Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Hakkını yediği kişi hakkını helal etmezse kul hakkı yiyenin durumu nasıl olur?

Kul hakkı yiyen kişi tövbe etse hakkını yediği kişiden helallik dilese fakat o kişi hakkını helal etmezse kul hakkı yiyenin durumu nasıl olur?


Kul hakkını ancak kul affeder. Buna göre, daha dünyada iken bu hakkı telafi etmenin yolunu bulmak gerekir. Şayet bulamaz isek, ahirete kalmış olur ki, bu durum daha tehlikelidir.

Bu dünyada bize hakkını helal etmeyen kişi, ahirette bu hakkını bizden talep edecektir. Bununla beraber kişi samimi olarak tövbe etmiş ise, Allah Teala hak isteyen kuluna kendi fazlından ihsanda bulunarak o kulun hakkından vazgeçmesini sağlayacağı ümit edilir.

İnsan şerefli bir mahluktur. Onun hürriyet, haysiyet, namus ve şeref gibi manevî hukukuna yönelik bir haksızlık kadar, canına ve malına yapılan bir tecavüz de o nisbette ağır bir mesuliyeti gerektirir.

İnsan bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak birisine haksız bir davranışta bulunmuş olabilir. Hattâ onu mağdur bir duruma düşürüp bazı haklarının elinden çıkmasına sebep olacak bir muamelede de bulunabilir. Bir fert olarak kendimizi her ne kadar çekip çevirsek, hakpereset olarak kalmaya azmetsek de, birtakım hata ve kusurlara kapılmaktan tamamiyle kurtulamıyoruz.

İnsanlık hali olan böyle bir durum karşısında ne yapmalıyız? “Bir defa oldu, bir daha yapmayız, keşke yapmasaydım.” diyerek iç dünyamızda hesaplaşmamız kâfi gelir mi? Yoksa meselenin telâfisine gidip de hatamızı düzelterek, helallik dileyerek pişmanlığımızı mı bildiririz?

İslâmda esas itibariyle bir Allah hakkı, bir de kul hakkı vardır. Allah hakkı, her insanın Rabbine karşı yapması gereken kulluk vazifeleridir. Bu hususta yaptığı bir kusur, günah ve eksiklikten dolayı Allah’a yalvarır, tövbe istiğfar ederek affını diler. Fakat kul hakkı öyle değildir. Onun bir tek telâfisi vardır, o da haksızlığa uğrayan, hukuku zayi olan kişiyle bizzat görüşüp özür beyan etmek, helâllik dilemekle birlikte , maddi bir kaybı varsa telâfisine gitmektir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:

“Bir kimse kardeşinin haysiyetine, yahut malına haksız olarak taarruz etmişse, iltimas olarak verilebilecek altın ve gümüşün bulunmadığı günden (kıyamet) önce helâlleşsin. Aksi halde, yaptığı haksızlık nisbetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama verilir.” 1

Evet, Peygamberimizin (asm) de tavsiyesine göre, bu durumda helâlleşmekten başka çıkar yol yoktur. O kadar ki, insan şehit bile olsa, üzerinde kul hakları varsa, Allah diğer günahlarını bağışladığı halde kul hakkını bağışlamamaktadır. Bunun için mesele, hak sahibinin gönlünü almada, rızasını kazanmada kalıyor. Siz, zarara uğramasına sebep olduğunuz kimseye gider, önce bir hata yaptığınızı itiraf ederek özür beyan eder, sizi affetmesini, hakkını helâl etmesini rica edersiniz. Maddi bir kaybı varsa, imkânınız nisbetinde onun razı olabileceği nisbette hakkını verirsiniz.

Böylece elinizden geleni yapmış olursunuz. Muhatabınız da sizi hoş karşılar, müsamaha ve anlayış gösterirse, mesuliyetiniz kalkmış, hadis-i şerifte açıklandığı gibi, dünyada iken helâlleşerek âhiretteki hesaplaşma ve azaptan kurtulmuş olursunuz.

Bununla birlikte vicdan azabı çekiyorsanız, ayrıca tövbe isitğfar edersiniz.

“Pişmanlık tövbenin kendisidir”,

“Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur.”2

mealindeki hadis-i şeriflerin sırrıyla, Allah katında da rahata kavuşmuş olursunuz.

Bir insan tevbesinin kabul olduğunu, günahtan kurtulduğunu nasıl anlar, nasıl fark eder, bu hal nasıl bilinir?

Cevabını Peygamber Efendimizden (a.s.m.) öğrenelim:

“Bir günah işledikten sonra tövbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer. Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür. Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür. Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer.” 3

Gerek Rabbine karşı bir günah işleyen, gerekse bir insana haksız bir davranışta bulunan bir kimse, o günah ve hatanın akabinde pişmanlık duyarak sevaplı ameller işler, Kur’ân ve imana yönelik hizmetlerini ve çalışmalarını arttırırsa, günah zırhının düğmeleri teker teker çözülür, kısa zamanda o günahlardan kurtulur. Artık bundan sonra bir vicdan azabı çekmesine, huzursuz olup üzüntüye kapılmasına gerek kalmaz. Çünkü o bir kul olarak hâlis bir niyet ve ihlâsla elinden geleni yapmış sayılır.

Bu arada şu mealdeki âyet-i kerimeyi de unutmayalım:

“Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Muhakkak Allah günahları affeder. O Gafur ve Rahimdir.” 4

Kaynaklar:

1. Buhari, Mezalim, 10
2. et-Tergîb ve’t-Terhîb, 4:97.
3. A. g. e., 4:106
4. Zümer Sûresi, 53.
 
Küfrün yolunda yürümüş kişiler iman ettiklerinde onların tüm günahları affediliyor?

Kul hakkına girildiğinde hak sahibi hakkını helal etmeden o hak Allah katında affedilmiyorsa neden yıllarca küfrün yolunda yürümüş kişiler iman ettiklerinde onların tüm günahları affediliyor?


İslam kaynaklarından anladığımız kadarıyla, şirk-küfür üzere ölenlerin bu suçları hariç, kul hakkı da olsa diğer suçları Allah tarafından affedilebilir.

“Şu kesin ki: Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama dilediği kimse hakkında bunun dışındaki diğer günahları affeder. Her kim Allah’a şirk koşarsa, haktan çok uzağa sapmış olur.” (Nisa, 4/116) mealindeki ayetinde ifade edilen -şirk hariç- genel af kapsamı, kul hakkını da içine almaktadır.

Ancak ayette, günahların mutlaka affedileceği değil, aff kapsamında olup affedilebileceğine işaret edilmiştir. Ayette meal olarak yer alan “ama dilediği kimse hakkında bunun dışındaki diğer günahları affeder.” ifadesi, affın herkse için kesin olduğuna değil, Allah’ın dilemesine bağlı olarak, bazı kimselerin ve bazı günahların affına delâlet etmektedir.

Şüphesiz günahların affı, özellikle tövbeye bağlı olarak cereyan etmesi Allah’ın bir prensibidir. Tövbenin makbul olması durumunda günahların affedileceği birçok ayet ve hadislerde ifade edilmiştir. Konuya bu açıdan bakıldığında, kul hakkının affı diğer günahlardan farklı bir özelliğe sahip olduğu anlaşılır. Çünkü kul hakkına taalluk etmeyen günahların tövbesi, pişmanlık, suçu itiraf etmek ve samimi tövbe etmekle gerçeleşebilir. Fakat kul hakkını, ayrıca söz konusu hak sahibinin de helal etmesi gerekir. Bu oldukça zordur. Bu sebeple, kul hakkının affı diğer günahların affından çok daha zorluk göstermektedir.

Şayet dünyada bu mesele haledilememişse, ahirette haksızlığa uğramış kişinin hakkını alıp almaması konusu ön plana çıkar. Bu hususta iki sahih hadisten birinde hakkını alan, diğerinde -bir şekilde- hakkından vazgeçen bir hak sahibinin durumu anlatılmıştır: O hadislere geçmeden önce korku-ümit dengesini ders veren şu hadis-i şerife kulak vermekte fayda vardır:

Hz. Enes(r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (asm) buyurdu ki: “Zulüm üç çeşittir: Allah’ın asla affetmeyeceği zulüm; Allah’ın affedeceği zulüm ve Allah’ın göz ardı etmeyeceği zulüm.

a. Allah’ın asla affetmeyeceği zulüm, Allah’a ortak koşmaktır. Çünkü şirk büyük bir zulümdür.

b. Allah’ın affedeceği zulüm ise, kulların kendileri ile Rableri arasında (ki ilişkilerinde) kendilerine yaptıkları zulümdür.

c. Allah’ın göz ardı etmeyeceği zulüm ise, kulların birbirlerine karşı yaptıkları zulümdür ki, haklarını birbirlerine ödetmedikçe onu terk etmeyecektir.” (Suyutî, el-Camiu’s-Sağir, 2/94)

Şimdi de, kıyamet günü hakkını almaya kararlı olan bir kimse karşısındaki zalimin durumunu gösteren hadis-i şerifi görelim:

Hz. Ebu Hüreyre(r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (asm) “Müflis kimdir, bilir misiniz?” diye sordu. Oradakiler: “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimse demektir” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu: “Asıl müflis, kıyamet günü bir yandan, namazı ile, orucu ve zekâtı ile gelir. Öte yandan, buna hakaret etmiş, ona iftira etmiş, berikinin malını yemiş, şunun kanına girmiş, bunu dövmüş olarak gelir. Bu yüzden, yaptığı iyilik ve sevapları ona, buna dağıtılacaktır. Borcu ödenmeden sevapları biterse, bu defa kendisi onların günahlarını yüklenecek ve sonra da cehenneme atılacaktır.” (Müslim, Bir, 59)

Allah’ın kul hakkını da bir vesileyle affettiği hadisin rivayeti ise şöyledir:

Hz. Enes anlatıyor: Resulullak(asm) şöyle buyurdu: Kıyamet günü, iki kişi aziz olan Allah’ın huzurunda diz çökerler. Birisi: “Ey Rabbim! Bu kardeşimdeki hakkımı al” der. Yüce Allah: “kardeşinin bir iyiliği/sevabı kalmamış ki.. Artık onunla nasıl bir muamele yapmak istiyorsun” diye buyurur. Adam, “Ya Rab! Benim günahlarımı alsın” der.

(Bu arada Hz. Peygamber şöyle devam eder: “O gün öyle çetin bir gündür ki, insanlar günahlarını sırtlamak zorundadır”.)

Allah adama “başını kaldır da (şu tarafa)bak” deyince, adam başını kaldırıp bakar ve ‘Ya Rab! Altından yapılmış menzilleri, altından yapılmış, incilerle süslenmiş köşkleri görüyorum; bunlar hangi peygamber veya hangi Sıddîk, yahut hangi şehit içindir?’ diye sorar. Allah: “kim bedelini öderse onun olur” diye buyurunca, adam; ‘Ya Rab! Buna kim güç yetiebilir ki?’ der. Allah: “senin buna gücün yetiyor” deyince, adam; ‘ne ile bunları satın alabilirim?’ diye sorar, Allah: “Kardeşini affedersen bunlar senin olur” diye cevap verir. Bunun üzerine, adam: ‘onu affettim” der. Allah da: “O halde kardeşinin elinden tut cennete götür” diye talimat verir.

(Bu hadisi buyurduktan sonra Hz Peygamber(asm) şöyle devam etti).. “Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, birbirinizle barışık olun -küsleri barıştırın-, Şüphesiz, Allah (kıyamet günü) müslümanların arasını buluyor/onları barıştırıyor”(bk. et-Terğib ve’t-Terhib, 3/309; Kenzu’l-ummal, h. no: 8863).

Kâfirlerin imana gelmelerinden sonra bütün günahlardan kurtulmaları, onların ilahî devlet vatandaşlığına ilk defa adım atmalarından dolayıdır. Müslümanlar iman etmekle, hep İslam vatandaşı olduklarından, İslam’a aykırı davranışları onlar için geçerli olan kanunlara, prensiplere göre değerlendirilir. “İslamiyet daha önceki suçları kesip atar/man eden bir kimsenin kâfir iken yaptığı suçlarını gözardı eder, onları görmezlikten gelir, onun için yeni bir sayfa açar” (Ahmed b. Hanbel, 4/199) mealindeki hadiste bu hakikate işaret etmektedir.
 
Kutsal topraklara giden bazı kadınların, oradaki mafya ve çeteler tarafından kaçırılıp ahlaksızlık yapıldığını söylüyorlar. Rabbim neden kendisine gelen bir bayanın kötülüklere maruz kalmasına müsaade ediyor?

Dünya bir imtihan yeridir. İmtihan olanlar sadece mazlumlar değil, zalimler de imtihan olmaktadır. İmtihanın âdil bir şekilde cereyan etmesi için insanların özgür iradeleriyle hareket etmeleri gerekir. Bu sebepledir ki, kâfirler Hz. Zekeriya (as), Hz. Yahya (as) gibi peygamberleri öldürebilmişlerdir. Hz. Muhammed (asv)’in dişlerini şehit edebilmişlerdir. Allah’ın binlerce salih kullarını, velilerini öldürmüşlerdir.

Biraz da abartılı bir şekilde şayi olan “hacdaki olayların” varlığı, peygamberlerin öldürülmesinden daha kötü değildir. Eğer Allah, her kötülüğü engelleseydi, o zaman ortada imtihan diye bir şey söz konusu olmayacaktı. Hacdaki çirkinlikler kadınların isteği dışında, zorla meydana geldiği için onların -dinî açıdan- namuslarının kirlenmesi söz konusu değildir ve onlar günahkâr da olmazlar.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur ki, imtihanda kaybedenlerin, sınıfta kalanların faturasını -hâşâ- Allah’a kesmektir. Unutmayalım ki, adalet, ihkak-ı hak demektir. İhkak-ı hak ise hem zalim hem de mazlumun varlığını gerektirir. Mazlum yoksa zalim de yoktur. Mağdur yoksa, gadreden de yoktur. Cehenneme giden yoksa cennete giden de yoktur.

Ve dünyanın hadiseleri gösteriyor ki, cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzumsuz değildir.
 
İslama göre pekte uygun olmayan biriyle evlenmek kader midir? Yoksa insanın kendi tercihimidir teşekkür ederim.

Muhterem kardeşim

Biz yapacağımız her tür tercihimizden sorumluyuz, zira Allah Tealanın hakkımızdaki takdirini bilmiyoruz. Bu sebeple bu tür konularda karar verirken iyice araştırma yapmalı ve dinen sakıncalı bir işten uzak durmalıyız. Evlilik çok ciddi bir hadise olup fıtratımıza ve ahlakımıza uygun olmayan kimselerden, bilhassa bu kişiler bizim dini hayatımıza engel olacak ise uzak durmak gerekir.
 
Tasavvufta nefis terbiyesi nasıl olur? Kişi kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulabilir?

Tasavvufi anlayışa göre insan, yaratılışında ilâhî cevher taşıyan bir mahiyet arz etmektedir. Allah insanı ahsan-i takvim üzere yaratmış, onu imtihan maksadıyla bu dünyaya göndermiştir. Bu durumda insan artı sonsuz ile eksi sonsuzluk arasında iyiye ve kötüye meyilli, hayır ve şer kapasitesine sahip yegâne varlıktır. Varlık âleminde melekler sadece hayır yapma kapasitesine sahip olup hiçbir şekilde isyanda bulunamazlar. Şeytan ise tamamen kötülük yapmak üzere programlanmış olup hiçbir surette hayırlı bir amelde bulunamaz. İşte insan nefsî itibarı ile şeytanî ve ruhu itibari ile de melekî bir varlıktır. Bu sebeple insan benliği çok boyutlu bir varlığa sahiptir. Pek çok insan kendini sadece nefisten ibaret olarak görmekte ve onun peşinden giderek ömrünü heba etmektedir. Hâlbuki nefsimizin pek çok katmanları olup bunlar dışarıdan gelen uyarıcıların durumuna göre şekil alır. Mesela birine kızınca nefs-i emmaremiz intikam almayı, vurup kırmayı emreder. Bir fakiri görünce ruhumuz ona yardım etmeyi ilham ederken, yine nefsimiz başımızı başka yöne çevirmeyi tavsiye eder. Tüm bu düşünceler bir insanda aynı anda çakıştığına göre biz hangi sese kulak vereceğiz, nefse mi yoksa ruha mı? İşte tasavvuf bize Kuran ve Sünnet çerçevesinde nefsimizi kontrol altına alarak ruhumuzu güçlendirmeyi ve onu vücut ikliminde hükümran kılmayı öğretir.[1]

Tarikat kurucusu büyük sufiler insanın terbiye edilmesinde iki ana metod izlerler, bunlardan birincisine nefsâni ikincisine de ruhâni metod ismi verilir. Genellikle nefsin olumsuz yönünü, yani hayvanî nefsi itaat altına almayı önceleyen tarikatlarda riyâzat, halvet, oruç, ağır ibadetlerle yapılan “cihad-ı ekber” sayesinde nefis zayıflatılmaya çalışılır. Bu meşrepteki sufiler nefisle muvafakat/uyum halinde olmayı Allah’la muhalefet/uyumsuz olmak olarak anladıklarından nefse muhalefeti temel ilke edinmişler ve “Nefsin arzu ettiği değil, onun zıddı olan şey doğrudur.” demişlerdir.[2]

Bir yandan yemeği, uyumayı, konuşmayı en aza indirmek ve inzivaya çekilmek, diğer yandan kendini ibadete, taate, zikre ve tefekküre vermek sûretiyle nefis zayıflatılır (bu hususlar aynı zamanda insanî rûhu güçlendirir) ve direnci kırılır. Nefse boyun eğdirmenin ve onu terbiye etmenin, disiplin altına almanın, bu suretle onu iyi bir hizmetçi haline getirmenin yolu budur.[3]

Çile çekerek, riyazat ve perhiz yaparak, nefsin mukavemetini kırarak nefsin yapısında var olan günah işleme ve kötülük yapma arzusunun (hevâ-heves) kökü kazınamaz, bunlar tümden yok edilemez. Zaten bu tür duyguların öldürülmesi ve yok edilmesi gaye de değildir. Önemli olan bu tür kötü duygu ve eğilimlerin etkisiz hale getirerek, insan üzerinde İlâhî iradenin, kalbin ve vicdanın hâkimiyetini sağlamaktır. Tasavvufta müritliğin anlamı nefsi terbiye etmek ve disiplin altına almaktır. “Ölmeden evvel ölmek” ve “fenâya erme” deyimleriyle de kastedilen budur.[4]

Nefs ile girişilen mücadelede başarıya ulaşmak kişinin tek başına elde edeceği bir netice değildir. Nefsin bilinmez, hesaba gelmez, tedbirle engellenemez ve buyruk altına girmez serkeş tabiatı ancak nefsin bu tabiatına vakıf bir kâmil insanla terbiye edilebilir.[5] Nefsi terbiye etmenin diğer metodu olan ruhâni metod konusu ise önümüzdeki sayıda ele alınacaktır.

[1] Bkz. H. Kamil Yılmaz, AnahatlarıylaTasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 262

[2] Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 21; Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 124-127.

[3] Uludağ, a.g.e., s. 22.

[4] Uludağ, a.g.e., s. 22

[5] Arpaguş, a.g.e., s. 72.

Bir önceki sayımızda nefsânî tarikatların metotları hakkında bilgi verilmiş idi, bu ayki sayımızda ise rûhânî tarikatlar hakkında bilgi verilecektir. Rûhanî tarikatlarda sâlik, vuslata “rûh” yolundan götürülür. ‘‘O’nun yaratılışını tamamlayıp tarafımdan ona rûh üfürdüğüm zaman…” (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) âyetinde ifade edildiği üzere Allah tarafından üflenmiş olan rûh, beden girince kesafete bürünmüştür, Hakk’ı müşahededen uzak kalmıştır. Bu kesafeti izale etmenin yolu zikir, fikir, teslimiyet, râbıta gibi nâfile ibâdetler rûhu beslemekten geçer. Bu metotta nefsâni tarikatlarda olduğu gibi uzun süreli halvet, çile, mücâhede ve mücâdele yoktur.
Nefsâni ve rûhâni metot arasındaki farkı daha iyi anlamak için şu misali verebiliriz. İki pehlivanın güreşini düşünelim, bu pehlivanlardan kötülüğü temsil edenin adı nefis, iyiliği temsil edenin adı da rûh olsun: Nefsâni metotta amaç rakip hakkında her tür bilgiye sahip olmak, onun tuzak hile ve oyunlarını öğrenmektir. Mümkün olursa rakip olan nefis pehlivanı açlık ve başka eziyetlerle güçsüz bırakılmaya çalışılır, böylece bizim desteklediğimiz rûh pehlivanı rahatlıkla onu alt eder. Bu metoda göre önemli olan rakibin tanınması ve onun zayıflatılmasıdır. Rûhani metotta ise rakipten çok bizzat desteklenen pehlivan merkeze alınır, yani rûh pehlivanı her tür manevi gıda ile desteklenir, rakip pehlivanın gücüne pek önem verilmez. Rûh pehlivanı çok güçlü olunca nefsin hiçbir oyunu onu kündeye getiremez.
Dolayısıyla Rûhâni tarikatlarda ‘‘çile” yoktur. Çilenin yerine rûhu saflaştırıp elest bezminde verilmiş olunan söze bağlı kalmak için gereken sâlih ameller işlenir. Bu şekilde nefs, rûhun emrine girmiş olur. Bu yolda sâlik; kalp, nefs, rûh, sır, hafî, ahfâ, letâif-i nefs, letâif-i küll, nefy ve isbât, murâkabe gibi mertebelerden geçerek sülûkünü tamamlar.
Rûhâni tarikatlarda çile olmamasının sebebine gelince, bu yolun büyükleri riyazetlerde bir tür şöhret olduğunu ve salikin bu şöhret sebebi ile maneviyattan geri kalacağını düşünmüşlerdir. Ayrıca onlar riyazetlerin çoğu zaman sadece rûhu değil nefsi de güçlendirdiğini müşahede etmişlerdir. Mesela Uzak Doğu mistisizminin dervişleri demek olan yogiler, çok ağır riyazetler yapmakta bunun sonucu ulaştıkları olağanüstü haller onlara şahsi bir tatmin verdiği için de iman ve İslam’dan mahrum kalmaktadırlar.
Rûhâni tarikatlar, salikin daima kendisini murakabe altında tutmasını, her nefes alış verişinde, yaptığı her işte kalbini denetleyerek Allah’ın rızâsını kazanmaya ve gönlünü nazargâh-ı ilâhî hâline getirmeye çalışmasını talim ederler. Bu tarikatlarda zikir “hafî”dir. Bu yöntemi kullanan tarikatların başında Nakşibendiyye tarikatı gelmektedir. Netice olarak bütün tarikatlar insanı hakka götüren yolun birer şubesidir. Herkes kendi meşrebine göre bunlardan istifade etmeye çalışır ve böylece Hakk’a layık bir kul olur.
 
Ayda birkaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazıma zararı olurmu?

Bundan 10 sene öncesine kadar esrar içiyordum. Ama son bir seneden beri ayda bir kaç kere içiyorum. Namazlarımı da kılıyorum. Ayda bir kaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazlara zararı olur mu?

Sevgili kardeşim, Dinimize göre çoğu sarhoşluk verenin azıda haramdır, meğerki azı sarhoşluk vermesin hüküm değişmez. Bununla birlikte namazlarınızı kılıyor olmanız çok güzel, zira insanın bazı emirleri yerine getirmemesi diğer emirleri de terk etmesine sebep olmamalıdır. Size tavsiyem esrarı bırakmak için öncelikle çevrenizi değiştrimeniz ve sizi esrar kullanımına sevkeden çevreden ayrılmanızdır. İkinci olarak tefekkür ve zikir bu tür uyuştusurucu madde bağımlılıklarını azalttığı ilmen de sabittir. Allah hepimize her tür kötü alışkanlıkları bırakma hususunda yardımcı olsun.
 
Teheccüd namazlarına kalkmak için ne yapmalıyım?

Teheccüd namazına gündüzden hazırlanmak gerekiyor. Gündüz gereksiz yere ihtilatlardan kaçınmalı, yemeklerini az yemeğe gayret etmelidir. Ayrıca uyku saatini çok geciktirmemeli, teheccüd öncesi uyku aralığını iyi ayarlamalıdır. İnsan gündüz vakti gecesine, gece gelince de gündüzüne hazırlık yapmalıdır.
 
Teşekkürler bilgi için dolunay.
uykuyu bölüp kalkıldıgı ıcın mükafatıda daha fazla olan bir namaz tabıı , sankı o gecenın karanlıgında Rabbınle basbasa kalısını daha cok hıssedıyor gıbısın.
Allah razı olsun.
 
Teşekkürler bilgi için dolunay.
uykuyu bölüp kalkıldıgı ıcın mükafatıda daha fazla olan bir namaz tabıı , sankı o gecenın karanlıgında Rabbınle basbasa kalısını daha cok hıssedıyor gıbısın.
Allah razı olsun.

allahım hepimizden razı olsun rica ederim okuyan gözlerine sağlık canım eywallah ;) :cici:
 
Bazı cemaatlerde tövbe almak diye bir uygulama vardır, bu nedir?

Tövbe günahtan pişman olmak ve bir daha yapmamak üzere Allah Teâlâ hazretlerine söz vermektir. Müslümanın işlediği her günah için tövbe etmesi farzdır. Bununla birlikte tövbe almak bazı cemaatlerde tarikat dersi almak manasına gelmektedir. Zira tarikata giren insan öncelikle bir manevi rehberin (mürşidin) huzurunda günahlarına tövbe etmekte ve bir daha günah işlememeye söz vermektedir. Böylece mânevîyat yoluna giren şahıs, tövbe ederek Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil etmektedir. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şâhid tutarak verilen söz daha bağlayıcı olur. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek mânevî halleri hakkında bilgi verecek olan mürid, en azından biraz daha kontrollü hareket etmeye çalışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murâkabe altına alması mümkün olmadığı zaman yaşadığı çevrenin etkisiyle dînî ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izâle etme ve bir takım dış etkilere karşı direnç kazanma hususunda bir manevi rehbere bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvanı vardır.

Aslında tövbeyi dîni bir tören haline getirmek, mürîdin tövbesini kolaylıkla bozmasına engel olmak için yapılan psikolojik bir destektir. Zira insan Allah Teâlâ’ya kullar önünde söz verince kendini daha sorumlu görür. Bununla birlikte tövbe almak günah çıkarmakla karıştırılmamalıdır. Hıristiyalık’ta ve özellikle Katolik kilisesinde papaz günahları affetme yetkisine sahiptir. Hâlbuki tasavvufi terbiyede mürşid sadece mürîdin tövbe etmesine yardım etmektedir. Tövbeyi kabul edip etmemek Hakk Teâlâ’nın iradesine bağlıdır, başka hiçbir aracının bu hususta yetkisi yoktur.
 
Ruh, beden, akıl ve duygunun birbirleriyle ilişkileri nasıldır? İnsanın bileşenleri nelerdir?

İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Ruh, Allah tarafından üflenmiş olup ilahî bir menşei vardır. Bu sebeple insanı Allah’a götüren yolda ruhun güçlendirilmesi ve nefse galip olması gerekir. Nefis ise yine imtihan gayesi ile insana verilmiş, insanı dünyaya ve zevklere iten bir güç olup, buna hayvânî ruh ismi de verilir. Ruh, rahmanî nefs ise şeytanî etkilerin altındadır. Duygulara gelince bunlar insana mahsus, hem rahmanî hem de nefsanî yönleri olan ruhun ve nefsin yönelişleridir. Kızmak, sevmek, nefret etmek, haset etmek gibi pek çok duygumuz aslında dinin ve özellikle de tasavvufun ilgi alanına girer. Zira dinimizdeki pek çok günah ve sevap duygularla ilgilidir. Tasavvuf insanın sadece fiillerini değil, ruhunu güçlendirerek duygularını da kontrol altına almasını mümkün kılar. Duygularımız bize hayır veya şerre yönlendiren dâhili etkenler olduğu için bunların terbiye edilmesi, yani insanın sevgisini, nefretini, gazabını doğru şekilde yönlendirmesi gerekir. Tasavvuf, nefs muhasebesi, murakabe, tefekkür ve tezekkür gibi uygulamalarla duyguları kontrol etmeyi, doğru şekilde yönlendirmeyi bize öğretir. Bu manasıyla tasavvuf aslında bugün modern psikolojinin yaptığı çok önemli bir işlevi de yerine getirmektedir.

Akıl ise Allah Tealâ’nın bütün canlılar arasında insana bahşettiği en değerli yetenektir. Akıl doğru ile yanlışı birbirinden ayırmamızı sağlayan ilahî bir nurdur. Ne var ki akıl tek başına insanı hidayete götüremez. Diğer kabiliyetlerimiz gibi akıl da dîni süzgeçten geçirilmeli ve terbiye edilmelidir. Yoksa akıl kolaylıkla nefis ile işbirliği yapıp insanın kötülüklerini temize çıkarmanın bir aleti olabilir.

Tasavvufi eğitim ruhu beden memleketinde sultan yapar ve ruhun güçlenmesi ile akl-ı maaş dediğimiz dünyalık akıl uhrevi akla, akl-ı meâda dönüşür. Kısacası, ruh, beden, akıl ve duygu denkleminde asıl öğe ruhtur. Günümüz modern hayatında ise merkez nefis beden ve bunların hazlarıdır. O kadarki nefsin arzuları adeta putlaştırılmış ve hedonizmi (hazcılık) tek amaç haline getirilmiştir.

Tasavvuf, merkeze ruhu koymakla aklı, nefsi ve duyguları inkâr etmiş olmaz. Aksine bu hassalarımız daha yerinde ve kontrollü olarak bize hizmet eder. Bugün insanlığın bu hassaları kullanma konusunda büyük zaafları vardır. Tasavvuf bu manada hem Müslümanlara hem de bütün insanlığa yol gösterecek öğretileri içinde taşır.
 
Tasavvufî terbiyede mürîdin meşrebi mi yoksa mürşid mi daha önemlidir?

Mürşid-i kâmil mürîdin meşrebini bilir ve ona göre eğitir bu sebeple her ikisi de önemlidir. Bazı meşrepler nadir de olsa tasavvufi eğitimi kabul etmez, bunun haricinde iyi niyetli olarak mânevîyat yoluna girenler istidatları oranında kemâlâta ererler. Maneviyat yoluna giren herkes Bâyezîd-i Bistamî veya bir Bahauddin Nakşibend (k.s) olamaz ama en azından farzları, haramları ve İslam’ın diğer emirlerini zorlanmadan severek yerine getirecek seviyeye ulaşabilir. Burada önemli olan başka bir husus da mürşid ile mürîdin meşreben birbirine yakın olmasıdır. Zaten birbirine benzemeyen meşrepler birbirlerini iter.

Tasavvufta pek çok tarikatın olması da aslında farklı meşreplerin olmasından kaynaklanmaktadır. Hareketli bir meşrebe sahip olan bir insan Kâdirilikle irşâd olunurken, daha sessiz ve vakur olanlar Nakşîliği tercih edebilir. Musikiye ve edebiyata düşkün bir insan yine bu tür uygulamalara önem veren bir tarikata, mesela Mevlevîliğe intisap eder. Hatta ahilik ve fütüvvet teşkilatı insanlara mesleklerine göre tasavvufi eğitim vermeyi hedeflemiştir ki hem sâlikler arasından hem de mânevî rehber ile aralarında meşrep farkı en aza indirilsin. Bu sebeple önceki dönemlerde şeyh efendiler kendi meşreplerine uygun bulmadıkları sâlikleri başka mürşitlere yönlendirmişlerdir.
 
Kâdirî meşrebe sahib bir mürşid tavsiye edebilir misiniz?

Bu site de isim vermekten çok kâmil mürşidin tarifini yapabiliriz. Bu çerçevede okuyucu kendi kararını vermeli ve çevresince sevilip sayılan kemâlât sahibi bir mânevî rehberden yardım almalıdır.

Son dönem tasavvuf büyüklerinden Es’ad Erbilî (k.s)’un irşada ehliyetli bir mürşidde bulunması gereken özellikleri şu şekilde sayar:

-Mürşid, öncelikle şerîatın gereklerini yerine getirmeli ve istikamet sahibi olmalıdır.

-Mürşid insanları şerîate tabi olmaya çağırmalıdır, Allah Teâlâ’yı huzur ile zikir etmeye davet etmelidir,

-Mümkün mertebe bütün insanlara nasihat etmeli,

-İnsanlara takva ve istikamet yolunu göstermeli,

-Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet gözüyle bakmalı,

-Küçüklere merhamet büyüklere saygı göstermeli,

-Müritlerine yetecek kadar fıkıh ve akaid bilgisine sahip olmalı,

-Müritlerinin ayıplarını gizleyip ifşa etmemeli,

-Gönül zenginliğine sahip olması, ancak Hakk’ın rızasına muhalif işlerde kızması, güzel ahlaka sahip bir insan-ı kâmil olmalı.

Netice olarak kâmil bir mürşidin hayatı ve amelleri Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye ahlâkının yaşanmasından ibârettir. Mürşid-i kâmillerin Kitap ve sünnete bağlılıkları daha bir üst derecededir.

Diğer önemli bir özelliği ise kâmil mürşid söz ve hâlleriyle sâlike Allâh’ı hatırlatır. Allâh’ın velî kulları yaptıkları zikir, fikir ve amellerle İlahi tecellilere kâmilen mazhar oldukları için etrafındakilere dâimâ Allâh’ı hatırlatırlar. Nitekim ashâb-ı kirâm:

“- Allâh’ın velî kulları kimlerdir?” diye sorduklarında, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

(Allâh’ın velî kulları)
yüzlerine bakıldığında Allâh Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4) buyurmuştur.

Mürşidler Allah’ın kullarına karşı çok merhametlidirler. Ayrıca onların ayıplarını ifşa etmeyip daima örterler. Hata ve kusurları affederler. Cenâb-ı Hak, Halîm’dir; mürşidlerde hilm sâhibidirler.

Onların ibâdetlerinde ciddiyet ve huşû vardır. Davranışlarına çok dikkat ederler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in izinden yürüdükleri için onların duâları diğer insanların duâlarından daha makbûldür. Vücutları zâkir hâle gelip sadırları da berraklaştığı için girdikleri yerlere ferahlık verirler.

Nasıl ki; elektriğe tutulan bir insan sarsılır, gerçek bir mürşidin de insanın rûhunu önce biraz sarsması, sonra da onu ihyâ edip mânevî ufuklara götürmesi lâzımdır.

Mürşitlerde aranması gereken en önemli özelliklerden biri de silsile yani mânevî tâyindir. Bir zâtı mürşid tâyin etmek üzere bir zümrenin toplanması yeterli olmaz. Bu vazîfe, Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kadar uzanan sahih bir silsileden icâzetli bir mürşid-i kâmilin tâyini ile olur.

Mürşidler aynen fukaha gibi bazı tasavvufî konularda içtihad ederler. Manevi hayatla ilgili ihtiyaçlara tamamen Kur’an ve sünnet çerçevesinde cevap vermeye çalışırlar.

Bu özellikleri taşımayan ve bahusus Kur’an-ı Kerim’in ahkâmını yaşamayan kimselerden rehberlik beklemek boşunadır. Hatta bu tür şahıslardan faydadan çok zarar gelir. Tasavvuf kitapları baştan sona sahte şeyhlerin zararlarını anlatan hikâyelerle doludur. Özellikle Mevlânâ’nın mesnevisi bu konuda ilginç örnekler verir. Akıllı bir mânevîyat yolcusu tasavvuf yoluna intisap etmeden gireceği yolu iyice araştırmalı ve iradesini şuurluca kullanmalıdır. Mânevî rehberi seçerken yukarıdaki kıstasları iyice araştırmalı, körü körüne her önüne çıkana inanmamalıdır. Bununla birlikte bir kere yola girince de artık kaygılar ve şüpheler terk edilmeli, rehberin tavsiyelerine uyulmalı, şeytanın iğvasına aldanmamalıdır.
 
İnsan günümüzde üveysî olabilir mi?

Üveysîlik; bir mürşid ile görüşmeden, mânevî yolla; rüya tarikiyle ondan feyz almaktır. Allah’ın bazı kullarına özel bir tecellisidir. Hz. Peygamber devrine yetiştiği halde O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî unvanını alamayan Üveys Karenî’ye nisbetle ortaya çıkmış bir kavramdır. Daha sonra mürşidini görmeden mânevî yolla feyz alanlara bu zâtın adına nisbetle ‘üveysî’ denmiştir. Ana kaide tarikatta silsiledir, teselsüldür yani insanın mânevî eğitimini yaşayan bir mürşidin rehberliğinde tamamlamasıdır. Hâlbuki üveysîlik istisnaî bir yoldur. Çoğu zaman üveysîlerin kendilerine faydası olsa bile başkalarına rehberlik edemezler. Her ne kadar tasavvuf tarihimizde şah-ı Nakşibend gibi büyükler üveysî yolla feyiz almışlarsa da bu onların sadece bu kanaldan beslendiği manasına gelmez. Tabiî ki her dönemde Üveysîlik mümkündür ama insan bu tür olağanüstü hâdiselere bel bağlamamalı, yaşayan bir mürşidden terbiye almalıdır.

Dini ilimleri öğretmek çok mesuliyetli bir iştir, yüce Kitabımız Kuran emanetlerin ehline verilmesini emreder. Bu sebeple silsileye bağlı bir mürşid bulmak son derece önemlidir.
 
MÜRİD - SÂLİK İLE İLGİLİ MESELELER

- Mürid şeyhi ile hangi konuları istişare eder? Ölçüsü nedir?

- Mürid lügatte irade sahibi ve dileyen anlamınadır. Tasavvufta ise iradesini Hakk'ın ve şeyhin iradesine teslim etmiş, iradesi olmayan kimse demektir. Bu anlamda şeyh ile mürid arasındaki ilişki çok yüksek düzeyde; bir sevgi ve teslimiyyet ilişkisidir. Müridin manevi hayatını ilgilendiren her konuyu mürşidiyle istişare etmesi uygun olur. Bunun ölçüsü tarikatlara ve mürşidlerin özel tavırlarına göre değişebilir. Mesela Halvetiyye ve Kadiriyye gibi bazı tarikatlarda seyr u sülûkte manevi yükseliş rüya yoluyla olur. Bu tür tarikatlarda salikin gördüğü rüyaları behemehal mürşidine anlatması gerekir.

Nakşbendiyye gibi bazı tarikatlarda ise rüya fazla bir önem taşımaz. Ama bazı Nakşi meşayhının rüyaya ayrı bir önem atfettiği de bilinmektedir. Bu bakımdan şeyh ile müridin görüşecekleri konular tarikatların eğitim tarzlarına göre değişmekle birlikte, mürid, manevi hayatını ilgilendiren konuları mürşidiyle istişare etmelidir. Dünyevî meselelerde özellikle karar gerektiren belli konularda şeyhin izin ve duasına almak adabdandır.

- Şeyhin emir ve tavsiyeleri, şeriat ölçülerine uymuyorsa kabul edilebilir mi?

- Şeyhin emir ve tavsiyeleri, hele yeni intisab etmiş kimselere olan tavsiyeleri mutlaka şeriat hükümlerine uygun olmalıdır. Haramları helal, farzları yok sayan bir yaklaşım makbul sayılmaz ve elbette tutulmaz. Ancak ileri seviyelere gelmiş ve şeyhi ile belli bir mesafe kat'etmiş kimseler için farklı imtihan ölçüleri olabilir. Bir takım menkıbelerde geçen bu tür uygulamalar, istisnaî şeylerdir.

- Müride mürşidin verdiği ders fazla gelirse ne yapmalı?

- Mürşid, reçetesini müridinin durumuna göre hazırlar. Bununla birlikte bazı müridlerde mürşidin verdiği evrad ve ezkar umulmadık sonuçlar doğurabilir.

Öyle zamanda yapılması gereken hemen durumun mürşide intikal ettirilmesidir. Seyr u sülûkün tekke ortamında yapılmasının hikmetlerinden biri de mürşidin müridlerinin durumlarını daha yakından takib imkanını sağlamasıdır. Bu sayede mürşid, verdiği evrad ve dersin mürid üzerindeki etkisini hemen görme imkanına sahip olabilirdi. Böylece şeyh gözetimindeki ihvanının gelişmelerini rahatlıkla kontrol ederdi.

Bugün aldığı dersi kendisine ağırlık ve bir takım rahatsızlıklar veren mürid, hemen şeyhine başvurmalı ve şeyhin durumunu gözden geçirmesine imkan vermelidir.

- Salik ve meczub kime derler? Aralarındaki fark nedir?

- Salik ve meczub kavramları hakkında tasavvuf klasiklerinden Avârifu'l-maârif ile el-Hâni'nin Adab adıyla terceme edilen eserinde bir takım bilgilere rastlanmaktadır.

Sâlik: Seyr u sülûke girmiş, riyazat, mücahede ve muamele ile nefsini arıtıp ruhunu yüceltmeye ve müşahedeye ermeve çalışan kimse. Salik önce kainattaki ilahi kudret ve asara bakar, onun delaletiyle Hakk'ın isimlerine isimlerinin delaletiyle sıfatlarına. sıfatlarının delaletiyle zât-i Barî'ye vuslata ererek sülûkünü tamamlar ve vasıl adını alır. Vasıl noktasına gelmemiş bir salikin şeyhlik makamına yükseltilmesi uygun değildir.

Meczûb: Hakk'ın tecellîleri kendisine seyr u sülûksuz olarak zuhur eden kimsedir. Bu yüzden meczub, önce zatı müşahede eder, müteakiben kabiliyetine göre kendisine bir takım sırlar keşfolunur. Ardından sıfat-ı ilahiyye ve esma sırları açılır. Sonra da kainatın sırlarını görmeye başlar. Çünkü cezbe, Hakk tarafına çekilme anlamında bir kavramdır. Meczub da Hak tarafına çekilen "aşık" demektir. Meczub, önce cezbe ve aşk ateşiyle Hakk canibine çekilir, sonra seyr u sülûk ile işi sahv ve temkine bağlar. Türkçede yarı mecnun anlamına kullanılan meczûb ile bu anlamdaki meczûb arasında fark vardır. Karıştırmamak gerekir.

Salik ile meczûb seyr u sülûk ile yetişme bakımından birbirinin tam tersidir. Salikin en son geldiği noktaya meczûb ilk başta gelmektedir. Salikin hali Allah'a vuslat için eşyayı müşahededir. Meczubun hali ise eşyayı Allah ile müşahededir. Meczubun sülûkü mahv ve fenâ ile, salikin sülûku ise sahv ve baka ile sona erer. Biri aşağıdan yukarı, diğeri yukarıdan aşağı seyr ederek ikisi bir noktada buluşur. Ancak ikisi de birbirinin sıfatlarından vâreste olmamalıdır. Yani salik aşk ve cezbesiz, meczûb da seyr u sülûksüz olmaz.

 
- Müridin nefsiyle olan adabı nelerdir?

- Seyru sülûke girmiş mürid ve saliklerin kendi iç dünyalarında dikkat etmesi gerekli olan bir takım adab, sûfiyyenin imamları tarafından kitap, sünnet ve ruhî tecribelerden istifade ile adab kitaplannda kayda geçmişitir. Bunlardan bazılarını şöyle maddeler halinde sayabiliriz:

1- Allah ve kulları ile ilişkilerinde nefsi sıdk ve sadakat üzere olmak,

2- Kalbini günah kirlerinden tevbe ile arıtmak.

3- Dünya sevgisini ve buna bağlı olarak mal, makam ve baş olma sevdasını terketmek,

4- Sukût ve az konuşma yolunu tutmak,

5- İnsanların kusur ve ayıplarını görmemek ve araştırmamak,

6- Sülûkte ilerledikçe kendini yolun başında görmek,

7- Kötü arkadaşlardan uzaklaşmak,

8- Kendisine bir kusur izafe edildiğinde kendini savunmaktan kaçınmak.

9- Günde en az üç kerre nefsini hesaba çekip amellerini tartmak,

10- Büyüklenmeyi, kendi başına buyruk hareketi terketmek,

11- Her namaz öncesi batını afetlerden kurtulmak için kalbine yoğunlaşmak,

12- Nefse muhalefeti terketmemek.

- Sâlikin ilk günleri nasıl geçmelidir?

- Sâlik, tevbe ile intisâb ederek yeni bir hayata başladığından eski alışkanlıklarını terkedecek ve kendisini kulluk zeminine çekecektir. İntisab insan hayatında önemli bir karardır. Bu yüzden bu kararı vererek kendisine yeni bir hayat standardı getirmiş olan salik, hem Allah ile ilişkilerinde hem şeyhi ile ilişkilerinde, hem de çevresindeki insanlarla ilişkilerinde daha dikkatli olmalıdır. Yeni hayata geçiş sürecini sağlıklı bir biçimde tamamlamalıdır. Bu dönemde şeyh ve ihvanı ile sık sık görüşmesi yararlı olur. Terkettiği dünyevi şeylere dönüp bakmamalıdır. Kendisine tarif edilen belli bir düzen dahilinde varsa kaza namazlarını kılmalı, oruçları varsa tutmalı ve infakta bulunmalıdır.

İlk heyecan insan hayatında önemlidir. Tarikat ve tasavvufa intisabın ilk heyacanını yaşayan insanlar, bunun kıymetini bilmeli ve fakat hemen erecekmiş gibi, bir hevese kapılmamalıdırlar. Çünkü şeytan ve nefis insanı böyle zamanlarda bu tür duygularla yanıltabilir. Kendi durumunu başkalarıyla kıyaslamak durumuna da düşmemelidir.
 
Seyr-i sülûkun farz olmasının sebebi ve delilleri nelerdir?

Cebrail (as) dinimizi öğretmek için Peygamber Efendimiz’e (sav); “İman, İslam, ihsan nedir?” diye sormuştur. Peygamber Efendimiz bunları tek tek cevaplamış ve ihsanı “Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir” şeklinde tarif etmiştir. Tasavvuf iman ve İslam’dan sonra gelen bir yüce bir makamın adı olup aslında Kuran da nefis tezkiyesi şeklinde tarif edilen olgunun sistematize edilmiş halidir. Bu sebeple tasavvuf kendisine bağlananları ihsan seviyesine ulaştırmayı hedefler. Hedef yüksek olduğu için sâlik farzlara ilaveten Peygamberimizin (sav) yapmış olduğu nafileleri de yapmaya çalışır. Bu sebeple taasavvufun alanı nafileleri yapmak ve mübahları azaltmak olup, zorunlu olmayan bir alandır. Zira Peygamber efendimiz kendisine sadece farzları yapmak üzere söz veren bedeviyi cennetle müjdelemiştir. İslam kurtuluş için yeterlidir ama dinen güçlü olan insanlar dîni hayatı daha iyi yaşamak ve Allah katında daha iyi bir mevkiye sahip olmak için kendilerini daha ciddi bir antremana tabi tutabilirler. Bunu bir örmekle açıklayalım. Futbol oynamak bir hobidir. Ancak kişi futbolcu olmak isterse bir takıma yazılır ve bu takıma tabi olur. Ve böylelikle yapılan antremanlar, idmanlar vs ile kişinin hayatına her türlü karışılır. Bu kişiyi futbolcu yapmak için gereklidir. Burada futbol hobi olmaktan çıkar.

Bu nedenler seyr-i sülûk da zorunlu değildir. Ancak bir kişi bir şeyhe bağlanmak isterse mürşidi ona seyr-i sülûk yaptırır. Bu nafile alan artık vacip hükmüne geçer. Zira sâlik kendi iradesi ile bazı nafileleri yapma konusunda Allah Teâlâ’ya söz vermektedir.

Seyr-i süluk neticesinde mânevî kemâlâta ermiş olan Azim Mahmud Hüdayi, Hacı Bayram Veli, Mevlânâ, Yunus Emre ve daha yüzlerce hak dostu bu yolun başarısının bir delilidir. Dünya çapında iyi Müslüman yetiştiren bu yolu sırf nefse ağır geldiği için inkar etmek doğru değildir.

Hülâsa, kalbin olgunlaşması ve mânevî hakîkatleri alıcı hâle gelmesi ancak ciddi bir eğitimle mümkündür. Bunun için mânevî kemâlâtın yollarını bilmek ve tatbîk etmek îcâb eder. Bu yollardaki engelleri selâmetle aşabilmek için de Hak dostlarının rehberliğine ihtiyaç vardır. Her sâlik, mânevî inkişâf için kendisine rehber olacak bir mürşid aramalı, tasavvuf kitaplarında tarifi geçen gerçek mürşide ulaşıldığında da onun mânevî rehberliğine teslim olunmalıdır.
 
Bazı sufiler daima recâ ehli olmayı tavsiye etmektedirler Sizce bunun ölçüsü nedir?

Bazı sufiler daima recâ (ümid) ehli olmayı tavsiye etmektedirler. Sizce bunun ölçüsü nedir?


Sevgili kardeşim recâ; insanın ileride beklediği güzel bir şeyden dolayı kalbin sevinç duyması halidir. Bunun aksine havf ise ileride sevilmeyen bir şeyin başa gelmesinden korkmaktır. Sebepsiz yere iyi bir şeyi ummak veya bir şeyden gereksiz yere korkmak sağlıklı bir rûh hali değildir. Dünyevi işlerde bu ölçüye dikkat ederken maalesef manevi konularda bu hataya sıkça düşmekteyiz. Yani hiç çalışmayan ve gayret göstermeyen bir öğrencinin fakülteyi birinci olarak bitirmeyi ummaz veya hiçbir yatırım yapmayan bir iş adamı zengin olmayı ümit etmez. Halbuki aynı insan ahiret konularına gelince tamamen boş ümitlerle dolu olabilmektedir ki bunun adı bizim literatürümüzde temennidir. Sebeplerini hazırlamadan, yani kalp tarlasına iman tohumu ekip, taat ve gözyaşı ile sulamadan, ambarını dolduran çiftçi hiç görülmüş müdür? Bu sebeple modern insanın dini hayatın gereklerini yerine getirmeden, ham hayallere kapılması, “boş ver nasıl olsa Allah rahimdir ve kerimdir” diyerek günahlara dalması hiçbir şekilde gerçek recânın kapsamına girmemektedir.
Recâ ehli olabilmek için Rabbimizin Kuran’da emrettiklerini yerine getirmek ve O’nun nehyettiklerinden kaçınmak gerekir. Kehf suresinde: “Artık her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa, hayırlı ameller işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110) buyrulmuştur.
Sufiler genelde insan genç ve nefsi güçlü iken havf ehli olmayı, yaş ilerleyip te ölüm yaklaşınca da daha çok recâ ehli olmayı tavsiye ederler. Allah Teala Zümer suresi 35 de Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyi yasaklamıştır. Günahlarımız ne kadar çok olursa olsun Allah’tan daima af edilme ümidimiz olmalıdır. Bununla birlikte ayetin devamında ümit ehli olabilmek için yapılması gereken amellerde ilave edilmiştir. “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tâbi olun. (Zümer, 53-55) Demek ki Allah’ın rahmetinden ümidvar olmak için hayatta iken O’na dönmek, ve Kuran’a kulak vermek gerekmektedir. Bunları yerine getirmeden recâ beslemek şeytanın kandırmasıdır.
 
Mürşid-i kâmil, vazifesini yapmayan, dünya işlerini dalmış müridi tarikattan atabilir mi?

Mürşid-i kâmilin vazifesi, müridleri eğitmek ve onları kâmil hale getirmektir, yoksa bu makam aforoz makamı değildir. Nitekim Hz. Peygamber hiçbir sahabesini İslam dışına atmamış onları kendinden uzaklaştırmamıştır. Hatta münafıklar bile hayatta iken Müslüman muamelesi görmüştür.



İnsanları kendi fıtratımıza uymadığında hemen yanımızdan uzaklaştırmak nefsanî bir harekettir. Zira nefs daima övülmek ve hoş tutulmak ister, kendisini kıran veya kendisine saygıda kusur edenlerden hemen intikam almak ister. Hâlbuki Kuran-ı Kerim cahillere uyulmamasını, onlara af ve müsamaha ile muamele edilmesini tavsiye eder. Maneviyat yolunda bu tür eziyetlere sabredebilmek gerçekten zor bir iştir ve her insana da nasip olmaz. Bazı insanlar hatta bazı sufiler bile dünyada cennet hayatı yaşamayı beklemektedirler. Bu ham hayaldir Müslüman için bu dünyada rahat yoktur. İnsanların eza ve cefalarına sabırla katlanmak gerekir. Peygamber Efendimiz kendine kaba davranan bedevileri hep hoş görmüş, yakasına sarılarak sert bir şekilde kendisinden Beytü’l-malden gıda isteyen bir insanın da talebini yerine getirmiştir. Bu sebeple bizler Allah’ın Habîbini örnek almalı ve insanları yanımızdan kovma kolaycılığına gitmemeliyiz. Hele bazı gafil sözüm ona İslami fırkalar gibi insanlara en basit olayda kâfir veya münafık damgasını vurmak çok yanlıştır. İyi bir Müslüman bu tür yanlış davranışlardan son derece uzak durmalıdır.



Bununla birlikte eğer mürid hal ve hareketleri ile başkalarına zarar veriyor hale gelmiş ise bu durumda ondan uzak kalabilirler. Bu hareketleri ile hem o müridi uyarmış, hem de onun zararından başkalarını korumuş olurlar.
 
‘‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’’ sözünden maksat nedir?

Bâyezid Bistâmî’ye atfedilen bu söz pek çok kaynaklarda yer almaktadır. Buradaki ‘‘şeyh” kelimesi mutlak mânâda mürşid demektir. Bütün uygulamalı ilimlerde o ilmin öğrenilmesi, bir üstad aracılığıyla olur. O konuya dair eserleri okumak, o ilmi öğrenmek için yetmez. Meselâ İslâmî ilimlerden ‘‘Kırâat” uygulamalı bir ilim olduğundan ‘‘fem-i muhsin”den (yetkili ağız) öğrenilir. Tecvid ve kıraat kitapları okunarak kurrâ olunamaz. Marangozluk, kaportacılık gibi çağdaş meslekler, futbol, karate gibi sporlar bile mutlaka bir ustadan öğrenilir. Hatta Tıp Fakültesini bitiren kimse nasıl bir uzmanın yanında ihtisas görmeden uzman olamaz ve olmaya kalkıştığında insanları canından ederse, aynı şekilde bir üstadın (usta) yanında tasavvufî eğitim görmeden kendi kendine sûfîlik etmeye kalkışan kimse de mutlaka yanılır ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Bu sözle şeyhsizlikten maksad, tasavvuf ilminin şeyhsiz öğrenilip uygulanamayacağıdır.([1])Nefsin terbiye edilmesi ve kalbin tasfiyesi yani bütün kötülüklerden arındırılması için büyük mürşitlerin keşfe dayalı olarak ortaya koydukları bir takım esaslar vardır. Bir kişi o büyük zatları dikkate almadan bu yola kendi başına girdiği takdirde bir takım yanlışlıklar yapabilir ve kendisine bilmeyerek zarar verir. Kişi tarikat yoluna kendi başına girmemeli ve o yolun bir safhası olan riyazeti de kendi kendine uygulamaya kalkışmamalıdır.([2])

Yukarıdaki sözü, gerek cehaletten, gerekse tarikat yolundaki bu gibi tehlikeli sonuçlardan kurtulmak için “insanın kendi aklına güvenerek yalnız başına hareket etmekten kaçınması, âlimlerin ve mürşitlerin tavsiyelerine uyması” gerektiği şeklinde anlamak lazımdır. Yoksa, bu ifadeyi; “İlla bir tarikat şeyhine bağlanmak lazım. Yoksa, şeyhin şeytandır” şeklinde kullanmak, çok yanlış olur.([3])

Seyr-i sülûk esnasında insan çeşitli aşamalar kat eder. Bu aşamaların en tehlikelilerinden biri de nefs-i mülheme makâmıdır. Bu makamda bulunan kişi ilhâma mazhar olmuştur, ancak kalbine gelen bu ilhâmlar Rabbânî olabileceği gibi şeytânî de olabilir. Kişi bunları tek başına ayırt edemez ve şeytandan gelen fısıltılara aldanabilir. Bu noktada bir mürşidin kılavuzluğuna başvurmak gerekir. Kişi bu sayede şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulur.

 
Geri