Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Kendime itiraf etmem gereken şeyler var ama hatırlamıyorum.
O kadar pezevengi çektim, Charlie Chaplin’i, Einstein’ı, Jean Paul Sartre’ı çekemedim. Onlar mühim adamlardı, onların fotoğraflarını çekebilmeyi isterdim. Ama şimdi kimse kalmadı, Türkiye’nin en meşhur adamını çeksen ne olur? Sınırın bir metre dışına çıksa kimse tanımaz. Ben onlardan daha meşhurum.
Birini ararsınız düşünürsünüz derin derin. Cevap bulmaya zorlarsınız kafanızı. Ve bir anda her şeyi anlarsınız. Ama o an hemen geçer; belki de ertesi gün gene aynı dalgın bakışlı, solgun yüzlü, hareketlerdeki aynı ürkeklik, bezginlikle, hatta bir anlık taşkınlığından dolayı duyduğu pişmanlıkla, aynı tasayla, aynı hüzünle karşılaşırsınız. Bu bir anda gelip geçen güzelliğin neden böyle kısa ömürlü olduğunu ve artık bir daha dönmeyeceğini içiniz burkularak düşünür, sevmeye bile vakit bulamadığınız bu aldatıcı, bir işe yaramaz güzelliğe ta derinden kırılırsınız.
“Bak, sana bir hikaye anlatacağım Toto. Bir zamanlar krallığın birinde bir kral güzel prenses için ziyafet verir. Kapıda bekleyen asker kralın kızını görür ve bir çırpıda aşık olur. Fakat kralın kızının basit bir kapı görevlisiyle ne işi olabilir? En sonunda asker prensese ulaşır ve artık onsuz hayatının bir anlamı olmadığını söyler. Prenses askerin aşkından etkilenir. “Eğer balkonumun altında hiç hareket etmeden yüz gün yüz gece bekleyebilirsen senin olabilirim.” der. Asker kabul eder ve prensesin balkonun altına gider. Bir gün, iki gün, üç gün, yirmi gün, otuz gün… Her gece prenses dışarı bakar, ama o kımıldamaz bile. Yağmurda, rüzgarda, karda… O hep oradadır. Kuşlar kafasına pisler, arılar sokar, ama o kımıldamaz. Doksanıncı günden sonra taş kesilmiş bir vaziyette gözlerinden akan yaşları zapt edemez. Uyumaya bile dermanı kalmamıştır. Tüm o günlerinde prenses onu camından seyreder. Ve doksan dokuzuncu günün akşamında asker sessizce çekip gider oradan. Bu hikayenin ne anlama geldiğini sorma. Çünkü ben de bilmiyorum. Eğer bir gün anlarsan sen bana söylersin.”
Ayrılırken görüyorum bizi şimdiden
Gözlerimde yaş var kokluyorum saçlarını
Sarılıyorum henüz anlatamadıklarıma
Şimdi onlarla bir başımayım
Görüyorum bizi şimdiden.
Yalnız insanların çoğu evlerine girdiler.Biten bir pazarın ağızlarında bıraktığı tatla, daha şimdiden bir sonraki pazarı düşünüyorlar.Benim içinse ne pazar var ne de pazartesi..Karanlıklar içinde birbirini iteleyen günler ve birde bunun gibi şimşekler var.Değişen hiçbir şey yok, ama yine de her şey başka bir biçimde varolup gidiyor.Anlatamam, yazamam.Bulantıya benziyor..
Jean Paul Sartre, Bulantı
“Gitmek istemediğin şehirlerden geliyorum geceleri. Rüyalarında kuruyan nehirlerden geliyorum. Bir kaplumbağanın kalbiyle geliyorum. Bir kaplumbağanın kalbini sökersen o kalp bir saat daha atar. Bir dere elli sene sonra taşar bir telefon yüz yıl çalar. Ne öğrendik bu aşktan: insan bir gün herkesi unutabilir. O zaman hayaletlere inan çünkü onlar hep dokunabilir.''
''Nasılda eğleniyorsunuz..merhabalarınız,memnun oldumlarınız,ağzınıza sığdıramadığınız dişlerinizle kocaman gülümsemeleriniz “bak canım bu..bu canım bu da bu..sana bahsetmiştim ya hani aa evet tabi"li takdimleriniz,dar masaların etrafında gittikçe genişleyen kalabalıklarınız..onu okudum,bunu duydum,şunu aldım ama daha okuyamadımlı çok satan kitap listesi sohbetleriniz,rujlarınız,rimelleriniz,sakallarınız,içinize çektiğiniz göbekleriniz,dinledikçe büyüyen gözbebekleriniz,içinizden geçirdikleriniz,tuttuklarınız,kustuklarınız,beklentileriniz,kıskançlıklarınız,kurnazlıklarınız,entrikalarınız ve topuklu ayakkabılarınız ve parça tesirli yalanlarınız,efsanevi iç çatışmalardan sonra geliştirdiğiniz insanseverliğiniz ve hobileriniz ve fobileriniz ve kompleksleriniz,mendil satan çocuklara iğrenik bir şefkatle bakan gözleriniz ve on beş dakikalık hoşlanmalarınız..Lacan'lı Derrida'lı Althusser'li post modern sohbetleriniz,içkileriniz,mezeleriniz,güzel ülkemiz için üzülmeleriniz,üzüldükçe birbirinize sokulmalarınız,sokula sokula kaynaşmalarınız ve sarılmalarınız ve sevişmeleriniz ve kavgalarınız ve tekrar sevişmeleriniz ve önce sarılıp sonra sıkılıp sırtınızı dönmelerinizle siz..ah canım insanlar sorarım size..sizinle biz birbirimizi nasıl anlayabiliriz!?''