''Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.''(Nisa 4/136)
Îman bir mü'min için varılacak son noktadır ve inanmaktan çok daha fazlasını ifâde eder. Bir insana veya bir malzemeye güvenebilir, inanabilirsiniz. Fakat ona, itimat etmek, hayatını teslim edecek kadar güvenmek, ömrünü onu hoşnut edebilmek için geçirmek ve daha önemlisi ondan emin olmak velhasıl ona iman etmek farklı bir şey ve bir yaşam tarzıdır. Bu sonsuz sevgi ve itimat öyle bir şeydir ki beraberinde hem sevip hem korkmayı gerektirir. Bu beraberinde ölene kadar değişmemeyi, son nefesini verirken bile bu halde bulunma isteğini ifade eder. Hiçbir insan bu kadar sevgi ve güvene lâyık olamaz. Yeryüzündeki egemen hiçbir kuvvet insanoğlunu bu bahsedilen şekilde kendine bağlayamaz. Bu îman sadece Yüce Allah'a ve O'nun Resullerine, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına âittir. Îman etmek aynı zamanda yaşamına çeki düzen vermek, ibâdetlerini Allah rızâsı gözeterek yapmak, insanları sevip iyilik etmek ve hayrda yarışıp, hayr peşinde olanları desteklemek demektir. "hayra destek ve yardımcı olan onu yapmış sayılır" bilinciyle güzelliği desteklemek demektir. Îman; ibâdeti şuh içinde, Yüce Allah huzurunda bulunmanın ciddiyet ve mertebesinde yapmak demektir. Îmanlı insanın ibâdeti, buyruklara tam itaatin ve gönülden desteklediğinin göstergesidir. İçimizdekini bizden daha iyi bilen Allah'a yapılan ibâdet ceza veya mükafata sebepse de ibâdet bu mükâfat için veya cezadan kurtulmak için de yapılmaz. İbâdet sadece Allah rızâsını gözeterek yapılır.
İnanmadan da ibâdet edilebilir ve güzel ahlâk sergilenebilir. Hele iyi insan olmak ibâdet olmadan da olur. Benzer şekilde ibâdet etmeden îman etmek de olur. Ancak bu çırpınışlar kişinin, toplumun hoşnutluğunu kazansa da hepsi bir bütün olmadan Allah'ın hoşnutluğunu kazanamaz.
Tabi ki en doğrusunu Allah bilir. Ahlâklı ama ibâdet etmeyen ve hatta îman etmemiş birisini Yüce Rabbim kabul buyurursa hangi fâni karşı çıkabilir? Bir kulun Îman ettiği, ibâdetini aksatmadığı hâlde bir ahlâksızlığı veya zulmü nedeniyle cezaya çarptırılmasını kim engelleyebilir? Burada bahsedilen aklımızın erdiği kadarıyla, haddi aşmadan âyet ve hadislerden çıkardığımız mânâ iledir ki inanmak, şükretmek ve buna göre yaşamak olarak bir bütündür.
Özetle bu dünya imtihanındaki yaptığımız şeylere göre alınacak semere, arzulayarak uğruna Îman ettiğimiz o gül Cemal'e kavuşmanın, o sonsuz cennet ikramlarından yararlanmanın tek yoludur. Buna inanmazsak inancımız tam değil demektir. İnanır şükretmez ve af dilemezsek yetersiziz demektir. İnanır, şükreder ancak bu yaşam tarzını üç günlük fâni hayatımıza yansıtmaz ve süslü dünya hayatının haşmetine dalarsak kaybettik demektir.
Zaten inanan ve ibadet edenin ahlâksız olması, ahlâklı ve ibâdetli olanın îman etmemesi, îman edip ahlâklı yaşayanın ibâdet etmemesi mümkün değildir. Eğer bir insan bu üçlüden birinde bir zaaf gösteriyorsa o takdirde inancının üçü de zayıf demektir. Daha derin bakarsak îman edilecek şeylerden sâdece birinde tereddüt yaşamak üçgenin tümünü yerle bir edecek kadar çetindir. Yahut ahlâk üzere yapılacak bir kasıtlı yanlış Allah korusun senelerin uğraşını tek kalemde götürebilir!
Unutmayalım ki; iyi insan olmak bir ömür sürer, kötü insan olmak bir dakikadır.
Allah herkese îmanlı, ibâdetli, ahlâklı yaşamayı, nefes aldığı her gün îmanını ziyâdeleştirmeyi, sâlih amel işlemeyi, velhâsıl Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin.
Âmin!