,hevâ ve heveslere kapılmış kalmış.

“Şeytan onlara galebe çaldı ve Zikrullahı onlara unutturdu.İşte onlar Şeytandan yana olanlardır.” (Mücadele.S.A.19)

Şeytan onların kalplerini öyle bir istilâ etmiştir ki, on-lara Zikrullahı unutturmuştur.İşte Şeytan,hâkimiyeti al-tına aldığı kimselere böyle yapar.

“Kalpleri Allah’ı Zikretmeye kaskatı olan kimse-lere yazıklar olsun!Onlar dalâlet içindedirler.” (Zü-mer.S.A.22)

işte o kâlpleri katılaşmış kimseler,açık bir şekilde Hak-tan uzaktırlar.Kalpleri yumuşamaz,akibetlerinden ve son nefeslerinden korkmazlar,anlamazlar farkına varmazlar.
Aziz kardeşim:sen de eyer Tevbe telkinini ve Zikrini son nefesine bırakırsan o anda gideceğin yerini gördükten sonra yapacağın tevbe telkini o anda kabul olmaz,ve seni kurtarmaz tıpkı Firavunun yaptığı iman gibi.Tevbeni son nefesine bırakma gereğini dilin dönerken yap-mağa bak.

Ey Müslüman kardeşim:Nerede ve ne zaman öle-ceğin belli değildir,bak bu ibretli manzaraya ölenin hiç de kıymeti yok.Bir çöplük gibi açılan çukura atı-lıveriyor. Onun için sen geriye kalan hayatını Allah ve Resûlünün emirleri doğrultusunda devam ettir-meye bak.(Tevbe telkinini hep yarına bırakırsan yarın belki tevbe etmen mümkün olmaz,belki ömrün yarına varmadan biter ona göre hareket et.)
 
Kul Hakkı Nedir?

Kul hakkı, insanın sahip olduğu hakları demektir.

Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerim kul hakkı üzerinde önemle durmaktadır. Allah’ın emir ve yasaklarının hemen hemen dörrte üçü kul hakkı ile ilgilidir. Busebeple, Allah’a kulluk, yalnızca belli ibadetleri yerine getirmek değil, aynı zamanda insan haklarına da büyük saygı duymaktır. Aksi takdirde insanların birarada kardeşçe yaşamaları, devletler kurmaları mümkün olmaz.

Toplumun kaynaşması, kötülüklerden uzak, kardeşçe yaşayışın sağlanması için kul haklarına saygılı olmak o kadar önemlidir ki, Allah her türlü günahı affettiği halde, kul hakkını affetmiyor.

İhanet etmek, utandırmak, küçümseme, mala ve cana zarar vermek, alış verişte aldatmak, dargın durmak, iftira etmek, arkasından konuşmak, laf taşımak,dedikodu yapmak, anarşi çıkarmak, dini ve milli değerlere saygısız davranmak kul hakkını zedeleyen davranışlardandır.
Peygamberimez: “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” buyurur.
 
1. ANNE HAKKI

İnsan varlığının gerçek sebebi yani yaratıcısı Allah Teâlâ Hazretleridir. Ancak, görünen sebebi ise anne ve babadır. Anne ve baba arasında ise öncelikle annenin fonksiyonu daha fazla ve çektiği zahmetler daha çoktur. Yüce Rabbimiz buyurur ki:

“Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl olur. Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana’dır.”

O halde, dokuz ay gibi uzun bir süre çocuğunu karnında taşımak, doğumdan sonra belli bir zamana kadar emzirerek büyütürken uykusunu bile terkedecek kadar sıkıntılara katlanmak bakımından anne hakkı baba hakkından önce geçmektedir. Onun için, iyilik yapma ve kendisine iyi davranma bakımından anneye üç defa öncelik tanınmış,dördüncüde babaya hak tanınmıştır.bu anlayış, aynı zamanda bir kadın olması bakımından anneye ne kadar değer verildiğini göstermesi yönünden önemlidir.

Kadınlarda dikkat çekecek kadar belirgin olan ortak özelliklerden sevgi, şefkat ve merhamet duygusu, anne olduktan sonra özellikle yavrusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.bu yönü ile de anne, babadan öne geçmektedir. Dikkat edilirse çocuklar, bir sıkıntı veya korku anında çoğunlukla annelerine sığınırlar. Bu da annelerin şefkat, merhamet ve koruyuculuklarının fazla olduğunun belirgin ifadesidir.

Çocukların terbiyelerinde, dillerinin, dinlerinin öğretiminde ve sosyal bir varlık olmalrında anne, ilk yıllarda babaya göre daha fazla katkıda bulunmaktadır. Bütün bunlardan dolayı anne hakkı nem kazanmaktadır.
 
2. BABA HAKKI

Herşeyden önce baba ailenin reisidir. Babaya itaat, diğer insanlara göre daha çok gereklidir.

Ailenin geçimi çoğunlukla babanın sorumluluğu altındadır. Bu bakımdan da baba aile içerisinde önemli bir yer işgal etmektedir.

Aile içinde baba, gücü ile otoritenin temsilcisidir. Bilhassa erkek çocuklara bu yönden örnek olan baba, ailenin bütün fertlerinin koruyuculuğunu da üstlenmiş durumdadır. Onun için çocuklar babalarına şükran borçludurlar. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Hiç bir evlat babasının hakkını ödyemez. Ancak onu köle olarak bulup, satın alır ve hürrüyetine kavuşturursa müstesna...” İşte ancak o zaman babasının hakkını ödeyebilir.

Zamanıızda kölelik söz konusu olmadığına göre, belki babasını düştüğü çok önemli maddi ve manevi sıkıntılardan kurtarabilen, ölüme kadar da saygıda kusur etmeyen, böylece hayır duâsını alabilen evlat ancak ona karşı borcunu ödemiş olabilir. Esasen hadiste baba hakkının önemi vurgulanmaktadır.
 
3. KARDEŞ HAKKI

Çocuklar, aile içerisinde huzur ve mutluluk kaynağıdır. Çünkü çocuklar ailelere Allah tarafından verilmiş birer hediyedir. Aynı zamanda karı-koca arasındaki sevgi bağlarıdır. Dolayısıyla çocuklar aileyi sevgi ve saygı anlayışı içerisinde ayakta tutan huzur kaynaklarıdır. Ailedeki huzurun bozulmaması için çocuklar, bir taraftan anne ve babalarına karşı saygılı davranırlaarken, diğer taraftan da birbirlerine karşı sevgi göstermeli ve saygılı olmalıdırlar. Bunun için:

Büyük kardeş olan ağabey ve ablalar yerine göre baba ve anne gibi kabul edilip, küçüklerin onlara saygı göstermeleri gerekir. Örf ve geleneklerimizde büyük kardeşlere, baba ve anneye yakın derecede değer verilmesi ve saygı gösterilmesi esas tutulmuştur. Öyle ise biz de ağabeylerimizi ve ablalarımızı aynı gözle görüp onlara saygı göstermeliyiz.

Ağabeyler ve ablalar da küçük kardeşlerine anne ve babalarının kendilerini sevdikleri gibi sevmeli, onlara ilgi ve şevkat göstererek korumalıdırlar.

Kardeşler, aralarında meydana gelebilecek kıskançlıkların, huzursuzlukların, ve kavgaların sadece kendilerini değil, ailelerin bütün fertlarini üzp, sarsacağını bilmelidirler. Onun için kendi aralarında mümkün olduğu kadar iyi geçinmeğe çalışmalıdırlar.

Anne ve babamızca kardeşimize gösterilen ilgi ve şefkati yanlış anlayarak, bunu kıskançlık sebebi yapmamalıyız. Şunu unutmayalım ki, onlar kesinlikle büyük-küçük, erkek-kız ayrımı yapmazlar. Bir elin parmaklarından her biri insan için ne ise, çocuklar da bir anne ve baba için öyledir. Biri diğerinden farklı görülmez ve üstün tutulmaz.

Kardeşler arasında fikrî, bedenî ve mali yönde dayanışma olmalıdır. Atalarımız: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var...” demişlerdir. Tek başına kişi yanılabilir veya yenilebilir.ama birlikten kuvvet doğar. Fikir ve güç dayanışması kardeşleri güçlü kılar.

Kardeşler arasında bazı konularda farklı düşünceler de olabilir. Buna saygı duyulmalıdır. Bu konuda ortaya çıkabilecek farklı görüşleri kardeşler birlikte tartışarak, doğrulunuğa kanaat getirdikleri görüşleri benimseme alışkanlığı kazanmalıdırlar.onların böyle davranışları kendilerini de ailelerini de mutlu kılar.

İşte böylesine bir takım konulara ve inceliklere dikkat edilmesi, kardeşler arasında sevgi, saygı ve dayanışmayı güçlendirir. Birbirlerine karşı olan hak ve düşüncelerini de yerine getirmiş olurlar.
 
4. AKRABA HAKKI

Aile fertlerimizden sonra öncelikle ilişki kuracağımız kişiler akrabalarımızdır. Akrabalık ilişkilerinde, yakından uzağa doğru bir gidiş gözetilir.

Biz müslümanlar, Yüce Rabbimizin ve Sevgili Peygamberimiz emirlerini her zaman baştacı etmeliyiz.

Onlar ne emretmişlerse onu benimseyip, uygulamalıyız.

Neleri yasaklamışlarsa onlardan da kaçınmalıyız. Yüce Rabbimizin ve Sevgili Peygamberimizin baştacı etmemiz gereken emirlerinden birisi de;akrabalarla ilgilenmek, darlık ve bolluk zamanlarında her an onlarla birlikte olmaktır. Akrabalarımızla her fırsatta ziyaretleşmek, maddîve manevîkonularda yardımlaşmak aslî görevlerimizdendir. Çünkü akrabaların birbirleri üzerinde karşılıklı hakları vardır.

Kur’ân-ı Kerim’de, bir kimsenin iyiliklerinden bahsedilirken,Allah,âhiret günü, melekler, kitap ve peygamber inancından yani temel inanç esaslarından sonra ilk sırada; “Allah sevgisi ile akrabaya yardım edenler” anılmaktadır. Bu sıralama ile Allah Teâlâ Hazretleri akrabamıza ilgi göstermemizin ne derecede önemli olduğunu bize bildirmektedir.

Bir başka ayette de, akraba ile ilgilenmenin önemi şöyle açıklanmıştır: “Allah şüpesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder.Hayâsızlığı, fenalığı, haddi aşmayı yasak eder. Tutansınız diye size öğüt verir.

Akrabalarımızla ilgimiz sadece onların iyi günlerinde, bolluk, şan, şöhret zamanlarında olmamalıdır. Kötü günlerinde, yoksulluk, düşkünlük, ihtiyarlık dönemlerinde de dostluk ve akrabalık bağlarımızı sürdürmeliyiz.

Onları sadece bayramlarda,düğünlerde ve özel günlerde değil, fırsat bulduğumuz her zaman ziyaret etmeliyiz, gönüllerini almalıyız. Uzakta iseler, zaman zaman mektupla, telefonla hatırlarını sormalıyız. Hasta oldukları zaman yakın-uzak demeden ziyaretlerine gitmeliyiz.öldüklerinde ise cenaze merasimlerine katılmalıyız.

Akrabalarımız arasında fakir ve düşkün olanlar varsa, vereceğimiz zekâtve yapacağımız diğer yardımlarımızda öncelikle onları gözetmeliyiz. Çünkü Rabbimiz: “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver, elindekileri saçıp savurma.” “...Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ınve akrabalarının haklarına riayetsizlikten sakının...” buyurmaktadır.

Bir sıkıntıya düştüğümüzde, yardım için ilk başvuracağımız yer akrabalarımızdır. Annemizin, babamızın olmadığı veya onları kaybettiğimiz dönemlerde akrabamız bizim annemiz-babamız yerine geçer. Onları bu gözle görmemiz, onlarında bizi öyle kabul etmeleri akrabalığın gereğidir.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi misafirne ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe inanan, akrabasını görüp gözetsin. Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse ya hayır söylesin veya sussun!...”

Daha birçok ayette ve hadislerde akrabalığın önemi, onlarla ilgilenmenin değeri belirtilmektedir. O halde şunu söyleye biliriz ki: dinimiz hiçbir dinde ve toplumda görülemeyecek şekilde karşılıklı olarak akrabamızı görüp gözetmemizi ve onların haklarına dikkat etmemizi bize emretmektedir. Uzak-yakın bütün akrabanın aranıp, sorulmasına ve zaman zaman ziyaret edilmesine ise sıla-i rahîm denilmektedir.
 
5. ARKADAŞ HAKKI

Arakdaşlık, iki veya ikiden fazla insan arasında belli süre içersinde oluşan karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan ilişkilerin adıdır. Arkadaşlık çok küçük yaşta başlıyabildiği gibi hayatın her döneminde yeni yeni arkadaşlıklar kurulabilir.arkadaşlığın süresi çok kısa sürebileceği gibi ömür boyu da sürebilir.

Kısa süreli de olsa, uzun süreli de olsa arkadaşlıklarda karşılıklı olarak maddi ve manevi bağlılıklar oluşur.beraber gezilir, eğlenilir, yenilir, içilir, ders çalışılır.

Acılar ve sevinçler paylaşılır. Arkadaşlar birbirlerinin dert ortakları, sırdaşları olurlar.

Belli sürelerde bir arada olmak zorunda olan insanlar isteseler de istemeseler de günün birinde birbirleriyle arkadaş olduklarını farkederler. Ancak asıl devamlı ve samimi arkadaşlık seçilerek vekarşılıklı istek duyularak kurulanıdır. Bu şekilde kurulan arkadaşlıklarda çoğu zaman ortak zevklerin ve özelliklerin rolü büyük olur.

Ortak zevklere ve özelliklere dayalı olarak kurulan arkadaşlıklarda karşılıklı maddi ve manevi çıkar yoktur.

Onlar arasında karşılıklı sevgi ve saygı ağır basar.sevgi ve saygının tabiî sonucu olarak da menfaatler değil, fedâkârlıklar ön plâna çıkar. İyi ve ideal arkadaşlıklar böyle kurulur.

Arkadaşlıkta kötü olan ise, samimiyetten uzak ve sırf maddi ve manevi çıkarlar uğruna biraraya gelinmesidir. Böyle kurulan arkadaşlıklardan fayda gelmez.çünkü çıkarlar bite bitmez ilişkiler kopar. Taraflarca aynı maksatla başka arkadaş arayışları başlar.

Şurası bir gerçek ki: iki insan bir araya gelince aralarında karşılıklı olarak maddi ve manevi birtakım haklar doğar. Onun için arkadaşlar birbirlerinin birtakım isteklerine ve birtakım tekliflerine hayır dememelidirler. Ancak istek veya teklfler doğru yönde olmalıdır. Yanlış ve kötü yollara götüren tekliflere uymak gerekmez. Zaten iyi arkadaş da, kötü veya olumsuz tekliflerde bulunmaz. Şayet arkadaşlarından birisi devamlı hoş olmayan işler yapıyor ve arkadaşını da bu yönde zorluyorsa, böyle arkadaşlıklar uzun sürmemelidir.

Peygamber Efendimiz, “Mü’min, mü’minin aynasıdır.” buyurmuştur. Atalarımız ise, “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” demişlerdir. Demek ki arkadaşlar birbirlerini önemli ölçüde etkilemektedirler. Arkadaşlar arasında karşılıklı etkileşim, genellikle güçlü kişiliği olanın baskın olması şeklinde gerçekleşir. Şayet iyi huylu, ahlâklı ve güçlü kişiliği olan baskın olursa, arkadaşlık ilişkileri iyi ve olumlu yönde gelişir. Ahlâkça zayıf olan baskın olursa, o zaman da ilşkile olumsuz yönde gelişir ve arkadaşlar hoş olmayan bitakım yönlere veya maceralara doğru sürüklenirler. Onun için arkadaşında hoş olmayan ve kendisi sonu belirsiz maceralara sürükleyecek tavır ve davranışlar farkeden birisi, önce onu bu tür olumsuzluklardan vazgeçirmeğe çalışmalıdır. Daha iyi, dürüst ve ahlâklı davranması için kendisini ikaz etmeli ve pna bu konuda yardımcı olmalıdır. Arkadaşlık bunu gerektirir.

Yeterince ilgi gösterilmesine ve uğraşılmasına rağmen, olumsuz tavır ve davranışlarını değiştimeyenlerden uzaklaşmak, iyi ve dürüst olanlarla arkadaşlık ilişkilerini geliştirmek ise aklın gereğidir.
 
6. KOMŞU HAKKI

Aile ve akrabalarımızdan sonra bize en yakın olan komşularımızdır. Dinimizin bize öğrettiği güzel davranışlardan birisi de komşularımıza saygılı olmaktır.

Çevremize şöyle bir göz atacak olursak görürüz ki ev, tarla, dükkân, yazıhane komşularımız olduğu gibi, iş yerinde tezgâh komşumuz, sınıfımızda sıra komşularımız da vardır. İnsanlar arasında sağlıklı bir şekilde komşuluk ilişkilerini düzenlemek için dinimiz bazı hükümler getirmiştir. Peygamberimiz bu hükümleri şöyle özetler:

Yardım etmek, borç para istediinde vermek, hastalandığında ziyaret etmek, cenazesine katılmak, sevinçli anlarında tebrik, üzüntülü anlarında teselli etmek gibi.

Peygamberimiz (A.S.): “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse mümin değildir.” buyurur. Ve ayrıca “Komşusu aç iken evinde tok duran kimse, gerçek mümin değildir.” diye de buyurmuştur.

Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
 
7. ÖĞRETMEN HAKKI

Anne ve babamız bizim dünyaya gelmemize sebep olan, bebeklikten itibaren de bizi terbiye eden , kişiliğimizin temellerini oluşturan,maddi ve manevi değerlerimizi karşılayan saygıdeğer varlıklarımızdır. Kişiliğimize birçok yeni manevi değer kazandıranlar, bizi olgunlaştıranlar ise öğretmenlerimizdir. Diyebiliz ki öğretmenler ruh dünyamızın mimarlarıdır. Biz manen onların ellerinde şekilleniyor, onların yardım ve rehberlikleri ile topluma yararlı bireyler olarak yetişiyoruz. Öyleyse öğretmen hakkı son derece büyük ve önemlidir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” âyeti ile Yüce Rabbimiz bilgili kişilere çok özel bir yer vermiştir. Öğretmenler de bilgili ve bize bildiklerini öğreten kişiler olduklarına göre, onlar da aynı şekilde değerli birer manevi makama oturtulmuş olmaktadırlar.

İslâm eğitimcileri öğretmen hakkının ödenemiyecek kadar büyük olduğunu söylemişlerdir. Çünkü devletlerin ve medeniyetlerin yükselişinde öğretmenlerin payları büyüktür. Bu nedenle öğretmenlere değer veren, onları maddi ve manevi alanda layık oldukları yerlere oturtan toplumlar kalkınmışlardır. Böyle toplumlarda insanlar mutlu ve faziletli olmuşlardır. Öğretmenlere değer vermeyen, öğretmenlik mesleğini hor gören, maddi ve manevi olarak layık oldukları yerlere oturtamayan toplumlar ise mutsuz olmuşlardır.

Tarihimize bir göz attığımızda görürüz ki, atalarımız öğretmenlere layık oldukları değeri vermişlerdir. Onlara maddi yönden doyurucu ücretler verirken, manevi yönden de gerekli olan ilgi ve takdiri esirgememişlerdir. Fatih Sultan Mehmet gibi bir Padişah, Molla Güranî ve Akşemseddin gibi hocaların terbiyesi sonucunda, genç yaşına rağmen İstanbul’u fethetmekten dolayı gururlanmamıştır. Fatih hiç bir zaman hocasına karşı saygısını bozmamış ve her zaman elini öperek hayır duâsını almıştır. İstanbul’a girerken kendilerini çiçek yağmuruna tutan Bizans halkına; “O çiçeklere asıl layık olanın hocası olduğunu ve çiçeklerin ona sunulması gerektiğini” ifade etmiştir. İşte bu olay, hocanın hakkını teslim ve hocaya saygının tarihimizdeki en güzel örneğidir.

Hz.Ali’ye ait olduğu söylenen bir söz vardır: “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum!” Öğretmene gösterilmesi gereken saygıyı bundan daha iyi anlatan bir söz az bulunur.

Öğretmenlerin değerini takdir edenlerden birisi de Büyük İskender’dir. “Babam beni gökten yere indirdi, hocam yerden göğe yükseltti.” diyen İskender , hocasının kendisini manen yükselttiğini ve yücelttiğini anlayıp, takdir ederek ona gerçek değerini vermiştir.

Biz de öğretmenlerimize karşı mümkün olduğu kadar ilgi ve saygı götermekte kusur etmemeliyiz.

Öğretmenlerimiz, öğrenimimizi tamamladıktan sonra sahip olacağımız mesleklerdeki başarılarımızı, vatanımıza ve milletimize hizmetlerimizi duyup, gördükçe bizimle övüneceklerdir. Bizim başarımızda kendilerinin de payları olduğunu düşünerek iftihar edecek ve mutlu olacaklardır.

Unutmayalım ki; onların mutlulukları mutluluğumuz olacaktır...
 
8. YOKSUL VE YETİM HAKKI

Müslümanlık, fakirlere ve yetimlere iyidavranmamızı, onlara özenle yardımda bulunmamızı emrediyor. Allah’ın bize yardım ve merhameti, bizim insanlara özellikle yoksullara karşı davranışımıza bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu konuda: “İnsanlara yardım etmiyene Allah yardım etmez.” buyurmuştur.

Gözümüze kaçmakta olan bir küçük sinekten gözü korumak için nasıl hem elimizle, hem de göz kapaklarımız ile gözümüze yardım ediyorsak; insanlar da birbirlerini korumalı ve birbirlerine böyle yardım etmelidirler. Bunu Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle demiştir:

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir oranı rahatsız olursa diğer organları da bu yüzden acı duyarlar.”

Yetimler, bu koruma ve yardıma en muhtaç olan kimselerdir. Bu yardımlaşma ile toplumda sıkıntılar azalır, mutluluklar çoğalır. Dinimiz, yetim ve yoksulların haklarını korumaya özel bir önem vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz: “Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyen yoksulu da sakın azarlama.” ; “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyen şüpesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”
 
KUL HAKKI HAKKINDA

AYETLER


1. 16:71. Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

en-NAHL, Ayet 71 2. 17:26. Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.
el-İSRÂ, Ayet 26

3. 30:38. O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah'ın rızasını
isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
er-RÛM, Ayet 38

4. 4:9. Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde (halleri ne olur) diye korkacak olanlar (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.
en-NİSA, Ayet 9

5. 2:42. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
el-BAKARA, Ayet 42

6. 22:19. Şu iki gurup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir!
el-HACC, Ayet 19

7. 37:113. Kendisini ve İshak'ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.
es-SÂFFÂT, Ayet 113

8. 58:22. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.

el-MÜCADELE, Ayet 22 9. 60:3. Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.
el-MÜMTEHINE, Ayet 3

10. 64:14. Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
et-TEĞABÜN, Ayet 14

11. 4:7. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.
en-NİSA, Ayet 7

12. 4:11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
en-NİSA, Ayet 11

13. 4:12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.
en-NİSA, Ayet 12

14. 4:19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.
en-NİSA, Ayet 19

15. 4:33. (Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir.
en-NİSA, Ayet 33

16. 4:127. Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.
en-NİSA, Ayet 127

17. 4:176. Senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir.
en-NİSA, Ayet 176

18. 2:229. Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.
el-BAKARA, Ayet 229

19. 2:237. Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz), takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.
el-BAKARA, Ayet 237

20. 4:4. Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
en-NİSA, Ayet 4

21. 4:20. Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?
en-NİSA, Ayet 20

22. 4:21. Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız!
en-NİSA, Ayet 21

23. 4:24. (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
en-NİSA, Ayet 24

24. 4:25. İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
en-NİSA, Ayet 25

25. 4:34. Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
en-NİSA, Ayet 34

26. 7:85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.
el-A’RÂF, Ayet 85

27. 11:85. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.
HÛD, Ayet 85

28. 26:183. İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
eş-ŞUARÂ, Ayet 183

29. 6:152. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.
el-EN’AM, Ayet 152

30. 7:85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.
el-A’RÂF, Ayet 85

31. 11:84. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.
HÛD, Ayet 84

32. 11:85. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.
HÛD, Ayet 85

33. 17:30. Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür.
el-İSRA, Ayet 30

34. 17:35. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.
el-İSRA, Ayet 35

35. 26:181. Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.
eş-ŞUARÂ, Ayet 181

36. 26:182. Doğru terazi ile tartın.
eş-ŞUARÂ, Ayet 182

37. 55:8. Sakın dengeyi bozmayın.
er-RAHMÂN, Ayet 8

38. 55:9. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.
er-RAHMÂN, Ayet 9

39. 83:1. Eksik ölçüp noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 1

40. 83:2. Onlar insanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam,
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 2

41. 83:3. Onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar.
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 3

42. 83:4. Onlar düşünmezler mi ki, tekrar diriltilecekler!
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 4

43. 83:5.Büyük bir günde
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 5

44. 83:6.Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.
el-MÜTAFFİFÎN, Ayet 6
 
Geri