Kendimle Hasbihal

Konu sahibi son olarak 8 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Şehir Ve Doğa Burcundan


Kimi kımıltılı kimi hareketsiz
Kimi konuşan kimi sessiz
Bu insanlarda yenilmeyen bir güç var
Çobanların ruhu nasıl sığmazsa kırlara
Bu insanlar da sığmıyor meydanlara.
Yüzlerde okunan sadece
Kararsızlık, tedirginlik, endişe
Ve içsel yalnızlığın hüznü
Ve asla dinmeyen sıla özlemi.
Sıla, ey ruhumuzun coğrafyası!
Hep bir hazırlık kargaşasında büyüyor halk
Şehrin sokaklarında, caddelerinde
Meydanlarında
Evlerin önünde bahçelerde
Çoğalıyorlar
Her yerde ve her şeyde
Büyük bir göçün telaşı var!
Atlar kişnemeye başladı
Sabahı selamlıyor horozlar
Yer yer tütmeye başladı bacalar
Şehri denetleyen bir dev gibi
Yükseliyor ufuktan güneş
Işığının değdiği her şey
Parlıyor
uyanıyor
canlanıyor.
Hep yarınları bekledi bu insanlar
Geldiğini hiçbir zaman farketmediler
Hep arkalarında yas tutan bir sevgilileri
kalmış gibi!*
Hep önlerinde kendilerini bekleyen
bir özülke varmış gibi
Beklediler.
Telefon tellerine konmuş bu kuşlar
Hangi habere ayarlanmışlar?
Bu gelen esinti bir haber mi getirdi
Sevinçle ürperen doğaya?
Yaşayıp durduğumuz anların
Uçsuz bucaksızlığında
Yükseliyor güneş
Yükseliyor umutlar!
Bütün canlılar
Aşkla mest, aşkla diri
Yağmurun sesini dinler gibi
Dinliyorlar birbirlerini.
İnsanlar kıvılcımlanıyorlardı
şehrin meydanlarında
Çağırıp duruyordu ıssız kırlar onları
Nehirler gülümseyen sevgililerin
gamzeleri gibi
Girdaplar oluşturarak akıyorlardı
İnsanlar fısıldaşıyorlardı
İnsanlar kıvılcımlanyorlardı
Yazgılarına inanıyorlardı
Aşklarına güveniyorlardı
Sırlarına sadıktılar!
Sonra ölmüş bir boğanın donmuş
gözlerinde
Kaynayan kurtçuklar gibi
Kaynaştılar şehrin içinde
Sonra koşuştular
Kendilerini kırlara vurdular
Susamış bir davar sürüsünün
Su yatağına koşuşu gibi.
Yürüdüler insanlar
Dizi dizi, sıra sıra, konvoy konvoy
Biteviye yürüdüler
Güneş adeta bir vicdan azabı gibi
Her an biraz daha ağır
Çöküyordu omuzlarına
Dallarından ölü ağırlıklar sarkar gibi
Durup duruyordu meyve ağaçları
Buğday başaklarının
Ayakta durmaktan yorgun düşmüşler gibi
Eğilmişti başları
İnsanların sanki toprağa yapışıyor gibi
Kalkmaz olmuştu yerden ayakları.
Her an büyüyen bir susuzluk gibi
Yakıcı bir özlem;*
İçlerinde büyümeye başlamıştı insanların.
İpek bir dokumanın havada dalgalanması gibi
Kanın damarda ılık ılık akması gibi
Şehirlerin düzeni, evlerin gizemi, odalarının
mahremiyeti
Yataklarının derinliği, yorganlarının serinliği
Çağırıyordu onları.
Tepelerin ardında bekleyen yalnızlık
Ürkütüyordu onların bedenlerini
Doğanın kendine mahsus diriliği
Ürkütüyordu bedenlerinin ölümcüllüğünü.
Ey kabına sığmayan kırlar!*
Ey kabuğunda can çekişen kent!
Kimsenin efendisi değilsin kırlarda
Kendinin bile
Her şeyin kölesisin şehirlerde
Kendinin bile!
Ey insan niçin?*
Tedirginsin dişi kuşlar gibi
Fırtına öncesinde.
Ey şafak uyandır bizi öperek alnımızdan
Ey doğa emzir ruhumuzu
Ey şehir kovma bedenimizi kapından
Ey aşk merdiveni ulaştır bizi cennetine!

Erdem Bayazıt
 
“İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum.” Stefan Zweig
 
Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim.
Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.

Sohrab Sepehri
 
Yaşam Nedir?

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
unutulacak bir şey değildir.

Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
Yaşam uykunun dönemedinde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın "karesi"dir.
Yaşam çiçek "üstü" sonsuzdur.
Yaşam yer "çarpı" yüreğimizin çarpıntısıdır.
Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Sohrab Sepehri
 
Keşke unutabilsem seni! Neyi anımsayacağım o zaman? Çünkü sonuçta, seni anımsamak için kendimi unuttum; yani seni unutursam kendimi anımsayacağım; ama kendimi anımsadığım anda da seni tekrar anımsayacağım.

Soren Kierkegaard
 
Gönlümde bir şey var,
bir ışık ormanı,
sabah uykusu gibi
ve öylesine huzursuzum
Ovanın sonuna kadar koşmak istiyorum,
Dağın başına kadar gitrnek istiyorum.

Sohrab Sepehri
 
Didelerim nemli kan ağlar gözüm
Ruhum yara aldı sızlıyor özüm
Bu halimdem vakıf tek cura sazım
Bedenimde değil ruhumda sızı...
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
içinde, aydınlık kanat çırpıyordu.

Sohrab Sepehri
 
"Gökyüzünü seviyorum. Gökyüzüne ne kadar bakarsam bakayım bıkmam, hem bakmak istemediğin zaman bakmak zorunda değilsin."

Haruki Murakami
 
Biri, biri hakkında konuşurken aslında kendi korku, zaaf ve özlemlerini de deşifre eder. Dikkat kesilin o, o anda, kendini vasfetmededir.
Mailis Nalars Sarpust Yazıtları mö 3424
 
Rüyalar beklenti, korku, ümit, arzu, niyet belirteçleridir. İyi bir analizci rüyasını anlatanın her bir haline muttali olur.
Mailis Nalars Sarpust Yazıtları mö 3413
 
Bazen her ne varsa özlüyor insan.
Özlemek garip bir duygu...
En zoruda hiç yoktan olanı.
 
Bir oyun oynuyorlar. Oynamıyormuş gibi yapma oyunu. Oyunlarını gördüğümü belli edersem onlara, kuralları bozmuş olurum, o zaman cezalandırırlar beni.
Onların oyununu oynamaktan başka çarem yok, oyunu gördüğümü görmeme oyunu.

R. D. Laing
 
''Konuşanın bilincimiz olduğunu zannederiz, oysa bilincimiz sadece meram edendir.Bir şey söylemeye niyet ederiz, ama niyet ile fiil arasına başka bir şey girer, ortalığı karıştırır: Bilinçdışı, ya da Freud'un das Unbewusste'sinin (en azından etimolojik açıdan) daha uygun bir çevirisiyle, Bilinmeyen.Yani ne zaman ağzımızı açsak, işin içine iyi saatler olsunlar karışır: Bizde, bizim zihnimizde, kafamızın içinde olan, ama bizim bilmediğimiz, çoğu kez varlığının farkında bile olmadığımız bir şey.
Ancak mesele bununla da bitmiyor.Müdahale eden yalnızca bizim kişisel bilinçdışımız olsa gene iyi.Bir de ''dil'' dediğimiz şeyin tarihi kadar eski bir şey var işleri karıştıran.''Dil'' denilen şeyi kendisi kendisi icat etmemiştir ki konuşan.Binlerce kuşaktan devralmış, coğrafyadan, iklimden, bitki örtüsünden tutun, beyni ve eli, gırtlağı ve (organ olan) dili konuşurken, şekillendiren genetik koşullara kadar sayısız unsurdan damıtılarak gelen bir yapıyı sorgusuz sualsiz kabul etmiştir.Bilinçdışı nasıl meram ile söylenen arasına giriyor, onu altüst ediyorsa, dil de bu karmaşaya dahil olur.Hatta belki de daha da önceden: En nihayet ''düşünürken'' de dil ile düşünüyoruz (bu ''konuştuğumuz'' dile özdeş olmasa da).Dolayısıyla ancak dilin izin verdiklerini ''düşünebiliyor'', düşünebildiğimiz kadarını söylemeye niyetleniyor, gene dilin ve bir de kendi bilinçdışımızın izin verdiği kadarını da söyleyebiliyoruz.''

R. D. Laing
 
" Ben, insanların prensiplerinin pis zindanına hapsedilmiş, dünyevi yetkenin zincire vurduğu, dili düğümlenmiş ve gözleri kör olmuş insanlık tarafından öldürülüp unutulmuş kayıp bir insan kalbiyim. "

Halil Cibran
 
Seni böyle seversem asarlar beni
Bir deniz fenerinin söndüğünü görürsün
Evlerine kapanır ah bütün gemiler
Sis basınca o limanları kime kalırsın
Seni böyle sevdiğimi bilseler de bilemezler
Ay batar bir bulut kaynar duyamazlar ki
Seni böyle sevdiğimi bilseler de bilemezler
Gün doğar yer oynar yerinden duyamazlar ki
Seni böyle sevdiğimi bilseler asarlar beni
Yokluğunu anlatırlar önce bir güzel
Dudaklarım çatlayınca susuzluğuna
Bir sabah tam beş buçukta ipe çekerler
Seni böyle sevdiğimi bilseler de bilemezler
Ay batar bir bulut kaynar duyamazlar ki
Seni böyle sevdiğimi bilseler de bilemezler
Gün doğar yer oynar yerinden duyamazlar ki

İbrahım Karaca
 
Nasıl ah edebilirim ona?
Yeryüzünün havasına karışmasından korkarım.
Kime söyleyebilirim onu?
Yaşar ruhumun meskeninde,
Haşin kulaklar korkusuyla.

Halil Cibran
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri