Nasıl bir his bu? Anlam veremediğim, açıklayamadığım ve artık geçmeyeceğine kendimi inandırdığım için bütün ömrümü kaplamanın arefesinde olan bir his. Nasıl olur bu? Nasıl olur da onca yaşananlara ve yıllara inat sanki panzerihi bulunamayan bir mikrop gibi öylece olduğu yerde durmaya devam edebilir? Hâlbuki çok uğraşmıştım ben. Hani ne diyorduk kendi kendimize bir kez daha tekrar edelim : ‘’O köprünün altından çok sular aktı. Dönüş bileti yok, gemiler bile yakıldı artık. Ben mi? Bunca zamandan sonra? Yok canım…’’ lar, falanlar, filanlar… Hangi marka çamaşır suyu kullanırsan kullan silinmez bazı izler. ‘’Peki ne yapalım doktor bey?’’ Yaşayalım. Sadece ve öylece, gelişine yaşayalım.
Yalnızca 24 saat geçti aradan. 24 saat önce kalbim kalbine en yakın olabileceği noktada idi. Tek seanslık sinema bileti gibi. Hani olur ya bilmemne gezegeninin Dünya’ya en yakın olduğu an. İşte öylee sıradışı, öyle heyecan verici, öyle ürkütücü. İyi ve kötünün, güzelle çirkinin bir bedende birleşmesi gibi sanki bu his. Hem çok güzel, hem çok korkutucu... Mutluluk veren bir his, çikolata gibi ama aynı zamanda acı.
-Ben seni kaybettim
Dedi genç adam.
-Umarım değmiştir.
Diye karşılık verdi genç kız.
-Değmedi.
Bir insanın her kelamı nasıl böyle kalıcı olabilir? Nasıl yankılanır zihinde durmaksızın? Düşünmesi mutlu ederken, yaşaması neden acı veriyor? Bu nasıl ceza Ya Rabb? Yıllar sonra değmediğini anlayan bir adam, yanlış zaman, yanlış mekân… Elinde kalan sade ve sadece sahte okey. Bu nasıl bir oyun, bu ne zor bir kader? Her şeye rağmen aklımda bir replik hala ‘’Dünya yuvarlaktır ve biryerlerde kaybettiklerimiz tekrar karşımıza çıkacaktır.’’ Kimbilir vedalaşırken unutulan bir söz yinelenir dudaklarda tüm saflığıyla…
-Sıkı giyin, üşüme.