Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Haftalık sohbetleri cd veya videodan dinleyerek yapabilir miyiz?

Özellikle Nakşi yolunda sohbetlerin çok özel bir yeri vardır. Sohbet sadece haftada bir kere insanların bir araya gelip, birkaç sayfa kitap okuması değil, manevi terbiyenin gerçekleşmesinin önemli bir yoludur. Sohbet yapan hoca efendiler, ana merkezden aldıkları fuyûzatı dinleyenlere dağıtırlar. Ayrıca sohbete katılanlardaki güzel hasletler birbirine sirayet eder. Bu sebeple sohbet sadece basit bir dinleme hadisesi değildir. Sohbet diğer ihvanla hal paylaşmı demektir. Bütün bunları sadece cd veya videodan elde etmek mümkün değildir. Bu sebeple sohbette cd dinlemek normal vazife yerine geçmez, sohbet ancak usulune uygun olarak klasik eserlerde tarif edildiği şekilde yaplırsa tam etkili olur. Sohbetleri terk ederek sadece görüntülü bir malzemeyi sohbet yerine ikame etmemek şartıyla Allah dostlarının sohbetlerini teyp, cd ve videodan dinlemek faydalıdır.
 
Nefs'in antivirüsü

Nefs'in antivirüsü nedir?

“Cami imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesuphanallah’lar, ‘estağfurullah’lar çektirir hoca efendiye, hem de peş peşe:
CEN.NET CAFE

Cafe işleten delikanlıya:
— Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
— Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
— Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesuphanallah' daha çeker ve:
— Ahir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine

Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
— Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
— Buyurun amca, ne soracaktınız?
— Sen Allah'ı bilir misin?

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir 'fesuphanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
— Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
— Biliyor musun? Peki, neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

— Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
— Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
— Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:

'Bu Alet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.'
Darwin bile 'olmaz öyle' der.
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

— Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
— Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; Yani bir anlamda da farzi muhal buranın yöneticisi benim
Bazen oy un oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakalıyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle? Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz? 'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum. Internet-cafeyi temizletiyorum, paspas yapıyorlar, camları sildirip tuvaleti temizlettiriyorum.

Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
— Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki, Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
— Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

— Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
— Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
— Peki, varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
— Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
— Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
— Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:

Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu söylemeli, O'nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret.|
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

— Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usulüyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirüs programı bulmam lazım belki de…
— Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: NAMAZ
— Eveeet amca, NAMAZ anti-virus programlarından birisidir. Hayat sistemine kurup, günde beş kere da bağlanırız. Böylece sürekli güncellenir.”
 
ACELECİLİK VE TEENNİ

sabır Enbiya süresi nesai müslim buhari tirmizi acele etmek teenni acelecilik bunalmak sıkılmak

Yüce Allah buyuruyor:


İnsan aceleci (bir yapıda) yaratıldı. (Enbiya - 37)

Sınav gereği yapısında acelecilik duygusu olan insan genelde sabır-sızdır. Bu nedenle çabuk daralır, bunalır,sıkılır ve aklına takılan bir şeyinhemen oluvermesini ister. Ancak kulun acele etmesi ile tabii ki Allah acele etmez ve her şey takdir edilen vaktinde olur.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Teennî Allah‘tan ve acelecilik şeytandandır. (Beyhâkî)

Teennî nedir?


Teennî acelecilik ve tembellik gibi iki aşırı ucun tam ortasıdır ve Allahkatında sevimli olanı bu dur. Çünkü teennî ile hareket eden kimse yapacağı işin sonunu düşünür, ne getireceğinin, ne götüreceğinin hesabını yapar ve fevri (ani) kararlardan kaçınıp sağduyusu ile hareket eder.

Teennî Allah’tan olduğu için sonu hayırlı olur. Çünkü teennî ile hareket edene Allah yardım eder ve işini kolaylaştırır. Acelecilik ise şeytandan yani şeytanın dürtüleri ile olduğu için acele edenle rin işi zorlaşır ve sonu hayırsız olur.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Ey insanlar! Yavaş olun, çünkü acelecilikle doğruya ulaşılmaz. (Buhârî - Müslim - Nesâî)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:


Acele eden, hata eder. (Tirmizî)

Güncel olay haline gelen trafik kazalarının pek çoğu, genelde iki taraftan birinin aceleciliğinden kaynaklanmaktadır. Acele eden kimse çoğunlukla hata eder ve sonunda pişman olur ama ne yazık ki bu pişmanlığını ya maddi zararla ya sakat kalma ile ya da hayâtı ile ödemek zorunda kalır.

Sevgili Peygamberimiz bizlere her işimizde teennî ile yani düşünerek, araştırarak ve gereğinde istişare yaparak (danışarak) hareket etmemizi tavsiye ediyor.

Özellikle meslek seçimi, iş kurma, işe girme, ev alma, evlenme ve boşanma gibi hayat maratonunun keskin virajlarında, acelecilikten kaçınmalı ve teennî ile hareket etmelidir.

Ancak! Her şeyin istisnası (ayrıcalığı) olduğu gibi aceleciliğin de istis-nası olduğundan,

Yüce Allah buyuruyor:

Rabbinizin bağışlamasına ve takvâ sahipleri (günahlardan sakınanlar) için hazırlanan,genişliği gökler ve yer kadar olan cennete ko-şuşun. (Âl-i İmran - 133)

Bu âyet-i kerîmede, “koşuşun” emri acele edin anlamına geldiğinden, bazı konularda acele edilmesi

zorunludur. Şöyle ki; İslâm dışı sapık ideolojileri ve din karşıtı rejimleri benimseyenlerin, bu tür sapıklıklardan kopup İslâm’a dönmede ve tevbe etmede acele etmeleri farzdır.

Alkol, kumar, uyuşturucu, fuhuş, faiz, yalan, rüşvet ve dedikodu gibi Allah’ın yasakladığı günahları işleyenlerin, bu günahlardan kopup tevbe etmede acele etmeleri farzdır.

İnandığı halde beş vakit namazı terk edenlerin namaza başlamada acele etmeleri farzdır.

Annesi ve babası ile dargın olup ilişiği kesenlerin, onlarla barışmada acele etmeleri farzdır.

Amca, dayı, hala, teyze ve kardeş gibi en yakın akrabaları ile dargın olup ilişiği kesenlerin de bu yakın akrabaları ile barışmada acele etmeleri vâcibtir.

Komşusu, arkadaşı ve din kardeşi ile dargın olanların da barışmada acele etmeleri sünnettir.

Evlenme çağına gelen kız ve erkeğin İslâm’a uygun talipleri çıkınca, evlenme konusunda acele etmeleri sünnettir. Borçlu olanların borcun ödeme tarihi geldiğinde, borçlarını ödemede acele etmeleri vâcibtir.

Doktorların ve sağlık görevlilerinin, hayâti tehlikesi olan ağır hastalara müdahale etmede acele etmeleri vâcibtir. Ölen bir müslümanın yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılı-nıp kabre defin edilmesi farz ve bu konuda acele edilmesi sünnettir. Acelecilikile Teennî, gaz ve fren pedalları gibidir ve her ikiside gereklidir. Önemli olan bunları yerinde kullanmaktır. Çünkü gaz yerine frene ve fren yerine gaza basmak ne derece sakıncalı ve tehlikeli ise acele edilmesi gereken yerde teennî etmek ve teennî edilmesi gereken yerde acele etmek aynı derecede sakıncalı ve tehlikelidir.
 
Zikir, Tarikat, Tasavvuf, Ve Mürsid Hakkinda

Zikir,Kalbin manevi hastalıklarına karşı bir ilâçtır.

Ayrıca Allah(CCHZ)lerinin katında kıymeti çok büyüktür.

BU HUSUSTA CENABI HAKK ŞÖYLE BUYURUYOR:

Bunlar,Allah’ın zikri ile kalbleri huzura kavuşarak iman edenlerdir.

Evet,bilinki,ancak Allah’ı anmakla(Zikretmek)kalbler yatışır ve huzur bulur. (Rad.S.A.28.)

Evet başkası ile değil,ancak Allah’ın(CC-HZ)lerinin Zikri ile kalbler mutmain olur, gönüllerin ızdırabı sükûn bulur yatışır.
Ey iman edenler !Allah’ı(dilinizle ve kalbinizle türlü tesbihler yaparak çok zikredin. (El Ahzab.S.A.41.)

Namazı bitirincede ayakta,otururkenve yanınız üzerindeyatarken (daima) Allah’ı anın.(Nisa.S.A.103.)

Ruh’ul Beyan tefsiri 3 ncü cilt 125 nci sahifede bu Âyeti Kerimenin tefsir inde deniyor ki: Bütün vakitlerde Zikir ediniz;şöyleki: gecede,gündüzde,yaz ve kışta,bütün mekanlarda,karada ve denizde,düzde ve dağda ve bütün hallerde:Hazarda,seferde, sağlıkta,gizlide,aşikârde,ayakta,otururken ve yatarken de ibadet ve taatta da Zikrediniz buyuruluyor.

DİĞER ÂYETLERİNDE DE CENABI HAKK ŞÖYLE BUYURUYOR:

Sağ duyulular o kimselerdir ki,ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Allah’ın varlığını isbat için iyice düşünürler ve şöyle derler:”

Ey Rabbimiz,sen bunları boşuna yaratmadın.Sen batıl şey yaratmaktan münezzehsin (berîsin).Artık bizi Cehennem ateşinden koru.
(Âli imran.S.A.191.)

CENABI HAKK (CC HZ)LERİ ZATINI ZİKREDEN ERKEKLER VE KADINLAR HAKKINDA ŞÖYLE BUYURUYOR:

Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar (var ya), Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.(El.Ahzab.S.A.35.)

Âyeti Kerimedeki müjdeye nail olan Zikri kesir (fazla zikir)elde edilmesi lazımdır. Cenabı Hakk'ı çok Zikreden kadın ve erkeklere, akılların almıyac ağı ve idrak edemeyeceği mükâfatları ihsan edeceğini beyan ediyor. yukarıda (Tevbe.Sûresi.Ayet.119) da “Sadıklarla beraber olunuz”Âyet-i Kerimesinin emrettiği sadıklarla birlikte olmanın yani maneviyat itibariyle ruhan ve kalben onlarla bir olma emrinin yerine getirilmesidir. Namazda imama uymak gibi,Zikirde ve (rabıtada mürşide)uymaktır.Ancak bu müjdeler bu vesile ile elde edilebilir.Namazın cehrî (aşikâr) ve hafisi (giz-li)olduğu gibi Zikrin de cehrî ve hafisi vardır.

Her ikisi hakkında âyet-i Kerime mevcuttur.(Bak; Asikâre zikir için,

El Bakara.S.A.200) (Gizli zikir için (El Araf.S.A.205.)


CENABI HAKK ZATINI ZİKRETMEYEN MÜNAFIKLARI ZEM EDEREK KINAYARAK BUYURUYOR Kİ

“Münafıklar Allah’ı Zikretmezler.Yad eylemezler. Zikretseler de pek az eder ler ki o da ağızlarındadır.” (En.Nisa.S.A.142.)

Ruhul beyan tefsiri 2 nci cilt,507 nci sahifede deniyor ki:Münafıklar az Zikir yaparlar.Çünkü onlar zahir kalıp dili ile Zikrederler.Batıni kalp dili ile Zikretmezler.

EY HAKK'I ARAYAN KARDEŞİM:

Sen de bu sıfatlardan kurtulmak istiyorsan, Cenabı Hakk'ı çok Zikretmenin şartlarını yerine getirmeye bak.Senin ölçün falan ve filân olmasın,senin ölçün(Kur’anı Kerim Hadisi Şerif ve Ehl-i Beyt olsun. Zikrullah’ı hiç terketmeyen münafıklıktan kurtulur. Ey kardeş,Zikrullah’ın fazileti,hasiyyeti ve sevabı gayet çoktur.(Bunu yazmakla dile getirmeye imkân yoktur.)

ALEMLERİN SULTANI(SAV)EFENDİMİZ DE BU HUSUSTA ŞÖYLE BUYURUYOR:

Hayırlı bir amelinizden size haber vereyimmi O sizin bütün günahlarınızı arındırır. Derecelerinizi yüceltir,ve size altından gümüşten ve sadakadan ve kafirlerle vuruşarak onların boynunu vurmaktan veya onlardan birisinin sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlıdır. Sahabe hep birden Buyur ya Resû-lellah diye niyazda bulunduk:

Efendimiz (SAV)saadetle buyurdular ki, bahsettiğim hayırlı amel Allahü Teâlâ (HZ)lerini çok Zikret-mektir. (Muaz bin Cebel. RA HZ lerinden rivayet edilen Ha-disi serif. Sahihi Buhari.)

Adem oğullarının kendilerini Cehennemden kur-taracak hiç bir amelleri yoktur. Kurtaracak olan illâ Zikrullahtır. (Hadisi serif. Buhari.)

ENES (RA)HZLERİNİN RİVAYET ETTİĞİ HADİSİ ŞERİFTE, PEYGAMBERİMİZ (SAV)

”Cennet bahçelerine yolunuz uğrarsa;çok faydalanın, manevî meyvelerin den çok yiyiniz. ”Buyurun-ca: Ashab-ı Kiram (RA)”Ya Resûlallah, dünyada Cennet bahçesi yok;o halde Cennet bahçesi nedir?” diye sordular.O zaman buyurdu ki:”Zikir halkaları-dır. ”(Ramuz-ül Ehadis.S.64.Levakıhül Envarül Kudsiye fi Beyan-i uhudil Muhammediye.S.114.)

NEBİLER NEBİSİ (SAV)EFENDİMİZ BUYURDU Kİ:


“Sabah ve akşam Allah’ı Zikretmek;Allah yolunda bir harbe girip,kılıncı kırılıncaya kadar savaşmaktan hayırlıdır.” (Ramuz.S.346.)

Allah-ü Teâlâ:”Bir gün beni Zikreden kimseyi, ya-hut bir makamda benden korkan şahsı Cehennem’-den çıkarınız.”Diye, meleklere emir buyurmuştur. (Ramuz Metni,S.515.)
(Aziz degerli kardesim:sen de durma Zikir meclislerine kos.Çünkü Zikir meclisleri kalbi arıtma temizlenme yerleridir.Orada menfaat yok rıza bari vardır.) Alemlerin Sultanı(SAV) Efendimize sordular: Ya Resûlâllah Evliyaullah kimlerdir: Efendimiz saadetle buyurdular
(Edamı Zikrullah)yani Daima Allahü Teâlâ (HZ)lerini Zikredenlerdir.

NEBİLER NEBİSİ (SAV) EFENDİMİZ BUYURDUKİ:


”Her kim Allah’ı (CCHZ) lerini çok Zikir ederse Allah’da onu sever” (Feyz-ül Kâdir, C.6,S.83.)

Yine Buyurdu ki:”Müferridler öne geçtiler” Bunun üzerine Ashab: Ey Allah’ın Resûlü,Müferridler kim-lerdir?dediler.Resûlü Ekrem (SAV):Cevaben:”

Allah’ı (CCHZ) lerini çok, Zikreden erkekler ve çok Zikreden kadınlardır ”Buyurdu.(Buhari ve Müslim.)

Zikir Telkinini alan Mü'min Yüce Allah(CC HZ) lerini Zikretmeye başlar. (Allah'ü Teâlâ Hz lerini Bir bilip Zikretmek; İmanın asıl ve Esası Cenab-ı Hakk'ı bilmek ve her türlü halükârda daima Zikretmektir.

Yüce Allah(CC HZ)lerine inanan,İslâmın şartlarını yerine getiren her Mü'minin Yüce Allah(CC HZ)lerini bir bilip Zikretmesi, (Nafile değil her Mü'mine Farzı Ayındır.)(54 farzdan birincisi, Allah’ı(CCHZ)lerini bir bilip Zikretmektir.)

Severek ve isteyerek Zikir eden Allah (CC-HZ) lerinin dostları için korku ve keder yoktur(Yunus Suresi 62 nci âyetinde) müjdesi verilmiştir. (Şuurla Zikretmek kalbdeki bütün kötü hasletleri ve hastalıkları giderir.)

ZİKİR


Hazreti Rasûlullah'ın tavsiye ettiği dünyadaki en önemli çalışma.

Zikir, ötedekini anmak değil, kendindeki Hakka ait özellikleri ortaya çıkarmaktır. Zikir, dünyada bir insanın yapabileceği, en yararlı çalışma türüdür ve beyinde tekrar edilen kelimenin manâsı istikâmetinde, beyin kapasitesini arttırır.

İNANMADAN DAHİ OLSA,ZİKİR YAPAN HERKES MUTLAKA TESİRİNİ GÖRÜR!


ZİKİR, beyinden üretilen dalga enerjinin RUH'a, yani halogramik dalga bedene yüklenmesini ve böylece ölüm ötesi yaşamda güçlü bir RUH'a sahip olunmasını sağlar. ZİKİR, tekrar edilen manâlar istikâmetinde beyinde anlayış, idrak ve o manâların hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.

Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.

ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bek-leyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.

ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.

İşte Üstad Ahmed Hulûsi'nin önerdiği herkesin yapabileceği günlük zikir formülü: Düzenli yapılması halinde, beyindeki açılımlar sonucu sonuçları en geç 3 ay içerisinde ortaya çıkacaktır.

100 Allâhumme eğinniy alâ zikrike ve şükrike ve hüsnü ibadetik.

300 Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zalimîn.

300 Kuddûs'üt tâhîru min külle sûin.

300 Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve imana.

Mürîd - 3600

Kuddus - 3600

Fettah - 3600

Nur - 3600

Başlangıç olarak ilk birkaç isimle zikre başlayabileceğiniz gibi; saymak zor geliyorsa saatle de yapabilirsiniz. Ayrıca; bunları yapmak zor geliyor-sa sadece "MÜRÎD", "NUR" ve "KUDDÛS" isimlerini bir süre için saymadan dahi zikredebilirsiniz.
Bu listedeki rakamları, vaktiniz olmadığı zamanlar, daha azaltarak da yapabilirsiniz, hiç bir mahzûru yoktur. Sadece netice almanız biraz daha fazla zaman alır.

Önemli olan, bu listedeki DUA ve ZİKİR'lerin sa-bah uyandıktan sonra başlayıp, gece uyumadan önce bitirilmesidir. Her yerde, her zaman, abdestli veya abdestsiz çekilebilir, hiç bir sakıncası yoktur!

Kelimeleri dokuz defa üçlü üçlü söyleyip tesbih-ten 1 tane çekerseniz, bir tesbihte 900 olur.

Meselâ: Mürid, Mürid, Mürid - Mürid, Mürid, Mürid Mürid, Mürid, Mürid.

Zikir denilen kelime tekrarları, holografik esasa göre varlığında mevcut olan evrensel özellikleri Allah isimlerinin manâlarını- beyin kapasitesini artırmak suretiyle sana farkettirir. Beyin kapasi-tesini ve enerjisini artırır. Mesela; Allah’ın irade sıfatının adı olan “Mürîd” isminin belli bir sayıda tekrarı, kişinin irade kuvvetini artırır. “Kuddüs” isminin, “Mürîd” ismi ile birlikte tekrarı; kişinin her türlü kötü alışkanlıklardan arınması sonucunu do-ğurur. Sert mizaçlı, insanları kıran, taşkın, kontrol problemleri olan sinirli kişiler, “Halîm” ismini tek-rarlamaları sonucu, kısa zamanda hoşgörülü hale gelirler.
 
Modern Bİlİm "zİkrİ" KeŞfettİ

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariy-le bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çe-viren ve kendisinde oluşan mânâları bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli et-kilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçi-rir. Bildiğimiz herkes gibi.

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması müm-kündür!
NOKTA 6 Mart 1994 tarih 11. Sayısında; ”Batı, zikri geç keşfetti” başlığı altında;

John Horgan’ın Bilim dergisinin (Scientific Ame-rican) Ocak 1994 sayısında yayımlanan “Dağınık İşlevler” makalesinde savunduğu görüşlerin, ilk kez sekiz yıl önce Ahmed Hulûsi tarafından yazıldığını biliyor muydunuz?
Bilimsel konularda aşağılık kompleksimizi yen-mek, zaman alacak. İçimizden birinin yıllar önce sa-vunduğu görüşleri dikkate almaktansa,o görüşlerin benzerlerinin dışarıda da kabul edilmeye başlan-masını bekleriz. Bazen de, aşağıda anlatacağımız Ahmed Hulûsi örneğinde olduğu gibi şaşırtıcı tesa-düflerle karşılaşabiliriz. Bilim Dergisi’nde yayımla-nan “Dağınık İşlevler” adlı yazıda John Horgan, “Be-yinde entegrasyonu sağlayan beyin üstü bir yapı var mı?” sorusuna yanıt arıyor ve 1993 yılında yapı-lan deneylerden yola çıkarak çeşitli tezler öne sürü-yor. Ahmed Hulûsi ise,1986 yılında yayımladığı “Din ve Bilim ışığında İnsan ve Sırları”, “Dua ve Zikir “ adlı kitaplarında bu soruların yanıtını çok daha ön-ceden veriyor.

Sözü edilen makalede, John Horgan şu deneye yer veriyor:


Deneyde gönüllülere isimler içeren bir liste veri-liyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle oku-maları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, “köpek” sözcüğü okununca “hav-lamak” gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor. Bu de-neyde, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron ak-tivitesinde artış gözleniyor.

Fakat aynı isimleri içe-ren listenin sürekli olarak tekrarlanması, nöron ak-tivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise nö-ron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

Ahmed Hulûsi, 1986‘da yayımlanan “İnsan ve Sır-ları” kitabının “Dünyadaki En Önemli Çalışma Zikir” adlı bölümünde bu konuyla ilgili şunları söylüyor:
Yaklaşık 14 milyar hücreden oluşan insan bey-ninin ancak cüz’i bir kısmı doğum sırasında aldığı ışınlarla faaliyete girer; bundan sonra da yeni tesir-lerle yeni açılımlara kavuşması imkânsızdır. Beyin, doğum anından sonra dışarıdan gelen ışın et-kileri ile yeni hücre gruplarını devreye sokamaz. Ancak beyindeki devreye girmemiş kapasite ilelebed âtıl durmak için varedilmiş demek değildir bu.

“Allah” ismini dilinizle söylediğinizi kabul ede-lim.”Allah” kelimesinin beyinde hatırlanması de-mek, bu kelimenin mânâsını oluşturan hücre grup-ları arasında bir bioelektriğin akışı demektir. Esa-sen beyindeki tüm fonksiyonlar beyin hücreleri ara-sındaki bioelektrik faaliyetten başka bir şey değil-dir!Her mânâya göre beyindeki değişik hücre grup-ları arasında bir bioelektrik akışı sözkonusudur Bu akış neticesinde devreye giren hücre grubuna göre ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır”
Belleğin işlevi, John Horgan ,”Dağınık işlevler” makalesinde aynı konuyu şöyle açıklıyor: “Bu de-ney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerek-tiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü, ama iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümü-nün bu görevi devraldığını gösteriyor. Diğer bir de-yişle bellek, yalnızca içeriğine göre değil, aynı za-manda işlevine göre de bölümlere ayrılıyor.”

Ahmed Hulûsi’nin, yine ”İnsan ve Sırları “ adlı kitabındaki yanıtı ise şöyle: “Zikir yaptığınız zaman, yâni Allah’a ait olarak bilinen bir mânâyı tekrar etti-ğimiz zaman beyinde ilgili hücre grubunda bir bio-elektrik akımı meydana geliyor ve bu, bir tür enerji şeklinde manyetik bedene yükleniyor! Aynı zaman-da siz bu mânâyı tekrara devam ederseniz. Yâni, bu kelimeyi tekrara devam ederseniz , bu de-fa bu kelimenin tekrarından oluşan bioelektrik, daha da güçlenerek yeni hücre birimlerini devreye sokuyor ve bir kapasite genişlemesi söz konusu oluyor.”

Sonuç olarak, zikrin bilimsel açıklamasının eli-mizdeki iki yorumu var : İlki, sekiz yıl önce Ahmed Hulûsi, diğeri ise dünyaca ünlü bir bilim dergisinin Türkçe sayısında John Horgan adlı bir Batı’lı tara-fından yapılmış. Batılının dediklerine dört elle sarıl-madan önce, Ahmed Hulûsi’yi bir kez daha okumak-ta yarar var.

BİLİM DERGİSİ Ocak 1994 sayısı, sayfa 12’de "Dağınık İşlevler" başlıklı makale. (¾"DUA ve ZİKİR" isimli kitaptan.)
 
NİÇİN ZİKİR

"Din", dünya saltanatı için değil, kişinin ölüm-ötesi saltanatı, ya da Hz. İSA'nın deyimiyle, «gökle-rin krallığına ulaşabilmesi» için gelmiştir... Ki bu da ancak kişinin kendi hakikatına ermesiyle mümkün olabilecektir...

Bu biliş neyle temin edilecektir?..

Elbette beyin ile!..

Beynimizi ne düzeyde, ne kapasitede kullanıp de-ğerlendirebilirsek, kazancımız o nispette olacak-tır!..
O nispette, geniş düşünebilme kabiliyetini elde edecek; o nispette objektif bakış açısına ulaşacak; o nispette ruhumuzu güçlendirecek; o nispette «ALLAH»ı daha fazla tanıma fırsatını bulacağız.

Peki, beyindeki bu gelişmeler nasıl olacak?..

«DUA ve ZİKİR» isimli kitabımızda çok detaylı olarak izah ettiğimiz bir biçimde, yani «ZİKİR» denilen çalışmayla!..Evet, bütün bunları sağlamanın anahtarı "ZİKİR"dir!..

"İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda bu konu-nun sistemini detaylı olarak izah ettiğim için, bura-da, bu konudan kısaca bahsetmek istiyorum...

Zikir, birinci anlamda, “ALLAH”ın belirli isimlerini ya da belirli duaları tekrar etme diye anlaşılır...

Zikir, ikinci anlamıyla ise, hatırlama, anma, üze-rinde durma şeklinde anlaşılır.

Daha üst boyutta "zikir" ise tefekkürü yani derin ve kapsamlı düşünceyi doğuracak bir biçimde ko-nunun üzerine eğilme olarak anlaşılır.

İşte "ZİKİR"in önemi hakkında Kur'ân-ı Ke-rîm'-den bazı uyarılar:

«Ey iman edenler, mallarınız ve evlâdlarınız sizi ALLAH adıyla işaret edileni ZİKİRDEN alıkoyma-sın!.. Bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilenin zikrinden geri kalanlar hüsrana uğrayanlardır!..» (Münafikun.S.A.9.)
«...Onları ve babalarını o kadar nimetlere gark et-tin ki; onlara dalarak âyetlerini TEFEKKÜRDEN, gaf-lete düştüler...

Ve nihayet ZİKRİ unuttular!... Mahvolmaları kesinle-şen bir topluluk oldular!..» (Furkan.S.A.18.)

«Rahman ismiyle işaret edilenin ZİKRİNDEN göz yumup, yüz çevirene biz şeytanı (cini) musallat kılarız... Artık bu, ona arkadaştır!. Şeytanlar (cin-ler), onları gerçeklerden saptırır... Onlar da hâlâ gerçek üzere olduklarını ZAN ederler!..» (Zuhruf.S.A.36.37.)

«Şeytan (cin) onları idaresine almış ve onlara “ALLAH” ismiyle anılanı ZİKRETMEYİ bile unut-turmuştur!.. Onlar şeytana (cinlere) tâbi olanlardır!.. Şeytana uyanlar ise zararda olanların ta kendileri-dir.» (Mücadele.S.A.19.)
Zikir yapmamak, genelde çoğumuzda mevcut bu-lunan, en büyük eksikliktir... Zikir gücünden mah-rum beyinler ise kolaylıkla CİN'lerin etkilerine açık duruma gelmektedirler...

İnsanın, şeytana tâbi olması, ifadesiyle anlatılan bu olay zannedildiğinden çok çok daha büyük bo-yutlarda önemli olan bir durumdur..

İnsanların EKSERİYETİNİN, cinlerin hükmü altın-da olduğunu şöyle vurgulamaktadır, Kur'ân-ı Kerîm:
«Ey cin topluluğu, insanların EKSERİYETİNİ hük-münüz altına aldınız!.» (En’am.S.A.128.)

Günümüzde kendilerini "uzaylı varlıklar" olarak insanlara takdim eden ve genelde «uzaylılar» ola-rak kabul edilen "cinlere" karşı insanın yegâne sav-unma mekanizması «zikir»dir!...

Onlara karşı okunacak "zikir" yani "dualar" ise Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle öğretilmektedir:

«Rabbi enniy messeniyeş şeytanu binusbin ve azâba... Rabbi euzü bike min hemezatiş şeyatıyni ve euzübike rabbi en yahdurun» (Sad.S.A.-Mü'minun S.A.97.98.)
SİGARA... Günümüzde, cinlerin en büyük gıdala-rından biri olan ve bu yüzden de sigara içenlerin ya-nından hiç ayrılmayan cinlere karşı insanın yegâne kendini koruma yolu zikir ve duâdır...

Bu şekilde beyninde kendini koruyucu türden kal-kan dalga üreten kişi, kısmen cinlerin beynine yol-ladığı impalsları zayıflatmakta ya da tamamiyle en-gelleyebilmektedir.

Çünkü zikrin faydalarından biri de, üzerinde çalı-şılan zikir konusuna göre, kişinin çevresinde, kişi-nin beyninden yayılan bir koruyucu alan oluştur-masıdır...
Evet, beynin zikir yoluyla gelişmesi ve hem ken-disini, hem de çevresini tanıyabilmesi, insanın ana gayesi olmalıdır... Zira, beynimizde hayal dahi ede-meyeceğimiz çok üstün güçler mevcut bulunmak-tadır, iş ki kullanabilelim!...

Zira ancak böylelikle, insanın ve varlığın yapısını, çalışma sistemini, kişide ne özellikler bulunduğunu, bunların nasıl değerlendirileceğini anlar, daha son-ra da gerekli zikir çalışmaları yaparak bunları elde ederiz!. (¾Hazreti MUHAMMED'in Açıkladığı "ALLAH" isimli kitaptan...)

İbadet adı altında, Rasûl tarafından bize ulaştırı-lan her çalışma, tümüyle bilimsel gerçeklere daya-nır. Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir tanrının gönlünü hoş etme amacına dönük değildir. Evreni yoktan var kılan Allah'ın, insanların hiç bir çalışma-sına ihtiyacı yoktur. Aldığın gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamı-nın ihtiyaçları ile ilgilidir. Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyece-ği bilgi ve enerji ile ilgilidir.

Yapılan tüm ibadetler, fiziksel ve zihinsel yanlı yararlar olmak üzere ikiye ayrılır. Fiziksel yanın yararları, zihinsel çalışmaları güçlendirerek, beyin kapasitesini artırır ve dolayısıyla ruhu kuvvetlen-dirir.

Zikir denilen kelime tekrarları, holografik esasa göre varlığında mevcut olan evrensel özellikleri Allah isimlerinin manâlarını- beyin kapasitesini ar-tırmak suretiyle sana farkettirir. Beyin kapasitesini ve enerjisini artırır. Mesela; Allah'ın irade sıfatının adı olan "Mürîd" isminin belli bir sayıda tekrarı, kişi-nin irade kuvvetini artırır. "Kuddüs" isminin, "Mürîd" ismi ile birlikte tekrarı; kişinin her türlü kötü alış-kanlıklardan arınması sonucunu doğurur. Sert mi-zaçlı, insanları kıran, taşkın, kontrol prob-lemleri olan sinirli kişiler, "Halîm" ismini tekrarla-maları sonucu, kısa zamanda hoşgörülü hale gelirler.

Bunlar hep, beynin bu frekanslarda, beyin hücre-lerini programlamasıyla gerçekleşir. Bu olay, bilim-sel olarak yeni ispatlanmış ve Scientific American adlı ünlü Amerikan bilim dergisinin 1993 Aralık sa-yısında "John Morgan" imzasıyla yayınlanmıştır.
Beyinde kapasite genişledikçe, kişi, açığa çıkan özelliklerinin hakikatı olan ALLAH'ı daha iyi farke-dip tanımaya başlar.

Allah, ötede bir tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, "yok" iken "var" kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -Tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle- mevcuttur.

Biz, bu yolda yapacağımız çalışmalarla ne ölçüde beyin kapasitemizi geliştirirsek, o kadar, Allah'ı varlığımızda bulur,O'na erer, O'nu farkederiz. (¾"DİN'İ YANLIŞ ALGILAMAK" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)
 
Beyİn Ve Zİkİr

Gerek DUA ve gerekse ZİKİR, insan beynindeki kullanılır kapasitenin artarak, kendisindeki Allah tarafından bahşedilmiş olan özellik ve kuvvetlerin açığa çıkması için yapılan çalışmalardır! Kişi, aynı zamanda, bu çalışmalar ile ölümötesi bedenini de inşâ etmektedir
Sen, Allah`ın ilminde, O`nun güzel isimlerinin ö-zellikleriyle yaratıldığın için, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlar, özellik olarak senin beyninde açığa çıkmaktadır. Allah`ın güzel isimlerini beyninde tek-rarladığın zaman, bu isimlerin özelliklerinin beynin-de daha da gelişmesini sağlamış olursun
Allah`ın "İRADE" sıfatının adı olan "Mürîd" ismini, meselâ hergün diyelim ki üçbin defa civarında tek-rarladığın zaman; bir kaç ay içinde irade kuvvetinin arttığını görürsün!irade zayıflığı yüzünden gerçek-leştiremediğin pek çok şeyi, kendini zorlamadan başardığını farkedersin hayretle!.

Buna ilâve olarak, Allah`ın "Kuddûs" ismini de her gün bu sayı civarında tekrar eder ve yanısra "Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin" duasını da üçyüz veya beşyüz defa tekrarlarsan; kendini hiç zorla-madan sigara veya uyuşturucu ya da alkol alışkan-lığından kurtuluverirsin!

Acaba öyle mi?.

Deneyen görür! Sadece üç-beş ay buna devam edin, yeter!. İsterseniz inanmadan!.

Çünkü, bu zikir olayı tamamiyle teknik bir olay-dır; sonuçlarının oluşması inanca bağlı değildir!. Biz bunun sayısız örneklerini gördük

Bu önerdiğimiz zikri, bize inanmayarak, sırf dene-mek için uygulamaya başlayan; bir yandan mey-hanede içkisini yudumlarken, bir yanda da bu zikir-lere devam eden nice kişi o alışkanlıklarından çok kolaylıkla kurtuldular

Zikir, beyinde belirli anlamlar taşıyan kelimeleri tekrar etme çalışmasıdır Zaman ve mekânla, inan-çla kayıtlı değildir!

Zikrin, beynin çalışan bölümünün kapasitesini, zikredilen manâ istikametinde arttıran bir çalışma sistemi olduğunu; Türkiye ve Dünyada ilk defa, l986 yılında yayınlanan "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabı-mızda; daha derinliğine detayları ile de "DUA ve Zİ-KİR" isimli kitabımızda açıkladık

Zikrin, yani kelimelerin beyindeki tekrarının, be-yinde yeni hücre bloklarını devreye sokma çalışma-ları olduğunu tasdik eden ilk bilimsel makale ise 1993 yılı aralık ayında Dünyanın en ünlü bilim dergi-si olan "Scientific Amerikan"da John Horgan imza-sıyla yayınlandı. Uzun yıllar yapılan yoğun labora-tuvar çalışmaları sonucu açıklanıyordu bu makale-de Sonuç; her yeni öğrenilen ve tekrarlanan keli-meler, beyinde o zamana kadar boş-âtıl duran hücre guruplarını devreye sokarak beynin çalışan kapasi-tesini arttırıyordu!
Siz, Allah`ın belirli isimlerini beyninizde, bir süre, belirli bir düzen içinde tekrar ettiğiniz zaman, oto-matikman beyninizde o anlam doğrultusunda bir ka-pasite oluşuyor; böylece kişiliğinizi o anlam istika-metinde geliştiriyorsunuz!

İster inançlı olun, ister inançsız, bu hiç farket-mi-yor! Çünkü bu Allah`ın Sistem ve Düzeni!

SİSTEMİN ve düzenin işleyişinin sizin inançları-nızla hiç alâkası yok!.

Bu konunun anlaşılamayışının en büyük sebebi, Allah'ın güzel isimlerinin işaret ettiği manalardan oluşmuş bir formül olduğunuzun farkında olmayıp; ibadeti ötenizdeki bir tanrıyla ilişkiler zannedişiniz !

Oysa, Ahmed Yesevî`den Yunus Emre`ye, Abdul-kadir Geylânî`den İmam Gazalî`ye, Hacı Bektaş Ve-lî`den Erzurumlu İbrahim Hakkı`ya, Mevlâna`ya kadar her gerçeğe ermiş zât, Allah`ın insanın "Ha-kikat"ında olduğuna dikkati çekmiş; ötendeki tanrı-ya değil, özündeki Allah`a yönelip O`nu keşfetmeye çalışmanın zorunlu olduğu gerçeği üzerinde dur-muşlardır
 
DÜNYADA EN ÖNEMLİ ÇALIŞMA:ZİKİR

Dua ve namaz zikrin bir çeşididir, kezâ Kur'ân okumak ya da salâvat dahi.

Zikir dinde yer alan en büyük ibâdet, olarak nite-lendirilmiştir. Niçin?

Astroloji bölümünde, yaklaşık 15 milyar hücreden olu-şan insan beyninin ancak çok cüz'î bir kısmının doğum sırasında aldığı ışınlarla faaliyete girdiğini; bundan sonra da yeni tesirlerle yeni açılımlara kavuşmasının imkânsız olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık.

Evet, beyin doğum anından sonra, dışarıdan gelen ışın etkileri ile yeni hücre gruplarını devreye sokamaz. Ancak beyindeki devreye girmemiş kapasite ilelebed âtıl durmak için varedilmiştir demek değildir bu!

Beyinin ilk anda açılmamış hücre gruplarının bazı çalış-malar ile devreye girmesi, kapasite genişlemesi, yeni kabili-yetlerin elde edilmesi mümkündür!

Esasen din dediğimiz olayın temeli de beynin yeni bö-lümlerinin devreye girmesi ve bu bölümlerin çalışması suretiyle elde edilecek yeni güçler gerçeğine dayanır.

Zikir dediğimiz «Allah»a ait bir mânânın beyin-deki tekrarı olayı nedir?

«Allah» ismini dilinizle söylediğinizi kabûl edelim. Dilde söylenen bu kelime bilindiği gibi, öncelikle beyinde hazır-lanacak, sonra da dile uzanan sinirle dil hareket ettirilerek düşünülen mânânın ses şeklinde dışarıya ulaşması sağlana-caktır.

«ALLAH» kelimesinin beyinde hatırlanması de-mek; bu kelimenin mânâsını oluşturan hücre grup-ları arasında bir bioelektiriğin akışı demektir.

Esasen beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri ara-sındaki bir bio - elektrik faaliyetten başka bir şey değil-dir! Her mânâya göre beyinde değişik hücre grupları ara-sında bir bioelektrik akış sözkonusudur. Bu akış neti-cesinde devreye giren hücre grubuna göre ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır.

Beynin tüm fonksiyonları hep bu hücre grupla-rının oluşturduğu sayısız krozmanlar neticesinde gelişmektedir. 15 milyar nöron ve her bir nöronun 16 bin nöronla bağlantısı. Ve bunların sayısız işle-vi! (fetebarekAllâhu ahsenül hali-kîn!)

Hormonların bu alandaki fonksiyonları ise bilebildiği-miz kadarıyla, hücrelerin kimyasal yapısını etkileyerek, bi-oelektriğin akış hızını ve yönünü kanalize ederek değişik anlamlar taktığımız oluşumları meydana getirmesi!

Her an sayısız takım yıldızlardan gelen değişik frekanslı ışınlar. değişen açılar dolayısıyla beyin üzerinde meydana gelen sürekli değişik kozmik etki ve bunun sonucu bio-elektrik akış. mevcût potansiyelin her an yeni gelenler isti-kâmetinde sürekli yeni mânâlar oluşturacak şekilde faali-yeti.

Esasen beyin için uyku diye bir olay sözkonusu değil! Beyin, anlattığımız istikâmette sürekli olarak çalışmada ve sürekli olarak tesir almada.

Ruh'ta oluştuğu iddia edilen tüm haller, aslında ruhta değil beyinde oluşmada! «Ruh» ise beynin tüm hasılasını her an yüklemekte olduğu hologramik yapılı «dalga be-den».

Evet, konudan uzaklaşmayıp, tekrar «zikrin» olayına gele-lim;

«Zikir» yaptığınız zaman, yâni «Allah»a ait ola-rak bilinen bir mânâyı tekrar ettiğiniz zaman. Be-yinde, ilgili hücre grubunda bir bioelektrik akım meydana geliyor ve bu, bir tür enerji şeklinde dalga bedene yükleniyor!

Aynı zamanda siz bu mânâyı tekrara devam ederseniz. Yâni, bu kelimeyi tekrara devam ederseniz. Bu defa, bu kelimenin tekrarından oluşan bioelektrik enerji daha güç-lenerek yeni hücre birimlerini devreye sokuyor ve bir ka-pasite genişlemesi sözkonusu oluyor.

Bu tekrara daha uzun bir süre devam ettiğimizde ise, devreye giren yeni hücre grupları dolayısıyla, beyninizde yeni mânâlar oluşmaya başlıyor. Tekrarladığınız kelim-elerin işaret ettiği mânâ istikâmetinde yeni anlamlar beyni-nizde açığa çıkmaya başlıyor ve siz:

«Ben zikre başladıktan sonra kafam değişmeye başladı, huylarım değişmeye başladı. bir takım şey-leri daha iyi an-lamaya başladım!»gibisinden şeyler söylemek durumunda kalıyorsunuz!

Ayrıca bu tekrarlardan oluşan hem mânâ, hem de ener-ji, dalga bedeninize yüklendiği için, fizik beden ötesi yaşa-mınız daha farklı bir düzeye erişiyor!

"Dünyada a'mâ olan âhirette de a'mâdır!." (isra. S.A72.)

Âyeti kerîmesinde işaret edilen gerçek, anladığımız ka-darıyla bu noktayı bize fark ettirmeye çalışmaktadır.

Zira, beyin ne düzeyde açılır ne düzeyde gerçekleri gör-meye geçerse; o açılımı aynen dalga bedene yâni ruha yük-leyeceği için. ve ruh da beynini yitirdikten sonra asla yeni bir kayıt alamayacağı için. Dünyada açılmayan beyinlerin meydana getirdiği «ruhlar için ölüm ötesi yaşamda asla açılma imkânı yoktur!» denmek istenmiştir.

Bir an düşünün. Milyarlar ve milyarlar sürecek ebedî denen bir yaşam! Ve siz bu yaşam için gerekli olan potan-siyeli ancak şu son derece kısıtlı olan dünya hayatında bey-ninizi değerlendirebildiğiniz oranda elde edebileceksiniz!

Şayet bunun ne demek olduğunu düşünemiyorsanız. El-bette ki size söyleyecek başkaca bir sözümüz yok!

Evet, zikrin birinci yönünden bahsederken, bey-nin ürettiği bio elektrik enerjinin, bir tür dalga enerji biçiminde ruha yüklenmesidir, dedik!

Şimdi gelelim zikrin ikinci tür yararına.

Kur'ân-ı Kerîm bir âyet-i kerîmesinde insanın varolu-şuyla ilgili olarak şöyle der:

«ben yeryüzünde bir halife meydana getirece-ğim!» (Al-i İmran.S.A.30.)

İşte bu «halîfe» sözcüğü, Allah'ın tüm isimlerinin mânâ-larının insan beyninde aşikâre çıkabileceğine. Beynin, bu kapasiteye sahip olarak meydana getirildiğine işaret eder!

Siz hangi ismin mânâsına dönük olarak «zikir» yaparsa-nız; yâni, Allah'ın «esmâ-ül hüsnâsı» tâbiriyle işaret edilen Allah'ın hangi ismini tekrar ederseniz, beyninizde o mânâ yönünden bir kapasite genişlemesi söz konusu olur. Bu bahse ilerde tekrar geleceğim için, burada fazla genişlet-miyorum ve işin başka bir teknik yanına girmek istiyorum.

Varlık tümüyle Allah'ın varlığı ve Allah'ın mâ-nâlarının aşikâre çıkma mahalli olduğu için. Ve var-lıktaki sayısız «şey»ler hep O'nun çeşitli mânâla-rının sanki yoğunlaşmış hali olduğu için; sayısız ta-kımyıldızlardan gelen sayısız ışınım, hep, bize O'-nun sonu gelmez isimlerinin mânâlarını ulaştır-maktadır
 
BUNU ŞÖYLE BİR MİSÂL İLE AÇIKLAYALIM;

Bulunduğunuz odada sayısız radyo ve televizyon dalgası, yayını mevcut. Oysa sizin radyonuz belli sınırda dalga boyunu alma kapasitesinde, televizyonunuz sadece «VHF» bandına, sahip!

Şimdi düşünün bitişik evdeki komşunuz Avrupa’daki gi-bi 18-20 kanaldan çeşit çeşit yayın alıyor. Ya da Ameri-ka'da olduğu gibi 100 kanaldan türlü renkli yayın alıyor, siz ise tek kanallı siyah-beyaz televizyona sahipsiniz! Hele bir de böyle bir imkânı ömür boyu elde edemeyecekseniz ve bunu biliyorsanız!?

Evet, beyninizin alıcı kapasitesini arttırmak sizin eliniz-dedir.

Esasen beyin 12 burçtan, sayısız yıldızdan gelen sayısız ışınımı değerlendirebilecek kapasiteye sahiptir! Ancak ne var ki, kişinin bu kapasiteyi genişletmesi önemlidir. Elini-ze, size sonsuz yarar sağlayacak bir sermaye, bir kapasite verilmiş; siz ise bunu oyun oynayıp boşa harcamakla tüke-tiyorsunuz!

«Cennet ehlinin çoğunluğunu BÜHL kimseler teş-kil eder» buyruluyor.

«Bühl» kelimesi Arapçada «saf» kişiler anlamında kulla-nıldığı gibi «ahmak» anlamına da gelebiliyor.

Nitekim Hazreti İsâ aleyhis-selâm’a ait olduğu söylenen şu sözde bu mânâ çok açık görülmektedir:

«Allah devâsı olmayan tek dert yaratmıştır, o da «BÜHL»-lüktür!» Yâni, «ahmak»lıktır!

Evet, cennete girenlerin çoğunluğunu «saf» vatandaşlar teşkil edecektir! amennâ ve saddakna! Niye bu böyle?

Çünkü cennet ehlinin çoğunluğunda ilâhi rahmete nail olma neticesinde, beyinlerinde dünyanın manyetik çekim alanına karşı koyacak olan «antiçekim dalgalarını» üreten devre açılmış ve cennete gidebilecek güce nâil olmuşlardır. Ancak ne var ki, oralardaki sonsuz ve sayısız nimetleri değerlendirebilecek üst düzey kapasiteye ulaşabilmek için yeterli çalışmayı yapmamışlardır! Cennette, dünyadan bildikleri sayısız zevkler ve bunların daha değişik türleri içinde ebedî bir yaşam süreceklerdir.

Oysa Allah'a yakınlık kazanmışların (mukarreblerin) cennetteki yaşamlarını normal beyinlerin tahayyül bile et-mesine imkân yoktur!

Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.

Bir insan tüm yaşamı boyunca düşünüyor, taşınıyor, araştırıyor her şeyini feda ediyor ve sonunda bir anda öm-rünü feda ettiği konu kendisine açılıyor ve o şeyi keşfe-diyor! Bir yaşamı harcadıktan sonra keşfedilen o şeyin değerini ve o kişinin sevincini gözlerinizin önüne getirmeye çalışın!

Şimdi düşünün ki beyni üst düzeyde çalışma kapasite-sine erişmiş biri. Sayısız yepyeni mânâlara yol açan ışınları değerlendirebilecek bir düzeye erişmiş; sürekli yeni yıldız-larla, ya da bir diğer ifade ile bu yıldızlardaki meleklerle rezonansa girebilen bir beyne sahip! Her an yepyeni şey-ler alıp bunları değerlendiriyor ve sonsuza dek sürekli ar-tan bir biçimde bu gelişmeyi tadıyor!

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Evet, beyninizde, Allah'ın sayısız isimlerinin mânâlarını anlayıp âşikâre çıkartabilecek bir kapasite, bunları yaşa-yabilecek bir özellik mevcut.

Ve siz bunları, ne kadar zikrederseniz, o düzeyde Alla-h'a yaklaşabilecek yâni O'ndaki mânâları tanıyabileceksi-niz. Ve bunun anahtarı da zikirdir!

Şimdi siz, ister bu anahtarı kullanın, ister kullanmayın denize atın; isterseniz de ne güzel oyuncak diyerek anahta-rın dişlerini taşa sürte sürte eğlenip hoşça vakit geçirin!!!

Bugün dünya üzerinde hangi kişide normal ya da ola-ğanüstü diye nitelendirilen ne tür fiil görüyorsanız, biliniz ki bunların hepsi de beynin değişik değerlendirilişlerinden başka bir şey değildir.

Kimde âşikâre çıkan hangi özellik varsa, o özellik aynıy-la gerçekte sizde de mevcuttur. Ne var ki onun beyninde açılmış bulunan o devre, sizin beyninizde açılmamıştır!

Beden tümüyle, beyne hizmet edip ona gerekli olan bioelektrik enerjiyi temin için yaratılmış bir yapıdır. Aynı zamanda beyindeki sayısız alıcı güçlere bir nümûne olması itibariyle de bazı basit alıcı organlar bu bedene yerleştirilmiştir ki; beyni sadece bunların kapasitesiyle sınırlı saymak insanlığın en büyük gafletidir!
 
MAKROKOZMOS EVRENDİR;

Mikrokozmos ise beyin!

Evren, esas yapısı itibariyle, tümüyle, sayısız manyetik dalgalardan oluşmuş bir kütledir ve her dalga boyunun kendine has orjinal bir mânâsı vardır. Beyin ise orijini itibariyle bu dalga boylarındaki mânâları değerlendirecek bir alıcı, bir değerlendirici ve sayısız yeni mânâlar oluş-turucu bir cihaz gibidir! Ve bu beyin, elde ettiği tüm hası-layı, ürettiği ruha yâni hologramik dalga bedene yükle-mektedir!

Kişinin ölüm ötesi kapasitesi, bir diğer ifade ile merte-besi, derecesi, dünyada iken geliştirebildiği son beyin kapa-sitesi kadardır.

Öldükten sonra herkes, kim ve ne derecede olursa olsun, değerlendiremediklerini fark ederek, bundan dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır!

Ne çare ki, iş işten geçmiştir.

Şimdi de zikrin iki türünden bahsedelim.

Enerji türü zikir!.

İlim türü zikir!.

Enerji türü zikir nedir?

«Genel zikir» diye de adlandırabileceğimiz bu zikir türü, ruhtaki kudret sıfatına taalluk eden, ruhun sayısız işler ba-şarmasını, ulaşım gücünü sağlıyan enerji toplamaya yöne-lik zikirlerdir.

«Allah»;

«Lâ ilâhe illallâh»;

«Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» ve bu gibi ge-nel zikirlerdir.

Ayrıca yapılan iyiliklerden, ya da size kötülük yapıp de-dikodunuzla, gıybetinizle meşgul olan kişilerden akan pozi-tif enerji yani sevaplar da bu enerji türündendir.

Öbür taraftan bir ikinci zikir türü daha vardır ki, bunu da «özel zikir» olarak mütala edebiliriz.

Özel zikirler, kişiye has, Allah'ın isimlerinden ibaret o-lan zikirlerdir. İlerde ilgili bahiste anlattığımız üzere, Alla-h'ın çeşitli isimleri, değişik kuvvetlerde, ayrı ayrı, kişiye has formüllerle, beyinlerde açılımlar oluşturmuştur. Siz genel zikir klasmanında bir zikir yaptığınız zaman, her ismin mânâsı eşit kuvvetle tesir alır ve hepsi de aynı oran-da gelişme gösterir.

Oysa, meselâ «MÜRÎD» isminin mânâsı diğerlerine göre daha az nispette aşikâre çıkmış ve bundan dolayı da ira-desi zayıf olan, bildiğini tatbik edemeyen bir beyin söz ko-nusu olduğundan; siz genel zikirlerle olaya yaklaşsanız, hepsi aynı nispeti koruyarak güçleneceğinden, bu ismin mânâsı yönünden kolay kolay netice alamazsınız!

Ama buna karşılık, siz direkt olarak «MÜRÎD» zikriyle olayın üstüne gittiğiniz zaman; kısa sürede görürsünüz ki, kişi «irade» yönünden, yâni bildiğini tatbik etme yönünden büyük mesafeler alır.

Bu irade konusunda olduğu gibi, cimrilik konusunda, yumuşaklık konusunda, ilim konusunda, kısacası hemen her konuda böyledir. Ancak bunun için de bu zikri veren kişinin, karşısındakinin beyin yapısını çok iyi bilmesi gere-kir.

Yâni, O kişinin genel beyin programında hangi burçla-rın ve hangi planetlerin pozisyonu nelerdir? Hangi isim-lerin mânâları bu şekilde hangi nisbetlerle açılmıştır? isti-dadı hangi konulardadır? Gibi soruların cevaplarını bilip, kişiye özel zikrin verilmesi gerekir! [1]

[1]-«DUA ve ZİKİR» isimli yeni çıkan kitabımızda bu hususta gerekli bütün bilgiler mevcuttur. A. Hulûsi

Zikir deyince, sadece bunlarla da kayıtlanmamak gere-kir ayrıca. Namazda okunan bütün âyetler, duâlar ve tes-bihler hep zikir cümlesindendir.

Namaz ise mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlana-rak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.

Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!

Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allah'a yönelme olayıdır! Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden kendilerini yoksun bırakmakta-dırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!

Namazın edâ edilmemesi, kişinin kendisi ile Allah ara-sındaki bağın bir çeşit kopartılmasıdır ki, bunun mânâsını şöyle anlatmaya çalışalım. Kendini et-kemik, yaşamı da bu dünyadan ibaret, sanan insan, ölümötesini bilmediği için hiç bir çalışma yapmaz! Bu yapmayış dolayısı ile de, var-lığına konulmuş bulunan «Halife»lik hazinesi sandığının kapağını açmaz ve içindeki eşsiz defineyi çıkartıp kullan-maz ve nihayet sefalet içinde ölür gider. NAMAZ konusu-nu ve sırlarını detaylı bir şekilde "TEMEL ESASLAR" ki-tabımızda okuyabilirsiniz.

Düşünün bir insanı, kendisindeki sayısız özellikleri or-taya çıkartacak olan nesneyi değerlendirmekten mahrum-dur. Oysa ölümötesi yaşamda tüm sermayesi bu «halife»lik sandığının içine konulmuş bulunan definedir. Bu kişinin ölümötesindeki pişmanlık halini nasıl anlatmak mümkün olabilir ki?
 
Şurasını kesin olarak bilelim ki; «ibâdet» adı altında ya-pılan tüm fiiller tamamıyla kişinin ölüm ötesi yaşantısı için kendisinin ihtiyaç duyacağı ve oradan da temin edemeye-ceği şeylerle alâkalıdır. Yoksa, yüzmilyonlar kere yüzmil-yonlarca güneşin yer aldığı kâinatın Mutlak Mutasarrıfına karşı, birimin varlığı tek kelime ile «HİÇ»tir. Sen iman üzerine olup doğumdan - ölüme secdede olsan, O'na ne ek-leyebilirsin?.. Ya da tüm yaşamın boyunca tepetakla durup devamlı tükürsen ne olur?.. Ne olacak, tükürdüğün kendi yüzünü yıkar!..
Nitekim, zikirden amaç da ötendeki bir tan-rıyı hoşnud etmek değil; beyin kapasiteni ve buna bağlı olarak anlayış ve idrak kapasi-teni arttırarak, özündeki Allah`ı tanımak; o güzel isimlerin anlamlarının sende kuvvetli olarak açığa çıkmasını sağlıyarak "hilâfet sırrını" ya-şamaktır!..(¾"İSLÂM" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)

"DUA" MÜ'MİNİN SİLÂHIDIR. (Hadis-i Şerif.)

İnsanı, gerçeği görmekten alakoyan en büyük engel, ÖNYARGILI yaklaşımıdır. (A. Hulûsi

Bak dostum;
Bil ki, bu kitab, sana hayatında verilen en değerli şeylerden biridir!..
Bu kitap, sana Rabbinin seslenişi; sana açtığı özel kapıdır!.. Kim, olursan ol; işin, meşgalen ne olursa olsun; hangi dinden olursan ol; bil ki...
Rabbin seni beklemektedir ve kapısı sana açık-tır!..
Sorma, Rabbimin kapısı nerede diye; sende "O" kapı; gönlünde!.
Senden sana açılan bir kapının ardında!..
Bu kapı, DUA ve ZİKİR kapısıdır!.. Gönlünden Rabbine açılan kapıdır!.
Rabbine yöneliş ve HACET kapısıdır!.
Gökte ve ötende sandığın TANRI'nı terket; son-suz - sınırsız ALLAH'a yönel; O'nun, her noktada ve zerrede mevcût olduğunu farket; ve O'nu GÖN-LÜNDE bulmaya çalış!.
Sonra iste O'ndan, ne istersen!.. Eşini, işini, aşı-nı; ister mevlânı, ister şifânı!.
Bil ki, seni, her isteğine ve her arzuna kavuştura-cak tek şey DUA ve ZİKİR'dir.
* * *
Bil ki dostum; her zerrede tüm özellikleriyle mev-cûd olan ve kendinden gayrının varlığı aslâ sözko-nusu olmayan ALLAH, SENDEN SANA İCABET EDE-CEKTİR!.
SEN, bilesin ki, yeryüzünde "HALIFE"sin!.. HALİ-FE olarak sana, gönlüne, BEYNİNE bahşedilmiş yüce güçlerden haberin var mı?...
DUA ile ZİKİR ile, o muhteşem BEYNİN ile, ken-dindeki mekanizmayı harekete geçirebileceğinden haberin var mı?...
"EN GÜÇLÜ SİLAH" olarak sana bağışlanmış DUA mekânizmasını biliyor musun?...
Fakîr, garîb, nîce kişiler DUA ve ZİKİR ile nîce
ZALİM SULTANLARI helâk ettiler!.
Nîce yoksullar, büyük zenginliklere hep DUA ve ZİKİR ile eriştiler!..
Nîce, dertli, sıkıntılı, hastalıklı, ezâ, çile çeken-ler, hep kurtuluşu, selâmeti DUA ve ZİKİR'de bul-dular!..
Bil ki dostum...
SENDE, dünyanın en güçlü silâhı olan DUA ve ZİKİR cihâzı mevcûttur.
BEYNİNDEKİ, GÖNLÜNDEKİ bu en güçlü silâhı kullanmasını öğrenerek; bu yaşadığın dünyanın ve ölümötesi yaşamın tüm güzelliklerine erişebilirsin!..
Ya da, DUA ve ZİKİR mekânizmasını kullanmaz, paslandırıp, bir kenara terkedersin, ki bunun ceza-sını da sonsuza dek çekersin!..
Sana, karşılıksız, bedava verilmiş bir mekânizma-dır bu!.. Hîbedir!..
DUA ve ZİKİR için kimseye muhtaç değilsin ve kimseyi aracı koymak zorunda da değilsin!..
İster, bu kitaptan yararlan; ister gönlünden gel-diği gibi yönel!.. Ama kesinlikle, kendindeki, bu dünyanın en kıymetli cihâzı olan DUA ve ZİKİR ci-hâzını kullanmasını öğren.
Göreceksin dünyan nasıl güzelleşecek.
Es Seyyid Ahmed HULÛSİ

ZİKİR NİÇİN ÇOK ÖNEMLİ?

"İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda tafsilatlı olarak bunları yazmamıza rağmen, önemi dolayısıy-la burada da bir miktar ZİKRİN zorunluluğu üzerin-de durmak istiyorum.
Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamiyle, bi-limsel gerçekler üzerine oturtulmuş, o günün şart-ları içindeki sembolik anlatımdır.
İslâm Dininde, -sadece Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîfler- mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölümötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gel-miştir. Ayrıca insanın bu önerilere uyması, onun ge-lecekte bir çok kendisine zarar verici şeylerden ko-runmasına da vesile olacaktır.
İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir... İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır... Ölümötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir"!..
Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği manâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuûru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp "yakîn" elde eder.
&
İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavra-yabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kav-ramak, sonra da zikir halinde beyinde nasıl bir iş-lem oluştuğunu idrâk etmek zorunda kalırız.
Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariy-le bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çe-viren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli et-kilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçi-rir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması müm-kündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri ka-lan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bek-leyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut ka-pasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans ya-yarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.
&
İleride de daha detaylı izâh edeceğimiz üzere, meselâ Allâh adıyla işaret olunanın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRÎD" ismi zikredildiğinde, kişinin bey-ninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında programlanarak devreye girdiği için; bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başara-madığı bir çok şeyi başardığı görülür.
Ancak hemen burada kesinlikle idrâk edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:
Herkesin beyin yapısının kendine has bir orijinali-tesi vardır ve bu tür "esmâ" yani Allâh'ın isimlerine dayalı zikir türünde, mutlaka bu işin ehlinden bilgi alma zorunluluğu vardır!..
Kendi aklına geldiği gibi ZİKİR yapmak, farkında olmadan CİNLERİN İLHAMIYLA ZİKİR yolunu açar ki; kişinin bilinçsizce kendini cinlere teslim etme-sine sebeb olabilir.
Nitekim, bu yüzden bazı evliyâullah, "Aydınlatıcı-sı olmayanın, aydınlatıcısı şeytan olur" demişlerdir.
Evet, esas itibariyle ham, yani programlanmamış olan beyin hücrelerini, ZİKİR yoluyla, erişilmek iste-nen gaye istikâmetinde programlayarak eskisinden çok daha güçlü çalışan bir beyne sahip olunabilir.
&
Şimdi, bu satırları okuyan bazı ZİKİR İNKARCILA-RI, hemen şu soruyu soracaklardır:
Mademki ZİKİR bu derece beyni geliştiriyor da, niçin İslâm Alemi devamlı zikir yapmasına rağmen, üstün bir beyin çıkartamıyor ve bütün gelişmeler batıdan, gayrı müslimlerden geliyor?.
Bu sorunun cevabı son derece basittir... Ancak, işin tekniğini bilen bir kişi için!..
Allâh-u Teâlâ'nın lûtfu ve Hazreti Rasûlullah aleyhi's-selâm'ın inayeti ile, bize keşf yollu açılan ZİKİR sırrına binâen, konunun tekniğini izâh etmek suretiyle, size bu sorunun cevabını yazalım.
 
ÖZEL VE GENEL ZİKİRLER

ZİKİR birkaç çeşittir.

Önce ikiye ayrılır:
1. Genel zikir.
2. Özel zikir.

GENEL ZİKİR, gene ikiye ayrılır:

A. Ruhaniyet zikri.
B. Öze gayeye yönelik zikir.

ÖZEL ZİKİR de ikiye ayrılır:

a- Özel gayeye yönelik zikirler.
b- Kişiye özel, zikirler
&
Demiştik ki, belirli kelimelerin veya kelime grub-larının beyinde tekrarının adıdır ZİKİR.
Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, be-yinde belirli bir frekansta dalgaboyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla prog-ramlanır
Şayet CİNNİ ilhamla gelmiş bir kelime ya da bu-distlerin meşhur "om" kelimesi gibi bir zikir yapılır-sa; kişinin beyninde o istikâmette bir gelişme sağ-lanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezo-nansa girerek bir takım ilhamlar almaya başlar. Ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI veya EVLİYA, veya MEHDI veya PEYGAM-BER veya ALLAH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder.
&
Buna karşılık bir de İslâmi kaynaklarca öğretilen GENEL ZİKİRLER vardır ki; bunlar tamamiyle, kişi-nin RUH gücünün artmasına ve RABBINA yaklaş-masına vesile olur. Bu GENEL ZİKİRLER'e hemen bir iki misal verelim.
"Subhanallâhi ve bihamdihi"
"Subhanallâhi velhamdulillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber"
"Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh"
"Lâ ilâhe illallâhul melîkül hakkul mubîn"
"Subbûhun Kuddûs Rabbul melâiketi ver Ruh"
&
Bir de GENEL ZİKİR klâsmanı içinde yer alan "Özel gayeye yönelik" zikirler vardır. Bunlar, ilim talebine yönelik, kusurunu itirafa ve bağışlanmaya yönelik, zikirler gibi. Hemen bunlara da misal vere-lim:
"Rabbî zidniy ilma"
"Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zâlimîn"
"Rabbic'alniy mukıymes selâti ve min zürriyetiy"
&
ÖZEL ZİKİR, esas olarak kişinin durumunu çeşitli yönlerde geliştirmeyi hedef alan, özel gayeler istikâmetinde gelişmeyi amaç edinen zikirlerdir.
ÖZEL ZİKİRLER esas itibariyle kişinin beyin prog-ramına, yani kendine has özellikleri, karakteristiği, kişisel arzu ve hedeflerine göre düzenlenen zikir formülleridir. Bu zikir terkipleri, belirli âyet ve ha-dîslere dayanan dualar ile, o kişide kısa sürede gelişme sağlayacak ilâhî isimler grublarından olu-şur.
&
Tarikâtlarda verilen zikir formülleri günümüzde genellikle hep GENEL ZİKİR kapsamında olduğu için; gelişme sürecini de 30-40 yıl gibi çok uzun za-man dilimlerine yaymaktadır.
Oysa bu özel zikir formüllerini deneyenler, kendi-lerinde bir-iki sene gibi, çok kısa süreler içinde büyük gelişmeler hissetmektedirler.
ÖZEL ZİKİRİN, özel gayeye yönelik bölümünde yer alan bazı zikirlere misal vermek gerekirse, bu konuda şunları söyleyebiliriz numûne olarak:
"Allahümme inniy es'elüke hubbeke"
"Allahümme elhimniy rüşdiy"
"Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin"
ÖZEL ZİKİR bölümündeki (b) şıkkında yer alan kişiye özel zikirlere gelince ise.
MÜRİD - KUDDUS - FETTAH - HAKÎM - MÜ'MİN - RAHMAN - RAHÎM - BÂSIT - VEDUD - CÂMİ - RÂFİ
Ve daha bunlar gibi değişik Allâh'ın isimlerinden oluşur.
Kişinin beyin programının ihtiyaç gösterdiği bir biçimde; kişiye özel sayılar ile bunlar formüle edilerek çekilir. Ve kişi üzerinde kısa sürede tesiri açığa çıkar.
Ancak, burada da hemen şunu ilâve edelim. Bu ZİKİR çalışması içinde, zikirle açılan ek kapasite-sinin değerlendirilmesi sırasında yoğun olarak İLME ağırlık verilmesi ve artan kapasitenin İLİM ile de-ğerlendirilmesi şarttır. Aksi halde bu kapasitenin cinnî ilhamlar istikâmetinde programlanması söz konusu olabilir ki; bu da hiç iyi olmaz.
Ayrıca bu tür zikirler sırasında kitabın girişinde yazdığımız CİNLERE KARŞI KUR'AN'DA ÖĞRETİLEN KORUNMA DUASININ yapılması son derece yararlı olur.
&
İşte kısaca bu ön bilgiyi verdikten sonra, az önce sorulan sorunun cevabını hemen açıklayalım.
İslâm camiâsında genellikle RUHANİYETİ arttırı-cı zikirlere devam edildiği için; maneviyâtı son de-rece güçlü sayısız insan yetişmesine karşın; dünya ilimlerine dönük beyinler çok az çıkmıştır! Şayet beyin sistemli bir şekilde dünya bilimlerine yönelik bir biçimde zikir ile takviye olunsa idi, elbette ki o yönde gelişmiş üst düzey beyinler de çıkardı.
Ancak, ne var ki, "yarın zorunlu olarak terkede-ceğin şeye, bugün sahip çıkarak, kendini, o şeyi terketmekten ileri gelen azâbdan koru" düşünce-sinde olan İslâm camiâsı, dünyaya fazla bir değer vermemiş ve o yolda kendini fazla yormamıştır.
&
Önce anlaşılması son derece kolay olan şu misâli verelim.
Size son derece kıymetli mücevherle dolu bir kasa veriyorlar ve diyorlar ki.
-Şayet anahtarını elde edersen, bu kasayı aça-bilirsin, içindeki her şey senin olabilir. Soruyorsu-nuz:
-Peki anahtar nedir, nasıl açabilirim? Cevab.
-Ucu özel bir şekillendirmeye tabi tutulmuş de-mirdir anahtar. Elde etmek içinde şu kadar pahasını ödemek zorundasın.
Diyorsun ki, kasa nasıl olsa bende! O kadar paha ödeyeceğime, alırım bir demir, alırım bir ege; çenterim demiri olur anahtar!
Ama ne çare ki, bir ömür boyu demir çentseniz, o kasanın özel kilit şifresine uygun anahtarın bir ben-zerini yapamazsınız. Ve bu yüzden de kasanızı açıp içindeki çok kıymetli mücevherlere kavuşamazsı-nız. Ta ki, pahasını ödeyip özel şifresi için yapılmış anahtarı elde edene kadar. Unutmayalım ki, her ki-lit ancak şifresine uygun anahtar ile açılır.
İşte bu misâlde olduğu üzere, her beynin kendine özel bir formüle ihtiyacı vardır ki çok kısa sürelerde büyük gelişmeler elde etsin. Ama bunun için de elbette, bu konudan anlayan, bu konu hakkında bilgi sahibi kişiyi bulmak zorunluluğu mevcuttur.
Bu devirde böylesine ehil kişiyi bulmanın çok zor olduğunu düşünerek bu kitapta, bize ihsan olunan ilim ölçüsünde, elden geldiğince çeşitli zikir formül-lerinden sözedeceğiz. Ki bunlar bizatihi tecrübeleri-mize göre son derece yararlı olmuşlardır.
Dileyen bu zikir formüllerini bir süre kendi üzerin-de dener, fayda görürse devam eder, fayda bulmaz-sa da genel zikirlerle ruhaniyetini geliştirme yolun-da çalışmalarına devam eder.
 
ÇOK ZİKREDEN DELİ Mİ OLUR?

ZİKİR konusunda halkımızın çok korktuğu bir hu-sus vardır. Elbette bunda en büyük faktör de "menfî şartlandırma"dır.
"Çok tesbih çekme, deli olursun!"
Türünden, kasıtlı ya da kasıtsız söylentilerin kesinlikle belli olan bir yönü vardır ki o da `BİLİNÇ-SİZLİK' olan şartlandırma, insanları ZİKİR konusun-da son derece ürktürmüştür.
Kur'ân-ı Kerîm her halûkârda, ayakta, otururken, yan yatarken sürekli zikir yapılmasını tavsiye eder-ken; maâlesef, bu bilinçsiz çevreler, elden geldiğin-ce insanları zikirden uzak tutmaya çalışmaktadır-lar.

"ALLAH'I AYAKTAYKEN, OTURURKEN, YATMIŞ-KEN ZİKREDERLER; GÖKLERİN VE YERİN YARADI-LIŞ HİKMETİNİ DÜŞÜNEREK, RABBİMİZ SEN BUN-LARI HİKMETSİZ BOŞUNA YARATMADIN MÜNEZ-ZEHSİN DERLER" (Al-i İmran.S.A.191.)
Evet, insan daima üç halden birindedir. Ya ayak-tadır, ya oturuyordur, veyahud da yatmaktadır. İşte, yukarıda âyet, her üç halûkârda da zikredilmesi ge-rektiğini bize açık seçik vurgulamaktadır.
&
Öyle ise, bize düşen, elden geldiğince, zikir yap-maktır!
Nerede olursak olalım, ister abdestli, ister ab-destsiz, olabildiğince zikir yapmak suretiyle beyni-mizi geliştirelim, Allâh'a yakîn elde edelim.
Bizim, nice içki içen ve hatta alkolik olan kişiye zikir tavsiyemiz vardır ki, bunlar meyhanede içki içerken zikre başlamışlardır.
Bir elinde içki kadehi, diğer elinde tesbihle işe başlayan bu kişiler; zikrin beyinde yaptığı yeni açı-lımların sonucu; kendilerinde meydana gelen idrâk ile bir süre sonra içkiyi bırakmışlar; ve daha sonra da kendi içlerinden gelen bir şekilde, hiç bir dış baskı olmaksızın beş vakit namaz kılıp, Hacca gitmişlerdir.
&
Biz diyoruz ki, ZİKİR insana en güzel gelecekle-rin yegâne anahtarıdır; çünkü beyin kapasitesini geliştirmeye yönelik yegâne ve en güçlü çalışma-dır.
Ya, çok tesbih çekip de deli olanlar; diyecek-siniz!.
Şunu kesinlikle ifâde edeyim ki, çok tesbih çek-mek yüzünden hiç bir normal insan deli olmaz!
Ama şurası kesindir ki, çevresinde normal gibi tanınan oysa gerçekte şizoid ya da paranoid olan pek çok insan vardır!
Bunların bu hasta durumları genellikle 35-40'tan sonra bazen de daha ileri yaşlarda ortaya çıkar. Hatta bazen de bir vesile olmazsa, hiç ortaya çık-madan kapalı olarak bu dünyadan geçer giderler.
İşte, bu esasen hasta yapılı olan kişilerden biri bir vesile ile tesbih çekmeğe başlamış ve daha sonra da bir vesile ile hastalığı ortaya çıkmışsa, ard niyetli kişiler tarafından bu durum hemen tesbih çekmeğe zikir yapmaya bağlanarak, insanlar din-den ve zikirden soğutulur.
Oysa, normal yapılı, sağlıklı, akıl-mantık bütünlü-ğüne sahip bir insanda, zikrin asla hiç bir zararı yoktur! Aksine, bu tür bazı hastalıkları olan kişi-lerde dahi zikrin bazı faydaları olmakta; onların taşkın halleri zikir yoluyla oldukça kontrol altına alınabilmekte veya çok çok içe kapanık halleri da-ha dışa açılmaya yönlendirilebilmektedir.
&
Her ne kadar, Türkiye'de tarikâtlar yasak idiyse de, basında okuduğumuz ve çevremizden duyduğu-muz kadarıyla, Türkiye'de nerede ise her beldede bir şeyh vardır; ve bunların belki de toplam Türkiye nüfusunun yarısına yakın derviş topluluğu vardır. Yani en azıyla Türkiye'de 10 milyon zikir yapan in-san sözkonusudur. Bu sayının yüzde ya da binde ya da onbinde kaçı, normal sağlıklı bir insanken, tes-bih çekmek yüzünden akıl hastası olmuştur ki?
Şunu kesin olarak ifâde edelim ki, normal, sağlık-lı, mantıksal bütünlük içinde yaşayan hiçbir insan, zikir çekmeğe başlaması yüzünden deli olmaz, kafayı üşütmez! Şayet, belki onbinde bir kişi böyle bir sebepten hasta oldu denirse, onun geçmişini araştırın deriz. Ya genetiğinde ya da doğuştan ge-len sebeplerle bu hastalığın o kişide önceden mev-cut olduğu açık-seçik görülecektir.
* * *
ZİKİRDE NİÇİN ARAPÇA KELİMELER?

"ZİKİR"den sözedildiği zaman hemen akla takılan ve sorulan bir soru da şudur:
-Niçin biz bu kelimeleri Arapça olarak söyliye-lim? Aynı kelimelerin Türkçe karşılığını söylesek olmaz mı?
Allâh (TANRI'dan sözediyorlar elbette), sanki Türkçe anlamaz mı ki biz Türkçe okuyamıyoruz?
Elbette, bu sorunun cevabını da vermek böyle bir kitapta, bize düşer! Öyle ise, dilimiz döndüğünce, bunun da izâhını yapalım.
Bilelim ki. Sesle duyduğumuz bir kelime, yapılan işin en son safhasıdır! Olay beyinde, o anda içten -yani kozmik boyuttan- veya kozmik âleme ait bir varlıktan gelen; ya da dıştan -yani çevremizdeki al-gılamakta olduğumuz herhangi bir varlıktan- gelen bir impalsla yani bir dalga - ışınsal etki ile başlar.
Bu gelen etki neticesinde, önce beynin biomanyeti-ği, sonra bioelektriği ve daha sonra da bioşimik yapısı tesir alır. Bioşimik yapı aldığı tesir ile ken-disindeki verileri bir araya getirdikten sonra, çıkan neticeyi tekrar bioelektrik kata dönüştürerek, ilgili sinir sistemini uyarır ve hangi organla ilgili bir du-rum sözkonusu ise olayı ona aktarır. Ve biz, o or-gandan yansıyan bir eylem olarak, sonucu algıla-rız!
Yani esas olan, dışta algıladığımız ses - görüntü değil, bir üst boyutta cereyan eden dalga-bioelekt-rik-bioşimik üçlü sistemidir!
Şâyet, beynin bu ana çalışma sistemini kavra-yabildiysek; anlıyacağız ki, önemli olan, kelimenin harf dizilişinden oluşan lisan değil, kelimeleri mey-dana getiren frekans-titreşimdir!
"TEK'İN SEYRİ" adlı kitabımızda "ÜSTMADDE" isimli ses ve video kasetlerimizde izâh ettiğimiz üzere, evren ve içinde her boyutta varolan, tüm varlıklar orijini itibariyle kuantsal kökenli dalga varlıklardır. Ve dahi bu dalga yapıların her biri, bir anlam taşımaktadır.
Bu ışınsal kökenli varlıklar tanımına uygun olarak, salt enerji varlıklar, belli bir anlam taşıyan ve o anlama yönelik görev yapan varlıklar olarak "MELEK" kavramı ile dinde açıklanmıştır.
Nitekim, "Melek" kelimesinin aslı "melk"ten gelir ki "güç, kuvvet, enerji" anlamındadır.
İşte, evrensel manâda her titreşim - frekans bir anlam taşıdığı gibi, beyne ulaşan her kozmik ışın, frekans dahi bir anlam ihtiva eder biçim de evrende yerini alır.İnsan ise, KENDİ ÖZ GERÇEĞİNİ, "ALLAH"I TANIMAK için varedilmiş yeryüzündeki en geniş kap-samlı birimdir!
İnsan'ın kendini bu beden sanması, Kur'ân tâbiri ile "aşağıların en aşağısında varolması";buna karşı-lık özünün hükümleriyle yaşaması ise"cennet haya-tı" diye tanımlanmasına yol olmuştur Bu yüzden in-sana tek bir görev düşmektedir:
 
KENDİNİ ÖZ YAPISINDA TANIMAK!

Bunu da din, "NEFSini bilen RAB'bini bilir" diye formüllemiştir.

İşte, madde boyutunu asıl sanan beyin, kesitsel algılama araçlarının -beş duyu- kaydından ve onun getirdiği şartlanma blokajından kendini kurtarabil-diği takdirde; mikrodalga evren gerçeğini farkede-cek, idrâk edecek ve o gerçek boyutta, gerçek yerini almak için, gerçek varlığını hissetme arzusu duyacaktır.

Bu arzu onun dalga yapıyla ilintisini güçlendire-cek ve neticede farkedecektir ki, kendisinde mey-dana gelen tüm olaylar, dalga anlamların açığa çıkışından başka bir şey değildir.

Yâni beyin, dalga anlamları, bildiğimiz boyuta transfer eden ve bu arada da, bir yandan bu kav-ramları dalga bedene yüklerken, diğer yandan da dışarıya yayan muazzam bir cihazdır.

"ZİKİR", ancak işte bu anlattıklarımızın kavranıl-masından sonra anlaşılabilecek, idrâk edilebilecek bir sebebledir ki, bize geldiği gibi Arapça orijinal kelimelerle yapılan çalışmadır.

Zirâ, her bir kelime, harf; belli bir frekansın-titre-şimin beyinde ses dalgalarına dönüşmüş halidir.

Her frekans bir anlam taşıdığına göre; kelimeler, belli anlam taşıyan frekansların, ses dalgalarına dönüşmüş halidir ki; bu da "zikir kelime ve kavram-larını" oluşturur.
Yâni, belirli evrensel anlamlar, kuantsal anlam-lar, evrende dalga boyları, titreşimler halinde mev-cût olduğundan; bunların ses frekansına dönüşmüş haline de kelimeler dendiğinden; o anlamların titre-şimine en uygun kelimeler Arapça olduğu için, zikir kelimeleri Arapça olmuştur.

Dolayısıyla, siz o kelimeyi değiştirdiğiniz zaman, asla o frekansı tutturamaz ve asla, o istenilen frekansın ihtiva ettiği anlama ulaşamazsınız.

İşte bu sebebledir ki.

Kişi, Allâh Resûlünün, Kur'ân-ı Kerîm'in insanlara idrâk ettirmek istediği sırlara ermek ve evrensel gerçeklere vâkıf olmak istiyorsa, zikir kelimelerini geldiği gibi, yâni Arapça orijinalinde olduğu gibi, tekrarlamak mecburiyetindedir.

Ve dahi, en az hayatında bir kere, kesinlikle, Kur'ân-ı Kerîm'i Arapça orijinal kelimeleriyle bey-ninde tekrar etmek ve bunu RUHUNA yani dalga be-denine yüklemek zorundadır! Ki, ölümötesi yaşa-mında sonsuza dek kendisinde bulunan bu bilgi kaynağından yararlanabilsin!

Ayrıca, bundan çok daha basit bir sebebi de var-dır bu kelimelerin arapça olarak orijinaline uygun biçimde tekrar edilmesi zorunluluğunun.

Bu Arapça kelimeleri, eğer, Türkçe'ye çevirmeye kalkarsanız, bazen bir sayfa, bazen daha fazla yaz-mak zorunda kalırsınız; o anlamı verebilmek, o ma-nâyı kavraya bilmek için. Oysa, bunu tek kelime olarak tekrar imkânı mevcutken!

Bilmem anlatabildik mi, "ZİKİR" daima, niçin gel-diği orijinaliyle yapılmalıdır.
* * *
EN BÜYÜK ZİKİR; KURÂN-I KERİM

DUA ve ZİKİR kaynağı olan KUR’AN-I KERÎM’deki bazı sûre ve âyetlerden sözederek dualar bölümüne girelim.
Bilelim ki, Kur’ân-ı Kerîm’de mevcût bulunan en büyük dua âyetleri "FATİHA" sûresidir.

Bu sebebledir ki, namazın her rek’âtında bu âyetlerin okunması farz olmuştur. Hazreti Resûl Aleyhi’s-selâm bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Fâtiha’sız namaz olmaz"!

Gene bu konudaki bir başka hadîs-i şerîf’te Fâtiha için şöyle buyrulur:

-Sana Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerin sevab cihe-tiyle en büyüğünü öğreteyim mi? Bu sûre, Elham-dulillahi rabbul âlemiyn"dir.’

Gene bir başka hadîs-i şerîf’e göre, Fâtiha sûresi "Kur’ân’ın anahtarıdır".

Fâtiha sûresi ile alâkalı, bu sûrenin faziletini bil-diren pek çok hadîs-i Rasûlullah mevcut olmasına rağmen, biz bu konuda daha fazla konuşmak iste-miyoruz.

Ancak şunu belirtelim ki, hergün 41 Fâtiha oku-mayı alışkanlık edinenler bunun pek çok faydasını zaman içinde müşahede ederler.

Ayrıca sahabeden bazı zevât çeşitli ağrılara karşı gene bu sûreyi okuyarak çok faydalandıklarını bil-dirmişlerdir ki, bunu daha sonra da tecrübe edip yararını gören bir hayli insan mevcuttur.

Fâtiha’nın ayrıca belli bir süre ile kayıtlı olmaksızın 40 bin defa okunmasının da kişiye ölümötesi ya-şamda çok büyük faydalar hasıl edeceği çeşitli evli-yâullâh tarafından ifâde edilmiştir.

&
Öte yandan her "fâtiha" okunuşunda, sonunda "Amin" denmesi hakkında da birçok hadîs vardır.

OKUNUŞU:

BİSMİ’LLÂH’İR-RAHMÂN’İR-RAHÎM.

Elhamdu lillahi rabbil âlemiyn, errahman-ir ra-hiym, mâliki yevmid diyn, iyyake na’büdü ve iyyake nestaıyn, ihdinas sıratal mustakıym, sıratalleziyne en’âmte aleyhim gayrıl mağdubi aleyhim veladdâl-liyn.

ANLAMI:

Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla (başlarım). Hamd, âlemlerin rabbı olan, rahman ve rahîm Allâh’a aittir. Din gününün mâlikidir. Yanlız sana kulluk eder ve yanlız senden yardım isteriz. Hidayet et bize, doğru yola; O doğru yola ki, en’âm-da bulunduklarına nasib ettin o yolu; gazabına ula-şanların ve dalâlette kalanların değil.

"FÂTİHA" Sûresinin "sır" mânâları için "TEMEL ESASLAR" kitabını inceleyebilirsiniz.

KUR'AN-I KERİM, NASIL ANLAŞILIR?

En büyük ZİKİR olan Kur’ân-ı Kerîm bahsine gel-meden önce; kısa bir şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in na-sıl anlaşılması gerektiği üzerinde, fazla derine gir-meden, sadece ana hatları ile durmak istiyorum. Zirâ, bize "ONU ANLAYASINIZ DİYE" denilerek inzâl olmuştur.
Bütün mahlûkat, şartlandırılarak, ezberletilerek bir şeyler yapabilir. Ancak, sadece İNSAN, idrâk ve tefekkür gücüne sahip varlık olarak, ve bu özelliği dolayısıyla, "YERYÜZÜNDE HALİFE" olmak şerefine nâil olmuş; bu gerçeği idrâk edip gereğini yaşıyabi-lenlere de "ŞEREFLİ MÜSLÜMANLAR"

denilmiştir. Elbette ki, takliden bir şey yapabilenler de "yakîn"leri ölçüsünde bundan hisselerini alırlar.
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için önce "tâhir’ olmak, yani -arınmış" olmak gerekir. Çünki, "Arınmamış olanlar dokunmasınlar" deniliyor. Bu âyeti mâalesef yanlış anlıyor; gidip suyla yıkanıp, abdest alıp "arın-dığımızı" sanıyoruz!

"Tahir"in zıddı olan "necîs"in yani necasetin, yani pis-kirli olma hâlinin ne olduğunu, bakın nasıl târif ediyor aynı KİTAB:

Kesinlikle necis olanlar müşriklerdir".

Yani, necis olma hâlini meydana getiren "şirk" düşüncesidir!

İşte bu iki âyet bir bütünleme ile şunu ifâde etmektedir:
"ŞİRK düşüncesiyle kirlenmiş olan müşrikler, bu pis düşünceden, ARINMADAN KUR’AN’A EL SÜRME-SİNLER; çünkü şirk düşüncesiyle, ALLAH’ın vahda-niyetini, TEK’LİĞİNİ, AHADİYYETİNİ anlatan bu Kudsâl Kitâbı anlıyamazlar".

İnsanların, birimsellikten doğan bir biçimde, gök-te hayâl ettikleri TANRI’ya, bakış açılarına karşın; ALLAH’ın vahdaniyetini, AHADİYETİNİ, SONSUZ - SINIRSIZ TEK OLUŞUNU en açık - seçik bir biçimde vurgulayan ve Tek’ten çoka bakış açısını açıklayıp öğretmeyi gaye edinmiş olan KUR’AN-I KERÎM’in anlaşılması, elbette ki kolay değildir.

İşte bu sebebledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak is-tiyorsak, önce ŞİRK düşüncesinin pisliğinden ARIN-MAK mecburiyetindeyiz.

Nedir ŞİRK düşüncesi?.

TANRInın varlığını düşünmek, TANRI vardır zannı ŞİRK düşüncesinin temelidir!

Senin dışında; yukarıda; ötede; seni uzaktan, du-yan, gören; kâh senin yaptıklarına karışan, kâh mü-dahele etmeyen; senin yaptıklarına bakıp, ona göre seni tanıyıp, hakkında karar verecek olan; kızdırır-san seni cehenneme atacak; bir punduna getirip onu kandırabilirsen cenneti sana ikrâm edecek olan; kâh celâlli, kâh da çok tonton merhametli büyükbaba gibi bir TANRI var sanmak! İşte şirk denen olayın ta kendisi budur!

Ve tabîidir ki, buna bağlı olan tanrılık ve tanrıya tapınma kavramları, şirkin detaylarını teşkil etmek-tedir.

İslâm dininin, insanı ŞİRK kavramından kurtara-cak anlayışı, sistemi ise Allâh Resûlü Muhammed Mustafa Efendimiz aleyhi’s-selâm tarafından şöyle tarif edilmiş ve formüllenmiştir:
 
TANRI YOKTUR, sadece ALLAH vardır

Bu demektir ki özetle...

Sizin düşündüğünüz gibi, bir tanrı ve tanrılık kav-ramı kesinlikle mevcut değildir; ALLAH vardır ve O’-nun oluşturduğu kendi sistemi mevcuttur.

"Zikrin faziletlisi Lâ ilâhe illallâh’tır"

"Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer, hırsızlık yapsa da, zinâ yapsa da"!.

Gibi hadîs-i şerîfler hep Kelime-i Tevhid formülü-nün manâsının yüceliğine dikkati çeker. Yani, bir kişi bütün bunları yapsa dahi, Kelime-i Tevhid for-mülünün taşıdığı anlamı kavradığı zaman; artık bu yaptıklarına tövbe eder; tanrı var tahayyülünden ile-ri gelen yaptığı yanlış işlerden vaz geçer; Allâh’a yüzünü döner; gereğini yaşar ve bu da ona cenneti getirir, demektir.

Bu konunun daha tafsilâtlı izâhını isteyenler "Hazreti MUHAMMED’İN açıkladığı ALLAH" isimli kitabımızı inceliyebilirler.

Evet, cenneti nasıl yaşamağa başlar insan?..

"Onlar dünyada iken cennet nefhalarını almaya başlarlar" buyuruluyor. Ne demektir bu?..

İnsan, ÖTEDE BİR TANRI, ya da ÖTENDE BİR TANRI şirkinden arınmağa başladığı zaman; SON-SUZ - SINIRSIZ, ALLAH adıyla işaret edilenin ne ol-duğunu yavaş yavaş farketmeğe idrâk etmeğe ve hissedip, yaşamağa başlar.

İdrâk eder ki, SONSUZ - SINIRSIZ ALLAH, her zerrede, tüm varlığı ile mevcûttur; ve dolayısıyla kendi benliğinde, özünde, her zerresinde kemâliyle, Zât’ına yakışır şekilde "O" vardır!.. Yıllardır öte-lerde sandığı; özünden, benliğinden yüz gösteriver-miştir kendisine!..

"Ben taşrada arar idim,
Ol cân içre cânan imiş!.."

mısraları dökülüverir ağzından.

Sonra bakar görür ki, her zerre de yüz gösteren "O"!..
-Başını ne yana çevirirsen hep ALLAH'ın VECH'ini (yüzünü) görürsün"

Ayetinin "Sır"rını idrâk eder; her yer ve her şey adı altında hep O'nu sevmeye başlar. Kimseye, kız-maz, küsmez; kimsenin hakkını yemez; kimseye dil uzatmaz; kimseyi istemediği bir işe zorlamaz; ge-çici değerlerle vakit harcamak yerine, kalıcı hiz-metlerle vaktini değerlendirip; hem fiîlleriyle, hem diliyle, hem bilinciyle hep sevdiğini zikreder hâle gelir.

Eskiden, İslâmiyet kendisine çok zor gelirken; şimdi kendisine çok basit ve çok kolay geliverir!..
Zâten nedir ki.

Kelime-i şahadeti dille tekrarlamak bir yana ha-liyle yaşamağa başlamıştır. Farz olan beş vakit na-maz!.. Nedir ki.

Sabah, velev ki kalktığında, elini yüzünü yıkarken, ayağını da yıkayıp almış olur abdesti; ve alt tarafı, iki dakikadır, iki rekât sabah namazı!..

Öğlende, bir fırsatını bulamaz mı dört dakikacık!.. Dört rekât da farz öğle namazı; madde’nin tüm stresi içinde, dört dakikalık sonsuzluk tasavvuruyla yaşanan, dört rekât öğle namazı.

İkindi namazı için. Farz edilen dört rekât namaz için bulunamaz mı dört dakika. Senin gerçek boyu-tun olan o sonsuzluğa, açılan pencere!..

Akşam eve gelmişsin; günün bütün dünya dertle-rinden kendini soyutlayabilmek için; elini yüzünü yıkayıp, abdest alıp üç dakikalık, üç rek’âtlık özün-deki sonsuzluğa yöneliş, o sonsuzlukta huzur!..

Ve nihayet yatmadan önce, günün bütün prob-lemlerinden arınıp, kendi gerçek âlemine dalmayı kolaylaştıracak dört rekâtlık, farz olan yatsı.

İşte üzerine farz olan; İslâmiyete göre, bu kadar az ve basit!.. Topunu toplasan günde 17 dakika-cık!.. 1440 dakika içinde, sadece 17 dakika!..

Ama istiyorsan, daha fazlası, diyorsan; beni, son-suz bir gelecek bekliyor, benim orada daha pek çok şeylere ihtiyacım olacak, idrâkına gelmişsen; dile-diğin kadar arttırırsın yararlı çalışmalarını.

Namazdan sonra ne var, Hac!.

İşte bu da son derece önemli bir konu. Biz haccın niçin çok önemli olduğunu, neyi nasıl getirdiğini tüm sistemiyle, "İNSAN ve SIRLARI" ile "TEMEL ESASLAR" isimli kitabımızda izâh ettik.

HAZRETİ RASÛL ALEYHİ’S-SELÂM BUYURUYOR Kİ:

"Hacca gitmekte acele ediniz!.. Çünkü hiç biriniz ileride karşısına hangi engellerin çıkacağını bile-mez!.."

Ve gene ŞİDDETLE UYARIYOR ki:

"Kim gitmesine engel olacak şiddette bir hasta-lık, yahud haccı yasaklayan ZALİM SULTAN, yahud da yoksulluk olmadığı halde HACCA GİTMEDEN ÖLÜRSE, o kimse ister YAHUDİ, ister HIRİSTİYAN OLARAK ÖLSÜN!.."

Bu, dini tebliğ edenin hükümleri göstermektedir ki hac âcilen yerine getirilmesi zorunlu bir ibâdet-tir!.. Niye?...
Çünki, hacda, o güne kadar bilerek ya da bilmiye-rek yapmış olduğun TÜM suçların -kul hakkı da da-hil- tamamiyle silinmekte; "anandan doğduğun gün-ki kadar günâhsız olarak" dönmektesin; ve "acaba affoldu mu" diye düşünmeni de Hazreti Resûl, "en büyük günâh" olarak değerlendiriyor!..

Böyle bir fırsat kaçırılır, terkedilir mi?.. Ölümün, hele günümüz şartları içinde, ne zaman geleceği belli değilken; bir an önce, bizi azaba sürükliyecek tüm menfi yüklerden arınıp sıfırlanmak varken; bun-ca menfi yükle, günahla ölümötesi âleme geçmek mantık işi mi?..
Hele, bunu yapmamaktan dolayı bir HIRİSTİYAN veya YAHUDİ inançsızlığını göze alarak ölmek söz konusuyken!..

İkinci olarak, bir de haccın manevî yanı var!.. Hiç olmazsa, çok kısa bir süre de olsa; sanki kefen giyer gibi, dünyadan soyunarak ihramları giyip; madde dünyasından ve onun tüm geçici değerle-rinden arınıp; sonsuzluğun tarifi mümkün olmayan ÜSTMADDE değerlerinin içine dalmak!.. Bilinç boyu-tunun sonsuzluğunda, benliksiz bir biçimde kulaç atmak!..
Kâ’be’de dahi Vechullahı görebilmek!..
Ve Yâr ile sohbet etmek!..

İleri gidiverdiysek affola!.. Ama sızıverdi testiden işte!..
Neyse gelelim Oruca ve Zekâta...

Oruç, insana sanki yapısındaki melekî boyutu hissettirmek için konulmuş özel bir farz!.. Büyük rahmet!.. Sen, yemeden, içmeden, seks yapmadan, ve seks düşünmeden, başkalarının hakkında kötü düşünmeden, kötü konuşmadan da durabilen; ve böyle yaşayabilen bir meleksin idrâkını hissettir-mek için konmuş bir farz!.. Senede, 365 gün içinde sadece 29 gün!.. Sana bu beden olmadığını, bir bilinç varlık, düşünsel varlık olduğunu, melekî boyu-ta ait bir varlık olduğunu farkettirmek için konul-muş bir farz!..

Ve zekât!.. Anladıysan, her zerrede, her birimde varolanın gerçekte sadece "O" olduğunu, paylaş onlarla hiç olmazsa varlığının kırkta birini; diyen anlayış.

İşte en basitiyle İslâm.

İslâm'ın temel esaslarını ve bu temel esasların hangi sırlara dayandığını detaylı bir şekilde öğren-mek isteyenler "TEMEL ESASLAR" kitabımızı oku-sunlar...
"Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; sevdiriniz, nef-ret ettirmeyiniz"!.

Buyuran Efendimiz Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bildirdiği Kur'ân-ın bize en öz manâda anlatmak istedikleri ve bizden taleb ettikleri.

Şayet bunları anlıyabildiysek.

Şimdide önce "GÜNAH"ı anlıyalım sonra da "İstiğfar"ın ne olduğunu ve nasıl bir düşünceyle yapılması gerekliliğini.

"Dağlar gibi kuşatmış,benlik günâhı seni Günâhını bilmeden, gufrânı arzularsın"

Ve işte bundan sonradır ki. Artık KUR'AN-I KERİ-M'e "EL SÜREBİLİRİZ"; ve ZİKRE, DUAYA başlı-yabiliriz. (¾"İSLÂM" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)
 
ZİKİR, SADECE TESBİH DÖNDÜRMEK DEĞİLDİR

Kur’an-ı Hakim’de beyan edildiği üzere, Allahu Teâla insanoğluna kaldırabileceği kadar yük yükler.

(Bakara/286) Evet, Allah bize kaldıramıyacağımız, takat getiremiyeceğimiz yükü yüklemez. Ama dili-miz Allah’ın zikrini, gönlümüz Allah’ın şükrünü, vü-cudumuz taatını kuvvet ve irade sahibi olarak yeri-ne getirmekle mükelleftir. Biz bunu yerine getir-meye çalışalım.

Nefsimiz için belki ağırlık sayılabi-lecek bu vazifeleri yapmaya çalışalım

Musa A.S.’a şöyle vahyolunmuştu: “Ben, büyük-lüğüm karşısında acziyetini idrak edip, beni zikre-derek, benim için şehvetlerinden uzaklaşan kimse-nin namaz ve ibadetlerini kabul ederim.” Buradan anlaşılacağı üzere,
Allahu Azimuşşan, dünya tutkularından uzaklaş-madan yapılan ibadetleri, şehvetten ve gazaplardan uzaklaşmadan yapılan zikirleri kabul buyurmuyor.

Bir müminin, bir abidin, bir sufinin, eline tesbih alıp Allah’ın Rasulü’ne salât ve selam getirmesi, Allahu Tealâ’nın mübarek bir ism-i şerifiyle tesbi-hat’a oturması zikir olduğu gibi, asıl mana, bu zikru-llahın neticelerini, hükümlerini bilmektir.

Şu halde zikir dediğimiz zaman, onun bir hükmü vardır. Bir tesbih, zikir veya salavat-ı şerife dedi-ğimiz zaman, onun Allah katında tayin edilmiş; a-yetlerle, hadislerle bildirilmiş bir fazileti vardır. Aynı şekilde zikrullahın, salavat-ı şerifenin bir keyfiyeti de vardır. Yani ne zaman yapalım, hangi vakitte çe-kelim, ne durumda olalım; yatarak mı, ayakta mı, abdestli mi, abdestsiz mi gibi soruların cevapların-da mündemiç bir keyfiyeti vardır.

Zikir sadece eldeki tesbihi döndürmek değildir. Zikir, Allah’ın nuraniyetinden ve azametinden indi-rilmiş bir rahmettir. Bu rahmetin dünyaya indirilen yağmur gibi hükümleri, faziletleri, keyfiyeti vardır. O su ne şartlarla bağa-bostana fayda verir? O su hangi şartlarla içilir? O suyun temiz olma durumu nedir, kirli olma durumu nedir? Mesela kullanılmış suyun hükümleri nelerdir? Bir mümin abdest alsa, onun necaset olmayan abdestinin artığını ben kullanabilir miyim?

Nasıl ki fıkıhta ve çeşitli dünya ilimlerinde bütün bunların bir hükmü varsa, Allah’ın zikrinin de bir keyfiyeti ve hükmü vardır. Hoca efendiler zikrin hü-kümlerini bize tebliğ ederler, ayetlerle, hadislerle faziletlerini söylerler. Ama bir terbiye ve kemalât elde etme yolu olarak vücut üzerindeki netice ve tesirlerini, meyvelerini, meşakkatlerini, zahmet ve sabırlarını, bize pek anlatmazlar. İşte ehl-i tasavvuf, bunu bir meslek haline getirmiştir.

Zikrin beden üzerinde bir neticesi vardır. Zikri çekmenin bir keyfiyeti, aynı zamanda, insanı ıslah eden, bir nuraniyeti vardır. Şu halde zikir deniz gibidir, insanı temizler ve arındırır. Nefsin ıslahına sebep olur. İçindeki kudsî cevher ve vasıflarla, az-gın olan nefsleri zincirler, azmış olan insanları yola getirir. Baştan çıkmışlara idrak verir. Yolunu şaşır-mışları dizgine getirir.

“Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiya/30) ilâhî beyanı mucibince su, dünya için hayatî önem taşır. Hayvanlar suyla yaşar, bitkiler suyla yaşar, insanlığın hayatı suyla kaimdir. Allah suyu yeryüzünden kaldırsa bütün hayat son bulur. Su nasıl beşeriyet için bir hayatsa, asıl hayat Allah’ın zikridir. Allah’ı bilmektir.

İmandan marifete, marifetten muhabbete, muhab-betten ülfet ve ünsiyete gitmeyen bir zikir tam bir menfaat vermez. Dervişler, “zikir çekiyoruz, ereme-dik” derler. Erecek yolu bulamadın efendim, ondan eremedin! Nasıl ki bir meyve ermek için sıcağa, havaya, oksijene, güneşe kendini teslim ediyor, râm oluyorsa, senin de ilâhî emirlere râm olman gerekir. İşte onun için muradımızı bulamadık, onun için menzilimize varamadık. (Semerkand.Zikir, sadece Tes-bih döndürmek değildir.

VARLIKLARIN ORTAK DİLİ ZİKİR

Günümüzde zikir denince boş oturan, yapacak başka işi gücü olmayan kimselerin yaptığı “olsa da olur, olmasa da” cinsinden bir ibadet akla geliyor. Bazı insanlar da beş vakit namazını kılan, Kur’an okuyan, ilimle uğraşan, haramlardan kaçan mümin-lerin gereken zikri yaptığını, ayrıca bir zikre ihtiyacı olmadığını düşünüyor.
Oysa Yüce Yaratıcı’ya karşı yapacağımız en bü-yük vazife devamlı zikirdir.
Zikir bütün ibadet çeşitlerini içine alan bir amel-dir.

Günümüzde insanların o kadar kafaları karışmış ki, bir takım ibadetlere dahi önyargılı yaklaşılabili-yor. Allah’ın bir emri olan zikir de bu önyargının ve cehaletin kurbanları arasında. Bu sebeple olsa ger-ek, zikir deyince hayatla irtibatları kopuk, yarı mec-nun insanların kendilerini adadıkları garip bir iş ak-la geliyor.


Oysa Mukaddes Kitabımız ve hadis-i şeriflerden öğreniyoruz ki, insanın Allah’a karşı yapacağı en büyük vazife zikirdir. Zikir bütün ibadet çeşitlerini içine alan bir ameldir. Onun belirlenmiş bir sınırı, zamanı ve miktarı yoktur. Çünkü zikredilen zat alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır. O, her an zikredil-meye, sevilmeye ve övülmeye layıktır. Her varlık O’nun karşısında aciz ve O’nu anmaya muhtaçtır. Her şartta ve her an yüce Allah zikredilmelidir. Öy-leyse varlık alemine adım attıktan sonra üzerimiz-den hiç kalkmayacak zikir vazifesinin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor.

VARLIKLARIN ORTAK DİLİ

Öncelikle, Kur’an’ın kâinattaki bütün varlıkların O’nu zikrettiğini haber verdiğini hatırlayalım:

“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamaz-sınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsra/ 44)

Her bir varlığın kendine ait bir dua ve tesbihi var-dır, onu bilir ve yerine getirir (Nur.S.A.41.). Zikir ve tesbih hangi dilde yapılırsa yapılsın, Yüce Rabbimiz yapanı bilir ve zikrini işitir.
Çünkü bütün mülk O’nundur.
Her şey O’nun sonsuz kudretiyle ve yüce irade-siyle vücut bulmuş, hayat sahnesine çıkmıştır.

Konumuzla ilgili ayet ve hadisler de bizlere bu gerçekleri öğretiyor: Her şey, kendi dili ve hali ile Yüce Yaratıcısı’nı zikreder. İlâhi kanun böyledir. Varlıkların zikir şeklini belki bizler fark edemeyiz. Ancak bir çeşit zikir yaptıkları muhakkak.

Kâinatta var olan her şey O’nu zikrederken, Alla-hu Tealâ akıllı insandan da sevgi ve iradeyle zikir yapmasını istemektedir. Çünkü insan, zikrin bütün çeşitlerini yapabilecek bir kabiliyette yaratılmış-tır.
İBADETLERİN ÖZÜ

Zikir bütün ibadetlerin özüdür. Bütün hak dinlerin ortak ibadetidir. Bütün peygamberler de bir anlam-da insanlara zikri öğretmek için gönderilmişlerdir. Çünkü denilebilir ki insanın yaratılış gayesi zikirdir.

Zikir iki taraflıdır. Birincisi, Yüce Rabbimiz’in in-sanı zikretmesi, diğeri ise insanın Allah’ı zikretme-sidir. Allah’ın sevdiği kullarını anması ile düş-manlarını anması elbette farklı olur. Dostları Al-lah’ı zikrederken Allah da onları anar.

İnsanın Yüce Rabbini zikretme ihtiyacı fıtratında gizlidir. Bu ihtiyaç hayatla başlar ve devam eder. Gerçek zikir öldükten sonra yapılır. Kabirde, mah-şerde, cennette ve cehennemde zikir hiç kesilmez. Cennetlikler hamd ederek, cehennemlikler ızdırap içinde devamlı “ya Allah” derler. Fakat birisinde muhabbet, diğerinde mecburiyet, mahcubiyet ve pişmanlık vardır. Sonuçta, dünyada iman eden de inkâr eden de ahirette Yüce Allah’tan başkasını zik-redemez.

Namaz niçin kılınır, zekât niçin verilir, hacca ni-çin gidilir, kurban niçin kesilir gibi binlerce soru sorulsa ve bir cevap istense, verilecek cevap zikir-dir. Hiçbir ibadet, kendi başına hedef değildir. Na-maz, oruç, zekât, hac, hizmet, güzel ahlâk, ilim, ir-fan, ihsan hep Yüce Yaratıcı’yı zikir içindir.

Zikir, kulluğun temel esası, tadı ve hedefidir. Zikir kalbin gıdası, ruhun safasıdır. Zikir sevginin ispatı, ilâhi dostluğun aynasıdır. Zikir sevginin ispatıdır. Zikretmeyen kimse sevgilisine yabancı, sevgisinde yalancıdır.
 
ZİKİR ALLAH’A YAKLAŞTIRIR

Zikir anmak, hatırlamak, unutmamak ve yad et-mek gibi manalar taşır. Ancak, ondaki gizli mana sevmek, yüceltmek ve özlemektir. Zikrin aslı, gö-nülden masivayı yani Allahu Tealâ dışındaki her şe-yi çıkarıp O’nu sevmektir.

En büyük ibadetlerden biri de namazdır. Ondaki tek hedef de bütün azalarla Allah’ı zikretmektir. “Beni zikretmek için namaz kıl” (Tâhâ.S.A.14.) ayeti, namazdaki asıl hedefin rukû ve secde değil, bütün bunları yaparken Yüce Mevlâ’yı zikretmek, dil ve hal ile O’nu yüceltmek olduğunu ifade ediyor.

Bir de şu ayeti düşünelim: “Namaz kıl. Muhakkak ki namaz, insanı kötülüklerden ve hoş olmayan hal-lerden alıkoyar. Hiç şüphesiz Allah’ın zikri en bü-yüktür.” (Ankebut.S.A.45.) Kulun Yüce Allah’ı zik-retmesi her şeyden büyüktür. Yaptığı zikre karşılık ol-arak Yüce Allah’ın kulunu zikretmesi ise hiçbir şey-le ölçülemeyecek kadar büyük bir saadettir. Allahu Tealâ’nın “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” (Bakara.S.A.152.) müjdesi her çeşit zik-ri içine alır. Allahu Teala’yı zikretmek için bu müjde yeter.

RASULULLAH A.S. EFENDİMİZ ZİKRİN YERİNİ VE DEĞERİNİ ŞÖYLE İFADE EDER:

“Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbimiz katın-da en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini; altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya şehit düşmenizden daha hayırlı olanını haber vereyim mi: Allahu Tealâ’yı zikretmek.” (Tirmizî, İbn-i Mace, Ahmed, Hakim)

Bir defasında yine Rasulullah A.S. Efendimiz’e, “Hangi cihad, hangi namaz, hangi oruç, hangi zekât, hangi sadaka, hangi hac daha faziletlidir?” diye so-rulduğunda, hepsi için şu cevabı vermiştir: “Bunlar-dan hangisinde Allahu Tealâ daha fazla zikredili-yorsa, o en faziletlisidir.” (Ahmed, İbn-i Mübarek, Tebaranî)

Bir ibadetin maddi şartlarda yapılması onun hede-finin zikir olmasını değiştirmez. Bilakis zikri çeşit-lendirip hayatın her alanına yayar ve manasını derinleştirir. Kurban keserken yapılan zikrin manası ve tadı ile, oruç tutarken yapılan zikrin tadı ve ma-nası aynı değildir. İkisi de bir zikir sebebidir. İkisi de kalbi Allah’a bağlama yoludur. Diğer ibadetleri de böyle düşünmeliyiz. Şu hadis-i şerif konumuzu anlamak için yeterlidir:

“Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında koşmak, şeytan taşlamak ancak Allah’ı zikretmek için emredildi.” (Ebu Davud, Tirmizî)

Eğer, “Hangi zikir daha faziletlidir?” diye bir so-ru sorulursa cevap aynıdır: Kalbin en fazla uyanık olduğu ve ihlâsla Yüce Rabbini yücelttiği zikir en faziletli olandır.

Müminler her yaptıkları amelin başında, içinde ve sonunda kalplerini kontrol etmeli. O amelle kalbinin ne derece uyandığına ve Yüce Allah’a ne kadar bağ-landığına bakmalıdır.

KURTULUŞ SEBEBİ

Şunu belirtelim ki, Allahu Tealâ’yı bir şekilde zik-retmek farzdır. Bu zikrin bir sayısı ve sınırı yok-tur. Müminlere verilen ilâhi emir şudur:

“Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Enfal/45)

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sa-bah akşam tesbih edin.” (Ahzap.S.A.41-42.)

“Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâ-fat hazırlamıştır.” (Ahzap.S.A.35.)

Allahu Tealâ’yı seven gafil olmaz. Gafil de, Alla-h’ın dostu olamaz. Zikir gaflet halinden kurtuluş-tur. Kalbi diri tutma çabasıdır. Bu ibadetin önemini vur-gulamak için bütün arifler, bu dersi geçemeyen kimsenin velilik makamına eremeyeceğini belirt-mişlerdir.

Zikir, hak yolcusunun en birinci amelidir. Tasav-vuf terbiyesinin ana hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Bütün mesele kalbin u-yanmasıdır. Kalbi uyanmayan kimse, bir türlü tak-lidî imandan kurtulamaz. Bu haliyle kalp, ibade-tin gerçek tadını alamaz. İlâhi emirlerdeki hikmeti ve inceliği anlayamaz.

Allahu Tealâ, dostlarının halini anlatırken onların zikre nasıl aşık olduklarını şöyle haber verir:

“Onlar öyle er kişilerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş işi onları Allah’ı zikretmekten, namazı kıl-maktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yür-ek-lerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gü-nünden korkarlar.” (Nur.S.A.37.)

“Onlar, ayakta otururken ve yanları üzeri yatar-ken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmran.S.A.161.)

Büyük müfessir Fahrüddin Razî, bu ayetin tefsirin-de Allahu Tealâ’ya gerçek kulluğun ve dostluğun ancak bütün vücut azalarıyla Allah’a yönelmekle mümkün olduğunu belirtmiştir. (Tefsir-i Kebir)

Arifler, Fahreddin Razî’nin anlattığı bu hale “zikr-i sultanî” derler ve onu şöyle tarif ederler:

“Zikr-i sultanî, zikrin vücuda yayılıp bütün duygu ve düşünceyi tesiri altına almasıdır. Bu durumdaki kimse öyle hassaslaşır ki, bütün eşyanın zikrini hissedecek hale gelir. Her gördüğü varlıkla birlikte bir çeşit zikre geçer.”




BÜYÜK VELİ İMAM-I RABBANÎ K.S. BU KONUDA ŞU MÜHİM UYARIYI YAPIYOR:

“Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derece-de zikir içinde kaybolması ve bu halin Allah’a yakın-lık sebebi olması için Ehl-i Sünnet inancına bağlı olmak şarttır. Ayrıca hak mezheplerden birisinin hükümleriyle amel etmek gereklidir. Bu, peşine dü-şülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur ve sükûna ulaşıp tertemiz olan kalp sahipleri, eşyaya baktıklarında devamlı Yaradan’ı hatırlarlar. Kalpleri eşyaya takılıp kalmaz. Buna, kalbin Allah’ın sevgisi ve zikri içinde kaybolması denir. Velilikte ilk basa-mak budur ve diğer velâyet makamları bu halin üze-rine gelişir.” (Mektubat)

ZİKİRDE İLK NOKTA

Başlanmayan hiçbir işten sonuç alınamaz. Zikirde ilk nokta, onun gereğine inanmaktır. Zikir fazilet değil, farz olarak görülmelidir. Sonra birinci adımı atmak gerekir. Taklitle de olsa zikre başlamalıdır. Kalbin uyanması için ona yönelmek şarttır. Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, devam edilmesi gerekir. Arifler işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir.

Allah’ın zikrini kalplerine nakşedenlere ne mutlu! (Se-merkand. Varlıkların Ortak Dili Zikir Dr. Dilaver Selvi.


RABBİMİZİ NASIL ZİKREDEBİLİRİZ?

Allahu Tealâ'yı zikretmenin farz olduğunu biliyo-ruz. Kur’an ve Sünnet’te zikir emredilmiş, ancak farz olan zikrin şekil, miktar ve zamanı belirtilme-miştir. Bununla birlikte her müminden Allahu Tea-lâ’yı çokça zikretmesi istenmiştir. Acaba ne zaman, ne şekilde ne kadar zikir yaparsak bu farzı yerine getirmiş oluruz?

Bizden istenen zikir, tıpkı namaz, oruç, hac gibi müstakil bir ameldir. Elbette namaz ve Kur’an oku-mak başta olmak üzere bütün ibadetler bir çeşit zi-kirdir. Ancak, Yüce Rabbimiz bunlardan ayrı olarak kendisini zikretmemizi de emretmektedir.
Bu durumu şu ayetlerden anlayabiliriz:

“Namazı bitirince, ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin.” (Nisa.S.A.103.)

“Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde Allah’ı zikredin.” (Bakara.S.A.200.)

“Düşmanla karşılaştığınız vakit sabredin ve Allah'ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Enfal.S.A.45.)

Önce şunu belirtelim ki Allahu Tealâ’yı zikretme-nin pek çok sebebi ve şekilleri vardır. Bütün kainat ve içinde meydana gelen olaylar, Kur’an’da düşü-nen ve ibret alanlar için bir zikir sebebi olarak gös-terilmiştir. Ayet-i kerimede, bunca varlığın ve olay-ların içinde olup, onların iç yüzünü biraz düşü-nen gerçek akıl sahiplerinin, yürürken, otururken ve yanlan üzerinde uzanıp yatarken devamlı Yüce Alla-h’ı zikrettikleri belirtilmiştir. (Âl-i İmran.S.A.190-191)

Görülüyor ki zikirde birinci ve en önemli adım kalbin uyanmasıdır. Allahu Tealâ’yı çokça zikret-mek isteyenlere Rasulullah A.S. Efendimiz en güzel örnek gösterilmiştir (Ahzap.S.A.21.). O bütün vakit-lerini bir çeşit zikir içinde geçiriyordu. Bir insan hayatının bütünüyle nasıl zikre çevrileceğini Efen-dimiz A.S. ve O’na tabi olanlar bizzat ispat etmişler-dir. Bu konuda örnek ve tecrübe çoktur. Zikirden geri kalmanın gafletten başka sebebi yoktur.
 
ZİKİR ÇEŞİTLERİ ve YAPILIŞ ŞEKİLLERİ

Kur’an ve Sünnet’te farklı zikir çeşitlerinden bah-sedilmiştir. Hz. Peygamber A.S. Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. O, tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde de zikir yapmıştır. Gizli zikrin yanında, açık zikri de icra etmiştir. Ashab’tan bazılarına meşrebine uygun zikir telkinleri yapmış-tır. Bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye et-miştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşit-lerini de belirtmiştir.

Efendimiz A.S. tarafından miktar, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. Mesela farz namazlardan sonra otuzüçer defa “sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber” demek ve peşinden “lâ ilâhe illallah vahdehu lâ şerike lehu” zikri ile yüze tamamlamak gibi.

Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir; onlarda kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rükû, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlenmiş zikir-ler de aynen uygulanır,

Bunların dışında Kur’an ve Sünnet’te herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler de mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Tealâ’yı anma ve yücelt-me manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu zi-kir yapılabilir. Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapıla-bilir. Bu alanda alim ve arif olan kâmil mürşidler yetkilidir.

Zikir için daha çok “Allah”, “lâ ilâhe illallah” ve “hu” lâfızları tercih edilmiştir. Bunların her birisi ayet ve hadislerde övülmüş zikir kelimeleridir. Kur-’an okumak, salâvat getirmek, istiğfar etmek, Alla-hu Tealâ’nın güzel isimlerini veya bu isimlerden biri-sini vird edinmek de değişik zikir çeşitleridir.

Zikir üç şekilde yapılır: Kalple,dille,hem kalp hem de dille.

Kalbin uyanması için uygun olan zikri tespit et-menin en kolay yolu, bu işte tecrübe ve ehliyet sa-hibi bir alime gitmektir. Bu alime mürşid denir.

Bir mürşid tarafından tespit ve telkin edilen zikir-ler ilaca benzer. Hangi kalbe hangi ilacın şifa vere-ceğini kâmil mürşid bilir. O bu zikirler arasından bir tercih ve terkip yapar. Bu terkip, ilim, feraset müşa-hede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar, Tasavvufun ana ga-yesi, kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur etmek-tir.

Bütün hak tasavvufî kollar, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir. Her ikisini birden uygula-yanlar da vardır.

Fayda yönünden zikrin en faziletlisi, insanın meşrebine en uygun olan ve az da olsa devamlı ya-pılan zikirdir.
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıya-lım.

RİYA KORKUSU OLURSA.GİZLİ ZİKİR: ZİKRİN EN HAYIRLISI

Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Tealâ’dır. O, kula şahdamarından daha ya-kındır. Bir defasında yolculuk esnasında Ashab-ı Ki-ram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasu-
lullah A.S. Efendimiz, onları şu şekilde uyarmıştır:

“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikredi-yorsunuz.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud)

Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya hacet yoktur. Esas mesele kalbin uyanması ve Allah’a yönelmesi-dir.

Gizli zikir iki şekilde olur. Birincisi sadece kalple yapılır, ikincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin ka-tıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duya-cağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah A.S. Efen-dimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır. (Ahmed, Ebu Ya’la, İbnu Hıbban)

Kudsî hadiste, “Kulum beni gizlice içinden zikre-derse, ben de onu zatımda zikrederim.” Buyurul-muştur. (Buharî, Müslim)

Gizli zikri tercih eden arifler, işe kalpten başla-maktadır. Zikir ilk safhada sadece kalp ile yapıl-maktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmektedir. Dil damağa yapışık halde tutulup, kalp ile “Allah... Allah...” diyerek zikir çekilmektedir. Allah lafzı, Alemlerin Rabbi Yüce Yaratıcımız’ın özel ismidir. Diğer bütün ilâhi isimleri içinde toplamaktadır. Bu ism-i şerifle zikir çekildiğinde, bütün ilâhi isimlerin tecellisine ulaşılmış olmaktadır. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs latifeleri üzerinde çekilerek vücuda tam yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “lâ ilâhe illallah” zikrine geçilmektedir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmekte ve böyle-ce bütün vücut zikre katılmış olmaktadır.

Sesli zikre gelince: Bu zikir yüksek sesle dille yapılır. Sesli zikirde hedef, sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bu-nun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. En sonunda kalbe sıra gelir. Zikir için “lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi tercih edilir. Çünkü kelime-i tevhid zikirlerin en faziletlisidir. Bundan başka zikir kelimeleri ile de sesli zikir yapı-labilir.

Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaat-la kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.

AMAÇ KALBİ UYANDIRMAK

Görüldüğü gibi her iki zikir çeşidinde hedef kalbi uyandırmak, nefsi ıslah etmek, huzuru ele geçirmek ve gerçek tevhid anlayışına ererek Allahu Tealâ’yı yüceltmektir.

Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olma-larıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, ça-lışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allahu Tealâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan han-gi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleş-mesi de böyledir. Allahu Tealâ bu hale ulaşan kalp-lerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiştir. (Nur.S.A.37.)

Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arif-ler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duy-gularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.

Bütün arifler zikrin kâmil bir mürşidin telkini ile ve onun nezareti altında yapılmasını faydalı gör-müşlerdir. Bunun ilk faydası mürşidin dua ve feyiz desteğidir. Mürşidden alınan ders bütün silsiledeki velilerin emaneti olduğundan, ayrı bir feyzi ve tadı vardır. İkinci faydası, kalbin ve çekilen zikrin kont-rol altında olmasıdır. Mürşid, kalbin tedavisi iç-in tercih ettiği zikri artırma veya değiştirme zama-nını takip eder. Bu arada zikir esnasında karşılaşı-lan halleri ve vücuttaki değişmeleri kontrol eder, ge-rekli müdahaleyi yapar.

Kendi başına zikir çekmenin elbette sevabı var-dır, fakat ileri safhada şeytanın tuzakları da var-dır. Çektiği zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek, zikir anında oluşan şeytanî halleri melekten veya Allah’tan zannetmek, zikirle yetinip farz ibadetleri terk etmek gibi tehli-kelere düşenler çok olmuştur,

Kâmil ve mükemmil bir mürşide talebe olanlar, manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uy-malıdırlar. Bu kimselerin kendi başına farklı zikir seçmeleri, verilen zikri değiştirmeleri, başka zikir-lere heves etmeleri doğru değildir. Çünkü bu davra-nış kalbi dağıtmakta ve önündeki zikirden soğut-maktadır. Zikrini artırmak veya değiştirmek iste-yenler bunu mürşidine danışarak yapmalıdır. Aksi durumda hastalığına kendi başına teşhis koyan, re-çete yazan ve tedavi uygulayan hastanın acı akıbe-tine düşülür.

KALBİN GÜNLÜK İLACI: VİRD

Vird, günlük vazife demektir. Her gün belli miktar yapılan zikre de vird denir. Bu zikir belli miktar Kur’an okumak, salâvat getirmek ve istiğfar çek-mek de olabilir.

Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird beş vakit nam-az gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler, “virdi olmayanın varidi olmaz” demişlerdir. Varid, manevi feyiz ve ilâhi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. O sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.

Vird gafletle de olsa çekilmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücu-du o anda Allah’ın zikri ile meşgul olmaktadır. Vird dersi yirmidört saat içinde yapılabilir, ancak zikrin en faziletli vakti sabah ve akşam vakitleridir. Vird dersi için mekruh bir vakit yoktur. Ancak, virdle meşguliyet farz ibadetleri geciktirmemelidir.

Bütün zamanlar zikir için yaratılmıştır. Allahu Tealâ kendisini seven müminlerin yüce zatını çokça zikretmesini istiyor ve zikirden ancak münafıkların usanacağını bildiriyor. (Nisa.S.A.142.)(Semerkand. Rab-bimizi Nasıl Zikredebiliriz? Dr. Dilaver Selvi.
 
HAYATIMIZI ŞEKİLLENDİREN DUA ve ZİKİRLER

Duada kul olduğunun idraki vardır. Duada Yüce Yaratıcı’ya karşı büyük bir saygı ve sevgi saklıdır. Dua, kulun acizliğini anlayıp sonsuz kudret sahibine güvenmek ve O’nunla huzur bulmaktır.

“Duanız olmazsa Rabbiniz sizin neyinize kıymet versin?” (Furkan.S.A.77.) ayeti, duanın ne büyük bir şeref olduğunu belirtiyor.Çünkü dua Yüce Allah’a imanın ispatıdır.

Duada kul olmanın idraki vardır. Duada Yüce Yaratıcı’ya karşı büyük bir saygı ve sevgi saklıdır. Dua, kulun acizliğini anlayıp sonsuz kudret sahibine güvenmek ve O’nunla huzur bulmaktır. Dua Alem-lerin Rabbi’ne koşmak ve O’na sığınmaktır. Dua, ku-lun Yaradan’ı ile dertleşmesidir.
Dua başlı başına bir ibadet, zikir ve şükürdür. Dua, nefsin benlik putunu kırıp, ona Yüce Allah'ın huzurunda boyun eğdirmektir. ‘Benim duaya ihtiya-cım yok’ demek ise ne büyük bir cehalet ve gaflet-tir!

İBADETLERİN ÖZÜ DUA,HEDEFİ ZİKİR

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Enfal. S.A.45, Ahzab.S.A.41, Cuma.S.A.10) ayetleri, müminle-rin devamlı zikir yapmaları gerektiğini bildiriyor. Bu zikirlerin sabah-akşam her vakte yayılması emre-diliyor. Allahu Tealâ, kendisini çokça zikreden er-keklere ve kadınlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazır-ladığını da müjdeliyor. (Ahzab.S.A.35.)

Dua ibadetin özü, zikir ise kalbin ışığı ve süsüdür. Dua kulluğun temeli, zikir ise hedefidir. Dua her an Yüce Yaratıcı’ya muhtaç bir kul olduğunu anlayıp O’na yalvarmak, zikir ise kalbi Rabbi’ne bağlayıp O’nu muhabbet ve saygıyla anmaktır.

İslâm alimleri, Allah’ı çokça zikreden kimselerden olmak için önce beş vakit namazın hakkıyla kılın-ması gerektiğini söylemişledir. Büyük müfessir İbni Abbas R.A., bu sınıfa girenlerin ve büyük mükâfatı elde edenlerin namazların peşinden sabah-akşam Allahu Tealâ’yı zikrettiklerini; yatarken, kalkarken, evine girip çıkarken, günlük işlerine başlarken bir çeşit zikir yaptıklarını belirtmiştir.

Bütün hal ve hayatıyla Yüce Allah’ı zikreden Hz. Rasulullah A.S. Efendimiz, bu konuda ümmetine en güzel örnek olmuş ve erkek-kadın herkesin yapabi-leceği bir zikir usulü öğretmiştir.

Bir hayırlı işin başında veya sonunda, bir acı veya tatlı olay karşısında okunan bu zikirler o işin sünne-tidir, edebidir.

Bu zikir ve dualar günlük ders olarak yapılan zi-kirler gibi değildir. Herkes aşağıda vereceğimiz bu zikirleri abdestli veya abdestsiz her durumda yapa-bilir. İbadetlere mani haller de onları yapmaya en-gel değildir.
Bu zikirler otururken, yatarken, yerken, içerken, çalışırken, yürürken her hal ve şartlarda yapılabile-cek zikirlerdir. Bir mümin bu zikir ve duaları alış-kanlık haline getirmelidir. Bu zikir ve dualara de-vam edilirse, dil zikre alışmış olur.
Zamanla kalp de dile katılır, bütün vücut zikre ortak olur.

İnsanın kalbiyle devamlı zikir halini elde etmesi oldukça zordur. Fakat günlük işlerin önünde ve son-unda yapacağı zikirlerle kalbini uyanık tutmaya ve bir şekilde zikir içinde olmaya çalışmalıdır. Dili zik-re alışan müminin -inşaallah- ölümü zikir üzere olur.

Bu edep ve zikirleri yapmak için bir manevi reh-berden izin almaya da gerek yoktur. Mürşid tavsi-yesi ile yapılan günlük derslere tasavvufta “vird” denir. Vird ilaca benzer; bunlar ise tabii gıda hük-mündedir. İlacı doktor tespit etmelidir, ancak tabii gıdasını almakta herkes serbesttir. Bu zikirler her mezhep ve meşrebin ortak amelidir, herkes yapa-bilir. Bu dua ve zikirler dille kendi duyacağı bir ses-le yapılır.

HER İŞ, DUA ve ZİKİR FIRSATIDIR

Dinimizde günlük hayatımızdaki her işle ilgili bir zikir çeşidi öğretilmiştir. İslâm aleminde bu zikir ve duaları toplayan müstakil eserler yazılmıştır. İmam Nevevî Rh.A.’in “el-Ezkâr” isimli eseriyle, İbnu’s-Sinni Rh.A.’in “Kitabu Ameli’l-Yevm ve’l-Leyl” adlı eseri bunların en meşhur olanlarıdır. Ayrıca bütün hadis kitaplarında günlük amellerle ilgili bu dua ve zikirleri içeren bölümler mevcuttur. Biz bunlar için-den bir seçme yaparak günlük olarak en fazla kar-şılaştığımız iş veya olaylarla ilgili zikirleri ve duaları vermeye çalışacağız. Ezberlenmesi kolay olsun diye mümkün olduğu kadar kısa olanlarını tercih edece-ğiz. Bunların hepsi Allah’ın habibi Hz. Muhammed A.S. Efendimiz tarafından bize tavsiye edilmiş zikir ve dualardır. Her birisinin ayrı bir faydası ve fazileti vardır.

Her okuyucunun faydalanabilmesi için, biz burada sadece Türkçe okunuşunu yazmayı tercih ediyoruz. Bu zikirler namaz içinde okunmadığı için, Türkçede-ki harflerin farklılığından kaynaklanan bazı noksan-lıkların fazla bir zararı olmaz. Ancak isteyenler ismi geçen kitaplara bakarak bu zikirleri Arapça metnin-den öğrenebilirler. Özellikle el-Ezkâr, et-Tac ve Ri-yazü’s-Salihin tercümelerinden faydalanılabilir.

Görüleceği üzere dua ve zikirler çoktur. Hepsinin ortak manası kulun acizliğini anlayıp Allah’a sığın-masıdır. İnsan Yüce Rabbi’ne her dilde dua edebilir. Her kalp istediği gibi ilâhî huzura derdini açabilir. Bunun yolu açıktır. Ancak Kur’an ve hadiste öğreti-len dualar ve zikirler tercih edilmelidir. Bunlar ihlâs-la söylendiğinde ilâhî huzurda daha çabuk kabul gö-rür. Arapça duaların Türkçe mealleri ile de dua edi-lebilir.

Mümin için en kısa zikir “bismillah”, en özlü dua “elhamdülillah”dır. Yapılması mubah ve hayırlı olan her işin başında bismillah denir. Ulaşılan her nimet ve başarının sonunda da elhamdülillah söylenir. Zor bir işe girerken “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah”, bir sıkıntıya düşünce “hasbiyellah”, bir kusur işle-dikten sonra “estağfirullah” zikirleri erkek-kadın hiçbir müminin dilinden düşürmeyeceği zikirlerdir. En zor durumda dahi bunları terk etmemeli, aksine daha sıkı sarılmalıdır.

Besmelesiz işten hayır gelmez, şükredilmeyen ni-met ne kadar çok olsa da yüz güldürmez. Yüce Alla-h’ı sevenler ise O’nun zikrinden usanmaz.
 
EV İÇİNDE YAPILACAK ZİKİRLER ve DUALAR

Uykuya yatarken

Mümkünse yüz kıbleye doğru gelecek şekilde sağ tarafa yatılır. Şu dualar okunur:

Bismikellahümme emûtu ve ehyâ.

(Allahım! Senin isminle ölür ve dirilirim.)

Rabbi gınî azâbeke yevme teb’asü ibâdek.

(Rabbim! Kullarını dirilttiğin günde beni azabın-dan koru.)

İbadete mani halleri olmayanlar, abdestsiz olsa-lar bile yatarken birer defa Fatiha, Ayate’l-Kürsi, Kâfirun suresini, ayrıca üçer defa İhlâs, Felâk ve Nas surelerini okuyabilirler. Bunları okumak sün-nettir ve kötü ölüm dahil o gece başa gelebilecek bir çok felaket için bir emniyettir. Uykusunda kor-kan veya başka bir korku sebebiyle uyuyamayan kimselerin Kureyş Suresi’ni okuması, korku ve endi-şesini giderir.

Cin, şeytan, karanlık, yalnızlık gibi her türlü korku için okunacak çok etkili dualardan biri de şudur:

Eûzü bi kelimâtillahi’t-tâmmeti min gadabihî ve ikâbihî ve min şerri ibâdihî ve min hemezâti’ş-şeyâ-tîni ve en yehdurûn.

(Allah’ın gazabından, azabından, kullarının kötülü-ğünden, şeytanların vesveselerinden ve bana yakın olup zarar vermelerinden, Allah’ın mübarek ve mü-kemmel kelimelerine sığınırım.)

Uyanınca

Elhamdü lillâhillezî ehyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhi’n-nuşûr.

(Bizi uykuyla bir nevi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Sonuçta dönüşümüz O’nadır.)

Tuvalete girerken

Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habâis mine’ş-şeytan ve cünûdih.

(Allahım! Pis olan şeylerden ve kötü varlıklardan, şeytan ve askerlerinden sana sığınırım.)

Bu dua tuvaletin kapısının dışında yapılır. Dua bitince önce sol ayakla içeri girilir.

Tuvaletten çıkınca

Elhamdü lillâhillezî ezhebe annî mâ yü’zinî ve ebkâ mâ yenfeunî. Gufrânek.

(Bana eziyet ve zarar veren şeyleri benden gide-rip faydalı gıdaları içimde bırakan Allah’a hamd ol-sun. Ey Rabbim, beni affet.)

Tuvaletten önce sağ ayakla çıkılır.

Bir şey yer veya içerken

Bismillahirrahmanirrahim.

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başla-rım.)

Rahman, Yüce Allah’ın bir sıfatıdır. Tecellisi bü-tün varlıkları kapsar. Dünyada yarattığı bütün var-lıklara acıyan, nimet ve rızık veren, onları koruyan manasındadır.

Rahim, tecellisi özel bir sıfattır. Sevdiklerine özel nimetler veren, ahirette müminlere acıyan, onları azaptan koruyan, çok şefkatli ve çok merhametli ol-an manasındadır.

Yeme ve içmeden sonra

Elhamdü lillâhillezî etamenâ ve sekânâ ve-ceale-nâ mine’l-müslimîn.

(Bize nimetlerini yediren, içiren ve bizi müslüman-lardan yapan Allah’a hamd olsun.)

Abdestten sonra

Eşhedü enlâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve-rasulüh. Allahümme’calnî mine’t-tevvâbîn ve’calnî mine’l-mü-tetahhirîn.

(Şahitlik ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve peygamberidir. Alla-hım! Beni çokça tevbe edenlerden ve güzelce te-mizlenenlerden eyle.)

Yeni alınan bir elbiseyi giyerken

Elhamdü lillâhillezî kesânî hâze’s-sevbe ve reza-kanîhi min gayri havlin minnî velâ kuvvetin.

(Esasen benim hiçbir kuvvet ve desteğim olma-dan bu elbiseyi bana giydiren ve onu bana nasip eden Allah’a hamd olsun.)

Evden çıkıp işe veya bir yere giderken

Bismillâhi âmentü billahi ve tesamtü billâhi tev-ekkeltü alellah. Lâ havle velâ kuvvete illâ bil-lâh.

(Allah’ın ismiyle çıkarım. Ben Allah’a iman ettim, O’na dayandım, işlerimin sonunu O’na havale ettim. Allah’tan başka hiçbir gerçek kuvvet sahibi yoktur.)

Eve girerken

Allahümme innî es’elüke hayre’l-mevlici ve hay-re’l-mahrec. Bismillâhi velecnâ ve bismillâhi harac-nâ ve alellahi rabbinâ tevekkelnâ.

(Allahım! Senden hayırlı bir giriş ve hayırlı bir çıkış isterim. Biz Allah’ın ismiyle girer, Allah’ın is-miyle çıkarız. Her işimizde Rabbimiz Allah’a güvenir dayanırız.)

Eve girince, çocuk da olsa evdekilere selam veri-lir. Eğer evde hiç kimse yoksa, meleklerin varlığı düşünülerek şu şekilde selam verilir:

Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn.
 
Geri