Börü Tonga'nın Otağı

Konu sahibi son olarak 911 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Yengemin ailesi Fas'tan gelirken et getiriyorlar hep. Tee nerden nereye et geliyor bize, düştüğümüz hallere bak
 
Annesini, Dedesini ve Babaanesini Öldüren, Genç Kızların Kafasını Kesip Bahçeye Gömen 145 IQ'lu Psikopat: Edmund Kemper

Gelecekte nasıl biri olacağını daha çocukken oynadığı oyunlarda belli eden, 2 metre 6 santimetre boyu ve dünyanın en zeki insanları arasında olabilecekken saf kötülük için kullandığı 145 puanlı IQ'suyla Edmund Kemper'ı hatırlayalım.

Uyarı: Bu içerikte sakınca oluşturabilecek şiddet öğeleri vardır.
1948'de Kaliforniya'da doğuyor Kemper. Şiddetin benliğine işlemesini sağlayacak bir ailede, sürekli gerilim içerisinde büyüyor.

s-b8c3b2f703407087df70ea0bc4f8eea349f36727.webp


2. Dünya Savaşı gazisi, nükleer silah testleriyle uğraşan babası, eşi ve Kemper'ın annesiyle öyle anlaşmazlıklara düşüyordu ki, ucunda ölüm olan savaş görevlerinin bile onunla aynı evde yaşamaktan daha iyi olduğundan bahsediyordu.

Nefretin hüküm sürdüğü bu ailede, şiddete eğilimi daha okula bile başlamadığı yıllarda ortaya çıkıyor Kemper ve zihninde, bu şiddetin ilk hedefi de kardeşi oluyor.

Daha 10 yaşında bir kediyi canlı canlı ateşe atıp ardından üzerinde deneyler yapmaya başladı. Sonrasında ailesine söylediği yalanla bu olaydan sıyrılsa da bu yalanın bile onu tatmin ettiğini yıllar sonra itiraf etmişti.

s-148be25275e795268c37ffe7e01d39313d8d7e4a.webp


Kardeşiyle oynadığı oyunlarda hayali bir gaz odasından kurtulmaya çalıştıkları oyunlar uydurmuş, kardeşinin bebeklerinin parçalarını kopararak eğlenmesiyle ailesini iyiden iyiye endişelendirmişti.

Bu yaşlarda okuldaki öğretmenine ilgi duyan Kemper'a kardeşi dalga geçmek için "Neden gidip onu öpmüyorsun?" diye sorduğunda Kemper onu öpmeyi istememe sebebini şöyle belirtmişti:

Onu öpmem için, önce öldürmem gerekir.


Bu esnada dağılan ailesini yeniden birleştirmek için, 15 yaşında evden kaçar fakat evden ayrılan babası başkasıyla evlenmiştir. Bir süre babasıyla yaşar, babası onu dedesi ve babaannesinin yanına yollayana dek.

s-4e945ce842e0dad34b01ebc486579a503d8a7187.webp


Birkaç yıl önce annesini öldürmek için yaptığı ve annesine de sergilediği planın bir benzerini bu yeni evinde gerçekleştirecek, ilk cinayetini işleyecektir. Her ne kadar dedesi onu ve durumunu umursasa da babaannesinin baskıcı davranışları Kemper'ı tetikleyen unsur olmuş gibi görünüyor.

27 Ağustos 1964'te, Kemper ve babaannesi mutfakta tartışmaya başlar. Tartışma alevlendikçe kendine hakim olamayan Kemper, içeriye gider, dedesinin ona avlanması için verdiği tüfeği eline alır ve mutfağa geri döner. Babaannesi karşısında bekleyen Kemper'a döner ve şunları söyler:

Sakın kuşları vurmaya kalkma!

Kemper'ın aklında zaten böyle bir fikir yoktur, babaannesini oracıkta öldürür, cinnetin etkisiyle birkaç kez de bıçaklar. Bir çocuğa göre bu ne vahşet!

Cesedi iç odalara sürükledikten sonra beklemeye başlar. Gelen, elinde yaptığı alışverişin poşetleriyle yürüyen dedesidir ve onun kaderi de babaanneden farklı olmayacaktır.

s-81c53bf412fef56b95608e15e2a78517ed667db7.webp


Telaşla annesini arar, annesi hemen polisi aramasını söyler. O anın yaşattığı korkudan olsa gerek bilinçsizce polisi arar, polis onu sorgulamaya başladığında trajik sözleri fısıldar:

Babaannemi öldürmenin nasıl hissettireceğini merak etmiştim.

Yaşından dolayı hapis cezası almasa da, Kemer şizofreni tanısı koyularak mahkûm hastanesine sevk edilir. Üzerinde yapılan araştırmalar, terapiler sonucunda bir sosyopat olduğu anlaşılsa da 145 olarak ölçülen IQ puanı tüm sıra dışı davranışları gizleyebilmesini sağlıyordu.

1969 yılında, 21. doğum gününde annesinin gözetiminde kalması koşuluyla tahliye olan Kemper, polis olabilmek amacıyla başvurduğu okuldan 2 metre 6 santimetre boyunda olduğu için red aldı.

s-c432f5ea6e422aa0258ba26ad8bb91f0ea59ba4b.webp


Annesiyle tartışmaları son hız sürerken geçici işlerde çalışmaya başladı ve yeterli birikime ulaştığı anda Alameda'ya, kendi evine taşındı. Bu dönemde de Karayolları Müdürlüğü olarak yerelleştirebileceğimiz kurumda işe alındı.

Bu yıllarda yaptığı yolculuklarda, yaşadığı güzergâhta birçok kadının otostop çektiğini fark etmişti. Onun için bu çok da derinlere gömülmeyen o kötücül hazların yeniden doğuşu anlamına geliyordu.

s-943b1354eefdfe3d5fbc6324a213b16608007264.webp


Tıpkı bu görseldekine benzeyen aracının bagajına eldiven, poşet, testere, bıçak, kürek gibi ekipmanlar depoladı. 1972'de başlayan ve bir türlü durduramadığı dürtülerin sonunda otostopçu kızları dostça aracına aldıktan sonra vahşice öldürmeye ve cesetlerine işkence yapmaya başladı.

Olaylar ortaya çıktığında polisler aralarındaki ilişkiden dolayı Kemper'dan neredeyse hiç şüphelenmiyordu. Bu esnada o evinde insan uzuvlarını saklamaya, sapkın dürtülerini tatmin etmeye devam ediyordu.

11 ay ve 5 kadının hayatına mal olan tüm bu vahşetin sonunda da yine gözünü eski yuvasına dikti.

1973'te, Paskalya'dan bir gün önce annesi uyurken eve girdi, çekiçle kafasını parçaladı ve çöp öğütücüsüne attı.

s-9289693bd52a6b4adbf0477ade0e7a3b08740f7a.webp


Aynı günün akşamı bu olayın ardından üzüleceğini düşündüğü annesinin arkadaşını yemeğe çağırır. Onu da aynı soğukkanlılıkla öldürdükten sonra polise teslim olur. Mahkemede öldürdüğü insanların etini yediğini itiraf etti ve iki kez intihar teşebbüsünde bulundu.

Ona talep edeceği ceza sorulduğunda işkenceyle öldürülmeyi seçse de bu sefer 'vahşeti' çağırmakta başarısız oldu.
s-70bfe91216bacd8f8bf2f0bfec77b98e785d847c.webp


Mahkemenin kararı ömür boyu hapis oldu ve Kemper bugün 70 yaşında, halen hapiste. Ona sunulan şartlı tahliye imkanlarını toplum içine çıkmaya hazır olmadığını söyleyerek reddetti, muhtemelen yaşamının sonuna dek de hapiste olacak.

Unutmadan belirtelim, Kemper'ın hayatı Netflix yapımı Mindhunter dizisinde de işleniyor.

s-7a7fceebb5a00789e6bb2b7a33c0fc1a288a19c9.webp


Özellikle psikolojik yönüyle.
 
Hannah Arendt’i okuyan Stanley Milgram 1961-62 yıllarında Yale Üniversitesi’nde bir deney yaptı.
Bir odada oturan denek, önüne gelen sözcüklerin eşlerini bulacaktı. Yanlış yanıtlar verirse bir elektrik akımı ile uyarılacaktı. Verilen akım, hafiften şiddetliye kadar sıralanmış düğmelere basılarak iletiliyordu. En son düğme ‘ölüm’ yazılı olandı. Düğmelere basacak denekler sıradan insanlardan seçilmişti. Küçük bir ücret alacaklardı. Arkada oturan beyaz gömlekli ‘deney yönetmeni’ düğmeye basacak olana ne yapacağını söylüyordu.
Deneklerin çoğu –içlerinde kadınlar da vardı- yanlış yanıt veren deneklerin acı çektiğini, hatta kıvranıp bağırdığı hallerde bile yönetmenin ‘düğmeye bas’ talimatına uyarak elektrik verdiler. ‘Ölüm’ düğmesine basanlar bile oldu.
(Deneklerin bilmediği, aslında akım verilmediği idi.)
Milgram dehşet içinde kalmıştı. Bu deney, bilinenleri değiş-tiriyordu. Demek ki insanlar bir ‘OTORİTE’ karşısında iradeleri felç olmuş gibi, hiç yapmayacakları şeyleri yapıyorlardı.
Deneyde itiraz edip kalkan bir kaç kişi olmuştu. İşte onlar insanlığın kurtuluşunu simgeliyorlardı.
 
Bizim şirketimizin başka firma ile ortak bir şirketi var artık faal değil. 2 yıl önce her zaman çalıştığımız firmadan işlem yapılmış fatura kesmişler muhtemelen diğer firmadaki çalışanlardan biri yapmış ama fatura ortada yok. Her ay ekstre istiyorum kendi firmamızla ilgili ama hiç o faturadan bahsedilmiyor. 11 ay sonra ödemeyi soruyorlar nerdeyse 1 yıl geçti diye. Bizim faturadan hiç bir bilgimiz yok patronda irsaliyelerini istiyorlar. Bunlarda başka firmaya göndermiş kaç kere konuştum adam göndermiyor bunlara da bilgi veriyorum tamam biz konuşalım diyorlar ama yine gelip aynı olayı yaşıyoruz niye ödemiyorsunuz diyor. En son patlayıp yazdım aha bu yazı kadar :D Hatta daha fazla. Birde adam faturadan sonraki günleri hesaplamış. Bende iyice yazdım artık bıktırdılar. Sanki paralarını ödemiyoruz. Her ay bizim asıl firmamızdan faturaları var ve aksatmadan ödüyoruz. Durduk yere sabrımı taşırdılar.
 
Kendi Kalesine Attığı Golden 10 Gün Sonra Mafyanın Emriyle Öldürülen Futbolcu: Andres Escobar
Henüz 27 yaşındayken çok talihsiz bir şekilde hayatını kaybeden Kolombiyalı futbolcu Andres Escobar'ın öyküsüne kısaca bir bakalım.

jtVBXDmtmjYqoupx-636124036200709483.jpg


andres escobar 1994 yilindaki kolombiya takiminin bembeyaz nadir oyuncularindan biriydi...

kolombiya grup elemelerinin son macinda arjantini mukemmel bir futbolla 6-0 yenmis ve bir anda tum otoritelerin dolayisiyla musterek bahiscilerin dikkatini cekmisti...

bir de pele'nin kupa öncesi "favorim kolombiya" demesi onlari iyice gaza getirdi... malum bu ülkenin büyük para babalarinin hepsi uyusturucu taciri ve bol miktarda para basmis olmalilar ülkelerinin takimina...

gelin gorun ki kolombiya daha ilk macta romanya karsisinda 3luk olunca sinirler gerildi... 2.maç amerika ileydi ve mutlaka kazanilmasi gerekti,bu macin yanlis hatirlamiyorsam ilk 10 dakikasinda soldan gelen ortaya escobar ucarak ayak koydu ve top hayli bir mesafeden kaleciyi kontrpiyede birakarak iceri girdi... kolombiya maci 2-1 kaybederek ikinci tur sansini yitirdi...

en ilginc seylerden biri mac sonrasi escobar'in :"evet kendi kaleme gol attim ama bu dünyanin sonu degil,hayat benim icin devam ediyor" demesi idi...

10 gün sonra ülkesinde bir barda çapraz ateş sonucu öldü... ölümünün dünyanin parasini bahse yatiran mafya tarafindan organize edildiği düşünülmesine karşın, kolombiya'da çok sık rastlanilan siradan bir bar kavgasi oldugu da ileri sürülmüs hatta olay bu sekilde ortbas edilmistir...

bu vasat bir futbolcunun unutulmazlar arasina girisinin carpici bir ornegidir futbol tarihinde...

kariyerinde kendi kalesine attığı ilk ve tek golün ölümüne sebebiyet verdiği, öldürülmese bugün belki de bir maldini bir zanetti kadar efsane olmuş olacak (ki kolombiyalılar için zaten efsane olan) merhum savunma oyuncusu.

UEpWqLzEj0n8FTlS-636124039128441171.jpg


ölüm nedeni olarak; o yıllarda kolombiya uyuşturucu kartelinin ülke futboluna hükmetmesi ve kupa öncesi (artık nasıl inandılarsa) kolombiya milli takımına yüklü bahis oynayıp, kaybın sorumlusu olarak gördükleri escobarı infaz etmeleri gösterilir. aslında konunun meraklılarırın bileceği üzre pablo escobarın öldürülmesi üzerine; kolombiyada sokaklar kontrolden daha da çıkmış ve escobarın kendince sağladığı (iyi veya kötü doğru veya yanlış) düzen yerini tamamen kaosa bırakmıştı. neyse oralara fazla girmeden toplayalım; dünya kupası daha yeni başlamış ve ilk maç romanya karşısında 3-1 kaybedilmiştir.(haginin 35 metreden cordobaya unutulmaz o golü attığı maç) ikinci maç ev sahibi abd ye karşıdır. ama maç öncesi önce takımdan bir oyuncunun abisinin öldürüldüğü haberi gelir.

ardından da kendi oyuncularının oynatılmasını isteyen kartel üyesi kulüp başkanlarının tüm takımı öldürürüz tehdidi. sorunda futbola hükmeden kirli eller galip gelir ve sahaya ağlayarak, sıfır moralle çıkan efsane kolombiya takımı yenilip elenir. escobar o golü bir daha izlemez. hatta kız kardeşinin küçük oğlu golü izledikten sonra "onu öldürecekler" der. ve öyle olur. o kupaya kadar geçen süreç kolombiya futbol tarihi açısından ne kadar parlak bir dönem olsa da; yükselen futbolun rantını elde eden kartelin futboldan ayrıştırılması süreci de o kadar zorlu olmuştur. kolombiya ve amerikanin uyuşturucuya karşı verdikleri savaş sonucunu daha yeni yeni göstermeye başlamıştır.

ülkede suç oranı günümüzde yarı yarıya azalmış, futbol kulüpleri kartelin elinden kurulmuş olsa da olan escobar' a ve onun gibi olmak isteyen bir nesile olmuştur. olan valderamalı, higuitalı, asprillalı o kadroya, ailesini korumak için futbolu bırakmak zorunda kalan onlarca futbol yıldızına olmuştur. olan ülkedeki fakirliğe, açlığa, öldürülme korkusuna aldırmadan ulusal takımının o güne kadar geldiği en yüksek noktayı kutlayan kolombiyalılara, futbolu sadece seyir zevki için seven milyonlarca dünya vatandaşına olmuştur.

[YOUTUBE]qFjke_ahBYY[/YOUTUBE]
 
İşte bu ya :ask
Mafia 2'nin müzikleri her şeyi harika zaten. Bunu akıl edip yükleyenden Allah razı olsun :)

[YOUTUBE]4ANliKe7IMM[/YOUTUBE]
 
Orta Çağ'da On Binlerce Kişinin Katledilmesine Sebep Olan Tarihi Olay: Cadı Avı
1480-1750 yılları arasında Avrupa'da 40-60 bin insanın öldürülmesine neden olan Cadı Avı'nın tarihsel gelişimi.

APKHnSPGELGLyFwu-636637272745793362.jpg


dünya üzerinde yaşanmış en acı olaylardan biridir cadı avı. her ne kadar öldürülenlerin sayısının milyonları bulduğunu söyleyenler varsa da gerçek sayının 40.000-60.000 arasında olduğu düşünülmektedir. cadılık ilk olarak 1736 yılında suç olmaktan çıkarılmıştır ama cadı avı ne yazık ki henüz bitmiş değildir.

işin içine paranın girmesi ile cadı avları korkunç boyutlara ulaşmıştır. cadı avcılarına verilen ödül, gardiyanların şarabı, cadıların asıldığı ipin parası, yakıldıkları odunları parası hep infaz edilen kişiden ya da kurbanın ailesinden alınmıştır. her cadı avı kurbanının yakılmasından sonra mahkeme üyelerine ikramiye verilmiştir. eğer hala kişinin parası kaldıysa, o kalan para da devlet ve kilise arasında bölüştürülmüştür. tam da bu yüzden; başta yoksul ve köylü kadınları hedef alan bir hareketken daha sonrasında zenginleri de hedef almaya başlamıştır.

bu avlar kutsal kitaba dayandırılmıştır ve kilise eli ile dünyanın birçok yerinde katliamlar gerçekleştirilmiştir. (mısır'dan çıkış 22. bölüm, 18. ayet) bu ölümlerin engizisyon aracılığı ile gerçekleştiğini düşünürsek ve bunun da dini bir kuruluş olduğunu hesaba katarsak cadı avlarına kurban giden binlerce kadının katilinin din olduğunu söylemek yanlış olmaz. papa onayıyla, iki rahip tarafından yazılmış olan malleus maleficarum kitabı tam olarak 'işkencecinin el kitabı' özelliği taşır. ayrıca işkence aletleri de rahipler tarafından kutsanmıştır.

cqPmGxyBLYZwOD45-636637274326259068.jpg


cadı avı'na dair en yaygın yanlış bilgilerden biri sanıyorum ki cadıların hepsinin kadın olduğunun düşünülmesidir
öldürülmüş cadılar dörtte üçü kadındı. cadı avları sadece yetişkinleri değil, çocukları da hedef almıştır. anne ya da babası cadı olarak yakılan çocukların büyüdüklerinde öç almak isteyebilecekleri korkusuyla bunların çocukları da beraber yakılmıştır.

cadı avı kurbanlarının hepsi kadın değildi ama dörtte üç gibi bir çoğunluğu oluşturuyordu kadınlar. neden kadınlar sorusunun cevabı yaratılış hikayesine kadar uzuyor aslında. havva o yasak elmayı yediğinden beri kadınlar erkeklere göre daha çabuk kandırılabilir canlılar olarak görüldüler. dolayısıyla bir kadının şeytanla iş birliği yapma ihtimali erkeklere oranla daha güçlüydü. yine yaratılış hikayesinden biliyoruz ki kadınlara işlediği günah için bir ceza veriliyor. o ceza doğum yaparken acı çekmek. orta çağ'da kadınlar elde ettikleri karışımlarla doğum sancısını azaltmanın yolunu da buluyorlar. oysa kadınların ne haddine acısız doğum? 'acıyı yok ediyorsa bunlar kesinlikle şeytanla işbirliği yapıyor olmalı!'


o zamanlar cadıları nasıl tanıyorlardı dersiniz?
uçan süpürge, uzun burunlu, yaşlı, çirkin, siyahlara bürünmüş kadınlar geliyorsa aklınıza çok yanılıyorsunuz. cadı avına kurban gitmeniz için şunlardan birinin olması yeterliydi;

kızıl saç, çil, kürtaj yapmak, komşu ile kavga ettikten sonra komşunun başına kötü bir iş gelmesi, ağrısız doğum yaptırmak, erkeğin üreme gücünü elinden almak (menopoza giren kadının vay haline), birden zengin olmak, dinine aşırı bağlı olmak, yaşlılık, delilik, hastalık, sağlık, çirkin olmak, zayıf olmak, vücudunda doğum lekesi bulunması, çok hamarat/titiz/çalışkan olmak, çok tembel olmak, evinin üzerinde bulut olması ya da evinin üzerinde açık hava olması, ayin sırasında esneme (esniyor çünkü şeytan ayini dinlememek için içinden çıkıp kaçmak istiyor, tek başına ormanda çiçek toplamak (o otlarla gidip büyü yapacak sanılıyor) vs vs, liste çok uzuyor.

işte bu gibi saçma nedenler sizin soruşturulmanıza neden oluyor. ve soruşturma başlatıldıysa siz artık bir ölü sayılırsınız. çünkü ne yapıp edip size cadı olduğunu itiraf ettirecekler. bunlardan biri nedeni ile soruşturulan kadınlar çırılçıplak soyuluyor. vücutları traş ediliyor. sonra kadının vücuduna bıçaklar ya da sivri bir şeyler batırılıyor, eğer hissiz bir bölgeye denk gelir de kanamazsa ya da her idamda para alan bu kişiler yaylı bir bıçak kullanırsa o kadın cadı ilan ediliyor. eğer kan yoksa demek ki o bölge şeytan tarafından yalanmıştır deniliyor. bu sırada bir kadının bakire olup olmadığı da kontrol ediliyor. tabii ki kadına tecavüz ederek yapıyorlar bunu.

bir diğer yöntem ise kadını suya atmak. kadın eğer boğulursa bu onun günahsız olduğunu gösteriyor ve boşuna ölmüş oluyor. yok eğer boğulmazsa bu da kadının şeytanla işbirliği yaptığını gösteriyor ve kadın yakılıyor. burada yine önemli bir ayrıntı var; suya bırakılan kadınlara bir elbise giydiriyor, elbisenin şeritleri var, sorgulayan kişiler o şeritlerden tutup çekiyor kadını, dolayısıyla kadının batması engelleniyor. zira eğer batarsa bu onlara para kazandırmaz. o yüzden batmasındansa yakılmasını tercih ediyorlar!

tartı deneyi var bir de. kadına şöyle alıcı gözü ile bakıyorlar, bu kadın olsa olsa 60 kilodur diyorlar. tartıyorlar kadını ve 60 kilo üzerinde çıkarsa bu onun cadı olduğunun kanıtı sayılıyor. (sanırım içindeki şeytana ait olduğu düşünülüyor fazlalığın)

c9dHmSWRDUpieZrh-636637275256413542.jpg


en can sıkıcı olan da tabii ki cezalar
bu cezaları sonlandırmanız için tek bir şansız var. o da suçu itiraf etmek, evet ben cadıyım demek ve başka cadıların ismini vermek. bunu yaparsanız eğer işkence görmeden yakılıp öldürüleceksiniz. yok direnir de ben cadı değilim derseniz işkence çeke çeke ölürsünüz. işte bu durumda kalan kadınlar mecburen ben cadıyım demek zorunda kalıyorlar ve işkence son bulsun diye eşinin, dostunun, komşunun ismini veriyorlar onlar da cadı diye. sonra o ismi verilenlere uygulanıyor aynı şeyler ve bu böyle sürüp gidiyor. işkence yöntemlerinden bazıları şunlar:

su işkencesi: zorla ağzınıza huni ile su boşaltılır. bu işlem sindirim organlarınız patlayıncaya kadar devam ediyor.

metal tıkaç: ağza metal bir tıkaç takılıyor, bunu vida yardımıyla açıyorlar. o arada dişler kırılıyor. konuşacağınızı işaret edene kadar çeneyi birbirinden ayırmaya devam ediyorlar.

ayaklık: demir nemgene ile kan damarları çatlayıncaya kadar ayaklarınızı sıkıştırıp, kemiklerinizi kırıyorlar.

dört atla çekme: eller ve ayaklar dört ata bağlanıyor. ve bu dört at farklı dört yöne doğru gidiyor. (adi herifler)

işkence çarklarında canlı canlı parçalanma, diri diri yakılma, diri diri gömme gibi bir sürü iğrenç şey...

bu işkencelerin başpiskopos tarafından onaylandığını da belirtmek lazım.
 
Oo Mafia 2'nin tüm şarkılarını da buldum daha önce ki 20 küsür dakikaydı bu 1 saat.. :hppy:

[YOUTUBE]8qAfxoogzSA[/YOUTUBE]
 
İngiltere'de Eşit Averajda Çok Gol Atanın Şampiyon Olduğu İlk ve Tek Sezon: 1988-1989
İngiltere Premier Lig'in en unutulmaz sezonlarından biri şüphe götürmez bir şekilde 1988-1989 sezonuydu. Nedeni ise yalnızca o sezon uygulanan bir kural.

CJKLvOAhJ63Egnsc-636640667609773482.jpg



premier lig 1988/89 sezonu
çok absürt bir sezondu ve esasen pek çoğunuzun yakinen bildiğine emin olduğum bu sezona dair bir iki ayrıntı vermek istiyorum... önce elimizde neler var bir ona bakalım? ya da neler yok?

80'lerin sonunda ilk olarak günümüz ingiliz futbolunu domine etmekte olan manchester united'ın esamesi yok mesela. son olarak 1967'de şampiyon olan kırnızı şeytanlar, 26 senelik acı bekleyişlerinin 22. senesindeler henüz..

yine günümüz ingiliz futbolunun en önemli takımlarından chelsea, 88/89 sezonunda bir alt ligde yine günümüzün bir başka ingiliz fenomeni manchester city ile kıran kırana şampiyonluk mücadelesi vermekte.. nihayetinde mutlu sona ulaşacaklar ve bir daha düşmemek üzere premier lig'e, o zamanki adıyla division 1'e yükselecekler..

ancak yazımızın konusu ne chelsea, ne de diğer manchesterlar...

80'ler denince ingiliz futbolunu domine eden, bugünlerde yaşı 40 ve üstü olan bir çoğumuzun halen gönülden bağlı olduğu bir liverpool gerçeği var.. liverpool, geçen sene 11 maç üst üste kazanıp, son 3 haftada 2 maçta 5 puanı bırakmasaydı, çeyrek asır sonra biz orta yaşlı liverpool'luları mutlu edebilirdi.. ancak olmadı.. oysa 80-90 arasına tam 7 şampiyonluk sığdırmıştı...


şu halde efsane 89 sezonunun bir aktörünün liverpool olduğunu görebiliyoruz.. peki diğer(ler)i kimdi?
liverpool kentinin bir diğer takımı everton'ın söz konusu 10 yıllık dönemde 2 şampiyonluğu var, bir kere de aston villa'nın.. günümüzün hadi 1. sınıf demesek te, kalbur üstü addedilebilecek takımları..

arsenal'e henüz değinmediğimi farketmiş okur kardeşlerime sabırları için teşekkür ediyorum. koyu bir arsenal taraftarı olan, günümüz edebiyatının babalarından nick hornby, arsenal maçlarıyla özdeşleştirdiği, otobiyografik eseri fever pitch'te der ki: "küçük takım taraftarı olmak belki de en iyisi, en azından yerini biliyorsun.. ama arsenal gibi bir takıma aşıksan, hayat sana normalden çok daha büyük kötü sürprizler verebiliyor..."

arsenal'in 1. lige yükseldiği 1920 senesinden beri hiç düşmediğini, 1971'e kadar geçen sürede ise 8 şampiyonluk aldığını düşünürsek.. londra merkezli en başarılı futbol takımı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.. özellikle 1930'ları domine eden arsenal, 1971 şampiyonluğunu, bir önceki olan 1953'ten tam 18 sene sonra almıştı.. 18 senelik bir hasret..

bu yazıda mercek altına alacağımız 1989 sezonuna geldiğimizde, arsenal bu kez de 1971'den bu yana şampiyon olamıyordu. yine nick hornby'nin deyişiyle, bir sanat eseri icra eder gibi kaybediyorlardı..


1988/89 sezonu yine liverpool'un favori olduğu bir sezondu
bir önceki sezonda double double yapmışlar (fa cup + şampiyonluk) ve 88'i show yaparak bitirmişlerdi.. john barnes, john aldridge, ıan rush, peter beardsley ve emektar kenny dalglish'ten oluşan forvet hattı ne demek istediğimizi anlatır herhalde. kaleci bruce grobbelaar, defansta steve nicol, steve staunton, ortada jan mölby, ronnie whelan, steve mcmahon ve nicholas tanner.. kesin ismini atladığım da vardır....

lige bu beklentilerin aksine çok kötü başladılar.. 9. hafta sonunda 3g 3b ve 3m ile ancak 12 puan toplayabilmişlerdi.. bu 3 mağlubiyetten belki de en absürd olanı kendi sahalarındaki newcastle united mağlubiyetleriydi. nitekim, newcastle sezonun tamamını toplam 7 galibiyetle, ki işte bu 7 galibiyetten biri deplasmanda liverpool'a karşı ve ancak 31 puanla sonuncu olarak tamamlayacaktı...

ve sezon başında arsenal, son 18 senede bir kez bile şampiyonluk ve hatta 2.lik bile yaşayamamış arsenal, pek kaale alınmıyordu. ancak sezona, görece iyi başladılar. sonunu getirememesiyle ünlü arsenal yine de pek ümit vermiyordu. 9. hafta sonunda 5g 2b 2m hiç fena değildi yine de...


ilk devre biterken puan durumunun ilk 4 sırası şu şekilde idi
1. liverpool 38 p
2. everton 37 p
3. arsenal 36p
4. man utd 35 p

2. yarı, yeni yılın ilk günü man utd deplasmanına gitti liverpool ve 3-1'lik mağlubiyetle döndü. 1 ocak günü.. şubat ayında oynadıkları maçların yarısını kazandılar, yarısında berabere kaldılar.. ve sonra liverpool fırtınası başladı.. mart ve nisan'da oynadıkları her maçı kazandılar.. 9 maçlık galibiyet serisi.. liverpool vitesi yükseltirken diğerleri neler mi yaptı?

arsenal, nisan sonuna kadar olan dönemde iki kez kaybetti ama bir iki de beraberlik dışında harika form tuttular. bu hafta gider, diğer hafta biter derken mayısa gelindiğinde puan durumu çok enteresan bir hal alacaktı. bir cümle diğer iki takıma değindikten sonra hemen bu puan durumunu nakledeceğim.

everton ve man utd belki de tarihlerinin en kötü 2. yarı performansını gösterdiler ve lig bittiğinde everton 8. ve man utd ancak 11.ydi diyim siz anlayın. yani nisan bittiğinde artık yarışta kalan iki takım vardı.. arsenal ve liverpool.

mayıs ayına enfes başladı arsenal. ligi 4. bitirecek olan norwich'i 5'lediler ve son hafta, son maçta küme düşecek middlesbrough'yu deplasmanda çok zor maç sonunda 1-0 yendiler.. önlerinde 3 maç vardı...


6 mayıs 1989'daki puan durumu

1. arsenal 72p
2. liverpool 67p

arsenal'in 1 maç fazlası vardı yalnız.


arsenal'in kalan maçları
derby united (evinde)
wimbledon (evinde)
liverpool (deplasman)


liverpool'un kalan maçları
wimbledon (deplasman)
qpr (evinde)
west ham (evinde)
arsenal (evinde)

averajları da verelim, arsenal +36, liverpool +32 averajda

arsenal açısından işler şöyle enfes, evindeki 2 maçı da kazanırsa, 78 puan yapıyor, bu durumda, liverpool, kendileri ile oynayacaklar maçlar dahil seri halde kazanması lazım.., son maçta yenilmeseler yetiyor..

liverpool için de yine şöyle enfes, kalan 4 maçını kazan ve yine şampiyon ol.. hatta fa kupasını da kazandığını dikkate alırsak, arka arkaya 2. double double işten değil...


13 mayıs 1989
arsenal içerde derby ile, liverpool deplasmanda wimbledon ile..

arsenal kendi sahasında, 18 sene sonra şampiyonluğa bu derece yakınken, kaybediyor.. 1-2 yeniliyor ve binlerce taraftarı gözyaşı içinde terk ediyor stadı.. liverpool ise, wimbledon deplasmanında ölüp ölüp diriliyor ama 2-1 kazanıyor..

puan durumu
1. arsenal 72p (avg +35)
2. liverpool 70p (bir maçı eksik) (avg +33)


16 mayıs 1989
liverpool eksik maçında qpr'ı 2-0la geçiyor..
puan durumu:
1. liverpool 73p (avg +35)
2. arsenal 72 p (avg +35)


17 mayıs 1989
arsenal kendi sahasında wimbledon ile berabere kalıyor!!
puan durumu:
1. liverpool 73p (avg +35) (1 maçı eksik)
2. arsenal 73 p (avg +35)

liverpool'da büyük mutluluk, arsenal'de büyük hüzün var. nick hornby'nin dediği gibi, bir sanat eseri oluştururcasına kaybediyorlar.. sonunu getiremiyorlar.. bir umut west ham maçlarını beklemekteler liverpool'un..


23 mayıs 1989

liverpool 5 west ham 1
puan durumu:
1. liverpool 76 p (avg +39)
2. arsenal 73 p (avg +35)



26 mayıs 1989
ligin final haftasına girilirken tabela bu şekilde.. liverpool kazanır, berabere kalır veya tek farkla yenilirse bile şampiyon. maç liverpool'da.. 1974'ten beri, son 15 senede, arsenal, liverpool'da maç kazanamamış.. 13 maç yapılmış, 10'u liverpool, 3ü berabere.. 26 gol atmış liverpool, 7 gol atabilmiş arsenal...

2 farklı galip gelemezlerse şampiyon olamazlar. esasen 2 fark gelince fark etmişsinizdir, her iki takım da 76 puan oluyor ve averajlar da 37.. böyle durumda şimdilerde ikili averaja bakılırken, o dönemde genel averaja ve eşitlikte atılan gole bakılıyor.. liverpool 65 gol atmış, arsenal ise 71.. hmmm.. 2 fark yetecek arsenal'e..

80'den 89'daki o maça gelesiye dek 6 kez şampiyon olan liverpool, 74'ten beri yenilmemiş liverpool.. 2 fark yiyecek mi acaba?

maç başlıyor ve arsenal saldırıyor. saldırıyor dediysek, ilk yarıda sadece 1 evet bir pozisyon var heyecan yaratan.. çizgiden topu çıkartıyor liverpool defansı. bunun dışında al gülüm ver gülüm, sıkışık, pozisyonsuz, sıkıcı bir maç.

devre 0-0.

2. yarı da benzer şekilde başlıyor.. ancak 53. dakikada, dönemin arsenal'inin en sevilen oyuncusu alan smith, duran top pozisyonunda arkadan sinsice çıkıyor, ofsayt taktiği yapan liverpool defansının arasından kafasını uzatarak durumu 1-0'a getiriyor.. tartışmalı bir gol, tüm liverpool oyuncuları hakemi sarıyor.. hakem de başta vermiyor golü.. yardımcısına gidiyor.. bir süre konuşuyorlar.. herkes nefesini tutmuş bekliyor.. en sonunda orta noktayı işaret ediyor.. evet gol.. 1-0 önde arsenal..

yine nick hornby'den dinleyelim. öylesine umutsuz ki.. 1-0 öne geçince dahi mutsuz.. o esnada yanında olan arkadaşı, onun mutsuzluğuna anlam veremiyor. hornby, 2-0 lazım ama trajikomik şekilde 1-0 kazanıyoruz diyor. arkadaşı da, 2-0 kazanmak için mutlaka bir ara skorun 1-0 olması gerektiğini söylüyor :)

arsenal bastırıyor ve tribünlerin pek tutmadığı thomas bir anda kaleci ile karşı karşıya kalıp son derece kötü bir şekilde vurarak belki de tüm umutları bitiriyor.. grobbelaar'ın kucaklarında eriyor cılız vuruş.

dakika 90. sakatlık yüzünden oyun durmuş. sakatlanan ise yerde zaman geçiren liverpool'lu bir oyuncu değil. arsenal'den.. liverpool tribünleri şarkılar söylüyor. oyun başladı top liverpool'da.. saniyeler ilerliyor.. top bir türlü arsenal'lilere gelemiyor.. havalanıyor, düşüyor, yere inmiyor bir türlü.. inse de hep liverpool'lularda..

saniyeler geçiyor, maç bitti bitecek.. liverpool atakta, barnes ceza sahasına giriyor.. o esnada hemen çizgide duran arkadaşına topu verse muhtemelen hakem maçı bitirecek.. içeri katediyor ama nigel winterburn topu kesiyor bir şekilde ve kalecisine veriyor.. kaleci hemen degaj.. kafayla indiriyor arsenal ve dakikalar önce bomboş topu kaçıran thomas'ın önüne geliyor gene top.. son saniye, son atak, son şut..

thomas son adamı geçiyor, top bir ara ikisinin arasına sıkışıp sonunda thomas'ın önünde kalmaya karar veriyor.. ve grobbelaar açıyı kapamaya uğraşsa da, bu kez affetmiyor thomas.. son maç, son dakikanın, son saniyesinde bir mucize oluyor.. gooooooollll

0-2 bitiyor maç.. arsenal, ıngiltere fubol tarihinin ilk aynı averaj'la biten sezonunun atılan toplam gol farkı ile (ve de sondur bu) ilk şampiyonu oluyor. 1971'den sonra 18 sene beklyerek bir mucizeye imza atıyorlar..

ancak bu öyle bir şampiyonluk ki, değil bu benim naçar cümlelerim, değil sözlüğümüzdeki değerli yorumlar kitaplar yazılsa az...
 


Halk Düşmanları​

Bu tarz suç filmlerini seviyorum. Escobar tarzı bi kovalamaca olmuş. Johnny Depp ve Christian Bale gibi büyük oyuncuların olması filmin kalitesini arttırıyor. Tabii bale biraz geri planda kalıyor. En sevdiğim silahın da olması keyif almamı sağladı. Thompson marka silah. Daha farklı bitebilirdi biyografi filmi olmasa aslında.
 
300 Bin Kişiyi Katledip, Kurbanlarından Bazılarını Yiyen Yamyam Diktatör: İdi Amin
1971-1979 yılları arasında Uganda Devlet Başkanlığı görevini üstlenen İdi Amin Dada Oumee, 2003 yılında öldüğünde arkasında yüz binlerce ölü ve yerinden yurdundan ettiği milyonlarca insan bıraktı.

gUDDYzfOTENggSxJ-636645017188714176.jpg


idi amin; 300 bin kişiyi katletmiş (kimilerini yemiş), özellikle hinduları uganda'dan sürmüş, mossad desteğiyle darbe yaptığı ve sonrasında israil ve ingiltere tarafından desteklendiği ileri sürülen yamyam diktatör. en çok isim yapmış kafatasçılardan bir tanesi.

idi amin; ingiliz kuvvetlerinde görev yapmış, oradan bir ingiliz yatkınlığı olan, sonraları halk adamı havasındaki oboteyi darbeyle devirip, "halk beni istiyor, beni göreve seçti" diye diye uganda başkanı olan bir adam.

zamanında şirin gözüktüğü için bu gelişme pek bir rahatsızlık yaratmıyor. zaten arkasında ingilizler ve israil'in parası var. (israil'in zamane kolonicilere özenerek bir dizi "yatırım" yaptığı bir zamana denk gelmiş arkadaş) fakat iktidara geldikten kısa süre sonra gerçek yüzünü göstererek rakiplerini tek tek alt etmiş. bunun için de şahane bir yol bulmuş, silahla yakalanan ugandalıların idamını öngören bir kanun geçirerek. bu sayede istediğinin eline silah tutuşturup idam ettirebilmiş.

bir polis ve terör devleti kurmasını tahmin edileceği gibi milliyetçilik naralarıyla örtbas etmiş. kısa süre içinde ülkedeki yabancıları hedef almış popüler destek için. israillilere terk etmeleri için 1 hafta süre tanımış ve bu da israille arasının bozulmasının başlangıcı olmuş. daha sonra, ülkedeki özel sektörün çoğunu elinde bulunduran ingiliz vatandaşı hint asıllı uganda doğumlulara 3 ay süre vermiş gayrimenkullerini bırakıp ülkeyi terk etmeleri için. (wikipedia diyor ki idi amin bu hareketi rüyasında gördüğünü ve vahiy olarak geldiğini açıklamış)

uCAoD51Z2Aam1NSd-636645026558992221.jpg


tabii millet kendi ülkesindeki işlerin başına geçince çok sevinmiş ama vasıflı işçiler ve yöneticiler çok yetersiz kaldığı için bir halt çalışmamaya başlamış. bizim güneydoğu'da, birinci dünya savaşı sırasında, demiryollarında çalışan ermenileri kovup (daha doğrusu alman demiryolu şirketine nota verip), sonra işler bozulunca işçilerin bir kısmının geri alınmasını hatırlatıyor bu olay. ama bunlar asyalıları geri çağırmamışlar, halkı da eğitememişler, işler de pek düzelmemiş ve halihazırda kötüleşmiş olan ekonomi çökmüş. tabii günah keçisi olarak birçok insan öldürülmüş.

idi amin beyimiz bu sıralarda kendi halkını öldürmek, kenya'yı falan işgal etmek için yeni silahlara ihtiyaç duymuş ve ingiltere'ye yollanmış plansız programsız. havaalanında buna "niye geldiniz" diye sorunca, "kraliçenizi ziyaret etmek istedim" demiş ama tabii kraliçenin bundan haberi yok. şansına o da o sırada londra'daymış, uyduruk bir görüşme ayarlanmış alelacele. böyle saçma hareketlerle kendine egzantrik bir hava verdikten sonra, asıl amacı olan silah görüşmeleri için dışişleri bakanlığına yollanmış ve ingiltere inanılmaz biçimde adama silah satmayı reddetmiş. bunun üzerine libya'ya, fkö'ya (filistin kurtuluş örgütü), suudi arabistan'a falan dönmüş idi amin ve tabii iç politikada da buna paralel olarak müslüman kardeşliği edebiyatı yapmaya başlamış bol bol.

sonra bir gün fkö'nün rehin aldığı israillilerle dolu bir uçağın inmesine izin verip, onlara konuşlanmaları için bir yer sağlıyor ve böylece başlarda çok ekmeğini yediği o şirin diktatör imajını artık kesin bir şekilde yok ediyor. israil özel kuvvetleri bir operasyonla adamı hacamat edip, neredeyse tüm rehineleri kurtarıyorlar ve bu idi aminin prestijini çok zedeliyor. o da her zamanki gibi hırsını daha çok insan öldürerek almış. zaten bu aralar artık iyice paranoyaklaşmış. ingilizler büyükelçiliklerini kapatınca, onları yendiğini açıklayıp kendine "ingiliz imparatorluğunun fatihi" gibi bir unvan vermiş. hemen arından sizin gibi "ulan ufak at da civcivler yeşin" diye gülen bir sürü insanı inşaatlara çektirmiş.

en sonunda gerçekten askerlikle alakalı bir şey yapıp tanzanya'ya saldırıyor ama tanzanya, bundan iyice bıkmış olan ugandalıların da yardımıyla, ülkeye girip idi amin'i koltuğundan ediyor. ama bu mutlu son falan değil. idi amin suudi arabistan'a, rahat bir sürgün hayatına kaçıyor ve kendisinden hiçbir zaman, öldürdüğü 300 ila 500 bin insanla geri bıraktığı koca bir ülkenin hesabı sorulamıyor. 2003 yılında ise cidde'de ölüyor.
 


Rememory​

Sakin düzeyde giden filmler olur ya hani. Doldu dolu doyarak değil de sakin ve doygun bir biçimde gider. Öyle bir filmdi. Zaman geçirmek için uygun bir film. Farklı bir teknolojide anlatıldığı için cezbediyor. Birde gizemi çözmek için uğraşılması ve sürpriz sonuçlar çıkması güzeldi..
 


Straight Outta Compton​


Rapçileri anlatan film olunca biraz sıkar ama idare eder herhalde diyordum. Rapi severim çocukluğumdan beri de sadece onu dinlerim ama filmleri pek iyi yapamıyorlar. Ama bu film efsane olmuş hiç sıkıcı değil çok iyi anlatmışlar her şeyi. O ünlü rapçilerin nasıl bu noktalara geldiğini harika anlatmışlar. Tupac'ın hayatını da anlatan film çıkacaktı ne oldu bilmiyorum ama kısa da olsa onu ve snoop'u görmekte güzeldi. Mutlaka izlenmeli.
 
ABD Askerlerinin Rock Müziği Bir Silah Olarak Kullanarak Başarıya Ulaştığı Nifty Package Operasyonu


Müziğin gücünü alışılmadık bir tarzda inceleme fırsatı bulduğumuz enteresan ve bir o kadar da eğlenceli bir hikaye.

Rpp9J1ARJBkH678H-636513682297173349.jpg


acayip bir operasyon bu nifty package operasyonu
aralık 1989’da, amerika, general manuel noriega’yı tahtından indirmek için panama’yı işgal etti. amerikan askerleri panama’ya girer girmez, noriega ve yandaşları vatikan elçiliğine sığındılar. vatikan elçiliği panama toprakları içindeydi ama uluslararası kanunlara göre amerikan askerlerinin, elçilik binasına girme gibi bir yetkileri yoktu. yemezdi! salak bush babası en büyük push, "oğlum, siz gidin din minle uğraşın. niye diktatöre ev sahipliği yapıyorsunuz. ne iş?" gibisinden vatikan’a noriega'nın teslimi için ricada bulundu ama herhangi bir sonuç alamadı. vatikan, "yazıktır, bize sığınmış, veremeyiz" dedi, işi kapatmaya çalıştı!

amerikan askerlerinin, en büyük silahlarını kullanmaktan başka çaresi kalmamıştı!

amerikan askerleri nasıl bir silah kullandı dersiniz?

--- spoiler ---

rock müzik!

--- spoiler ---

fs78iA20UYeNLTZC-636513675853425414.jpg


evet, rock müziğini silah olarak kullandı amerikan askerleri
elçilik binasının etrafına çok güçlü hoparlörler getirildi. hoparlörlere güçlü bir radyo bağlandı ve radyo da amerikan askeri üssü’nün radyo istasyonuna çevrildi. radyonun sesi sonuna kadar açıldı ve sırasıyla van halen’den panama, the clash’dan i fought the law, guns n’ roses’dan welcome to the jungle ve jethro tull’dan too old to rock’n roll çalınmaya başlandı. bütün mahalle gümbür gümbür sallanıyordu. 3 gün boyunca, gece gündüz, müzik devam etti... kulakları sağır edecek bir ses tonda.

vatikan büyükelçisi, her boka karışan, kıl tipli ve sorunlu komşu gibi aldı eline telefonu, george h. bush’u aradı. aralarında “ooolum, manyak mısın? kıssana müziğin sesini. yarın ise gidecem” gibi bir diyalog yaşandı. bush "efendilik bende kalsın, komşuluk bozulmasın" dedi herhalde ve müzik 3 gün sonra durdu. büyükelçi “lan şimdi bunlar yeniden başlar” korkusuyla, noriega’ya “sen git teslim ol lan” dedi.

noriega, 3 aralık 1990 günü amerikan askerlerine teslim oldu.

plUhvvjlP8FqXXd5-636513676250769034.jpg

Noriega, DEA (ABD'nin uyuşturucu kullanımı ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele etmekle görevli birimi) tarafından götürülürken (1 Haziran 1990).
 
EOBNQnM1oNwAhwYr-636651068259968807.jpg


Tarihimizdeki ilginç olaylardan biri için zaman makinemizi 1933 yılı İstanbul'una ayarlıyoruz.

paşa henüz sağken pera'da wagon lits diye bir fransız şirketi vardı. biz ana yurdu demir ağlarla ördükten sonra bu fransız şirketi de yataklı vagonları işletirdi. haliyle fransız-türk karışık bir personeli vardı. bu fransız amcalar fransızca'ya büyük önem verdiklerinden her yerde fransızca konuşuyorlardı. tabii her yer denince kendilerinin beyoğlu'ndaki şirketleri wagon lits de buna dahil.

bir gün orada çalışan naci bey adında türk memurlardan biri, büyük bir hata(!) yaparak telefonda türkçe konuşuyor tebiyesiz. fransız müdürler de naci bey'e dönemin parasıyla 25 kuruş para cezası ve 15 gün uzaklaştırma veriyorlar. ama ufak bir ayrıntıyı atlıyorlar. başta da söylediğim gibi paşa henüz sağ. yıl 22 şubat 1933. cumhuriyet kurulalı 10 yıl olmuş. millet fransız vs işgalinin travmalarını daha üstünden atamamış.

kovulan memurun olayı basında da yer alıp duyulunca o dönemde var olan, peyami safa ve cahit arf gibi tanınmış yazar üyelerinin de bulunduğu milli talebe birliği toplaşıp cadde-i kebir'den tünele doğru giderek şirketin camını çerçevesini müdürlerini alaşağı etmiş. "sen nasıl türkçe'yi aşağılarsın" hesabı. camı çerçeveyi indirip "size yakışmaz" diyerek atatürk portresini alıp dönüş yolunda gördükleri yabancı firmaları da kırıp döküp evlerine dağılmışlar.

"nerde bu devletin kolluk gücü, onlar ne yapmış?" demezler mi adama? derler. ama 6 7 eylül olayları'nda olduğu gibi gereken(!) dersin halk tarafından verilmesi beklenmiş ve sonrasında kırık döküğü toplamak için gelinmiş.

cumhuriyet tarihinde de uzak köşelere konan olaylardan biri olmuş. ve ironik biçimde tarihe wagon lits olayı şeklinde değil, türkçede okunduğu gibi vagon li olayı şeklinde geçmiş.

olay sonrasında pera bölgesindeki birçok yabancı şirket türkçe isim kullanmaya başlamış ve yeniden "vatandaş, türkçe konuş!" kampanyası başlatılmış.
 
[YOUTUBE]id1wCOLHOAo[/YOUTUBE]

Sen Anlat Karadenizin yeni bölümünde gemi yanıyormuş :asd: Bu nedir arkadaş ya bari biraz inandırıcı yapsaydınız. :D :D :D
 


Gran Torino​

Güzel ve sakin düzeydi bir filmdi. Final sahnesinde aksiyon bekliyordum ama ters köşe yaptı. Böyle sert kişilikli olupta insancıl olmaya başlayanların filmleri güzel oluyor :)
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri