Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
EV DIŞINDAKİ ZİKİR ve DUALAR

Camiye girerken

Bismillah. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muham-med. Allahümmeğfirlî veftah li ebvâbe rahmetik.

(Allah’ın ismiyle girerim. Allahım! Efendimiz Mu-hammed’e salat ve selam et. Allahım beni affet. Be-nim için rahmet kapılarını aç.)

Camiden çıkarken

Bismillah. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muham-med. Allahümmeğfirlî veftah li ebvâbe fadlik.

(Allah’ın ismiyle çıkarım. Allahım! Efendimiz Mu-hammed’e salat ve selam et. Allahım beni affet. Be-nim için ihsan ve lütuf kapılarını aç.)

Ezandan sonra

Allahümme rabbenâ ve rabbe hâzihi’d-daveti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâime. Âti seyyidenâ Muham-medeni’l-vesilete ve’l-fadîle. Veb’ashü makâmen mahmuden ellezî vaadteh. İnneke lâ tuhlifü’l-mîâd.
-
(Ey Rabbimiz! Ey şu okunan davetin ve kılınan namazın Rabbi Allahım! Efendimiz Muhammed’e ahi-rette vesileyi ve büyük fazileti ver. O’nu kendi-sine vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a yükselt. Hiç şüphe-siz sen verdiğin sözden dönmezsin.)

Bir ölüm haberi duyunca

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

(Bizler Allah içiniz ve şüphesiz O’na döneceğiz.)

Bir işe başlarken

Bismillah. Rabbi yessir velâ tuassir. Rabbi tem-mim bi’l-hayr.

(Allah’ın adıyla başlarım. Rabbim, bu işi bana ko-laylaştır, zorlaştırma. Rabbim, bu işi hayırla tamam-lamayı nasip et.)

Bir araca binerken

Elhamdülillah. Sübhânellezî sahhara lenâ hazâ ve mâ künnâ lehû mukrinîn. Ve innâ ilâ Rabbinâ lemün-kalibûn.

(Allah’a hamd olsun. Bu vasıtayı bizim emrimize veren Allah’ı tesbih eder, yüceltirim. O bunu yarat-masa biz ona sahip olamazdık. Şüphesiz bizler Rab-bimiz’e döneceğiz.)

Çarşı ve pazarda

Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yumîtu ve hüve hay-yün lâ yemût. Bi yedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey-’in kadîr.

(Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yok-tur. Bütün mülk O’nundur, bütün hamdler O’na layık-tır. O öldürür ve diriltir, O diridir, hiç ölmez. İyilikler O'nun elindedir, O’nun her şeye gücü yeter.)

Ağır ve amansız bir hastalığa yakalanınca

Allahümme ahyinî mâ kâneti’l-hayâtü hayran lî. Ve teveffenî izâ kâneti’l-vefâtü hayran lî.

(Allahım! Hayatta kalmak benim için daha hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölüm benim için daha ha-yırlı olduğu zaman ise canımı al!)

Yıldırım veya deprem anında

Allahümme lâ tektülnâ bi gadabike velâ tühliknâ bi azâbike ve âfinâ kable zâlik.

(Allahım, bizi gazabınla öldürme. Azabınla helâk etme! Bunlardan önce bize afiyet ver.)

Borç sıkıntısına veya ruhi bunalıma düşünce

Allahümme innî eûzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazeni ve eûzü bike mine’l-aczi ve’l-keseli ve eûzü bike mine’l-cübni ve’l-buhli ve eûzü bike min galebe-ti’t-deyni ve kahri’r-ricâl.

(Allahım! Derin üzüntü ve kederden, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve cimrilikten, ağır borç içinde ve insanların kahrı altında ezilmekten sana sığınırım.)

Bu dua sabah ve akşam okumaya devam edilmeli-dir.)


İKİ DÜNYA MUTLULUĞUNUN ANAHTARI: ZİKİR

Bütün ibadetler bir tür zikirdir. Ancak asıl zikir, kalbin derinliklerine inen ve onu fetheden zikirdir. Bu zikrin sonucunda, kalp Yüce Allah'ı tanır, O'na bağlanır ve O'ndan başkasını aramaz. İşte bu hal, gerçek hürriyyettir. Bütün korku ve endişelerden kurtulmak, bu dünyada huzura, ebedi alemde de sonduz mutluluğa ulaşmaktır.
Her insanın farklı beklenti ve endişeleri vardır. Herkes beklentilerine ulaşmak ve endişelerinden kurtulmak ister, bunun için her yolu dener.

Sonu ölüm ve son durağı ahiret olan insan için en büyük hedef, Yüce Yaratıcısı’nın hoşnutluğuna ulaş-maktır. Böylece ebedi saadet yurdu cennete girmek ve Yüce Allah'ın cemalini görmektir. Yüce Allah'ın bir kulundan razı olması en büyük saadettir. Bu ni-met, cennetten daha büyüktür.
İnsanın gerçekten endişelenmesi gereken en büyük tehlike, ilâhî sevgi ve rahmetten mahrum ka-lıp, ebediyyen Yüce Allah'ın gazabı altında bulun-mak ve O’nun cemalini hiç görememektir. Bu azap, cehennemden daha şiddetlidir. Dünyadaki bütün korkular ve sıkıntılar bunun yanında hiç kalır. Kim Yüce Allah'ın rahmetiyle bu azaptan kurtulup ilâhî himayeye girerse, o kimse hedefine ulaşmış ve ger-çek zaferi ele geçirmiş olur.

İLAHİ KAPILARIN ANAHTARI

İşte bu büyük hedefe ulaşmanın ve gerçek zafere kavuşmanın yolu zikirdir. Kur'an ve Sünnet, kurtu-luş kapısı olarak zikri göstermiştir. Kalbin bitmeyen huzuru zikre bağlanmıştır. Zikir bütün hayır kapıları-nın anahtarı yapılmıştır.

Zikirsiz Allah dostluğu mümkün değildir. Bütün ibadet çeşitleri bir tür zikirdir. Ancak asıl zikir, kalbin derinliklerine inen ve onu fetheden zikirdir. Bu zikrin sonucu kalbin Yüce Allah'ı tanıması, O'na bağlanması ve O'ndan başkasını aramamasıdır. Arif-ler bu hali gerçek hürriyyet olarak tarif etmişler, bü-tün şerefi onda görmüşler ve bir ömür boyu onu ele geçirmek için çalışmışlardır.

Kuran ve Sünnet bizlere ısrarla zikri emretmek-tedir. Rasulullah A.S. Efendimiz zikir meclislerini cennet bahçelerine benzetmiş ve herkesi bu bahçe-nin meyvelerini toplamaya davet etmiştir. (Tirmizî, Ahmed)

Zikir bahçesinin meyveleri çoktur. Zikirle gelen ilâhî hediyeleri arifler saymakla bitirememişlerdir. Biz, burada bunların bir kısmına değineceğiz. Böyle-ce Allah’ı bilmenin yolu olan zikrin ne kadar şerefli, faziletli, tatlı, faydalı ve gerekli olduğunu bir nebze anlama imkanımız olacak.

Konumuzla ilgili bütün ayetler, hadisler ve tecrü-beler, zikrin marifetleri ve meyveleri hakkında özet-le şunları söylüyor:

Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbi’ne yak-laştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini artı-rır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zi-kir, kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır.
Rasulullah A.S. Efendimiz’in belirttiği gibi, zikirde-ki bu özellik hiçbir amelde yoktur. (Tirmizî, İbnu Ma-ce, Ahmed)

Zikir, kulu Yüce Rabbi ile beraber eder. Kul Yüce Rabbini zikrettiği sürece, O da kulunu zikreder. “Siz beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara.S.A.152) ayeti bunu ifade eder. Arifler, “Allah'ı zikretmenin bundan başka faydası olmasaydı bile, bu müjde zikrin şeref ve faziletini anlatmaya, insanı zikre koşturmaya yeterdi” demişlerdir.

Bir kulu Yüce Allah'ın özel olarak zikretmesinden daha büyük hangi şeref vardır? Bundan öte ne istenir? Bütün mesele o yüce huzurda kabul gör-mektir.

Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp, zikrin nur-ları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vü-cuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır ve nur-lanır. Böylece hayat Allah sevgisiyle tatlanır.

Zikrin nurlarıyla aydınlanan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyiz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allahu Tealâ'nın canlı şahididir. Kendisine bakana Allah'ı hatırlatır, hayrı sevdirir.

Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allahu Tealâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allahu Tealâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir, onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır. Büyük ariflerden İbra-him b. Ethem K.S. bu zevki şöyle tarif eder:

“Yüce Rabbim kendisini seven ve çokça zikreden dostlarının kalbine öyle bir zevk koymuştur ki, eğer dünya sultanları bunun ne kadar tatlı olduğunu bilselerdi, onu ele geçirmek için bütün ordularıyla ariflerin kalbine hücum ederlerdi. Ancak Allah dost-ları onu gizlerler, sultanlar da ondan habersizdir-ler.”

Zikir kalbi şenlendirir, kalpten gamı, kederi, stre-si giderir. Alemlerin Rabbi ile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çeker gider. Kalbi zikir ile şenlenmiş bir kul, hiçbir zaman yalnızlık korkusu yaşamaz, ne olacağım sıkıntısı çekmez, rızık endişesine düşmez. Zindana atılsa saraydaki gibi rahat eder.

Zikir kalpteki imanı kuvvetlendirir, kalbe manevi hayat ve neşe verir, kalpten şek ve şüpheyi giderir, böylece insanın Allah'a teslimiyeti tam olur. Yakini artar, ihlâsı elde eder. O zaman ibadetler tatlı ve kolay olur. Kul taklitten kurtulur, tahkike ulaşır.
 
KALBİN DİRİLİŞİ İÇİN ZİKİR

Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur. Zi-kirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı ve tat-lı işler çıkmaz.

Zikir kalbi şeytanın vesvesesinden ve hakimiye-tinden kurtarır. Allahu Tealâ şeytanı, “hannâs” sıf-atıyla tanıtmıştır (Nas.S.A.4). Hannâs, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir. Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşma-nından kurtulmuş olur.

Şeytanı yakan zikir, ihlâsla, edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. Şeytanı kalbimizden, işimizden, evimizden, ailemizden, çocuklarımızdan, soframızdan uzaklaştırmanın tek yolu, ihlâsla yapılan zikirdir.

Zikir kötülüklere karşı en sağlam kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlen-dirme imkanı vardır. Zikir ile desteklenen kalp, iyiyi kötüyü fark eder.

Zikir bütün zamanlarda ve mekânlarda yapılabilir. Zikrin dışındaki her ibadetin belirlenmiş bir zamanı ve şekli varken, zikir için herhangi bir zaman ve mekân sınırlaması yoktur. Bazı yer ve zamanlarda dil ile zikir yapılamaz ise de, kalple zikre hiçbir ma-ni yoktur.

Zikir kalbin kapılarını açar. Allahu Tealâ'yı çokça zikreden kul, zikrin nuru ile kendisini tanır; kalbini, ruhunu ve diğer manevi cevherlerini keşfeder. Onla-rı çalıştırır, geliştirir ve kullanır. Onlarla yepyeni ilimler elde eder, kalp gözü açılır, dünyanın ve ahi-retin gerçek yönünü görür. Allahu Tealâ'nın kainat-taki tecellilerini ve sanatını seyreder. Böylece Yüce Allah'a imanı ve muhabbeti artar. Ona hayran olur, sevgi ve tazimle teslim olur.

ZİKREDENİ ALLAH DA ANAR

Zikir insana rahmet kapılarını açar. Kul Yüce Rabbi’ni zikrettiği sürece O'nun nazarı ve rahmeti altında bulunur. Allahu Tealâ kendisini genişlik anında çokça zikreden kullarını dar ve zor anında yalnız bırakmaz, dua ve isteğini boş çevirmez. Onu özel olarak destekler.

Zikir kula semanın kapılarını açar. Zikir meclis-lerine ilâhî rahmet, nur ve feyiz iner. Melekler zikre-denlerin meclisine gelir, onların affı için Allah'a yalvarır. Zikreden kimseyi, Allahu Tealâ kendi ka-tındaki melekler arasında zikreder, melekler onu tanır ve kendisiyle dost olurlar.
Böylece kulun göklerde ismi anılır, cismi tanınır, hatırı sayılır.

Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah’ı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır (Ah-zap.S.A.35). Bu mükafat cennet ve Cemalullah’-tır.

Zikir mahşer günü zafer biletidir. Dünyada çok zikredenler ahirette çok gülerler. Allahu Tealâ mahşerde zikir ehlini özel himayesine alır, rahmet gölgesinde gölgelendirir. Rasulullah A.S. Efendi-miz’in müjdelediği gibi, Allahu Tealâ'yı çokça zikre-den erkek ve kadınların hesabı kolay olur. (Müslim, Tirmizî, Ahmed)

Zikir insanı en büyük felaket olan cehennem ateşinden korur. Rasulullah A.S. Efendimiz, insanı ateşten kurtaracak en güzel amelin zikir olduğunu beyan etmiştir (Tirmizî, Ibnu Mace). Allahu Tealâ, müminleri kalplerine yerleşen Kelime-i Tevhid ve zikir üzere dünyada ve ahirette sabit tutacağını müjdelemiştir (İbrahim/27). Kulun Yüce Rabbi’ni zik-retmesi öyle büyük bir sermayedir ki, ömründe bir kere olsun samimi olarak “lâ ilâhe illallah” diyen kimse, bu zikrin bereketiyle ebedi ateşte kalmayıp cennete girecektir.

Zikre ait bu müjdeler herkes içindir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir-zengin herkes bu nimetlere davet edilmiştir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse, o derece ilâhî ikram ve müj-delere ulaşır.

Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır. Çünkü onlar zikirle elde edilecek nimetleri bizzat tatmışlar, onun kal-bin manevi hastalıklarına kesin ilaç olduğunu gör-müşler ve zikri herkese tavsiye etmişlerdir.

Kısaca, Allahu Tealâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilacıdır, gıdasıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, katılaşır ve sonunda ölür.Bu hal-den Allah'a sığınırız. )(Semerkand. Rabbimizi Nasıl Zik-redebiliriz?
 
DUA", YÖNLENDİRİLMİŞ BEYİN DALGALARI!

"DUA MÜMİNİN SİLÂHIDIR"

Diyor Allah Rasûlü Aleyhisselâm!.. Acaba biliyor muyuz "dua" niçin bu kadar önemlidir?
"Dua" nedir, niyedir; ötende bir tanrı yok olduğu-na göre kime yapılır? Gelin bu soruların cevabını vermeye çalışalım..
"Dua" yönlendirilmiş beyin dalgalarıdır!.
Hatırlayalım daha önce vermiş olduğumuz şu bil-gileri...
İnsan, "hakikat"ı itibariyle Allah`ın bir "esmâ ter-kibi"dir.. Yani, Allah`ın güzel isimlerinin işaret et-tiği mânâlardan oluşan bir formüldür!. Bir diğer ifa-de şekliyle Allah insanı kendi güzel isimlerinin mâ-nâlarıyla varetmek suretiyle onu yeryüzünde ken-disine "halife" kılmıştır!..
Bu isimlerin mânâları çeşitli dönüşümlerden son-ra, takdir edilen şekliyle insanın beyninde açığa çıkmıştır!.
"Allah istemedikçe sizde o istek oluşmaz"
hükmünce, "duanız", hakikatı itibariyle Allah`a ait olan bir istektir!..
Ama bir de Allah`ın "Sünnetullah" denilen bir sis-tem ve düzeni vardır!.. İşte bu Allah`ın güzel isim-lerinin mânâlarından doğan istek, bazen de sizden "dua" şeklinde açığa çıkar..
İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci ba-kışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıra-mazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıy-la!.. Sezgi, beynin, gelen dalgaları önceden algıla-masıdır!.
"Dua" özünüzdeki Allah esmâsından gelir; beyni-nizden, o amaca yönlendirilmiş dalga olarak açığa çıkar ve hedefe ulaşır!... Yani, ötendeki bir tanrıdan talep değil, özündeki Allah`tan çıkan istektir!.
Bir diğer yönden "dua", umduklarına ulaşmanın en güçlü silâhıdır; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudretin sendeki değerlendirilişidir!.
Takdirinde varsa, "dua" edersin ve onunla olaca-ğa yön verirsin!... Oysa "Hakikat"ta yönlendiren kendisidir; sen değil!.
Gece, nasıl güneşin parazit oluşturan ışınımı dün-yanın arka yüzünde kaldığı için kesiliyor ve kısa dalga yayın çok net alınabliyorsa; insan beyni de, özellikle gece yarısı ve sonrasında çok hassas hâle gelir ve kuvveti artar.. Bu hem alıcılık (ilham) yö-nünden böyledir; hem de vericilik yani "dua" yönün-den böyledir.. "İslam Dini"nde gecenin önemi bura-dan ileri gelir..
"Dua"dan mahrum olan, hem özündeki o kuvvet-leri kullanmaktan mahrum kalır; hem de o duaların getirisinden!. "Dua", özündeki Allah`a ait gücün kullanılışıdır!.
Allah Rasûlü’nün çok fazla "dua" etmesi, ötesin-deki bir tanrıdan bir şeyler talep etmesi anlamında değil; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudreti isteni-lenler doğrultusunda kanalize etmesi şeklindedir!.
Kişinin beyin kapasitesi ne kadar güçlü ise, yayını ve "dua"sı da o nisbette tesirlidir... Yalnızca konuştuğunuzda değil düşündüğünüzde dahi tüm düşüncelerinizi beyin kapasitenizin kuvveti kadarıy-la dünya üzerinde yayınlıyorsunuz.. Ve bunlar, aynı frekanstaki bir beyin tarafından içime doğdu gibi-sinden algılanıp değerlendiriliyor.. Bir kısım mânevî görevlilerin yani "irşad kutuplarının" tasarrufu bu yöndendir!.. "Feyiz" denen şey dahi güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin bey-ninde yaptığı açılımdır... Bu konuda çok daha detaylı bilgileri "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda açıkladık; özellikle okumanızı tavsiye ederim!..
"DUA"nın insan yaşamında en etkili güçlerden biri olduğunu size farkettirmeye gayret ettik bu yazıda.. Bilelim ki, Allah senden sana icâbet ede-cektir!..içinden geçen her şeyi bilmesi de senin onun varlığından meydana gelmiş olman ve O`ndan gelenlerin sende açığa çıkması nedeniyledir!.
Kişi hangi hâl veya mertebede olursa olsun, Allah Rasûlü gibi daima "dua"ya devam etmelidir... Ölüm ötesi yaşamda görülecektir ki; kişiye "dua" larının getirisini hiç bir şey getirmemiş olacaktır!.
Allah, "dua"nın değerini farketmeyi ve yaşamı-mızı "dua"larla olabildiğince değerlendirmeyi, "ru-h"umuzu kuvvetlendirmeyi nasip etsin ve kolay-laştırsın!. (¾"İSLÂM" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)

6:NCI TELKİN:

Bu telkin de Cenazeyi Kabre koyup defnettikten sonra, Kur'an okuyup Cemaat dağıldıktan sonra, Hoca tarafından Cenazenin yüz kısmından doğru Cenazeye verdiği telkindir ki,Bu Telkini Cenazenin alması için Kabre konduktan sonra,Eyvah ben öl-düm diyerek pişman olmaması ve, Yüce Allah(CC HZ)lerine iman ile bağlı olması ve Sultanlar Sultanı (SAV)Efendimizin de Peygamberliğini tasdik edip, getirdiği din'e inanarak karınca kararınca tatbik etmesi lâzımdır.

Allah(CC HZ) lerine ve Resûlüne (SAV)Efendimize inanmayan,(Tevbe edenlerle, Selâtü Selâm getiren-lerle,Kelime-i Tevhid çekip,Salih Amel yapmakla meşgûl olanlarla alay edenler,)aksi halde Hocanın verdiği telkini alamaz, ve Münker ve Nekire Âsân olarak dili dönmez,cevap veremez (Allah(CC- HZ le-ri bu halden cümlemizi cümle ehl-i imanı korusun.)
Bu vesile ile Yüce Allah(CC HZ)lerinin biz aciz kullarına verdiği (Emanetlerini muhafaza edip, hi-yanet etmemeli)Vacib Teâlâ (HZ) leri Ayeti Kerime-sinde:
Biz Emaneti göklere,yere ve dağlara kabûllerini Emr ettik, onlar emaneti götürmekten çekindiler.Ve o emaneti kabûl etmekle insan cür'et etti.Zira in-san idrakten çok cahildir.(El Ahzab. S.A.72.)
Allahü Teâlâ Emr ediyor ki emanetleri ehline te'-diye (borcunu hakkını verme) ediniz.Zira ehline te'diye olunmayan emanetler zayi' olur. (En Nisa.S. A.58.)
Ey Mü'minler. Allahü Teâlâya ve Resûlüne ve e-manetlerinize hiyanet etmeyiniz,halbûki hiyanetin fena olduğunu bilirsiniz.(El Enfâl.S.A.27.)

7 NCİ TELKİN:

YÜCE ALLAH(CC HZ) LERİ BU HUSUSTA ŞÖYLE BUYURUYOR:

Kıyamet borusu çalındıkta hemen onlar mezarla-rından kalkıp Rablerine doğru koşacaklar--“Eyvah bize!Bizi, yattığımız yerden kim kaldırdı?” diyecek-ler. Onlara”--İşte bu, esirgeyen Allah’ın vadettiği, gönderilen Peygamberlerin gerçek söyledikleri gün-dür”denecek--İşte bu gün hiç bir kimse haksızlık görmeyecek,ne yapmışsanız ancak onun cezasını göreceksiniz.(Yasin. S.A.51.52.54.)
Yüce Allah (CC HZ) leri kulunu bu hadiseden son-ra huzuruna alır ve “Ben sana ikramda bulunmadım mı?Ben seni kavminin efendisi yapmadım mı?Sana gençlik nimetini bahşetmedim mi? Gençliğini nere-de harcadın? Sana ömür vermedim mi? Ömrünü ne-
rede tükettin?Sana mal vermedim mi? Nereden ka-zandın ve nerede harcadın?Sana ilim vermedim mi? İlminle ne yaptın?diye sorup telkin eder,daha nice sorular ve telkinler vardır.Yüce Allah(CC HZ)leri bu telkinlere kulak vermeyi cümlemize nasib eylesin. (AMİN) (Bak;Ölüm. Kıyamet.Ahiret.Ad.kitap)
 
HAKİKATI YAŞATMAYAN TARİKAT, DERNEKTİR

Tarikatten maksat, hakikate ermektir!.

Eğer tarikatın hakikate vardırmıyorsa seni, yol olma vasfını yitirmiştir!..

Tarikat değil, "İyi Ahlak Derneğidir" hakikate erdir-meyen yol!.

Tarikat dediğimiz şey, bir takım tasavvufî çalış-malarla, neticede Allah`ı bulma, Allah`a erme hâli-dir...

Bunlardan murad, kişinin, Allah`ın vechini gö-rür, hâle gelmesidir.

Eğer sen, "Ben şeriatın emirlerini yerine getiriyo-rum, ama hala göremiyorum" diyorsan ; senin şeria-tın hakikatiyle, aslında hiç bir alâkan yoktur!...

Çünkü sen, Şeriat`ı anlamamışsın?... Sen sadece, jimnastik yapmaya şartlandırılan çocukların jim-nastik yapması gibi, namaz kılmaya şartlanmışsın, nam-az kılıyorsun, bir takım şeyleri yapıyorsun, ama neti-cede neyi, niçin, nasıl yaptığından; o yüce gayeden bîhabersin!... Yaptıklarını bilinçli olarak, düşünerek yapmıyorsun!. Din hangi gaye ile gel-miş, bunun far-kında değilsin!

Zâhirde dinin önerdiği çalışmaları yapacaksın be-denen elbette; ancak, bu asla yeterli değildir insan için!.. Esas amaç, Allah`a ermek için neyi niye yap-tığını bilerek ve varlığın sırlarını çözerek hakikata ul-aşmaktır!

O gayeden bîhaber olduğun için de, her ne kadar belli fiiller sende oluşuyorsa da; o fiillerin netice-sinde sende belli şeyler oluşacaksa da; sonuç-ta sen kör olarak yaşıyorsun ve kör olarak gidersin bu dün-yadan.
Yol o dur ki, hedefe vardıra... Seni hedefe götür-müyorsa yol, yol olma vasfını yitirmiştir!.
* * *
VEHİM KALKMADAN, VAHDET YAŞANMAZ

Vahdet idrak edilmez, vehim terkedilmeden!...

Sende kendini Allah`tan ayrı, bağımsız bir varlık olarak "var" kabul etme hâli var mı?.. Var!..

İşte bu, "VEHMİN" sendeki tasarrufu dolayısıyla var!.
Senin kendini Allah`tan ayrı bir varlık olarak kabul edişin, olmayan bir şeyi var kabul etmedir; yani veh-imdir!.

Senin kendini, bu beden kabul edişin de en büyük vehim!.

Ve sen, bu vehimle de yaşadığın sürece de, "Vah-det"in ne olduğunu anlayıp, hissedip, yaşaman mümkün değildir!.

Çok çok, "vahdet"in kuru bilgisini yüklenirsin üs-tüne!...
O bilginin hammalı olursun!... Ama asla yaşa-yamazsın!...

"Vahdet"in lâfını eder, "ben Hakk`ım" der; "Hak`tan gayrı bir şey yok" der durur, kendini aldatırsın!.

Bal kavanozu yalamakla balın güzelliklerine erile-meyeceği gibi, varlık terkedilmeden de "vahdet" ke-lâmı etmekle, "vehim" terkedilmez!.

Vehim terkedilmez, "sahiplik" duygusu varken!..

Terkedemediğin her şey vehminin getirdiği sahip-lik duygusundandır!.

Nelerin varsa, kendini nelerin sahibi olarak görü-yorsan, o kadar güçlü vehmin esirisin demektir!.. Nerede kaldı, vahdeti yaşamak!
* * *

TASAVVUF, ŞUURLU İNSAN İŞİDİR!

Tasavvuf, aklı başında, şuurlu, yüksek tefekkür gücü olan üstün istidat ve kâbiliyetli insanların konusudur!
Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların, psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah`a er-me gibi fevkalâde muazzam kesinlikle bir ilgisi ola-maz!.
"Nefs"i bilme; "Rabbı" bilme; "Melîk"i bilme; "Alla-h"ı bilme; "mârifetullah"ı bilme; Allah`ın tüm var-lıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi sayısız ilimleri kapsamak, "akl-ı kül" işidir en azın-dan!..
Bütün bunlar, deli divânelike, meczuplukla ol-maz; şuurla olur!. Hem de çok üst düzeyde bilinçle.
Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!.. Biz de bunlara, Vahdet`i yaşıyor-lar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi ya-şıyorlar diye nazar ediyoruz... Hiç alâkası yok!. Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan Hakikat ehli yoktur!.

Zira Vahdet olayı, tamamıyla bir basiret, bir şuur olayı!...

Nerede bir basiret, bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!...

Düşünün ki bir "Ben Hakk`ım" diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, "Ben basit, âciz bir kulum, ben bilmem neyim" diyor. Bunlar şuurlu ifadeler değil!..
Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli” de-mesi, delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâ-sındadır!.Yoksa, sistemsiz-saçma sapan şeyler söy-lemek de-ğildir, delilikten murad...

Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman eder-se; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden, huylarından, şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse; herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolay-ısıyla de millet ona "deli" der.

-Yahu bu adam deli... Bunu terketti, şunu terket-ti" vesâire derler. Ama, halkın ona deli demeleri, deli ol-duğu anlamına gelmez!. Nitekim, Rasûlullah Aleyhisselâm’a dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir.. Söylenir!...
* * *

KENDİNİ TANIMAK

Evet, kendini tanımaktan murad; bedenini veya vücu-dundaki "nefs"im dediğin tabiatını, tanımak demek değil-dir!.

Aslın olan külli mânâdaki "nefs"i tanımaktır; ki ger-çek benliğin ve hakikatın da O`dur.

Yani, "nefs" dediğimiz şey, aslında külli bir varlıktır.

Tüm varlıkların "nefs"i, Tek bir "Nefs"dir. Bu noktaya ve görüşe gelebilmektir önemli olan.

"Vücûd"un varlığını yok etmeyi, öldürmeyi, ortadan kal-dırmayı ileri sürenler olanaksızdan sözetmek-tedirler; me-selenin aslını ifade edememekten dolayı!. Çünkü onların diliyle de gerçeği örtmeyi murad edi-yor Kendisi!.
Önce şunu anlayalım;

Tasavvufta kullanılan "vücûd" kelimesinin anla-mıyla, ge-nelde dilimizde kullanılan "vücûd" kelimesi-nin anlamı bir-birinden hayli farklıdır.

Genel kullanımda "vücûd" kelimesiyle "bed-en"imizi an-latmak isteriz.

Tasavvufta kullanılan "vücûd" kelimesinin anlamı ise "varolan varlığın yapısı"dır..

Şimdi düşünün ki, varolan varlığın yapısı, hakikatı, es-mâsı itibariyle Allah`a ait... Öyle ise ortadan kaldırılacak bir "vücûd"tan sözedilebilir mi hiç?
Öyle ise kaldırılacak olan şey "vücûdun" değil, var-sayı-mın olan benliğindir!!

Hakkın varlığı dışında var sandığın vehmindeki "hayâli varlığı" kaldıracaksın sen... Mutlak varlığı kal-dıracak değilsin ki!.

Hem mutlak varlığı kabul ediyorsun; hem de yanısıra bir varlık olarak kendini var sanıyorsun. Ki buna da tasavvuf terminolojisinde "ŞİRK" deniliyor
Varsayınca kendini, bak ortaya neler çıkıyor..

Önce "Zâhir" ve "Bâtın" algılıyorsun!.

Bu defa seni uyarmak istiyor:

"Zâhir" ve "Bâtın" yani algıladığın ve algılayamadı-ğın hep "O"dur!.

Nedir bunun anlamı.?

"Zâhir" ve "bâtın" ayrı ayrı şeyler olup, ikisi de "O"dur, değildir mânâ!..

"Zâhir" ve "bâtın" aynı ve tek şeydir!..

Öyle ise algılama cihazlarındaki yetersizlik dolayısıyla bu ikisini iki ayrı şey sanıp "çiftlikte" yaşamayın!.
"Evvel", "Âhir", "Zâhir", "Bâtın" isimleriyle hep "O Tek" şey ifade edilmektedir. Mânâ, bundan ibarettir.

"Lâ mevcûda illa Hû"!.

Mevcûdat yoktur, sadece O vardır!.

Külli akıl denen, tek akıl, O`nun ilim sıfatının tafsilinden başka şey değildir.

"Nefs", kendini tanıma düzeyine geldiği zaman ilim sıfatı-na bürünmüş demektir.

"Nefs", kendini tanımaya başlayınca yavaş yavaş değişik kademelerde kendini tanır.

En alt düzeyde tanıyışı akl-ı cüz, daha sonraki tanıyışı akl-ı küll, daha üst düzeyde tanıyışı ise akl-ı evvel`dir.
Eğer "nefs", kendini, kendi aslı ve orijinali, hakikatı ile ta-nırsa, kendini ilim sıfatı yönünden, ilim sıfatı ile tanımış olur...

Akl-ı evvel sözü biter orada!... Hak`ka bağlanan "il-im sıfatı" sözü edilir.

O ve O`ndan meydana gelmiş bir alem müşahedesi kalk-mamış olan, Nur perdelerinin meydana getirdiği bir müşa-hede içindedir, hâlâ!..

Tek tek, her nesnenin, "Allah" dediğini duymak, kesrette-çoklukta olana aittir ve bu hali, henüz Tek`liğe ulaşamadı-ğının, perdeli olduğunun ifadesi-dir!.

Gerçekte âlem, "küll"dür ve Tek varlık söz konusu-dur!.

"Tek"in ilmindeki, varsayım sayısız çokun, tek tek O`nu zikri, diye bir olay söz konusu değildir; Hakk`ın nazarında!. Bu algılama yanılgısıdır!.işin başında ya-şanılan bir takım hâllerdir.
 
HAKK`I GÖRMEK HAKKINDA

Burada, bir iki husus daha var:

"Görmediğim Allah`a ibadet etmem" diyor, Hz. Âli...
Sahabeden bir başka Zât da:

"Hiç bir şey görmem ki o gördüğüm şeyden evvel Allah`ı görmüş olmayayım." diyor. Yani önce "Allah"ı görürüm; sonra "O"nu, o sûrete bürünmüş olarak ka-bul ederim!.

Diğer bir ifadeyle; Önce O şeyin "nefs"ini, sonra da büründüğü sûreti görürüm... diyor.

"O", herşeydir!... Her şey, "O"nun ef`al mertebesin-deki görüntüsüdür...

Esmâ mertebesinde ise; sırf mânâlar söz konusu-dur... Madde veya mikrodalga yahut ışınsal kökenli varlıklar burada bahis konusu değildir!.. Burası vah-det mertebesidir...

Vâhidiyet, varlığın, TEK varlığın, kendini bilmesi-dir!.. Sıfat mertebesidir.. Burası; Ceberrût Âlemi`dir.

Evet. bunları böyle özetledikten sonra, demin ki noktaya gelelim

Hakk`ı müşahede ve yaşamak için ölmeden önce ölmek!..

"Ölmeden evvel ölmek" noktasından, yukarıda bahsetmiştik. Biraz açalım..

Şu anda hepimizin yaptığı çalışmalar, kendimizi cehennemden kurtarma çalışmalarıdır.

Daha hiç birimiz, çalışma olarak, bilfiil Allah`ı gör-mek üzere bir çalışmaya girmiş değiliz..

Temelde, gayemiz, idealimiz, maksadımız bazıla-rımızda her ne kadar "Allah"a ermek ise de; şu anda ki bütün çalışmalarımızın semeresi, kendimizi cehen-nem azaplarınan kurtarmaktır!.

Henüz kendimizi cehennem azaplarından kurtar-mış değiliz... Niye?..

Çünkü; bir kere hepimizde kendimizi şu beden, şu varlık olarak hissetme hâli mevcut!.. Hepimizin evi var, malı mülkü var, parası, anası, babası, kocası var... Bunların da hoşumuza gitmeyen hâllerinden dolayı, sıkılmalarımız, üzülmelerimiz, bunalımlarımız söz konusu.

Cehennemin bu dünyadaki yaşamı, işte bu hâller-dir!.

Ve biz bu hâllerin içinde olduğumuz sürece de, hâlâ, kendimizi cehennemden kurtarma çalışmaları içindeyiz..
.
İnsanların bir kısmı, öldükten sonra cehennem`e gidecek, orada milyonlarla sene yanacak; burada ter-kedemediği, atamadığı hâlleri orada sürekli yaşaya-cak; tekrar tekrar yaşayacak... Neticede, şart-lar, ar-tık ona azap vermez hale gelecek; ve azap öyle-ce bitmiş olacak.

Müminlerin, cehenneme girip de, yandıktan sonra cehennemden çıkması denen olaya gelince...

Burada, sana azap veren bir olayla ilk karşılaştı-ğında, göstereceğin tepkiyi yüz üzerinden yüz ola-rak kabul edersek...ikinci defa aynı olayla karşılaşır-san, yüzde seksen tepki gösterirsin... Üçüncüde yüz-de altmışa düşer tepkin!. En sonunda boş verirsin, olay artık seni hiç etkilemez!..

İşte o şey, o takdirde artık sana azap verme duru-mundan çıkar!.

Bu olay, şimdi dünyada iken kolay... Kendinde belli idrâkleri oturtabilirsen, bunu üç ayda, altı ayda, bir senede bilemedin birkaç senede atarsın!..
Ancak, bu beden ve bu beyin, bu şuur kendinden gittikten sonra; ruh denen o mikrodalga beyinle yaşamaya başladığın zaman, bunu böyle bir kaç de-fada atamazsın...

Biyolojik beyin, şu anda ruh üstünde, mikrodalga beyin üstünde rahatça gerekli yüklemeleri yaparak, bunları değiştirebiliyor... Ama öldükten sonra o im-kân kaybediliyor!.

Ölüm sonrasında, mikrodalga beyinle başbaşa kal-dığımız zaman, onun yeni şartlara adaptasyonu, ancak ve ancak, aynı olayla pek çok sayıda karşı kar-şıya kalması suretiyle mümkün olur..

O yüzden de işte cehennem dediğimiz hayat çok çok uzun sürelere ve boyutlara dönük bir hayattır... Ve bu hâlleri orada çok uzun sürede atmak mümkün olur.

Bu gün bu dünyada, sana azap veren her hangi bir olaydan, yüz kere aynı olayı yaşamakla kurtulabilir-sen; orada belki on milyon defa aynı olaya, aynı azâ-ba tahammül edeceksin!.

Neticede artık o olay sana azap vermez olacak ..
Cehennemde insanın kendisine azap veren cehen-nem çukurlarına sayısız defa girip çıkması diye sem-bolize edilen olay budur işte!..

Aslında bu dünyada da cehennem çukurlarına gir-ip girip çıkıyoruz da, olayın ne olduğunun ismini ko-yamıyoruz bu konudaki bilgisizliğimizden..

İnsan-ı Kâmil`de okursanız, Abdülkerim Ceyli`nin cehennem bahsini. Bunları orada daha detaylı göre-bilirsiniz..

Evet, burada "Vahdet"in zirvesinden bahsetme-mize karşılık, daha hiç birimiz cehennemden çıkabil-miş değiliz.

Cehennemden ne zaman çıkarsın?...

Cehennemden çıkmanın zamanı, senin bu bedene ve bu beden dolayısıyla sahip olduğun her şeye veda etme zamanıdır!...

Yanlış anlamayalım; eve sahip olma, eşyanı, araba-nı, elmasını pırlantanı at, değil!.. Eğer, o nesnenin sende olması ile olmaması bir fark yapmıyorsa o nesnelerin elinde olmasından dolayı azap çekmez-sin!.

Ama, o nesneyi benlenmişsen, sahiplenmişsen; ve o nesnenin senin elinden çıkması sana azap sıkıntı veriyorsa, işte o zaman sen şu anda da cehennemde yaşıyorsun!..

Bu çarkı felek, bu devran içinde bir gün gelecek, ona iyice sarılacak; bir gün gelecek ondan uzaklaşa-cak, sonra gene bağlanacaksın!... Ve böylece sürekli yanma hali senin için devam edegidecek!.
 
TARÎKAT, ŞEYHE TESLİMİYETTİR!

İşte bu sebepledir ki, bu incelikleri kavramış olan geçmişteki pekçok hakikata ermiş zâtlar, "Ta-savvuf" denilen öğretiyi oluşturmuşlardır.

"Eğer, varsayımın olan varlığından, benliğinden tümüyle kurtularak "nefs"ini tanımak istiyorsan, tes-lim ol; kendinden kurtul, Allah`a er!."
demişlerdir..

"Ölmeden evvel ölmek" olayının gerçekleşmesi, mutlak mânâda Allah`a teslim olmana bağlıdır!. Da-ha doğrusu, Allah`a teslim olduğunu fark etmene bağ-lıdır.
Hakiki mânâda tarikata girmekten murad, "tes-lim" olmaktır!..

"Ben geldim, Şeyhim!.. Ben seni şeyh kabul et-tim, sana bağlandım!... Bana dua ver, zikir ver, oruç ver vs... Ben de bunları yapayım" demek, teslim ol-mak değildir!.
Bir şeyhin sözümona yüzbin dervişi vardır; ama bir tane bile, gerçek anlamıyla bağlısı, yani Allah`a er-meyi kesin kafasına koymuş ve bunun için her şeyi göze almış dervişi yoktur!.

Tam yeri geldi, Hacı Bayram Veli’nin bir hikaye-sini anlatalım:

Şeyh Hacı Bayram Veli`ye derviş olanlardan vergi alınmıyor...

O devirdeki kural bu!.. Zamanın padişahının Ona olan saygısından koyduğu bir kural..

Önüne gelen de bu nedenle Şeyh Hacı Bayram`-dan el alıp, derviş oluyor!..

Gün geliyor, Ankara civarında kırk bin kişi Hacı Bayram Veli`ye derviş oluyor, ki artık o civarlardan vergi alınması diye bir olay söz konusu değil..

Şikâyetler ulaşınca Padişaha, o da haber yollatı-yor:
-Efendim, şeyhim, durum böyle böyle!. Hakikaten bunlar dervişleriniz ise hüküm, câridir, vergi alın-mayacak!.

Ancak bunlar gerçekten sizin müridleri-niz mi?...

"Ben size bildirirm, neticeyi" diyor Şeyh Hacı Bayram ve ilan ediyor:

-Benim bütün dervişlerim falanca gün Ankara ovasında toplansın!..

Büyük bir çadır kuruluyor, kazanlar kaynıyor, ye-mekler pişiriliyor...ilâhiler, dualar, zikirler...

En sonunda, Hacı Bayram Veli çıkıyor ortaya.. Di-yor ki :
-Kim gerçekten bana teslim olmuşsa, dervişimse gelsin, ben onu kesip, kurban edeceğim Allah`a; ve Allah`a ulaşacak!.

Herkes bir şaşkınlık içinde!..

Topluluğun içinden bir kadın fırlıyor, arkasından da bir adam!.

-Alın içeri!. diyor.

Çadıra giriyorlar!..

Derken bir bakıyorlar toplanan dervişler, çadır-dan dışarı kanlar akmağa başlıyor!.

Kanların aktığını gören, pırrr!.. Hepsi kaçışıyor-lar..

Meydanda kimseler kalmıyor!..

Daha önceden çadıra gizlenen kurbanların kesil-mesiyle kanlarının çadır dışına akması herkesin tes-limiyet derecesini ortaya koymuştur!...

Padişaha name yazıyor, Hacı Bayram veli:

-Padişahım, benim bir buçuk dervişim var"...

Gerçek derviş, geçici dünya menfaatini şeyhin-den sormaz!. Sorarsa, o daha derviş olmamıştır!. Çünkü tasavvufa girmenin amacı dünya çıkarları ya da siya-seti değildir!.. Zira Şeyhe teslimiyetin tek bir amacı vardır, o da Allah`a ermek!.

Bu amacın dışında ki her amaç, gerçek gayesine ortak koşmaktır; ki bu da onun yolunu kesmekten başka bir sonuç getirmez.

Tarikata girmiş olmak için, bir mürşide tüm var-lığını teslim etmen gerekir!. Nasıl?.. Ölmeden evvel ölmüş, gibi!..

Öyle bir teslimiyet ki, bu beden üzerindeki tüm tasarrufları ona bırakacaksın!.

O, "ye" derse yiyecek, "yeme" derse, yemeye-cek-sin!... "Yat", diyecek, yatacaksın; "kalk", diyecek, kalkacaksın; "çalış", diyecek çalışacak; "çalışma", diyecek,çalışmayacaksın!... Şunları şu kimseye ver, diyecek, vermem demeyeceksin!..

Yani, bir ölü nasıl bu beden üzerinde tasarruf edemezse; bu bedenle olan hiç bir olay o ölüde etki uyandırmazsa; sen de o hale geleceksin!...

Bu konuda seni nasıl uyarıyor dikkat et:

"Ölmeden evvel ölün"!.

Yani, "fiilen-fiziken" ölmeden önce, "ölüm" denen olayı tadacaksın"!... Yaşayacaksın ne olduğunu!...

Bu gün Türkiye`de bunu yapabildiği dillerde dola-şan, maşâallah belki on bin şeyh var, belki de on milyon derviş var!..

Ama, eğer işin gerçek kıstaslarına bakarsan, ne on bin tane şeyh çıkar, ne de on milyon derviş!...

Konunun hakikatını konuşmak gerekirse...

Hasbelkader üçbeş tasavvuf tâbiri ve evliya menkıbesi öğrenmiş kişilerin bunları sergileyerek kendilerini evliyaymış gibi gösterip bir tarikat adı altında yayın yapmalarıdır olay!.

Elli-yüz kişinin bir araya gelip zikir yapmaları ya da tasavvuf hikayeleri dinlemesinin gerçek anlam-daki tasavvuf çalışmalarıyla hiç alâkası yoktur!.

Ama buna rağmen bu çalışmaların da bir faydası vardır elbette..

Kişilerin kendilerini bu dünyaya iyice kaptırıp, mâneviyattan uzaklaşmalarını önler en azından!.
Bugün bir kısım şeyhler, sizlere bazı gerçekleri anlatıp, idrak ettirip, kendinizi bir takım zararlı şeylerden korumanıza vesile olmaktadır!

Sizler, işin ne olduğunu öğrenmek, araştırmak is-teyen heveslilersiniz.

Yapılacak iş, bulunduğunuz yerde olabildiğince İslam Dini’nin, tasavvufun ne olduğunu öğrenip, elden geldiğince ilim sahibi olarak benlikten kur-tulmaya gayret etmektir.

Nasibinizde varsa, samimi iseniz, amacınız birey-sel çıkarlar değil de gerçekten sadece ALLAH`A ERMEK ise, günün birinde gerçekten konunun ehli olan bir veliyi karşınıza çıkartır Allah!.. Ve o zaman anlarsınız farkı!.
Öyle ise, dışarıdan, başka bir gruptan, bilmem kimlerden hiç farklı görmeyin kendinizi!..

Hangi isim altında olursa olsun, hiç bir tarikat mensubunu kendinizden küçük ya da ayrı gör-meyin!. Kim olursa olsun, öz kardeşiniz gibi ona yardımcı olun!
Kısacası, genelde bugünkü tarikat çalışmaları "tasavvuftan bahseden iyi ahlak derneği çalışmala-rından" başka bir şey değildir!.. Ama elbette bunun istisnaları da mevcuttur, çok ender de olsa!.

Olay bunun dışında, üstünde fazla bir şey değil!

Evet...

"Ölmeden evvel ölmek" denen iş kolay değildir!.
Ancak, "Ölmeden önce öldükten" sonra, "nefs"ini tanıyabilirsin!.

"Ölmeden önce ölmek", denilen olayın ilmel ya-kini, daha önceki sohbetlerimizde geçtiği üzere, "Mülhime" denilen "nefs" mertebesinde; "nefs"in, il-ham alır durumda kendini tanımaya başlamasının sonucunda oluşan teslimiyetin getirdiği hâldir.

Ve ondan sonra "ölmeden ölmek" denilen hâlin "il-mel yakîni" oluşur. Ondan sonra "Mutmainne" deni-len, tatmine ulaşmış, yani, işin hakikatını yaşa-makla tatmine ulaşmış "nefs" olur ki, onun adı "Ve-li"dir..

Velâyetin de kemâl dereceleri var:

"Veli-i Mükemmel" var, "Veli-i Kâmil" var, "Veli-i Mukarreb" var!... Yüksek kemâlât dereceleri... Onla-rdan söz etmiyorum... Bunlar da "Ölmeden önce öl-mek" denilen hâlin aynel yakîni ile gerçekleşir!.

"Ölmeden önce ölmek" denen sırrın "hakk-el yak-îni" ise ancak "mardiye nefs" kemâlinde gerçekle-şir!. "FETH" hâli de bunun sonucudur!.. Bunun ehli de dünya üzerinde ancak onlarla sayılır!.

Yani, ehline mutlak mânâda teslim olmadan, öl-meden evvel ölme hâli kesinlikle gerçekleşmez. Teslim olma hâli de, ancak ve ancak, bu işin bütün boyutl-arını anlayıp bildikten sonra, bir milyon kişi içinden çıkabilecek bir kişiye nasip olabilir.

Çünkü, her ne kadar sözde, şartlanmalar atılacak, huylar atılacak, bedene sahip çıkma hâli atılacak vs. diyorsak da, bunları fiiliyatta tatbik edebilecek baba-yiğit çok azdır!. Lafını herkese konuşuruz, ama kendimize gelip iğne dokunduğu zaman, cayır cayır ba-ğırırız..

Şimdi kıssadan hisse...

Allah selâmet versin, iyi bilir, Mazhar`ın anlat-tığı çok güzel bir hikâye var. Mevlâna`dan naklen anlatır;
Adamın biri görmüş sırtına dövme yaptırmışları, heveslenmiş, aslan dövmesi yaptırmağa gitmiş...

-Bana da, demiş, aslan dövmesi yap!..

-Peki, demiş dövmeci; benim mesleğim dövme yapmaktır.. Gel, otur dövmeyi yapayım..

Dövmeci başlamış iğneyi batırmağa..

-Ayy! Ayy! diye başlamış bağırmağa adam...

-Ne yapıyorsun arkadaş; canım çok yanıyor!..

-Aslanın yelesini yapıyorum" demiş.

-Aman, demiş, yelesini yapma, başka yerini yap!..

Dövmeci başlamış bu sefer sırtının başka yerleri-ne iğneleri batırmağa.. Adam gene bağırmağa baş-lamış:

-Aman, dur! Yapma, çok acıyor, neresini yapıyor-sun?

-Aslanın pençesini yapıyorum...

-Aman pençesini de bırak, başka yerini yap!.

Dövmeci gene başlamış iğneleri batırmaya..

Bu defa gene bağırmış adam:

- Yine neresini yapıyorsun aslanın?.. demiş.

-Kuyruğunu!..

"Ben vazgeçtim kardeşim, katlanamam bu aslanın acısına!.." demiş "Aslandan da vazgeçtim, dövme-sinde de..."

Adam çekmiş gitmiş!.

Şİmdi o hesap, Mazhar’ın da dediği gibi, "vahdet" dövmesinin lafını çok eder, sohbetlerini yaparız da; iğneler batmaya başladı mı, kaçımız dövmecide kalır, o meçhuldür!.

Onun için, biz bugün ne yapabiliyorsak, o canımız gibi bağlandığımız, tapındığımız nesnelerden ne ka-darcık kendimizi kurtarmaya çalışırsak, cehennem-deki alevimizi, ateşimizi de o kadarcık azaltmış oluruz.

Zira bugün, bize o kadarcık azap veren nesneler, ölüm ötesinde sayısız boyutlarıyla, ebatlarıyla çok daha acı azaplar verecektir... Bunu böylece bile-lim...

Bugün bize azap veren her olay, gelecekte çok çok büyük boyutlarıyla yarın bize daha fazlasıyla verecek!.

* * *
Vahdeti anlamak üzere yola çıkmış kişilerce çıkı-lan ilk basamak budur!.. Ama dikkat edin, ilk basa-mak dedim...
Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut de-ğildir.
Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir, Ceberrût âlemidir.
 
İşte şimdi biz, bu sohbetimizde şu sıraladığım hususları açıklamaya çalıştık.

Yanlış bilinen bir husus var:

Vahdet-i Vücûd görüşünü Muhyiddin-i Arabî or-taya atmıştır, O`nun icat ettiği bir görüştür, diyor birçok tasavvufu derinlemesine bilmeyen kişi, et-raftan duy-duklarıyla!...

Oysa, Vahdet-i Vücûd, Muhyiddin-i Arabi`den çok önceye dayanır.

Cahil olan bir çok kişinin, zâhir alimi olarak bil-diği İmamı Gazali, gerçekte hem zâhir, hem de bâtın ilmi yönünden bir çok gerçeklere vâkıf olmuş bir Zâttır!.

İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bir eser yaz-mıştır.

"Mişkat-ül Envar", yani "Nurlar Feneri" isimli ki-tabı 1966 yılında Bedir Yayınevi tarafından neş-redilmiştir.

Süleyman Ateş isimli zâtın tercüme ettiği eserden, İmamı Gazali`nin bazı cümlelerini size nakledelim, siz de, İmamı Gazali`nin, vahdet konusunda neler düşündüğünü böylece görün.

İMAMI GAZALİ BAKIN BU KİTABINDA NE DİYOR:

"Gerçek varlık, Allahû Teâlâ`dır. Ârifler, buradan, mecaz çukurundan, hakikatın zirvesine yükselir, Mi`-râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile gö-rürler ki, varlıkta Allah`dan başka bir şey yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız Allah`ın Vechi`dir. Bu takdirde, Allah`dan ve O`nun Vechin`den başka mevcut yoktur.

Bunların, Allah`ın,
"Bu gün mülk kimindir?..

Tek ve kahredici olan Allah`ın"

hitâbını işitmeleri için kıyametin kopmasına lüzum yoktur.
O halde, mevcut olan yalnız O`nun Vechi`dir!.
Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir.

Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfan-la bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hâl olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kal-mamış!.
Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hük-mü aşağı düşmüş, bazıları, "Enel Hak!."; bazıları, "Subhani maazami şâni" = "Subhanım, şânım ne ka-dar yücedir" demiş.

Bir diğeri ise, "Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbe-min içinde Allah`dan gayrısı yoktur" demiştir!.

Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndan-dır... Belki, hepsi O`dur!...

Doğrusu, var olan, O`dur!... Gayr`ın varlığı, ancak mecaz yolu iledir. Her şeyin vechi, O`na yönel-miştir. Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu iş, O`nadır. Varlıkta olan her şeyin, O`na nispeti, görünüştedir. Gerçekte kendisinden ibarettir.

Kesret kalkınca, Bir`lik gerçekleşir!. İzâfet bâtıl olur, işaret kalkar!. Yüksek, alçak, inen, çıkan kal-maz... Terakki muhal olur, uruç muhal olur!... Ala`-nın ötesinde, Uluv yoktur!.

Vahdetle beraber kesret yoktur!.

Kesretin kalkması ile, uruç da kalkar!.

Eğer, bir hâlden diğer bir hâle değişme olursa bu uruç ile değil, dünya semâsına inmekle, yani yük-sekten, alçağa doğmak sureti ile olur.

Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder!.

Bu ilim ancak, Allah`ı bilenlere verilmiş olan hususi mâhiyetteki gizli bir ilimdir.

Onlar bunları söyledikleri zaman, Allah`a karşı mağrur olanlardan başkası inkara kalkmaz..."

Basiret sahipleri, gördükleri her şey`de Allah`ı be-raber gördüler. Bir kısmı, bundan da ileri gitti:

"Hiç bir şey görmedim ki, ondan önce Allah`ı görmüş olmayayım"... dedi.

Ehlullah`dan kimi, eşya`yı O`nunla görür; kimi de eşya`yı görür, O`nu da eşya ile görür.

O, kendisinden meydana gelen hiç bir şey`den ay-rılmaz... O, şey ile beraberdir!.

Şehâdet âlemi, Melekût âlemine yükselme yeri-dir. O halde, Sırat-ı Müstakîm`e girmek, bu terak-kiden ibarettir..."

Diyor İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bu eserinin 41. sayfasında.

Bütün bunları bilenin, Din`in emrettiği husus-larda lakayt olmaması önemine de dokunan İmamı Gazali, bakın bu konuda şöyle diyor:

"Kâmil insan O`dur ki, bilgisinin nuru, takvasının nurunu söndürmez... Kâmil insan, basiretinin kemâ-liyle beraber şer`i huduttan hiç birisini terket-mek hususunda "nefs"ine müsamaha göstermez..."

Bütün bunlardan, ortaya çıkan bir gerçek vardır...
Demek ki Vahdet, yani "Allah`ın Tekliği" ve "Allah`ın Varlığı dışında hiç bir şeyin var olmadığı gerçe-ği", Muhyiddin-i Arabi tarafından ilk defa ortaya atılmış bir görüş değil; "O"ndan çok önce İmamı Gazali tarafından Mişkat-ül Envar isimli kitabında açıklan-mış olan bir gerçektir.

* * *
>, denen tek akıl, O`nun ilim sıfatının tafsilinden başka şey değildir.

"O ve O`ndan meydana gelmiş bir âlemler" müşa-hedesi, perdesi kalkmamış olan kişideki, Nur perde-lerinin meydana getirdiği düşüncelerdir.

Tek tek, her nesnenin, "Allah" dediğini duymak, kesrette olana ait bir hâldir. Ve bunu ifade eden kişi henüz Tek`liğe ulaşamadığının, perdeli olduğu-nun açıklamasını yapmaktadır.

Gerçekte, âlem Tek varlıktan ibarettir. yani, tek bir yapıdır!.. Tek`in teklerinin tek tek zikri olmaz!.

Hz. Âli, " Görmediğim Allah`a ibadet etmem " de-miştir.
"Hiç bir şey görmem ki, evvelinde Allah`ı görmüş olmayayım." demiştir Hz. Ebu Bekr.

"O" her şeydir ve her şey "O"nun ef`al mertebe-sindeki görüntüsüdür.. Kesret âlemi de budur!. Vahdeti anlamak üzere yola çıkmış kişilerce çıkılan ilk basamak budur!.. Ama dikkat edin, ilk basamak dedim...

Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut de-ğildir.
Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir, Ceberrût âlemidir.

İşte şimdi biz, bu sohbetimizde şu sıraladığım hususları açıklamaya çalıştık.

Yanlış bilinen bir husus var:

Vahdet-i Vücûd görüşünü Muhyiddin-i Arabî orta-ya atmıştır, O`nun icat ettiği bir görüştür, diyor birçok tasavvufu derinlemesine bilmeyen kişi, etraftan duyduklarıyla!...

Oysa, Vahdet-i Vücûd, Muhyiddin-i Arabi`den çok önceye dayanır.

Cahil olan bir çok kişinin, zâhir alimi olarak bildiği İmamı Gazali, gerçekte hem zâhir, hem de bâtın ilmi yönünden bir çok gerçeklere vâkıf olmuş bir Zâttır!.

İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bir eser yaz-mıştır.
"Mişkat-ül Envar", yani "Nurlar Feneri" isimli kita-bı 1966 yılında Bedir Yayınevi tarafından neşre-dilmiştir.

Süleyman Ateş isimli zâtın tercüme ettiği eserden, İmamı Gazali`nin bazı cümlelerini size nakledelim, siz de, İmamı Gazali`nin, vahdet konu-sunda neler düşündüğünü böylece görün.

İmamı Gazali bakın bu kitabında ne diyor:

"Gerçek varlık, Allahû Teâlâ`dır. Ârifler, buradan, mecaz çukurundan, hakikatın zirvesine yükselir, Mi`râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile görür-ler ki, varlıkta Allah`dan başka bir şey yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız Allah`ın Vechi`dir. Bu takdirde, Allah`dan ve O`nun Vechin`den başka mevcut yoktur.
Bunların, Allah`ın,
"Bu gün mülk kimindir?..

Tek ve kahredici olan Allah`ın"

hitâbını işitmeleri için kıyametin kopmasına lüzum yoktur.
O halde, mevcut olan yalnız O`nun Vechi`dir!.

Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak et-mişlerdir.

Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfanla bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hâl olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kal-mamış!.
Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hük-mü aşağı düşmüş, bazıları, "Enel Hak!."; bazıları, "Subhani maazami şâni" = "Subhanım, şânım ne ka-dar yücedir" demiş.

Bir diğeri ise, "Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbe-min içinde Allah`dan gayrısı yoktur" demiştir!.

Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndan-dır... Belki, hepsi O`dur!...

Doğrusu, var olan, O`dur!... Gayr`ın varlığı, ancak mecaz yolu iledir. Her şeyin vechi, O`na yönel-miştir. Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu iş, O`nadır. Varlıkta olan her şeyin, O`na nispeti, görünüştedir. Gerçekte kendisinden ibarettir.

Kesret kalkınca, Bir`lik gerçekleşir!. İzâfet bâtıl olur, işaret kalkar!. Yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz... Terakki muhal olur, uruç muhal olur!... Ala`nın ötesinde, Uluv yoktur!.

Vahdetle beraber kesret yoktur!.

Kesretin kalkması ile, uruç da kalkar!.

Eğer, bir hâlden diğer bir hâle değişme olursa bu uruç ile değil, dünya semâsına inmekle, yani yük-sekten, alçağa doğmak sureti ile olur.

Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder!.

Bu ilim ancak, Allah`ı bilenlere verilmiş olan husu-si mâhiyetteki gizli bir ilimdir.

Onlar bunları söyledikleri zaman, Allah`a karşı mağrur olanlardan başkası inkara kalkmaz..."

Basiret sahipleri, gördükleri her şey`de Allah`ı beraber gördüler. Bir kısmı, bundan da ileri gitti:

"Hiç bir şey görmedim ki, ondan önce Allah`ı gör-müş olmayayım"... dedi.

Ehlullah`dan kimi, eşya`yı O`nunla görür; kimi de eşya`yı görür, O`nu da eşya ile görür.

O, kendisinden meydana gelen hiç bir şey`den ayrılmaz... O, şey ile beraberdir!.

Şehâdet âlemi, Melekût âlemine yükselme yeri-dir. O halde, Sırat-ı Müstakîm`e girmek, bu terak-kiden ibarettir..."

Diyor İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bu eserinin 41. sayfasında.

Bütün bunları bilenin, Din`in emrettiği husus-larda lakayt olmaması önemine de dokunan İmamı Gazali, bakın bu konuda şöyle diyor:

"Kâmil insan O`dur ki, bilgisinin nuru, takvasının nurunu söndürmez... Kâmil insan, basiretinin kemâ-liyle beraber şer`i huduttan hiç birisini terketmek hu-susunda "nefs"ine müsamaha göstermez..."

Bütün bunlardan, ortaya çıkan bir gerçek vardır...

Demek ki Vahdet, yani "Allah`ın Tekliği" ve "Allah`ın Varlığı dışında hiç bir şeyin var olmadığı gerçeği", Muhyiddin-i Arabi tarafından ilk defa ortaya atılmış bir görüş değil; "O"ndan çok önce İmamı Gazali tara-fından Mişkat-ül Envar isimli kitabında açıklanmış ol-an bir gerçektir
 
ABDULKÂDİR GEYLÂNİ’DE VAHDET

İmamı Gazali, böyle demiş de, acaba bir AbdülKâ-dir Geylâni Hazretleri daha mı değişik demiş?...

Buyurun, AbdülKâdir Geylâni Hazretlerinin, "Risâ-le-i Gavsiye" ismli eserinden bir kaç satır:

"-Ya Gavs-ı Âzam, insan, sırrımdır ve ben o`nun sı-rrıyım. Eğer insan, indimdeki menziline ârif olsaydı, derdi ki; Bütün nefislerde`ki "nefs"im!... Bu anda Mülk yoktur, Benden başka..."

Evet, Gavsı Âzam Abdulkâdir Geylâni hazretlerinin "VAHDET" SIRLARINI AÇIKLADIĞI "GAVSİYE AÇIK-LAMASI" isimli kitapçığımızda bu sırların geniş açık-lamasını yaptığımız için, burada üzerinde fazla dur-muyoruz...

Ancak, yorumsuz olarak, Gavs-ı Âzam AbdülKâdir Geylâni Hazretleri`nin beyanlarını naklediyorum size:
"- Ya Gavs-ı Âzam, insanın cismi ve "nefs"i ve kal-bi ve ruhu ve işitişi ve görüşü ve eli, ayağı ve tama-mını "nefs"imle izhar ettim. O, yok`tur, ancak, "Ben" varım ve "Ben" de O`nun gayrı değilim."

Bu bölümü, Nakşıbendi silsilesindeki Hace Ubey-dullah Ahrar`ın şu cümlesi ile bitirmeye çalışalım:

"Geçerli ilimlerin özü tefsir, hadis ve fıkıh`dır. Bunların özü ve mevzuu da, Vücûd bahsidir. Bütün mertebelerde bir Tek Vücud vardır ki, O Vücûd kendi ilmi suretleriyle görünmüştür".

Görüldüğü üzere Nakşibendi sisteminin, yolunun gereği de keşif, keramet gibi bir takım olağanüstü-lükler değil, ilim yollu "NEFS"i tanımak, "ALLAH`ı bil-mek", ve de "ermek"tir!

ÖYLE BİR "TEK" Kİ !...

Gelelim "TEK"i çok iyi kavramaya...

Esasen bu güne kadar çeşitli yönleriyle "TEK"lik olayını anlatmaya çalıştık.

"TEK"lik, Yani "Allah`ın Vahdâniyeti"!...

Çokluk`tan Tek`liğe, bireysel şuurdan mutlak İLME yöneldiğimiz sürece, meselenin iç yüzünü anlamamı-za imkân yoktur. Sayısız kollar ve teferruat içinde bo-ğulur ve esası kaybederiz.

"TEK"liği anlamanın yegâne yolu; kendimizi, şuu-rumuzu Tek`lik noktasında bulup, yoğunlaştırıp; o boyuttan, çokluğa bakmak!.. Ancak bu suretle konu-nun aslını hakikatini anlayabilmek, kavrayabilmek, hissedebilmekle, mümkün olur!.

"Allah, sonsuz ve sınırsız TEK`tir."

Demiştik, daha önceki açıklamalarımızda; ve bun-un izahını yapmıştık.

Bu, sonsuz ve sınırsız Tek, bize GÖRE olan Ez-el`de ve Ebed`de de aynen böyledir!...

Varlığında hiç bir değişim, değişiklik söz konusu değildir!.

İş bu sebepledir ki, bizim olup bittiğini gördüğü-müz, düşündüğümüz, tahayyül ettiğimiz, hissettiği-miz her şey, insanların, cinlerin ya da meleklerin var-lığını düşündüğü ve tahayyül ettiği veya bilebildiği istisnasız her şey; sadece O`nun ilminde mevcuttur. Esmâsının eseri olarak mevcuttur!.

"İlminde" derken, O`nun, -eğer tabiri câizse bunu anlatmak için söylüyorum-, "Hayâlinde var ettiği ve düşündüğü şeylerdir."

Bunların gerçekte, "ALLAH" varlığı dışında bilfiil varlığı asla ve asla olmamıştır!.

Yüce Zâtın, var kabul edişi neticesinde, bu varlık âlemi "yok"tan meydana gelmiştir; "yok" olarak var-dır; ve aslına dönecektir!...

Bunu böylece anlamadığımız sürece, TEK`liğin ne olduğunu kavrayabilmemiz asla mümkün değildir!.

Hangi mânâ ve vasıfla, O Zât`ı vasıflandırırsak, O Zât, Zât`ı itibariyle o vasıflandırmadan ötedir; O, tan-ımlama ile kayıt altına girmekten beridir!...

Ancak, o tanımlama da yine O`na aittir!.

Burayı çok iyi anlamak lazım...(seyyid Ahmed Hulusi.)
* * *

TAKVA NEDİR? TAKVA SAHİPLERİ KİMLERDİR?

Takva; Allah’ın emirlerine ve tavsiyelerine uy-mak, aksi düşünce ve davranışlardan sakınmak ve korunmaktır. Kuran’da Allah’ın hükümlerine kesin bir bilgiyle iman eden ve bu konuda tavizsiz bir kararlılık gösteren müminler “takva sahipleri” ola-rak nitelendirilir. Allah bir ayetinde; “…Azık edi-nin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup-sakının.” (Bakara S.A.197,) diyerek takvanın önemini bildirmektedir.

ALLAH KATINDA ÜSTÜNLÜK NEYE GÖREDİR?

Allah katındaki üstünlük, bir insanın malına, mevkisine, güzelliğine veya sahip olduğu herhangi bir şeye göre değil, yalnızca Allah’a olan yakınlığı-na yani takvasına göredir. Bir ayette şöyle haber verilir:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil)

takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)(Harun Yahya.)

HİMMET
Üzerinde çokça tartışılan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yaşantı sahiplerinin sıkça kul-landığı himmet nedir? Niçin tartışma konusu yapılı-yor, neresi yanlış anlaşılıyor? Himmet kavramını kullananlar niçin ve nasıl kullanıyor?

Himmet, kelime manasıyla kalbi, iradeyi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp, tek hedefe yön-elmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir şeyi yapmaya yön-elmek, himmet ise, kıymetli, şerefli ve güzel şey-lere yönelmek manasını taşıyor.

Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her in-sanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnına, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçüle-mez.

Bugün günlük hayatımızda himmet deyince akla yardım ve destek geliyor. ‘Falanın himmetiyle müş-kilim çözüldü’ derken, bana sağladığı destekle sıkıntıdan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok.

Çünkü bütün insanlık, birbirine muhtaç bir halde yaratılmıştır. Zayıflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmiş; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçla-ra ulaştırmakla görevlendirilmiştir.

VELİLERİN HİMMETİ

Çokça tartışılan velilerin ve kâmil mürşidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürşidin tevec-cühü, manevi tasarrufu, nazarı, feyzi ve duası da denir.

Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasına bazıları itiraz ediyor. Mese-le, ruhani alemde ruh vasıtası ile cereyan ettiği için, maddi şartlara mahkum olmuş akıl onu anla-makta zorlanıyor.

Çünkü bu himmet ve yardım farklı boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri dışın-da tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduğuna inanmak ve olayı anlamak için delil ve izah istemekteler.

Bunda haklılar. Biz de meseleyi işin ehline ve onu tecrübe edenlere soracağız. Bu konudaki delilleri ortaya koyacağız. Yanlış anlama ve uygulamaları tesbit edeceğiz.

Tasavvuf erbabına göre himmet; kulun kendisini veya başkasını bir hayra ulaştırmak, bir şerden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-ı Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)

Himmet, ilahi nurla temizlenmiş ve takva ile yü-celmiş ruhların Allah’ın izniyle muhtaç kullara yar-dım etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bağlı değildir, mekan ile sınırlanmazlar. Maddi şartlar en-gel ol-maz onlara.

Himmet, kâmil velilere emanet edilmiş ilahi bir nurdur. O nur ile yol alır, hak yolcularını ter-biye ve takviye ederler.

Himmet, Allah’ın bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulaştırmakla görevli Allah’ın dostu-dur. Kur’an ifadesiyle onlara “cündullah (Allah’ın as-kerleri)” denir.
Sayılarını, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir.

(Müddessir.S.A.31.) Onlar, meleklerden ve kâ-mil müminlerden oluşur.Cenab-ı Hak,onlar vasıta-sıyla dilediklerine yardım edip, müşküllerini çözer. Aslında kuluna destek veren ve müşkülünü çözen Allah’tır.

Peygamber olsun, veli olsun, diğer varlık-lar vasıtadan başka bir şey değildir. Bu hakikati Ra-sulullah (A.S.) Efendimiz şöyle ifade buyuruyor: “Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni taksim edip yerine ulaştırmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim)
 
İLAHİ İKRAM

Müttakilere Allah tarafından verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’ın sevdiklerine ikramı, ilahi aşkın meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptığı bu ikramı meşhur bir kudsi hadiste şöyle bildiriyor:

“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, İbnu Mace, Ah-med)
İşte velilerin ulaştığı bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarına verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta olduğunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:

“İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah’ın celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakını işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağı da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, ya-kındakine, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefa-tihu’l-Gayb)

İşte kâmil bir veli, darda kalıp kendisinden yar-dım isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardımcı olmaktadır. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmış kamil bir veli, Allah’ın izni ve dilemesiyle dünyanın her yanını görebilir, her sesi işitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nın dilediği kulları için kolay ve mümkün. An-cak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verece-ğini Cenab-ı Hak tayin eder.

HİMMET SAMİMİYET VE EDEBE BAĞLIDIR

Allah’ın rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteğinde samimi olma-yan gafil kalbin duasını işitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediğinde samimi, sabırlı ve azimli olan kimsenin ise eli boş dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “İnsan-ı Kamil” kitabında, bütün başa-rının himmetteki samimiyete bağlı olduğunu belirti-yor ve ekliyor:

“İsteğinde samimi olan kimsenin iki alameti vardır: Yöneldiği ve istediği şeyin olacağına kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen şeylerin gereğini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye him-met ve azim sahibi denmez. O sadece boş temenni-ler ile avunan ve davasında yalancı olan biridir. Böyle bir kimse aradığını bulamaz, sevdiğine kavu-şamaz. Onun hali, elinde kalemi, kağıdı olmayan, okuma ve yazmasını da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasına benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasıl yazacak? O, bu şekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”

HİMMET KADERLE SINIRLIDIR

“Rasulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A’raf/18 ayet-i kerimesi, her şeyin Yüce Allah’ın takdirinde olduğunu belirtiyor. Büyük arif İbnu Atâ (K.S.) Hikem adlı eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun ka-der sınırlarını geçemez.”

Kâmil mürşid, müridin isteğine değil, Allahu Tea-lâ’nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez.

Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.
Hal böyle olunca, bazılarının: “benim mürşidim gavstır, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakışta kâfiri mümin, fasığı muttaki eder, tek başı-na bir orduyu yener!” demesi doğru değildir. Bunlar Allahu Tealâ’nın kudretinde olan şeylerdir ve zaten Allah dostları, hep ilahi murada uygun şeyleri ister-ler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî (K.S.), kendisinden neslinin devamı için dua ve him-met isteyen Akka valisi Abdullah Paşa’ya şu cevabı gönderir:

“Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen şeyin kaza-i muallak (mey-dana gelmesi sebeplere bağlanan bir kader) olduğu anlaşılmadan himmet kullanılmaz. Kesin olan kade-ri (kaza-i mübrem), değil veliler, peygamberlerin himmeti bile değiştiremez. Onun sonucuna rıza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Şunu belirtelim ki, velileri inkardan sakınmak vacip oldu-ğu gibi; onlar hakkında, imanı bozacak kabulle-niş-lerden sakınmak da vaciptir. Bu aşırı ve tehlikeli inanışlar, daha çok velilere güzel zan ve aşırı mu-habbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayın ki, şeytan hile ve düzen sahibidir; insanı helake götü-recek her yolu dener.” (Mektubat-ı Mevlâna Ha-lid, 7. Mektup)

Himmet Nefse Değil,
Hikmete Uygun Olur.

Arifler Allahu Tealâ’nın hikmetine aşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklaştıra-cak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yak-laşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbi-ye bazen sıhhat ile, bazen de hastalık ile gerçekle-şir. Bazı kalb hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnız-lık ve çaresizlik ile olur. Kalp katılığı ve gafletin gide-rilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir. Mürid bun-ları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşid fera-set nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıntının müridin der-dine ilaç olduğunu görür ve onu Allah’a yaklaştır-dığını bilir; kısaca “dua ederiz” der. Mürid de, o der-din hemen biteceğini düşünür. Halbuki mürşid-i kâ-mil, Allahu Tealâ-’dan o sıkıntının devamını iste-mek-tedir. Çünkü, müritteki gafletin ilacı o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.

ÖNCE HİZMET, SONRA HİMMET

Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürşid: “önce hizmet evladım!” der. Arifler demişlerdir ki: Mürşi-din himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasın-da güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zama-nıdır. Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.
 
DÜNYA HAYATI VE NEFİS

Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifin-de şöyle buyuruyor: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Mü-nafık olur,gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiy-le savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise ken-disi ile çekişir durur.”

Şeytanın saptırmaya çalışması o derecede olur ki, mümini kâfir etse dahi hıncını, intikamını ala-maz. Kâfir ettikten sonra insanın yüzüne tükürür ve “sen benden de aşağı imişsin. Ben Allah’a küfrettim ama inkâr etmedim. Sen Allah’ı inkâr edecek kadar şiddetli küfre girdin.” der.

İskender Ataullah Hazretleri (K.S.), Hikemü’l-Ata-iyye’de, “Şeytana düşmanlık edildi, yardım ve rah-mete ulaşıldı. Dost olundu, ama hiçbir dostuna vefa ve merhamet ettiği görülmedi” buyuruyor.

Müminin beşinci güçlüğü, nefsinin kendi ile çeki-şip durmasıdır demiştik. Nefsin mizacı da şeytan-dan aşağı değildir. Onun da merhameti yoktur. Emmare makamında bulunuyorsa insanı azdırmaya çalışır. Allah’ın dinini asla sevmez. Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini beğenmez ve düşman kesilir.

İnsanın nefsi, esfel-i safilinde yani aşağıların aşa-ğısında bulunduğu ve kötülüklerin anası olduğu i-çin,kötülükle ortaya çıkmaya başlayınca, şeytan da yaklaşmaya başlar.
İnsan bu beş zorluk arasında daima mücadele halinde ve uyanık bulunmalıdır. Onun için Allahu Te-alâ, “... nefsini hevâsından men ederse varacağı yer cennettir”

(Naziat.S.A.40-41.) buyuruyor. Heva, nef-sin sıfatıdır. Gazap ve şehvet lezzetine heva denir. Bu asır insan hevasını körükleyen bir asırdır. Kim nefsini hevasından uzak tutarsa cennetle müşerref olur.

Anlaşılacağı üzere, nefsin meydanı dünyadır. İn-sanın üç büyük düşmanından birincisinin dünya, ikincisinin nefis, üçüncüsünün şeytan olduğunu bili-yoruz. Allahu Tealâ ayet-i kerimelerle, Rasulullah (A.S.) Efendimiz de hadis-i şeriflerle dünyanın gidi-şatına uyarak ahiret bozgununa uğramamamızı iste-miştir.

Ulemanın belirttiğine göre dünya Allah’a ve Allah-’ın dostlarına düşmandır. Dünya perdedir. Dünyanın asliyeti geçici, yaratılıştaki sıfatı cazibeli, aldatıcı ve nefsin yaratılışına uygundur. Dünya şeytanın ye-midir. Dünyanın cazibe ve güzelliği olmasaydı, ne şeytan insana hücum edebilir, ne de nefis insanı ahiret yolundan alıkoyabilirdi. Anlaşılıyor ki dünya-nın hakikatı, faniliği ile birlikte aldatıcıdır da.

Bir kimse Hazret-i Ali (R.A.) Efendimiz’e “dünyayı anlatır mısınız?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle bu-yurdu: “Sağlamı hasta, emniyette olanı pişman ola-cak. Fakiri mahzun, zengini ise helalinin hesabı, ha-ramının azabına düşecek. Şüpheli şeyler için de az-arlanacaktır. Size bunun daha neyini anlatayım.”

Rasulullah (A.S.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: ”Kıyamet gününde bir adamı Allah’ın huzuruna getirirler.

Kazancı haram, masrafı da haramdır. ‘Bunu ce-henneme götürün’ denir. Başka bir adamı getirirler. Helal kazanmış, haram sarfetmiştir. Onu da cehen-neme gönderirler. Bir diğeri de haramdan kazanmış, helale sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler.

Sonra başka birini getirirler. Helalden kazanmış, helale sarfetmiştir. Ona, bu serveti kazanırken farz-lardan bir ibadeti geçirip geçirmediğini sorarlar. Hiçbir farzı bırakmadığını açıklar. Bu servete birinin hakkı geçti mi; mesela işçilerinin ve hayvanlarının hakkını verdin mi? diye sorarlar. Onları da verdiğini söyler. Bakmakla mükellef olduğu kimselere vaktin-de nafakalarını ulaştırıp ulaştırmadığını sorarlar. Bu sırada çalıştırdığı kimseler getirilir, hakları karşı-laştırılır. O da temiz çıkınca, ‘Verdiğimiz nimetlere karşı ne gibi şükürde bulundu? Onun hesabını göre-lim.’ derler.”

Şükür, Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’a isyan etmemektir. Bir kimse parayı Allah’ın rızası olan yerlerde şükrederek kullanmadıysa cennete gire-mez. Anlaşılıyor ki, insan hayatı nefsin, şeytanın ve dünyanın türlü halleriyle meşgul edilmektedir. Dün-ya, önce yaldızlı şeylerle insanı aldatır, sonra helâk eder.

İsa A.S.’a dünya, yaşlı, zayıf, çirkin fakat süslen-miş bir kadın suretinde görünmüş ve onunla şöyle konuşmuştur. İsa A.S. soruyor:

- Kaç kere evlendin?

- Sayılmayacak kadar çok evlendim.

- Bir kadın ömründe şu kadar evlenir. Sen sayıl-mayacak kadar çok evlendiğini söylüyorsun. Koca-larına ne oldu? Öldüler mi, boşandılar mı?
- Hiç boşama olmadı. Hepsini ben öldürdüm.

- Geçmiş kocalarını teker teker nasıl öldürdüğünü düşünmeyip, onlardan ibret almadan seninle evle-necek yeni kocaların vay haline!

A’la bin Ziyad (R.A.) şöyle buyuruyor: “Rüyamda yaşlı, derisi buruşmuş, fakat üzerinde her türlü süs ve zinet eşyası bulunan bir kadın gördüm.

İnsanlar etrafında toplanmış, şaşkın şaşkın onu seyrediyorlardı. Ben onların bu haline şaşırdım ve kadına kim olduğunu sordum. Kadın, “yazık sana, beni bilemedin mi? Ben dünyayım” deyince, ben “senin şerrinden Allah’a sığınırım” karşılığını ver-dim. Bunun üzerine kadın, “benden kurtulmak ister-sen,mala, paraya, şöhrete önem verme” diye konuş-tu.

Kur’an-ı Hakim’de, “Bu dünyada âmâ olan, ahiret-te de âmâ olur...” (İsra/72) buyurulmuştur. Yani bu dünyada güzel ahlâk ve sünnet-i seniyyeye sarılma-dınsa, basiretini açıp aklını işletemedinse, öbür dünyada da öyle dirileceksin. Bu bakımdan tasav-vuf ehli, baş gözünün değil kalp gözünün görmesini gerekli görür. Onun için kalp gözü açılmayan âmâ-dır ve ehl-i dünyadır. İşte dünya ile nefis meselesi budur.

Kemalât, dede olmakta, çok para kazanmakta değil reşid olmadadır. Medeni kanuna göre reşidlik onsekiz yaşındadır. Ehl-i tasavvufta reşid olmak, Rabbini bilmekle ve iman hakikatlarını idrak ile mümkündür. Onun için, yetmiş yaşında çocuklar, yirmi yaşında er kişiler vardır.

RASUL-Ü EKREM (A.S.) EFENDİMİZ BUYURUYOR:

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Yani gafletten kurtulamazlar ve tabii ölümle diğer aleme geçerler. Gerçekte iki türlü ölüm vardır: Tabii ölüm ve kişinin kendi iradesi ile ölüm. Bu hadis-i şerife göre, tabii ölümle uyanmayı bekleme. Şimdiden rah-mete ulaşacak hallere yapış ve iradî ölümle öl. Yani nefsinin arzularını kırmak için bir mürşid-i kâmilde terbiye ol.

İtminan makamına ulaşmak, dünya vatanında iken nefse hakim olmakla olur. Bu da kalp görüşü yani ferasetle olur.Kalp gözünün görmesinden mak-sat, nefsin ıslahıdır. Bunun çaresi gurur yurdundan çıkmaktır. Ey ehl-i dünya!

Gurur sahiplerinin halleri, onların perdesidir ki bağ, bahçe, köşk, çiçek, havuz vs. ile meşgul olu-yor,gönüllerini onlara bağlıyor ve ömürlerinionlara sar-fediyorlar da, Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan şu ilahi kelâmı hiç görmüyorlar: “Onlar, dünya hayatı-nın görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler.” (Rum.S.A.7.)

Bu asırda nefsi eğlendiren safa çok fazladır. Sa-bahleyin gazete ile başlayan gaflet, gece yarısına kadar televizyonla devam ediyor. Siyaset çekişme-leri ile müminler birine küsüyor. Allahu Tealâ cüm-lemize inayet eylesin ve anlayış versin. Amin.

KUTBUL İRŞAD VE TASARRUF

Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bir memleketin iş-lerini yürüten kimse, o işlerin kutbudur. Bir mücte-hid, fetva işlerinin kutbudur. Bir kâmil mürşid de ir-şad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendi-sine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir.

Kutub ifadesi bir sıfattır; irşadla görevli ve bu işe ehliyetli kâmil insanlar için kullanılan bir ünvandır. Kur’an-ı Hakim’de ve Sünnet’te zikredilen halife, imam ve ulü’l-emr tabirleri, irşad kutbunu da içine alır.

İrşad kutbu olan zat, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendi-mizin gerçek vârisidir. O’nun ilmine, edebine, ruhla-rı nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına vâristir. Bu velayet ve yetki ona halk tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından veril-miştir. Vazife büyük olunca, yetki ve destek de bü-yük olmaktadır. İrşad ve terbiyenin asıl sahibi Al-lahu Tealâ’dır; hidayet Onun elindedir; ancak Allahu Tealâ beşeri planda bu işi kulları arasından seçtiği kimselere yaptırmaktadır. Bu kulların başında Pey-gamberler gelmektedir. Peygamber olmadığı zaman bu işi onun halifeleri, vâris ve vekilleri yürütmekte-dir.İrşad Kutbunun Özellikleri
İrşad kutbu, Allah’ın huzurunda kabul görmüş mu-karrebûn makamında bir muttaki zattır; edeb ve takva madenidir.

Hayırlarda en öndedir. Muttakilerin imamıdır; İlahi huzurda insanlığı temsil eder. Naz makamındadır. Büyük arif İmam Rabbani (K.S.) irşad kutbunu şöyle tanıtır:

“İrşad kutbu olan velinin varlığı alem ve insanlık için bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhur etse de, bir ganimettir. Onunla alem ay-dınlanır, kalpler nurlanır. Onun nazarı, manevi kalp hastalıklarına şifadır. Onun bir kalbe teveccühü, ondaki düşük ve rezil huyları temizleyip atar. Bu öy-le bir zattır ki, velayet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Allah tarafından seçilmiş ve sevilmiştir. Buna mahbubiyet makamı denir. O makamın bütün kabiliyet ve yetkisi ona verilmiştir. Bu zat, velayet mertebelerinin kemalâtını bünyesinde toplamıştır. Allah’a davet makamlarının tamamını elde etmiştir.

Özetle, ‘kendisinde bütün güzellikler toplanmış‘ sö-zü onun hakkında ne kadar doğrudur.

Bu irşad kutbu, kalbiyle bir kimseye yöneldiğinde, o kimsenin kalbi açılır; ilahi sevgiyle dolar. Veya bir kimse sevgiyle ona yönelse, ameli ve zikri az da olsa, onun feyzinden istifade eder, imanın tadını ta-dar.” (Mektubat
 
VELİNİN YETKİSİ VE SINIRLARI

Velayet mertebesinin zirvesinde peygamberler bulunmaktadır. Allahu Tealâ’nın izni ve desteği ol-madan hiçbir peygamber mucize gösteremez, ayet getiremez; istediğini hidayete çekemez; kalbi te-mizleyemez.

Bu hakikat Kur’an-ı Hakim’de açıkça belirtil-miştir. (Ra’d.S.A.38, Kasas.S.A.56, Nur.S.A.21.) Ancak ilahi izin ve destek gelince peygamberler ölüleri diriltmiş, körlerin gözünü açmış, bir nefesle hasta-ları iyileştirmiş, hayvanlarla konuşmuş, cinleri em-rinde çalıştırmış, bulutları istediği yere sevketmiş, denizi yol gibi kullanmış, parmakları arasından su fışkırtmış ve daha nice harikaları gerçekleştirmiş-tir. Bütün mucizeler, peygamberlerin insan, eşya ve kainat üzerindeki tasarruflarıdır.

Bunların bir kısmı, derecelerine göre peygamber vârisi olan kâmil insanlarda da zuhur eder. Ancak bunun ölçüsü vardır, onu bilmek gerekir. Aksi halde veliler hakkındaki yanlış itikadlar yüzünden şirke düşülür.

Bazıları, kutub ve gavs olarak bilinen velilerin kai-natı idare ettiğini, bütün insanlardan ve alemden haberdar olduğunu, istediğini yapma yetkisinin bul-unduğunu düşünür ve söylerler. Bu fikir yanlıştır; tevbe edilmezse şirke ve küfre girme tehlikesi var-dır.

İrşadla görevli bir velinin işi, Allah’ın izniyle ölü kalpleri nur ve ilahi sevgi ile diriltmek, kulu Yüce Rabbine sevketmektir.

Velinin bütün tasarrufu ilahi kadere bağlı olarak gerçekleşir ve hepsi ilahi izinle olur. Veli, sonuç almak için sebepleri kullanır. Himmetini hayırlara yöneltir, her işinde Allah’ın rızasını arar. Nazı, niyazı, dua ve avazı Hak içindir. Allahu Tealâ’nın kendisine ikram ettiği feyz, nur, keşif, keramet, marifet, feraset ve duasına icabet nimetlerini ilahi irade ve rızaya uygun kullanır. Kul olduğunu unut-maz; haddini bilir, yetkisini aşmaz. Yüce Rabbine karşı boynu bükük, gönlü yanık, kalbi uyanık bir vaziyette, hep O’nun emrini ve desteğini bekler. Elinde hangi güzel hal zuhur etse kendisinden bil-mez, kibir yapmaz, övünmez.

Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bil-mesi de gerekmez. Veli, Allahu Tealâ’nın kendisine bildirdiklerini ve hak yolunda lazım olanı bilir. Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır.

İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. Eşyayı ıslah etmek, dünya işlerini düzene sokmak, güzel geçim yolları aramak, teknik gelişmeleri takip etmek velinin birinci işi değildir. O, bunları ehline havale eder.

Bazı insanlar, baş ve bel ağrısına varana kadar her türlü derdini velinin himmet ve tasarrufu ile dindirmek ister;
doktor yerine veliye gider. Kimileri, insanların cehalet, zulüm, tembellik ve ihanetleri yüzünden bozulan cemiyet hayatının, mürşidlerin bir tasarrufu ile düzelmesini ve zalimlerin başının ezilmesini bekler. Halbuki veliler, fıtrat kanunlarına uymayı takvanın bir gereği görürler; hikmete tabi olur, hakkı gözetirler. İlahi rızaya uymayan talebleri de reddederler.

TEVESSÜL VE VESİLE

Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygu-lanmakta, ve bazılarınca tenkid edilmektedir. Şunu hatırlatalım ki; doğrunun tesbiti, yanlışın terkedil-mesi için yapılan her tenkid faydalıdır. Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır, cahil olanlar da doğruyu şaşırır.

Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse haddi aşar, vebale girerler. Çünkü tevessüle başvuranlar arasında ilim ve tak-valarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a sevk eden arifler mevcuttur. Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar diye şirkle suçlamak az bir şey değildir. Tenkid edilen ve şirkle suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş va-kit namazını kılan bir mümindir. Böyle olunca iş cid-di, tehlike büyüktür.

Çünkü, Buhari ve Müslim’in ri-vayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.) Efendi-mizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, müna-fık veya fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki tar-aftan birisine ait olur. Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.
Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Ada-let, nefsimiz istemese de hakkı söylemek ve herke-se hakkını vermektir. Biz tevessül ve vesile konu-sunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.

VESİLE NEDİR?

Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Falan şunu Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir.

Ayrıca vesile, cennette yüksek bir dere-cenin ve Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adı-dır. Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yakl-aşmak ve ulaşmaya çalışmaktır. (İbn. Manzur) Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve ya-kın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn. Kesir, Kurtubî, Alusî)

Kısaca tevessül şudur: Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allahu Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nef-sini kusurlu bulur. Kibirini kırar, tevazu gösterir, du-asının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle di-yebilir : “Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu Salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteği-mi nasib etmeni istiyorum”

VESİLENİN ŞARTLARI

Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:

Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Al-lahu Tealâ’dır. İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve diler-se ikram edecek olanı O’dur.

Tevessül eden kimse. Bu, Allahu Tealâ’nın yakın-lığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntı-dan kurtulmak isteyen kuldur.

İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar, kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya ya-kınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiya-cının giderilmesi için şu şartların bulunması gere-kir:

Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir. Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.

Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik etti-ği bir amel olması gerekir. İman, zikir, tevbe, gözya-şı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için sevgi, fakir-leri sevindirmek gibi.

Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıy-meti, nazı ve niyazı olması gerekir. Allah düşmanla-rı, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.

Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. Salih olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz. Yukarıda arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda caiz-dir, faydalıdır
 
KUR’AN’DA VESİLE

Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için şu yolu göstermiştir:

“Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaş-maya, sevilmeye) vesile arayın; O’nun yolunda ci-had ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide.S.A.35.)

Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir.

Salih amellerin başında farzlar yer alır. Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların mec-lisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir. Müfes-sir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır.

Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şey-ler bunlardandır.

Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur. Durum böyle olunca müslü-manların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğu-nu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’ buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II.182.)

Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)

TEVESSÜL NEDEN ŞİRK DEĞİL?

Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu biliyorlar. Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar. Onlarda Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar.

Sadece, onlardaki ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar. Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulun-duklarnı, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tea-lâ’nın onlardan razı olduğunu düşünüyorlar. Bu hal-leriyle onların:

“Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel hi-mayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisin-deki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanıyorlar. Bu-nun için onların isimlerini dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne des-tek yapıyorlar. Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan iste-necek bir şeyi velilerden istemiyorlar.

Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak sana kulluk ed-er, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayet-lere ters düştüğünü söylüyorlar. Halbuki bu ayetler-de, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle de-mek ister: “Allahım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle”

Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile et-mek güzel değildir. Onların adını ve şanını, nefsi-mizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi ma-mur etmeliyiz. Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dua-larımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.

HADİS VE HADİSELERDE VESİLE ÖRNEKLERİ

Vesile, iddia edildiği gibi Yüce Yaratıcı’ya başka-sını ortak etmek değil, onun sevdiklerini aracı eder-ek ilahi huzura derdimizi arz etmektir. Vesile, nefsi aradan çıkarıp sevgilileri aracı yapmaktır. Vesile, yolu bilenle hedefe varmaktır. Vesile, aşıkların ağzı ile Allah’a yalvarmaktır. Vesile, dostların diliyle der-de derman aramaktır. Bu haliyle vesile, Allah Rasul-ünün tavsiyelerinde de yer alır, sahabilerin hayatla-rında da...

Salih insanların diğer insanlara nasıl vesile oldu-ğunu şu hadislerden öğreniyoruz:

“Allah, bu ümmete ancak aralarında bulunan zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı ve ihlası saye-sinde yardım eder.” (Nesaî)

“Siz ancak içinizdeki zayıf ve garib görünümlü sa-lih kimselerin dua ve bereketiyle ilahi yardıma ve zafere ulaşırsınız.” (Buharî, Ebu Davud, Tirmizî)

“Zayıf görünümlü salihleri ihmal etmeyiniz. Çünkü siz onlar sayesinde rızıklandırılır ve ilahi yardıma mazhar kılınırsınız” (Nesaî)

Konumuzla alâkalı bir başka hadiste de, bazı sa-vaşlarda sahabe, tabiîn veya etbau tabiîn’den olan kişiler hürmetine o orduya zafer ihsan edileceği be-lirtilmiştir. (Buhari, Müslim)

İslâm tarihinde, peygamber, veli ve alimleri vesile ederk Allahu Tealâ’dan bir şey istemenin örnekleri çoktur. Bu manada ilk vesileyi Hz. Adem (A.S.) yap-mıştır.

Hz. Ömer (R.A.) naklediyor: Hz. Rasulullah (A.S.) buyurdu ki: Hz. Adem (A.S.), cennetten çıkarılması-na sebep olan hatayı işledikten sonra affedilmesi için şöyle dua etti:

- ‘Allah’ım beni Muhammed’in hakkı için affeyle, tevbemi kabul buyur.’ Cenab-ı Hak:

- ‘Sen Muhammed’i nereden tanıyorsun?’ diye sorunca, Adem (A.S.):

- ‘Ya Rabbi! Beni yarattığın zaman başımı kaldırıp arşa baktığımda, arşın üzerinde, Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Rasulullah yazıldığını gördüm. İsmi Allah’ın ismiyle beraber yazılan birinin O’nun katın-da en sevgili bir kul olduğunu anladım. Bundan do-layı onun ismini zikrederek affımı istedim.’ dedi. Allahu Tealâ:

- ‘İzzet ve celâlime yemin ederim ki, o senin zür-riyetinden gelecek son peygamberdir. Eğer o olma-saydı seni yaratmazdım.’ buyurdu. (Hakim, Beyhakî, Tabaranî, Heysemî)
Peygamberi ve Onun Yakınlarını Vesile Yapmak

Rasullah (A.S.) Efendimiz’in saadetli hayatlarında zat-ı alisini vesile ederek yapılan pek çok tevessül örneği mevcuttur. Biz, tevessülün edebine dikkat edildiğinde, bu ümmetin salihleri ile her zaman ya-pılabileceğini göstermek için aşağıdaki örnekleri veriyoruz:

Enes b. Malik (R.A.) anlatıyor: “Hz. Ömer döne-minde, müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehli-kesiyle karşı karşıya geldiler. Durumu halife Ömer’e anlattılar.O da Hz.Peygamber’in amcası Abbas’ı (R.A.) yanına aldı, onu vesile ederek Allah’tan yağ-mur talebinde bulundu, şöyle yalvardı:

- ‘Allahım! Bizler daha önce Peygamberimiz’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise O’nun amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz; bize yağmur ihsan et.’ Dua ve vesilesi kabul edildi; o anda yağmura kavuştular.” (Buhari, Aynî)

Hz. Ömer (R.A.) böyle davranmakla, Hz. Peygam-ber (A.S.)’dan başka salih insanları ve özellikle Pey-gamber’e yakınlığı bulunan kişileri vesile edinerek yağmur isteneceği hususuna işaret etmiştir.

Bu hareketi ile müslümanlara vesilenin mahiyeti-ni anlatmak ve Kur’an’da emredilen tevessülün sa-dece salih amelleri değil; aynı zamanda salih zatlar-la tevessülü de içine aldığını belirtmek istemiştir.

Ayrıca, bu davranışı ile Ehl-i Beyt’in faziletini vurgulamak istemiştir. Allah Rasulü’nün hem nese-bine, hem de edebine varis olan Ehl-i Beyt alimleri ve o şerefli silsileden gelen kâmil mürşidler, her de-virde müslümanlar için Hakk’a ulaşmada en güzel vesiledirler.

Onlara “el-Urvetü’l-Vüska” yani kopma-yan, sağlam ip denir. Onlar, bir ucu Allah’ta, diğer ucu insanların arasında olan Hz. Kur’an’a sımsıkı sarıldıklarından, ellerinden tutanı, kalplerinden ilahi aşk yudumlayanı Allah’a ulaştırırlar.

Hz. Ömer (R.A.)’in Hz. Abbas (R.A.)’la tevessülde bulunması, Hz. Rasulullah (A.S.)’ın ona gösterdiği hürmete kendisinin de riayet etmesinden kaynak-lanmıştır. O, böyle davranmakla Hz. Peygamber’e ittiba etmiştir. (Aynî, Umdetü’l Kari; Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül)
 
SAHABİLERİN BİRBİRLERİNİ VESİLE YAPMALARI

Ebu Zur’a eş-Şeybanî anlatıyor: “Yezid bin Muavi-ye zamanında uzun bir müddet yağmur yağ-madı. Bunun üzerine yağmur duasına çıktılar, fakat ne bu-lut geldi ne de yağmur yağdı. Yezid b. Muaviye, Dahhâk bin Esved’e dönüp ‘Kalkın! Bizim için yağ-mur isteyin!’ dedi. O da kalktı, kollarını ileri doğru uzatarak ellerini açtı, başını semaya kaldırdı, şöyle dedi:

- ‘Allahım! Bunlar benim vesilemle senden yağmur diliyorlar; onlara yağmur yağdır!’

O daha duasını bitirmemişti ki, yağmur yağıverdi. Öyle ki, neredeyse su içinde kalacaklardı. (İbn-i Ebi’d Dünya, Resail)

Muaviye Yezid bin Esved el-Cureşî (R.A.)’yi Şam-lılar için vesile ederek yağmur duasında bulundu, elini açıp:

- “Allahım! En hayırlımız ve en faziletlimiz vesile-siyle senden yardım diliyoruz” diye dua etti; daha evlerine varmadan yağmur yağdı.” (İbnu’s-Salâh, Ulumu’l-Hadis)

İbnu Hacer el-Mekki (Rh.A.) naklediyor: “İmam Şafiî, Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebû Hani-fe’nin türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selam verir, sonra onu vesile edip Allahu Tealâ’ya ihtiya-cını arzederdi.”

İmam Ahmed b. Hanbel (Rh.A.), Allahu Tealâ’dan bir şey isterken İmam Şafiî’nin ismini zikrediyor ve onun hatırına ihtiyacının giderilmesini istiyordu. Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca, İmam Ahmed:

- “Şüphesiz İmam Şafiî, insanlar için güneş gibi-dir; herkese fayda sebebidir” demişti.

Yine İmam Şafiî’ye, Kuzey Afrika’lı müslümanların İmam Malik’in ismini anarak Allah’tan birşeyler istediklerinin haberi ulaşınca, bunu hoş görmüştü.

İmam Ebu’l Hasen eş-Şâzelî (Rh.A.) demiştir ki: “Kimin Allahu Teâlâ’ya arzedecek bir ihtiyacı olur-sa,İmam Gazzalî ile tevessül edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arzetsin.” (Nebhanî, Şevahidü’l-Hak).

Her devirde rahmete vesile olan Allah dostları bulunur. Kâmil insanlar, Allahu Tealâ’nın huzurunda insanlığı temsil ederler. Kâinatın ayakta durmasına vesile olan büyük zikri onlar çekerler. Ariflerin temiz kalbleriyle çektikleri zikirler, saf gönülleri ile yaptıkları dua ve niyazlar, hallerinden yayılan edeb, takva ve güzel ahlâk, aleme rahmet çeker. Velilerin yüzüne bakan Allah’ı zikreder; elinden tutan Allah’a

gider, gönüllerinden sevgi yudumlayan Allah’ı se-ver. Bu da nasibi olana yeter.

O'NUN SEVDİKLERİNİ SEVMEK

Veli, Allahu Tealâ’nın dostu demektir. Bir mümi-nin, ‘Ben Allah’ın dostlarını sevmiyorum.’ demesi mümkün değildir. Derse küfre düşer. Velileri ölçü-süz yücelten ise şirke girer. Böylece, birisi inkâr etmekle, diğeri de aşırıya gitmekle tehlikeye düşer. Demek ki, doğrudan imanımızı ilgilendiren bu konu-da ölçüyü bilmemiz gerekiyor.

Hiç şüphesiz, mutlak sevgiye layık olan Allahu Tealâ’dır.

Sevgiyi ve sevdiklerimizi yaratan O’dur. Sevgi, Allahu Tealâ’nın bir sırrı ve insanlığa en gü-zel hediyesidir. Onu Allah için yerinde kullanmak gerekir.

Bir şahsı veya bir şeyi Allah’ı sever gibi sev-mekle, Allah için sevmek arasında fark vardır. Allah için sevmek, Allahu Tealâ’nın: “Bu benim sevdiğim-dir; onu siz de seviniz.” dediği şeyleri ve şahısları Allah’ın rızasına ulaşmak için sevmektir.

Allah sevgisini tatmanın ve ispat etmenin tek yolu Yüce Allah’ın sevdiklerini sevmektir. Herkes kalbindeki Allah sevgisini kendisi ölçebilir. Bunun yolu, Allahu Tealâ’nın sevdiği şeyleri ne kadar sev-diğimize ve onlara ne derece değer verdiğimize bakmaktır. Mesela Allah’ın sevgilisi Hz. Peygamber (A.S.), kendisini anne-baba, evlat ve bütün insanlar-dan daha fazla sevmeyen müminin gerçek imana ve Allah’ın dostluğuna ulaşamayacığını belirtmiştir. (Buharî, Müslim)

Allah için sevilecek kimselerin başında, peygam-berlerden sonra Ashab-ı Kiram gelir. Sonra kâmil mürşidler ve diğer bütün müminler gelir.

Her devirde Allah için sevilmeye layık, canını ve malını Allah yoluna adamış öyle kâmil veliler bulu-nur ki, onlar ilahi aşk için bir merkez durumundadır. Allahu Tealâ yeryüzünde en büyük sermaye olan ilahi aşkı onların kalbine emanet etmiştir. İlahi aşk ve edeb onların her şeyine yansımıştır.

Onlar Allah’ın boyası ile boyanmıştır.

Onların kalbine bağlanan kalpler, nasip, niyet, samimiyet ve kabiliyetlerine göre o aşktan nasiple-nirler. Bu sevgi kalbi saflaştırır, insanı olgunlaştırır.
Onlar öyle bir topluluk ki...

Allah dostları, yeryüzünde Allahu Tealâ’nın en canlı şahididir. Her şeyleri ile O’nu tanıtır, O’nu hat-ırlatırlar. Onların yüzüne bakanlar Allah’ı zikreder. Haline uyanlar tevbeye sarılır, takvaya ulaşırlar. Meclislerine katılanlar, günahlardan arınmış olarak kalkarlar. Allah Rasulü (A.S.) buyurur ki:

“Yeryüzünde zikir meclislerini dolaşan ve onların amelini göğe çıkaran meleklere Allahu Tealâ, onla-rın halini sorduktan sonra:

‘Sizleri şahit tutarak söylüyorum, ben onların hep-sini affettim’ buyurur. Bunun üzerine içlerinden bir melek

‘Ya Rabbi, onların içinde bir kimse var ki onlar gibi zikir ehli değildir. Onların arasına zikir için değil, bir ihtiyacı için gelmiştir, onu da mı affettin?’ deyince Allahu Tealâ:

‘Onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan âsi olmaz, onu da affettim’ buyurur.” (Buhari, Müslim)

Üstad Bediüzzaman (Rh.A)’in belirttiği gibi, Allah dostlarına ve onların bağlı olduğu silsileye azıcık muhabbet eden bir kimse, bu muhabbetin bereketi ile imanını kurtarır. Günaha girse bile küfre girmez. Yüzüne baktığı, elinden tuttuğu velinin muhabbeti, ona Allah’ı inkâr ettirmez. Bu da ona yeter.

Samimiyet... hepsi bu!
 
Allah için olan sevgi samimiyet ister. Samimi olan kimse, sevdiğini razı etmeye gayret eder. Allahu Tealâ’nın bütün müjdeleri ihlâs ve samimiyete bağ-lıdır. Kudsi hadiste yüce Rabbimiz:

“Benim rızam için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu mahşer gününde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim.” (Müslim) buyurarak bu büyük iltifatı ihlasa bağla-mıştır.

Ayrıca bu sevgiye sevinmek ve onu korumak ge-rekir. Büyük arif İmam-ı Rabbani (K.S.) bu sevginin kıymetini şöyle belirtir: “Allah dostlarını sevmeyi en büyük nimetlerden birisi saymalıdır. Cenab-ı Hak’-tan bu sevgide samimiyet ve istikamet üzere olma-yı istemelidir. Bu büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az şey de çok kabul edilmelidir. Zira o az değil-dir.” (Mektubat)

Büyük veli İmam Şa’ranî (K.S.)’yi dinleyelim: “Allahu Tealâ bir müridin kalbini kâmil bir mürşidde topladıktan sonra, artık onun dünyada hiçbir şeye iltifat etmemesi gerekir. Çünkü dünya ve ahirette ona ne nasib edilmişse işte önündedir; nasibini almaya baksın. Mürşidim Ali b. Vefâ (K.S.) derdi ki: Eğer hakiki bir mürşid bulursan, kendi hakikatını bulursun. Hakikatını bulduğunda da Allahu Tealâ’yı bulursun. Allah’ı bulunca her şeyi bulmuş olursun. Bütün mesele, böyle bir mürşidi bulmaktır. Bunu iyi anla ve öyle birisini bulunca onu bir ganimet bil.” (Envaru’l-Kudsiyye)

Bu ganimet dünya servetlerine benzemez. Allah için yapılan dostluklar zayi olmaz, ölümle son bulmaz. Kıyamette geçerli tek sermaye, Allah için olan işler, sevgiler ve sevgililerdir. Yüce Rabbimiz, bütün sevenlere şu uyarıyı yapmıştır: “O gün (Allah için birbirini seven) muttakîlerin dışında bütün dostlar birbirinin azılı düşmanı olur.” (ZuhrufS.A.67).

Öyleyse yarın düşmanlığa dönüşmeyen dostluğun peşine düşmelidir. Allah dostlarıyla ömrünü geçi-renler asla pişman olmayacak ve bu dostluk ölümle son bulmayacaktır. Hz. Peygamber (A.S.)’ın: “Kişi sevdikleri ile beraberdir” (Buharî, Müslim) hadisi, ahirette mutlaka gerçekleşecektir.

Ancak bu hadiste sevenlere bir müjde olduğu ka-dar, bir tavsiye ve bir uyarı da vardır. Müjdeyi Ebû Zer el-Gıfarî (R.A.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’e:

‘Yâ Rasulallah! Hayırlı bir topluluğu sevdiği halde, onlar gibi amel etmeye güç yetiremeyen kimse hak-kında ne buyurursunuz?’ diye sordum.

RASULULLAH EFENDİMİZ (A.S.):

‘Ey Ebû Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.’ buyurdu. Ben de:

‘Şüphesiz ben Allah ve Rasulünü seviyorum’ de-dim. Efendimiz (A.S.):

‘Muhakkak ki sen, sevdiklerinle berabersin’ buy-urdu.” (Buharî, Darimî)

Allah dostlarını samimi olarak seven fakat onlar gibi güzel amel edemeyip hasretini çeken kimseye işte bu müjde yeter.

Evliyayı seven eşkiyalık yapmasın

Hadisten çıkan tavsiye de şudur: Kimi seviyorsan onunla aynı yolda, aynı halde, aynı ahlâkta ol; sev-gin dilde kalmasın, sevginde yalancı olma, sevdiği-nin hallerine yabancı kalma. Allah dostlarını sevi-yorsan onlara benze, onların yaptığı güzel ameller-den sen de yap, onlar gibi zikir ehli ve halka karşı merhametli ol! Evliyayı seven, eşkiyalık yapmasın!

Hadisteki gizli uyarı da şudur: Herkes kalbindeki asıl sevgi ve niyet ile değerlendirilir. Söze değil kalbe bakılır. Allah’ı ve O’nun dostlarını seviyorsa-nız, bunu itaat ve edeb ile ispat edin. Kalbe kötü arzu ve sevgiler hakimse, sözle seviyorum demek birşey ifade etmez. Yahudi ve Hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız!” dediklerinde, Allahu Tealâ: “Öyleyse günahlarınız yüzünden Allah size niçin azap ediyor?”

(Maide.S.A.18.) buyurarak, hal-leri ve yolları yanlış olduğu için sevgilerinin yalan olduğunu belirtmiştir.
Ölçü: her zaman, her yerde.

Bir kimsenin Allah için sevilmesi için keşif-kera-met sahibi olması şart değildir. Onun ihlas, edeb ve istikamet sahibi olması yeterlidir. Allahu Tealâ kimseyi etine-kemiğine, süsüne-lüksüne, nesebine-milletine, rengine-cinsine bakarak sevmez. O an-cak, iman, irfan, aşk ve edeb sahibi müttaki kulları-nı sever. Her cinsten, her kesimden ve her milletten Allah’ın dostları bulunur.

İrşadla görevli olanların dışındaki velilerin çoğu gizlidir.

Bunun için herkese karşı edebli davranmaya dikkat etmelidir.

Allah için sevilen bir velinin irşadı ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir veli hiçbir peygamberden üstün değildir.Fazilet olarak bütün veliler Ashab-ı Kiram-’dan sonra gelir. İlim, irşad ve edebiyle sevilen bir velinin hangi makamda olduğunu bilmek, kimseye şart ve lazım değildir.

Bir insan mürşidini kendi terbiyesi için en yetkili ve rehber olarak görmelidir. Fakat taassuba düşüp, “benim mürşidimden başka yeryüzünde mürşid bul-unmaz” dememelidir.

Bütün veliler ve mürşidler birbirlerinin kardeşle-ridir.

Öyleyse, Allah için hepsinin sevilmesi ve hay-ırla anılması gerekir. Dengesiz bir sevgi sarhoşluğu ile mürşidimi öveceğim ve herkese sevdireceğim diye başka mürşidleri küçümsemek, arkalarından çekiştirmek ve edeb dışı davranışlara girmek kesin-likle doğru değildir.

Gerçek veliler, talebelerinden kendileri için övgü değil, Allah için edeb beklerler. Bir arifin belirtiği gibi; “Gerçek mürid, mürşidi ile övünen kimse değil-dir. Asıl mürid, mürşidinin onunla övündüğü kimse-dir.”

Kâmil mürşidler, dini ve büyükleri kullanarak dünyalık kazanmaya çalışan kimselerden de nefret ederler. Neye muhtaç olduğumuzu ve kimden ne istediğimiz iyi bilmeliyiz. Allahu Tealâ, Yüce Rasu-lüne: “Habibim!

Benden ne istersen iste?” buyu-runca, Efendimiz (A.S.):

“Allahım senden sevgini, seni sevenlerin sevgisini, beni senin sevgine ulaştı-racak amellerin sevgisini istiyorum” dileğinde bu-lunmuştur. (Tirmizî, Ahmed) Allah için sevenlerin gözü aydın olsun. (Semerkand Aylık Bilgi ve Kültür Dergisi.
 
Takva Yolu: Takva Nedİr?

Takva:Arabçada bir yoldur,islâmın şükür ibadet-lerinde (Kelime-i Şehadet, Namaz, Oruç,Zekât,Hac gibi Takvanın, Tasavvufun temelinde de Peygambe-rimiz (SAV) Efendimiz ve Kur'anı Kerim vardır.

Takva: Sonsuzluk Nebisi'nin öteler ve yüksek-likler Alemine ait Mirâcı değil,bu,o has ismiyle tek ve mutlak Mirâc,bir de Yüce Allah'ın(CC HZ)lerinin her Mü'min kuluna, her İman sahibine açık bıraktığı bir yol var ki,o da Allah'a(CC HZ)lerine,erme yolu, (Takva Tasavvuf yolu)kısaca ifade edecek olursak, Erenlerin Nurlu yolu,hem öyle bir yol ki,nice Mana Erleri bu yoldan yürümüş ve Nur denizinin Hakikat sahiline ermişlerdir.

Takva dilinde Tasavvuf,Yüce Allah(CC-HZ)lerini bilme ve bulmanın yoludur.

Tasavvuf dinin dışında değil,ayrı değil,bizatihi din-in kendisidir.Tarikat Tasavvufun kollarıdır. Mezhebler de Fık’hın kollarıdır.Bunları inkâr etmek cehalettir.

BU HUSUSTA YÜCE MEVLÂMIZ ŞÖYLE BUYURUYOR:

Ey İnsanlar!Sizden her bir Peygamber için,bir Şeriat ve bir yol (Takva Tasavvuf yolu) tayin ettik. (Münevver bir yol)(El- Maide .S.A.48

DİĞER AYETİNDEDE ŞÖYLE BUYURUYOR:

Ya Muhammed, söyle, eğer Muhabbetüllahi Te-âlâyı (yani Allah'ı)arzu ederseniz, bana Tabi olunuz. Benim Süluk ettiğim yolları takib ediniz.(Bak Al-i imran.S.A.31)

ALLAH İLE ARAMIZA GİRENLER

Birçok insana,”gel bir mürşide bağlan, tevbe et, tasavvuf terbiyesine gir, insan tek başına terbiye olmaz, yalnız olarak din güzel yaşanmaz” dendiği zaman, hemen şu sözle karşılık verirler: “Allah ile kul arasına kimse giremez!” Bu söz, söyleniş ama-cına göre farklı sonuçlar doğurur.

Tasavvufa itiraz edenlerin çoğu, tasavvuf yoluna girenlerin Allah ile aralarına çeşitli kimseleri koydu-ğunu, bir mürşide bağlanmakla

şirk tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böy-le bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya çalışır-lar. Acaba işin gerçeği böyle midir?

“Allah ile kul arasına kimse giremez” sözünün geçek manası bilinmez ve yerinde kullanılmazsa fit-ne olur. Fayda değil, zarar verir. Bu zarar imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini sarsar, cema-at ruhunu öldürür, edebi ortadan kaldırır.

Bu söz, söyleniş niyetine göre farklı sonuçlar doğurur. Eğer “ben Allah’a kullukta önümde kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşid tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce ibadet ederim” manasında söyleniyorsa, söyleyeni dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir. O hak dine girmemiştir ki, çıkmış olsun.

Eğer, “ben Allah’a giden yolda Allah’ın Peygamberi ve Kitabı ile yetinirim, onlar ne diyorsa onu yapa-rım, başka kimseyi kabul etmem, alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi yaşarım” manasında söy-lenmişse, insanı sorumlu eder, işini zorlaştırır, sonu tehlikelidir. Çünkü arada alimler olmadan kendi ba-şına dinin öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl mümkün olacaktır?

Kur’an ve Sünnet, Allah rızası için hak yolda ce-maat olmayı, cemaatın başındaki imama itaat et-meyi, topluca Allah’ın ipine sarılmayı, hep birlikte tevbe etmeyi, bilmediklerimizi alimlere sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı açıkça emretmek-tedir. Dinin hükmü bu iken, bir mümin hangi delil ve mantıkla bana bunlar gerekmez diyebilir? Dese bile bunun Allah katında ne kıymeti olabilir?

Eğer bu söz, “Allah benim her halimi görüyor, bi-liyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor.
Ben namazda, secdede, zikirde, duada ve tevbe-de kalbimi Rabbim’e bağlarım, gönlüme kimseyi koymam, kimseden bir şey beklemem.

Benim korkum, sevgim, niyetim, hedefim sadece Allah’tır” manasında söyleniyorsa, ne güzel! Doğru-su budur, böyle olması lazımdır. Zaten bütün pey-gamberler kalbi dünyadan çekip Allah’a bağlamak için gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve kâ-mil mürşidlerin işi de budur. Buna ‘Allah adamı’ ol-mak denir. Kalbin bütün varlıklardan çekilip sade-ce Yüce Allah’a bağlanması kolayca elde edilecek bir nimet değildir. O tam bir hürriyyet halidir ki, arif-ler o hali elde etmek için nefisleri ile bir ömür mü-cadele vermişlerdir.

O'NU ANLATAN AYETLER
 
O'NU ANLATAN AYETLER

Yüce Allah, insanın önüne zatını tanıtacak sebep-ler koymuştur. Bu sebeplerin her biri bizi O’na götü-ren bir delil, O’ndan bize haber getiren bir ayettir. Yüce Rabbimiz varlığına bir delil ve tecellilerine ay-na olsun diye kainatı yaratmıştır. Kendisine giden yolu tarif etmesi için peygamberler göndermiştir. Ayrıca emir, hüküm ve muradını öğretecek kitaplar indirmiştir. Bunların yanında insana yaratanı tanıya-cak kalp, kainata ibretle bakacak göz, peygamberin davetini anlayacak akıl, kitapların hükmünü uygula-yacak beden vermiştir. Bütün bunlar, Allah’a giden yolda kula yardımcı vasıtalardır.

Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile peygamberlik son bulmuş, fakat mükellefiyet ve ibadet devam et-mektedir. Bu iş kıyamete kadar da sürecektir. Akıllı olup büluğa eren herkes, Yüce Allah’ı tanımak ve O’na güzel kulluk yapmakla yükümlüdür.
Allahu Tealâ son peygamberini göremeyenleri kendi hallerine bırakmamıştır. Onları hak yola davet edecek, kendilerine bilmediklerine öğretecek, ilâhî ahlâkı yaşamada yol gösterecek, örnek olacak, destek verecek rabbanî alimler yaratmıştır.

Şimdi Allah ve Rasülü’nün bu alimleri bize nasıl tanıttığını ve onların Rabbimiz’le bizim aramızda ne görevler yaptığını görelim.

Allahu Tealâ, insanı yeryüzünde kendisini temsil edecek bir halife olarak yaratmıştır (Bakara.S.A.30, Fâtır.S.A.39.).
Bu halifelik vasfını hakiki manada taşıyanlar, insanlar içinde Yüce Allah’ın hükümlerini icra eden, onları yaşayan, diğer insanlara öğreten peygamber-ler ve kâmil insanlardır, Kâfir ve fasıklar bu şeref-ten mahrumdurlar. Onlar Allah’ın halifesi değil, nef-islerinin kölesidir. Allahu Tealâ, küfür ve isyanla ne-fislerine zulmedenlerin bu vazifeyi üstlenemeyece-ğini bildirmiştir. (Bakara.S.A.124.)

Allahu Tealâ, bilmediğimiz şeyleri alimlere sorma-mızı emretmektedir (Nahl.S.A.43, Enbiya.S.A.7). Rabbanî alimlerin en belirgin sıfatları, zikir ehli ol-maları ve Allah’tan gerçek manada ittika etmeleri-dir (Nur.S.A.37, Fatır.S.A.26.). Cenab-ı Hak, zikirden gafil ve edebi bozuk olan kimselere uyulmamasını emretmiştir. (Kehf. S.A.28.)

Allahu Tealâ gerçek alimleri yüce varlığını, birliğini ve dinini ispat eden birer şahit yapmıştır (Âl-i İmran.S.A.18 Kendisine yönelen ve hidayet üzere giden salihlere uyulmasını istemiştir (Yasin.S. A.21, Lokman.S.A.15.). Takvaya ulaşmak için sadık kulları ile beraber olmayı emretmiştir. (Tevbe. S.A. 119.)
Allahu Tealâ gerçek alimleri Hz. Peygamber A.S.’ dan sonra “ulü’l-emr” olarak tanıtmış ve din işlerin-de kendilerine uyulmasını emretmiştir (Nisa. S.A. 59). Ulü’l-emr, hüküm sahibi, din işinde yetkili, sözü geçerli kimse demektir.
Halkı hak üzere yöneten adil idareciler ve Allah’ın dinini ihya eden alimler ulü’l-emrdirler.

Kur’an’da bazı insanlar “imam” vasfıyla tanıtılmış-lardır. İmam, kendisine uyulan insan demektir. Bu imamlar, peygamberlerin dışındaki salih insanlardır. Onlar, Allah yolunda güzel kulluk yapmaya sabret-melerinin bereketine imam yapılmışlar ve Allah’ın izniyle insanları doğru yola sevk etme derecesine ulaşmışlardır. (Secde.S.A.24.)

Görüldüğü gibi, Allahu Tealâ, peygamberlerden başka bazı kullarını diğer kullarına imam ve rehber yapmıştır. Onlar, Allah ile kullar arasında çok ciddi bir görev yapmaktadır. Allah dostları insanlara yeni bir din getirdiklerini söylemiyorlar ki, tehlikeli ol-sunlar. Onlar, gerçek İslâm nasıl yaşanır, onun der-dindeler. Derdi dünya olanlar zaten bizim konumuz dışındadır. Böyle İnsanlar kendilerine uyulacak reh-berler değil, hallerine ağlanacak manevi hastalar-dır.

Hadislere baktığımızda, önümüze yine gerçek din alimleri çıkmaktadır. Rasulullah A.S. Efendimiz, kendisinden sonra ümmetinin sevk ve terbiyesini üstlenen halifelerin bulunacağını, bunların adetleri-nin çok olacağını, kıyamete kadar bu işin devam edeceğini, her devirde dini canlandıracak, insanlara örnek olacak bir grubun mevcut olacağını bildirmiş-tir. Ayrıca ümmetini tek başına kalmaktan sakındır-mış, Allah yolunda cemaat olmayı ve cemaatın ön-lerindeki imama samimi olarak tabi olmayı şiddetle tavsiye etmiştir. Bu konudaki haber ve emirler, sahih hadis kitaplarında genişçe yer almaktadır. Efendimiz A.S., özellikle namazda en alim ve salih olanların cemaata imam olmasını emretmiş ve sebebini şöyle açıklamıştır;

“Şüphesiz alimler, sizin ile Rabbiniz arasında elçilik görevi yapmaktadırlar.” (Hakim, Tebaranî, Heysemî). Hadis, açıkça Allah ile kullar arasına alimlerin girdiğini ve önemli görev yaptığını ifade etmektedir.

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz; Allahu Tealâ kendisi ile aramıza peygamberlerini ve alimleri koy-muştur. Bunu kendi ihtiyacından değil, insanlara merhametinden yapmıştır.
Böylece insanların Yüce Allah’a giden kulluk yolu açılmış, işleri kolaylaşmıştır.

Kâmil mürşidler yeryüzünde Allah’ın halifesi, dos-tu, davetçisi ve dininin bekçileridir, Onlar, Hz. Muhammed A.S. Efendimiz ile kainata gönderilen rahmete, ilme, edebe ve ilâhî sevgiye vâris olmuş-lardır. Onlar insanları terbiye işinde ulü’l-emrdirler, takva yolunda imamdırlar, zikirde rehberdirler, tev-bede şahittirler, güzel ahlâkta örnektirler. Onlar, insanları kendilerine değil, Allah’a davet ederler; nefislerini değil, Mevlâ’yı yüceltirler. İrşad yetkisini halktan değil, Hak’tan alırlar.

Kâmil mürşid, kendisine tabi olan kimseyi Allah’a yaklaştıracak ve sevdirecek amellere sevk eder. Onu gerçek imana, ihlâsa, ibadete, zikre, tevekkü-le, kaza ve kadere teslimiyete, sünnet üzere amele ve hizmete yönlendirir. Kendisi bu yolda örnek olur, destek verir. Hiçbir zaman, hiçbir halde mürşide ibadet edilmez, sadece Allah yolunda itaat edilir.
 
ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ GERÇEK ENGELLER

Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi nefsidir.

Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis, Yüce Allah’-tan perdelidir, taattan uzaktır, ilâhî sevgiden mah-rumdur. Bu hüküm her devirde geçerlidir. Azgın nef-is insanı öyle esir alır ki, Yüce Allah’ı bıraktırır ken-disine kulluk yaptırır “hevasını kendisine ilâh edin-en kimseyi görmedin mi?” (Casiye.S.A.23.) ayeti, nefsin ne derece azdığını ve onun elindeki insanın ne kadar alçaldığını göstermektedir.

İnsan imanı ve dini için korkacaksa, kendi nef-sinden korkmalıdır. Bütün ömrünü nefsi ıslah etmek için harcayan Allah dostlarını Allah yolunda perde görmek veya göstermek de, bu azgın nefsin bir ves-vesesi, şeytanın hilesidir. Çünkü mürşid, kötülüğü emreden nefis ve şeytanın düşmanıdır.

Nefsin en kötü huyu benliktir. İnsanı şirke dü-şüren nefsidir. Şirki nefse güzel gösteren şeytan-dır. Şirk, yaratılmış varlıkları Yüce Allah’a ortak görmektir. Şirk Allah için yapılacak bir ibadeti baş-kası için yapmaktır. Şirk, Allah’a ait yetki ve sıfat-ları kullara vermektir, Şirk, tevbe edilmezse affedil-meyen bir günahtır.

Riya, Allah için yapılacak bir ibadeti veya işi insanlar görsün, sevsin ve övsün diye yapmaktır. Allah Rasulü A.S., bu ümmetin güneşe, aya, puta, taşa, insana tapmayacağını, fakat Allah rızasını unutup, insanlar için amel ederek dinlerini mahve-deceklerini bildirmiştir. (Hakim, İbnu Mace)

İnsan ile Rabbi’nin arasındaki en büyük perdeler-den birisi de kibirdir. Kalbinde zerre kadar kibir ol-an kimse, ondan temizlenmeden cennete giremeye-cektir

Bir diğer perde hasettir. Haset, insanda hayır bırakmayan bir hastalıktır. Ateşin kuru odunları yakıp kül ettiği gibi, haset de insanın yaptığı hayırlı amelleri yakmaktadır. Dünya sevgisi, gaflet, yalan, ibadetine güvenme, tevbeyi terk, Allah’ın takdirine karşı gelme gibi nefsin öyle hastalıkları vardır ki, her birisi hak yolunda ayrı bir yol kesicidir, perde-dir, tehlikedir. Kesin tevbe edilmeyen bütün günah-lar, Allah ile aramıza girmiş düşmanlardır.

Allah ile insanlar arasına girip hak yolu tıkayan-lardan birisi de dini dünyaya alet eden, menfaati için ayet ve hadislerin kesin hükümlerini değiştiren din adamlarıdır. Din adına korkulacak en tehlikeli insanlar bunlardır, insanın Allah’a giden yolunu ke-sen de onlardır. Ehli olmadığı halde şeyh gözüken sahtekârlar da bu gruba girerler.

Allah ile kulların arasını açanların birisi de kötü arkadaştır. İnsan suretinde gözüken öyle şeytanlar vardır ki, insanı dinden imandan ederler.

Hadiste belirtildiği gibi, her insan sevdiklerinin gidişatı üzere hareket eder. Öyleyse herkes kimleri sevdiğine iyi bakmalıdır.

MÜRŞİD'İ KÂMİLİN LÜZUMU:

Manevi yolda Mürşid'in yardım etmesine lüzum olmadığına inanan bazı kimseler vardır ki,kişinin kendi başına say'ü gayret göstermesiyle Vuslat'ın,-(Cenabı Hakka Vasıl olmanın)mümkün olacağı fik-rindedirler ve Allah(CC-HZ)leri ile kul arasına giril-mez, arada aracıya lüzum yoktur,derler.Halbuki Va-sıtasız,yardımsız Cenabı Hakk’a vasıl olmak müm-kün olamaz.Her halde, Mürşid'in(Yardım etmesine yol göstermesine) kat'i lüzum vardır.

MÜRŞİDİ OLMAYANIN MÜRŞİDİ ŞEYTAN MI?

Tasavvuf ve manevi terbiyeden kaçanlar, meşhur bir sözle uyarılırlar: “Mürşidi olmayanın mürşidi şey-tandır.”

Büyük veli Beyazid-i Bistamî (K.S.)’ye ait bu söz, doğrusu hassas bir konuya işaret ediyor. Öyle ya; eğer bu ifade dinî bir delile dayanıyorsa, gerçek bir mürşidin talebesi olmayan herkesin durumu yeni-den gözden geçirilmeye muhtaç.

Eğer bir tecrübe ve gözleme dayanıyorsa, tecrübe bir ilimdir, ve bir hakikat payı aranması gerekir.

Bu sık kullanılan ifade, “bir mürşidin elinden tu-tanlar şeytanın elinden kurtulmuş mu oldular? Biz öyle şeyhleri gördük ki, şeytanı hiç aratmıyorlar! Hem iyi de olsa şeyh bir peygamber mi ki, ona uy-mayanlar iflâh olmasın? Biz Kur’an ve Sünnet’ten başkasına uymayız” itirazıyla karşılanagelmiştir.

Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak...

Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid de-yince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler. Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrı-ca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinli-dir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir.

Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin baş-kasını terbiye edemeyeceği açıktır.

İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir.

Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir.

Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı za-manda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir!

Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uz-aklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve des-teksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir.

KUR’AN’IN VE RASULULLAH’IN UYARILARI

“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafın-dan desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimesenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir. Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kal-mayı yasaklıyor (Al-i İmran.S.A.102-103). Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor (Enfal.S.A.46). Cenab-ı Hak hepi-mizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe.S.A.119.).
 
ALLAH’IN ZİKRİNDEN KAÇANLARIN ŞEYTANIN KUCAĞINA DÜŞTÜĞÜNÜ DE KUR’AN-I KERİM ŞÖYLE İFADE EDİYOR:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil ka-lırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz.

Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf.S.A.36-37.)

“Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak mana-sını da ifade etmektedir.

Şöyle ki, Rasulullah (A.S.) Efendimiz, şeytanın in-san kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kola-yca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygam-beri’nin uyarıları:

“Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek ba-şına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, ce-maatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî)

“Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılık-tan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Ha-kim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rah-met ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaat-tan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî)

Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, alimlere uyun, takva üzere gi-den cemaata sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur.

Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir. Tecrübeler de onu desteklemektedir.

Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunma-dan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak, kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görme-yen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisi-ne yetmez.”

KUR’AN VE SÜNNET’İ REHBERLE YAŞAMAK

Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır.

Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar.

Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan baş-ka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı ola-bilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Aca-ba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı?

Mesafesi uzun, engel-leri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetli-dir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi?

Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla doludur.

Yalnız gidilmez, yol çok uzundur.

ŞEYTANDAN YAKAYI SIYIRMAK MÜMKÜN MÜ?

Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d.S.A.80-83). O peygamber-lere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac.S.A.52). Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar.Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel hima-yesine almıştır (Nahl.S.A.99, İsra.S.A.65). Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kur-tulduğunu nasıl düşünebilir?

Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır.

Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığı-nı anlar, ilacına koşar.

Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müs-lümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şey-tandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konu-muz dışındadır.

Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yö-nelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları kü-çük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır.

Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyara-cak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlama-dan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler.

VELİYE HÜRMETİN ÖLÇÜSÜ

Tasavvufun dışında kalan ve ona taassupla bakan bazıları, hürmetle ibadeti birbirine karıştırıyor. Öyle ki, bu kimseler müridin mürşidine gösterdiği edeb, hürmet, teslimiyet ve muhabbeti çok aşırı bularak, müridi ve mürşidi şirkle suçluyor. İşin tuhaf yanı, onların şirkle suçladıkları Allah dostları da, bir ö-mür boyu bütün şirk çeşitlerinden kurtulmak için uğraşıyor. Aslında veli, işin en başında şirk ve gösteriş gibi en tehlikeli suçlardan kurtuluyor, fa-kat ne yazık ki bazı kimselerin suçlamasından kur-tulamıyor.

Veli olmanın temeli marifete ermektir. Marifet, Yüce Rabbi ilâhlık sıfatlarıyla tanımak ve haklarını korumaktır. Kulun hakkı ile Rabbi’nin haklarını birbirine karıştıran kimse marifet sahibi olamaz. Ve-linin tek hedefi tevhittir. Gerçek tevhide ulaşmayan kimse veli olamaz. Veli olmayan nasıl mürşid ol-sun?

Bizatihi ibadet edilmeye, yüceltilmeye, övülmeye ve sevilmeye sadece Cenab-ı Hak layıktır. O'na iba-det ve saygı için bir sebebin bulunması gerekmez. O cennet ve cehennemi yaratmasaydı bile, kula ge-reken, samimiyetle O'na kulluk etmek, bütün sev-gisiyle O'nu sevmek ve yüceltmektir.

HÜRMETİN ASIL SEBEBİ

Peygamber ve veli de olsa hiç bir insan, kendi-sinden kaynaklanan bir sebeple başkalarının hür-met ve hizmetini hak etmiş değildir. Şeref ve izzetin tek kaynağı Allahu Tealâ’dır.

Bütün izzet, şeref, kıymet, nimet ve ikram O'nun elindedir. O kulları içinden dilediğini seçip peygamber yapar. Onu mucize ve melekleri ile destekler. Kendisini temiz fıtrat, keskin anlayış, güzel ahlâk ile süsler, insan-ların önüne bir rehber olarak koyar ve "buna tabi olun!" emrini verir. İşte o andan itibaren Peygam-bere itaat Allah'a itaat olur. Ona isyan eden, karşı-sında Yüce Allah'ı bulur. Onu seveni Allah sever; üzenin hakkından da O gelir.
Peygamberler Yüce Allah'ın en sevgili dostlarıdır. Hepsinin imamı Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz’dir. O, hürmetlerin en güzeline layıktır. Yapılabilecek her övgü onun için azdır, fakat ona secde etmek haramdır. Şerefli şahsını kul vasfından çıkarıp ilâh-lık vasfında görmek sapıklıktır.

Bir veli için de durum aynıdır. Velâyet halktan değil, Allah'tan gelir. Veli, Allah tarafından eti, ke-miği, soyu, malı, milleti sayesinde değil; imanı, irfa-nı ve edebi ile sevilir. Allahu Tealâ sevdiği kullarını diğer kullarına da sevdirir. Bu sevgi ona karşı hür-met ve edebi gerektirir. Allahu Tealâ bir kulunu se-vince, onu bütün meleklere, gökteki ve yerdeki var-lıklara sevdirir; gönüllerde ona karşı bir hürmet his-si yerleştirir. Bu ilahî bir kanundur, değişmez. (Mer-yem.S.A.96.)
 
ALLAH'IN HABİBİ (A.S.) ŞU MÜJDEYİ VERİYOR:

"Allahu Tealâ bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağı-rır ve ‘ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehli-ne seslenerek; ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.”

"Şüphesiz Allah, melekleri, bütün gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık, insan-lara hayır öğreten alim ve salih kimseye salât, dua ve istiğfar ederler."

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: İmanı, edebi, irşadı ve hizmeti ile Allah'ın dostu olduğu gün gibi açık olan bir kâmil mürşide cümle alem hayran ve hürmet içinde iken, biz hangi mantıkla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilahi nur ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, kara-lamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir.

Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah'ın sevdiklerini sever, O'nun dinine hizmet eder, ilahi emanetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: "Kim Allah'ın şeâirini (varlığının de-lillerini ve dininin alâmetlerini) yüceltirse, bu kal-binin takvasındandır." (Hac.S.A.32.)

Büyük müfessir Taberî (Rh.A.), ayetin şu manaya geldiğini belirtiyor: Mü'min kullarıma, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usulünce muamele et-mek haktır, borçtur." (Taberî, Camiu'l-Beyan)

Rasulullah (A.S.) Efendimiz uyarıyor: “Allah adam-larını hafife alanın kendisi alçalır.” (Tirmizî, Ahmed)

"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ah-med, Hakim, Tirmizî)

Bazıları, tevhidi koruma niyetiyle takvasıyla meş-hur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek imanî bir tehlike içine ve ilâhî teh-dit altına girmektedirler.

Oysa tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salih-leri ve irşadla meşgul kâmilleri, hiçbir zaman yahu-di ve hıristiyanların alimleri gibi ilâhî sınırları ve e-debi çiğnemediler ki tehlike arzetsinler.

Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sadık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur'an ve Sünnet edebine göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Bu hür-meti putlara yapılan tazime, zalimlerin önünde baş eğmeye veya mevki sahiplerine yağ çekmeye benzetenler, belli ki ilâhî edeb ve hürmeti bilmiyor; hak ile batılı, nur ile ateşi birbirine karıştırıyorlar.

Bilinmelidir ki, kâmil mürşidin müridinden, üsta-dın talebesinden, imamın cemaatinden istediği e-
deb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî alimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar.

İmam Şa'rani (K.S.) der ki: "Mürid, mürşidi tarafı-na ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük adapsızlığı basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir.

Bu edebi elde eden mürid,nihayet Allahu Teâlâ'ya karşı edebli olma haline yükselir. Çünkü mürşid mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir." (el-Envaru'l-Kudsiyye)

Kâmil mürşid, alim, arif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevi bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır.

İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb için boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hür-metin zahirî şeklidir.

ÖLÇÜSÜZ YÜCELTMENİN TEHLİKESİ

Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu uyarısı pek çok tehlikenin önünü kesmektedir:

"Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Rasulüyüm. Vallahi, sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yük-seğe çıkarmanızı sevmem." (Ahmed, İbnu Kesir)

Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi öv-me ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hal ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşma-malıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırma-ları ispat etme imkanı da yoktur.

Bir şeyhin, Allahu Teâlâ gibi herşeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün alemi elinde tuttu-ğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikayelerle onu insan-ların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir ce-halettir. İlmi, edebi, takvayı, taatı, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden birşey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir.

Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim:

Rasulullah Efendimiz (A.S.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasulullah'ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı.

RASULULLAH (A.S.):

"Niçin böyle yapıyorsunuz?" diye sordu. Dediler ki:

"Bereketlenmek ve sevap kazanmak için!" Bunun üzerine Efendimiz:

"Kim Allah ve Rasulü’nün kendisini sevmesini isti-yorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin." buyurdu. (Heysemî, Kurtubî)

MÜRŞİD İLE TEVBEYE MECBUR MUYUZ?

Bir mümin, diğer mümin kardeşine: “Gel, bir Allah dostunun elinde tevbe et, istikamet bul.” diye tav-siyede bulunduğunda bazıları bu daveti hoş gör-mekte. Bazıları ise: “Ben tek başıma tevbe ede-mez miyim? Tevbe için başkasına ne hacet? Tevbe için tekkeye-Mekke’ye gitmenin ne gereği var? Ayrıca mürşidle tevbe dinde var mı? Allah ile kul arasına kimse giremez.” diye itiraz ve tenkitte bulunmak-talar. İlk bakışta çok makul gözüken bu itiraz ve tenkit gerçekte ne kadar haklı?

Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır.

Davetine uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.

Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar.

Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir. Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister. Fakat bu zamanda gerçek mürşid kal-madı diye daveti ihtiyatla karşılar.

Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı var-dır. Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfa-atları farkedemediği için birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur.

Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen biri-sidir.

Cahil kimse, dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur. Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür, başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar, ha-disi inkara gider, alimlerin sözlerini küçümser, hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser. Bundan dolayı mesuldür.
 
İSTİĞFAR VE TEVBE AYNI ŞEY DEĞİL

Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a is-tiğfar ve tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır.

İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlan-mayı istirham etmektir.

Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir. Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir. Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir. Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir. Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele et-mektir. Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gel-mektir. Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bede-nin işidir.

İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir.

Bunun için Yüce Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr.S.A.31) uyarısında bu-lunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı (Mai-de.S.A.2), kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik için-de olmamızı istiyor. (Âl-i İmran.S.A.102-103) Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe.S.A.119.)

TEVBE, ANCAK CEMAATLE KOLAY

Mürşid deyince cemaat akla gelir.

Mürşid-i kâmilin imam olduğu cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır. ‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir, nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen, dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir.

Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlen-mektir. Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İtha-fu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:

“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek ka-lanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine ves-vese verir). İki kişiden ise çok uzak durur.

Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasın-da olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mü-mindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî)

“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimsey-le beraberdir. Onun içine yerleşip, istediği yola çek-er.” (Beyhakî,Tabaranî)

“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dua-lar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)

GÜNAH ÇIKARMA HEZEYANI VE MÜRŞİDLE TEVBE

Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘güna-hımı affet’ denmez. Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur. Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz, bizi affetmesini istirham ederiz.

Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır. Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme, temizleme görevi ve yetkisi yok-tur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak, gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğ-far ve gözyaşı dökmek şeklinde olur.

Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir:

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa.S.A.64.)

Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Ha-bibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, o-nun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla des-teklediği tevbedir.

BÜYÜK MÜFESSİR FAHRUDDİN RAZİ (RH.A.) BU AYETİN TEFSİRİNDE DER Kİ:

“Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da, tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile giderilme-si ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Pey-gamber’i Allahu Tealâ seçmiş, onu vahyi ile şeref-lendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yap-mıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir)

Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve hali-fesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şa-hid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar.

Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir.

Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede, tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır.

Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatı-dır ve o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur:

“Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun.S.A.5.)

Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezare-tinde Allah’a yapılan tevbeyi hıristiyanların papaz önünde günah çıkarma hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini, Sünnet’te uygulan-an bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini bil-miyorlar demektir. Tasavvuf büyükleri, elinden tut-an kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir:

“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.”

“Müminlerin günahları için istiğfar et!”

Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir.

CENAB-I HAK, RASULULLAH (A.S.) EFENDİMİZE ŞÖYLE EMİR VERMİŞTİR:

“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde bey’atlarını kabul et ve onlar için Al-lah’tan mağfiret dile.Şüphesiz Allah, çok bağışla-yan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine.S.A.12.)

“Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et!” (Mu-
hammed.S.A.19.)

Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide: ‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle, beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez. Ancak: ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin. Beni taatında muv-affak etsin.’ der.

Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ah-lâkıdır. Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. On-lar kendileri için yaşamazlar. Onlar yüce Allah’ın yo-luna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak, sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verir-ler. Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir.

Kendi perişan haline bir damla göz yaşı dökeme-yen günümüz insanı, başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin? Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?

Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgi-si, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere kadar eyilmesi Mürşid-i Kâmilin şahsiyetine değil, bu saygı ve sevgi onun şahsiyetinde Cenabı Pey-gamberimiz(SAV)Efendimize ve Cenabı Hakka’dır.
 
Geri