ZİKİR, SADECE TESBİH DÖNDÜRMEK DEĞİLDİR
Kur’an-ı Hakim’de beyan edildiği üzere, Allahu Teâla insanoğluna kaldırabileceği kadar yük yükler.
(Bakara/286) Evet, Allah bize kaldıramıyacağımız, takat getiremiyeceğimiz yükü yüklemez. Ama dili-miz Allah’ın zikrini, gönlümüz Allah’ın şükrünü, vü-cudumuz taatını kuvvet ve irade sahibi olarak yeri-ne getirmekle mükelleftir. Biz bunu yerine getir-meye çalışalım.
Nefsimiz için belki ağırlık sayılabi-lecek bu vazifeleri yapmaya çalışalım
Musa A.S.’a şöyle vahyolunmuştu: “Ben, büyük-lüğüm karşısında acziyetini idrak edip, beni zikre-derek, benim için şehvetlerinden uzaklaşan kimse-nin namaz ve ibadetlerini kabul ederim.” Buradan anlaşılacağı üzere,
Allahu Azimuşşan, dünya tutkularından uzaklaş-madan yapılan ibadetleri, şehvetten ve gazaplardan uzaklaşmadan yapılan zikirleri kabul buyurmuyor.
Bir müminin, bir abidin, bir sufinin, eline tesbih alıp Allah’ın Rasulü’ne salât ve selam getirmesi, Allahu Tealâ’nın mübarek bir ism-i şerifiyle tesbi-hat’a oturması zikir olduğu gibi, asıl mana, bu zikru-llahın neticelerini, hükümlerini bilmektir.
Şu halde zikir dediğimiz zaman, onun bir hükmü vardır. Bir tesbih, zikir veya salavat-ı şerife dedi-ğimiz zaman, onun Allah katında tayin edilmiş; a-yetlerle, hadislerle bildirilmiş bir fazileti vardır. Aynı şekilde zikrullahın, salavat-ı şerifenin bir keyfiyeti de vardır. Yani ne zaman yapalım, hangi vakitte çe-kelim, ne durumda olalım; yatarak mı, ayakta mı, abdestli mi, abdestsiz mi gibi soruların cevapların-da mündemiç bir keyfiyeti vardır.
Zikir sadece eldeki tesbihi döndürmek değildir. Zikir, Allah’ın nuraniyetinden ve azametinden indi-rilmiş bir rahmettir. Bu rahmetin dünyaya indirilen yağmur gibi hükümleri, faziletleri, keyfiyeti vardır. O su ne şartlarla bağa-bostana fayda verir? O su hangi şartlarla içilir? O suyun temiz olma durumu nedir, kirli olma durumu nedir? Mesela kullanılmış suyun hükümleri nelerdir? Bir mümin abdest alsa, onun necaset olmayan abdestinin artığını ben kullanabilir miyim?
Nasıl ki fıkıhta ve çeşitli dünya ilimlerinde bütün bunların bir hükmü varsa, Allah’ın zikrinin de bir keyfiyeti ve hükmü vardır. Hoca efendiler zikrin hü-kümlerini bize tebliğ ederler, ayetlerle, hadislerle faziletlerini söylerler. Ama bir terbiye ve kemalât elde etme yolu olarak vücut üzerindeki netice ve tesirlerini, meyvelerini, meşakkatlerini, zahmet ve sabırlarını, bize pek anlatmazlar. İşte ehl-i tasavvuf, bunu bir meslek haline getirmiştir.
Zikrin beden üzerinde bir neticesi vardır. Zikri çekmenin bir keyfiyeti, aynı zamanda, insanı ıslah eden, bir nuraniyeti vardır. Şu halde zikir deniz gibidir, insanı temizler ve arındırır. Nefsin ıslahına sebep olur. İçindeki kudsî cevher ve vasıflarla, az-gın olan nefsleri zincirler, azmış olan insanları yola getirir. Baştan çıkmışlara idrak verir. Yolunu şaşır-mışları dizgine getirir.
“Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiya/30) ilâhî beyanı mucibince su, dünya için hayatî önem taşır. Hayvanlar suyla yaşar, bitkiler suyla yaşar, insanlığın hayatı suyla kaimdir. Allah suyu yeryüzünden kaldırsa bütün hayat son bulur. Su nasıl beşeriyet için bir hayatsa, asıl hayat Allah’ın zikridir. Allah’ı bilmektir.
İmandan marifete, marifetten muhabbete, muhab-betten ülfet ve ünsiyete gitmeyen bir zikir tam bir menfaat vermez. Dervişler, “zikir çekiyoruz, ereme-dik” derler. Erecek yolu bulamadın efendim, ondan eremedin! Nasıl ki bir meyve ermek için sıcağa, havaya, oksijene, güneşe kendini teslim ediyor, râm oluyorsa, senin de ilâhî emirlere râm olman gerekir. İşte onun için muradımızı bulamadık, onun için menzilimize varamadık. (Semerkand.Zikir, sadece Tes-bih döndürmek değildir.
VARLIKLARIN ORTAK DİLİ ZİKİR
Günümüzde zikir denince boş oturan, yapacak başka işi gücü olmayan kimselerin yaptığı “olsa da olur, olmasa da” cinsinden bir ibadet akla geliyor. Bazı insanlar da beş vakit namazını kılan, Kur’an okuyan, ilimle uğraşan, haramlardan kaçan mümin-lerin gereken zikri yaptığını, ayrıca bir zikre ihtiyacı olmadığını düşünüyor.
Oysa Yüce Yaratıcı’ya karşı yapacağımız en bü-yük vazife devamlı zikirdir.
Zikir bütün ibadet çeşitlerini içine alan bir amel-dir.
Günümüzde insanların o kadar kafaları karışmış ki, bir takım ibadetlere dahi önyargılı yaklaşılabili-yor. Allah’ın bir emri olan zikir de bu önyargının ve cehaletin kurbanları arasında. Bu sebeple olsa ger-ek, zikir deyince hayatla irtibatları kopuk, yarı mec-nun insanların kendilerini adadıkları garip bir iş ak-la geliyor.
Oysa Mukaddes Kitabımız ve hadis-i şeriflerden öğreniyoruz ki, insanın Allah’a karşı yapacağı en büyük vazife zikirdir. Zikir bütün ibadet çeşitlerini içine alan bir ameldir. Onun belirlenmiş bir sınırı, zamanı ve miktarı yoktur. Çünkü zikredilen zat alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır. O, her an zikredil-meye, sevilmeye ve övülmeye layıktır. Her varlık O’nun karşısında aciz ve O’nu anmaya muhtaçtır. Her şartta ve her an yüce Allah zikredilmelidir. Öy-leyse varlık alemine adım attıktan sonra üzerimiz-den hiç kalkmayacak zikir vazifesinin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor.
VARLIKLARIN ORTAK DİLİ
Öncelikle, Kur’an’ın kâinattaki bütün varlıkların O’nu zikrettiğini haber verdiğini hatırlayalım:
“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamaz-sınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsra/ 44)
Her bir varlığın kendine ait bir dua ve tesbihi var-dır, onu bilir ve yerine getirir (Nur.S.A.41.). Zikir ve tesbih hangi dilde yapılırsa yapılsın, Yüce Rabbimiz yapanı bilir ve zikrini işitir.
Çünkü bütün mülk O’nundur.
Her şey O’nun sonsuz kudretiyle ve yüce irade-siyle vücut bulmuş, hayat sahnesine çıkmıştır.
Konumuzla ilgili ayet ve hadisler de bizlere bu gerçekleri öğretiyor: Her şey, kendi dili ve hali ile Yüce Yaratıcısı’nı zikreder. İlâhi kanun böyledir. Varlıkların zikir şeklini belki bizler fark edemeyiz. Ancak bir çeşit zikir yaptıkları muhakkak.
Kâinatta var olan her şey O’nu zikrederken, Alla-hu Tealâ akıllı insandan da sevgi ve iradeyle zikir yapmasını istemektedir. Çünkü insan, zikrin bütün çeşitlerini yapabilecek bir kabiliyette yaratılmış-tır.
İBADETLERİN ÖZÜ
Zikir bütün ibadetlerin özüdür. Bütün hak dinlerin ortak ibadetidir. Bütün peygamberler de bir anlam-da insanlara zikri öğretmek için gönderilmişlerdir. Çünkü denilebilir ki insanın yaratılış gayesi zikirdir.
Zikir iki taraflıdır. Birincisi, Yüce Rabbimiz’in in-sanı zikretmesi, diğeri ise insanın Allah’ı zikretme-sidir. Allah’ın sevdiği kullarını anması ile düş-manlarını anması elbette farklı olur. Dostları Al-lah’ı zikrederken Allah da onları anar.
İnsanın Yüce Rabbini zikretme ihtiyacı fıtratında gizlidir. Bu ihtiyaç hayatla başlar ve devam eder. Gerçek zikir öldükten sonra yapılır. Kabirde, mah-şerde, cennette ve cehennemde zikir hiç kesilmez. Cennetlikler hamd ederek, cehennemlikler ızdırap içinde devamlı “ya Allah” derler. Fakat birisinde muhabbet, diğerinde mecburiyet, mahcubiyet ve pişmanlık vardır. Sonuçta, dünyada iman eden de inkâr eden de ahirette Yüce Allah’tan başkasını zik-redemez.
Namaz niçin kılınır, zekât niçin verilir, hacca ni-çin gidilir, kurban niçin kesilir gibi binlerce soru sorulsa ve bir cevap istense, verilecek cevap zikir-dir. Hiçbir ibadet, kendi başına hedef değildir. Na-maz, oruç, zekât, hac, hizmet, güzel ahlâk, ilim, ir-fan, ihsan hep Yüce Yaratıcı’yı zikir içindir.
Zikir, kulluğun temel esası, tadı ve hedefidir. Zikir kalbin gıdası, ruhun safasıdır. Zikir sevginin ispatı, ilâhi dostluğun aynasıdır. Zikir sevginin ispatıdır. Zikretmeyen kimse sevgilisine yabancı, sevgisinde yalancıdır.