Börü Tonga'nın Otağı

Konu sahibi son olarak 910 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Pek Bilinmeyen Tarihi Bir Gerçek: Türkiye'nin San Marino'yla Savaş Halinde Olması
Şaka değil, gerçekten böyle. Nasıl olduğunu Sözlük yazarı ''hayrullah amazingogullari'' anlatmış.

kmnUZXC62yfApau7-636342455413606166.jpg



birinci dünya savaşı'nda, savaştan biraz zaman önce beylik olayından cumhuriyet devletine geçen italya'nın savaşta yanına komşusu san marino'yu da 3 haziran 1915'te almasıyla başlayan bu süreç sonrası ve 1918'de savaşın bitmesi, savaş bitiminde imzalanan anlaşmalar derken san marino'nun arada kaynayıp unutulmasıdır. bilindiği üzre almanya versay'ı, osmanlı da mondros'u imzalamıştı. lakin katılan devletler arasında san marino yoktu. allies olarak adlandırılan bu itilaf devletleri arasında ne sevr'de, ne de mondros da osmanlı devleti'ne savaş açan san marino'yu kimse antlaşmaya davet etmemişti.

bu san marino silahlı kuvvetlerinin birinci dünya savaşı'ndaki fantastik ordusu. times bile taşak geçmiştir. "göz kamaştırıcı 39 üniformasız subay" diyerek. ayrıca kendileri savaşa 39 subay, 950 er ile savaşa katılmıştır.

s4WP8qOhE9ldUP3z-636342475198185381.jpg



http://www.time.com/…/article/0,9171,764742,00.html

tarihi gerçek yukarıdaki linkin son paragrafında da geyik bir biçimde anlatılmaktadır. "san marino forgot to show up when peace treaties were signed at sevres and versailles. everyone else forgot..."

wjt8170wG9gHpBNn-636342475806687526.jpg


ayrıca san marino sike sallanmamış birinci dünya savaşı içersindeki itilaf devletleri arasında kendine yer bulamamıştır.

sevr, mondros ve versay'a katılmayan san marino lozan antlaşmasına da katılmayarak 1923'ten bu yana türkiye ile savaş halindedir. buyrun:

0QZMVVT0IueTcFjF-636342476037649558.jpg


ciddi ciddi savaş halindeyizdir san marino ile bu tarihi gerçek ile yüzleşmek lazım.
 
Yunan Mitolojisinde Adını Sürekli Duyduğumuz Tanrılara Ne Oldu?
Zeus, Ares, Athena, Hades, Poseidon gibi adını sıklıkla duyduğumuz Tanrıların akıbetinin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?

5N9RKXE2ci3d6m1c-636022721186955678.jpg


her şey ares’in doğmasıyla başladı. bildiğimiz gibi ares savaş tanrısıdır ve zeus ile hera'nın oğludur, herkül’ün kardeşidir.

o zamanlar her tanrının koruduğu kolladığı bir bölgesi vardı. örneğin athena’nın şehri atina'ydı, ares’in ki de sparta.

athena ile ares birbirlerinin tam zıttı iki kardeşti, athena barış tanrıçası iken ares ise savaş tanrısıydı. bu iki kardeş birbirleri ile sık sık savaşa girerlerdi ki bu da atina ve sparta'nın savaşı demekti.

bu tarz sebeplerden ötürü ares diğer tanrılar -özellikle de babası zeus- tarafından pek sevilmezdi.

Oyh98xMJL51sX5sM-636293184414951390.jpg


apollon ve athena'nın ares hakkında düşünceleri bir destanda şöyle geçer:

“ares, insanların baş belası ares,
ey kaleler yıkan, elleri kanlı ares...
yaklaş ona saldırgan ares'ten çekinme,
delinin biridir, kötünün kötüsüdür o,
bir o yana döner bir bu yana...”


yine zeus bir destanda ares'e aşağıdaki söylemde bulunmuştur:

“böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek.
olympos'ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen!”

rZ85M9q1hqZQ27wm-636293184605122791.jpg


ares’in truva savaşı da dahil olmak üzere bir çok savaşta aktif rolü vardır dostlar, ama sonunda hep rezil olmuştur. bir küpte 13 ay hapsedilmesinden, truva savaşında ölümlü diomedes tarafından yaralanıp savaş alanını terk etmesine kadar başına bir çok utanç verici durum gelmiştir. sebepleri de genelde çok saçmadır. örneğin truva savaşında truva'nın prensi paris “3 güzeller” yarışmasında (afrodit, athena, hera) hera’yı değil de afrodit’i seçmiştir.(bu arada ares ile afrodit sevgililer)bu sebepten dolayı ares malum truva savaşında, truva'ya yardım ederek yunan askerlerini öldürmeye başlamıştır. sonrasında hera zeus’un iznini de alarak savaşa müdahil olur. ares’in diomedes’den yediği mızrakta athena’nın da rolü olduğunu unutmamak gerek tabi.

ares şımarık bir çocuk gibi istediği yere savaş açar, istediğini öldürür, kısacası onun geldiği her yerde kan gövdeyi götürür. devamlı başına açtığı belalardan olympos’un ares haricinde kalan 11 tanrısının yardımıyla kurtulur.

tabi ki ares biraz şımarıktır falan ama çok güçlü bir varlıktır aynı zamanda.

Oyh98xMJL51sX5sM-636293184414951390.jpg


en sonunda ares, 4 büyük yardımcısı phobos(korku), deimos(dehşet), eris (fitne-fesat tanrıçası) ve enyo ile tüm dünyaya dehşet vermeyi kafasına koyar.(eris ile enyo hakkında farklı kaynaklar mevcut. kimine göre bunlar ares'in kızları kimine göre ise kız kardeşleri, bu sebeple konuya çok girmiyorum)

efsanelere göre ares trakya'da katliamlar yapar ve 3 nehir insan kanı akıtır. burada phobos’un rolü -tahmin edersiniz ki- çok büyüktür, tüm olympos'a korku salar. savaşı kazandıran da bu durumdur tabi ki.

sonunda da olympos tanrıları ares'e karşı savaş açarlar fakat ne yazık ki çıkan savaşta olympos düşer.

phobos öyle bir korku salmıştı ki (bu arada günümüzde “fobi” kelimesi phobos’dan gelir) neredeyse zeus'un tamamen olympos'dan düşmesini sağlıyormuş.

fakat ares de her şımarık çocuk gibi bütün bunları ailesinin ilgisini çekmek için yapıyordu. netice zeus’dan olympos’u almadı.. tahtta oturmasına müsaade edecekti fakat sadece bir şartla:

“artık hiçbir tanrı dünyaya karışmayacaktı.”

zeus ya bunu kabul edecekti ya da ares dünyanın ve göklerin hakimi olacaktı.

mitolojinin sonunda dostlar, zeus ares'in şartını kabul eder ve dünyaya giden kapıların hepsini kapatır.

sonra zamanla yunan halkı da tanrılarını unutur.
 
Asla Yenilmeyeceğini Sandığı İçin Kendi Ölümüne Sebep Olan Kâşif: Ferdinand Magellan
Dünya'nın yarısından fazlasını kaplayan bölgelerin isim babası, Portekizli denizci Ferdinand Magellan'ın ölümüne giden hikayesi.

pnRCUBYj9fNSNzl4-636486740261531850.jpg


1521 senesinde, ferdinand magellan, filipinler’de cebu adasına vardığı zaman, muhtemelen kendini olağanüstü becerikli ve üstün biri olarak görüyordu. en azından, ispanya’nın 18 yaşındaki kralı 1. carlos’u, maluku adalarının, portekiz’e değil, ispanya’ya ait olduğuna dair ikna etmeyi başarmıştı (aslında bu da gerçek dışı sayılabilirdi, çünkü maluku aslında endonezya’ya aitti, ancak, 1494 tarihli tordesillas anlaşması'na göre, roma’nın doğusunda ne varsa portekiz’e, roma’nın batısında ne varsa, ispanya’ya aitti. magellan, batıya ilerlemek sureti ile, bulunacak adaların yine de ispanya’ya ait olduğunu ispatlayabileceğini düşünüyordu (batıdan ulaşılsa dahi, bunlar aslında, dünyanın, “portekiz’e ait yarısı”nda yer almaktaydı). baharat yetişen bu adalar, o dönemde lüks sayılan baharat fiyatları dikkate alındığında, büyük değer taşıyordu ve 1. carlos, adaya sahip olmak istiyordu.

beş külüstür gemi ile yola çıkan magellan, dünyanın öbür yarısına doğru yelken açtı, ciddi isyanları bastırdı ve uğursuz magellan boğazından geçti (birbiri ardına magellan’ın rotasını takip eden kaptanlar, kayalık ve sisli boğazda büyük bir hezimete uğruyorlardı. 350 millik magellan boğazından, magellan’dan sonra geçen ilk gemi, 60 yıl sonra, sir francis drake’in tecrübesi ile geçebilmiştir). mürettebat, talaş, fare ve deri benzeri, artık ne bulursa onu yer hale gelmişti; adamları, çeşitli diller bilmekteydi ve hiçbiri, rastladıkları diğer gemilere, nereye gittiklerini söylemiyorlardı. magellan, mutluluktan uçuyordu.

öte yandan, oldum olası dindar bir adamdı; geçirdiği günler ise, pek başka seçenek bırakmıyordu zaten. ancak, neredeyse imkansız şeyleri başardığı için, dindarlığı da, fanatiklik boyutlarına erişmişti. gittiği yerlerdeki yerlileri katolik yapmak için elinden geleni yapıyordu. sonuçta, olağanüstü bir gemi yolculuğuna imza atmıştı ki, bunu da doğrudan, tanrının bir ihsanı olarak görmekteydi. daha da önemlisi, yerlilerin, hristiyanlığı kabul etmesinin, dünyada da ispanyol tebaasına girmeleri anlamına geleceğine inanıyordu.

14 nisan 1521’de cebu adası kralı datu humabon ile pazarlıklara başladı. uzun görüşmelerden sonra humabon hristiyanlığı kabul edeceğini açıkladı; ancak, kalabalık hareminden vazgeçesi yoktu. magellan bunu bile kabul etmişti.

daha sonra, humabon, magellan’a, ailesinden birinin çok hasta olduğunu haber vermişti; magellan adamı buldu, karısını ve on çocuğunu vaftiz etti; birkaç şifalı bitki verdi ve adam iyileşti. bu durum da, yerlilerce, tanrının gücü olarak algılandı. filipinliler, vaftiz olmak üzere akın akın gemideki rahiplere gitmeye başladılar. ancak bu, diğer gemilerin kaptanlarını tedirgin ediyordu, çünkü, tanrının gücünü, kendi gücü gibi gösterenlerin başına gelenleri görmüş veya en azından öykülerini dinlemişlerdi. hasta ölmüş olsa idi başlarına gelecekleri biliyorlardı ve yerlileri zapt etmek için, tecavüz, işkence, köle olarak alıp satmak gibi, daha geleneksel ispanyol yöntemlerine alışkınlardı. magellan'ın “uzlaşmacı” yaklaşımı, kendilerini tedirgin ediyordu; zaten oldum olası kendisinden şüpheleniyorlardı. başından itibaren, magellan’ın portekizli bir casus olmasından endişe ediyorlardı, magellan da, bu korkuları gidermek adına pek bir girişimde bulunmamıştı. magellan, mürettabatını, kendi bildikleri yoldan değil, dünyayı tersine dolaşacak şekilde bir rota üzerinden getirmiş ve adamlarına, yolculuğun amacını dahi söylememişti.

vFLkVtYVBzoU2thC-636486742389493800.jpg


bu nedenle denizciler, magellan’a, “artık yeter” deyip, önce maluku adalarına gidip, yağmalarını yapıp, sonra da pasifik üzerinden ispanya’ya dönmenin zamanı geldiğini hatırlattılar. ancak magellan’ın da onlara bir sürprizi vardı. magellan, humabon’a, yakındaki bir adada bulunan düşmanı lapu lapu’yu yenme sözü vermişti. zaten kendi tanrısal güçlerine iyice inanmıştı ve kimsenin kendini yenemeyeceğini düşünüyordu; tanrı şimdiye kadar onu yolda bırakmamıştı, yine yanında olacaktı; yerliler, tanrı ile kendinin arasına gelemezdi (gerçekte ise, yerliler, tanrısına tahmininden kısa sürede kavuşmasında büyük rol oynamışlardır).

donanma konseyi buna inanamıyordu; ispanyol hükûmeti, sefere giden kaptanların, hayatlarını riske atmalarını yasaklıyordu; bu da, son derece gereksiz bir savaştı. magellan, hiçbir itiraza aldırış etmedi ve yerlilerin saldırılarına karşı korunmak için ellerindeki haçların dahi yeterli olacağını söyledi.

27 nisan 1521’de, lapu lapu’ya savaş açtı; filipinlilerin tüm yardım tekliflerini nazikçe reddetti ve denize açılıp, teknelerinden savaşı seyretmelerini istedi. yerlilerin hiçbir stratejik tavsiyesini almadı; sadece, bu dinsizlere, sayıca fazla olmalarına rağmen bir hristiyan ordusunun nasıl da galip geleceğini göstermek üzere, her bir gemiden yirmişer gönüllüyü yanına istedi. tecrübeli denizciler ise, savaş planlarına dahil edilmemişti dahi.

kendine ordu olarak, kamarot, ahçı ve garsonlar arasından 60 kişi seçti. hiçbirinin daha önceden savaş tecrübesi yoktu. çoğu, tüfeği doldurmayı dahi bilmiyordu. diğerleri, bu akılsız maceranın akıbetini tahmin ederek, uzak duruyor, seyircilerin arasında yer almayı tercih ediyordu.

https://seyler.ekstat.com/max/8

magellan, aklınca lapu lapu’ya bir şans daha vererek, kendisine, ispanya’nın emrine girmek üzere ultimatom gönderdi; komşusu humabon ise, bölgedeki amiri olacaktı. lapu lapu sert bir cevap gönderdi ve ispanyollardan korkmadığını söyledi. magellan’dan, savaşa başlama saatini, bir sonraki sabaha ertelemesini istedi; böylece savaş uygun bir ordu toparlayabilecekti. ispanyollar bu mesaj ile çok alay ettiler; ancak sonuçta ertelemeyi kabul ettiler.

savaş planı hazırdı. magellan ve 60 adamı, sahile inecekler, bu sırada, gemiler, yerlilerin ordularını top ateşine tutacaklardı. toplar, bölükleri dağıttığı zaman ise, magellan'ın adamları, kalanlara, kılıç ve tüfekler ile saldıracaklardı. pek de kötü bir plan değildi; normal şartlar altında, zafer kesindi; ancak magellan kendine o kadar güveniyordu ki, adada bir keşif gezisine bile çıkmamıştı. halbuki, belirlenen savaş alanını çepeçevre saran bir kayalık vardı ve bu kayalık, gemilerin, kıyıya, top atış mesafesine kadar yaklaşmasına engel olacaktı.

ertesi gün geldiğinde, magellan’ın adamları, mercan kayalıklarında mahsur kaldılar; kıyıdan da fazla uzaktaydılar ve o nedenle bir işe yaramıyorlardı. magellan yine de kendini, yarı beline kadar gelen sulara atarak, kıyıya doğru yürümeye başladı; adamları da peşinden geliyordu ve ağır zırhlarının içinde, daha kıyıya erişmeden, bitkin haldeydiler.

öte yandan lapu lapu, adamlarını, su seviyesinden çok geride, üç sıra hendek arkasına dizmişti. ispanyollarda kargaşa çıktı, yerlilerin kalkanlarla kolayca korundukları oklar ile saldırmaya başladılar. daha sonra yerliler şiddetli bir saldırı başlattı. bu noktada, magellan’ın adamlarından az biraz akıllı olanları, hayatlarının gerçekten tehlikede olduğunun farkına varmış ve aklı başında olan her adamın yapacağı şeyi yaparak, gemilere kaçmaya başlamışlardı. magellan’ın elindeki adam sayısı artık on kişiden azdı ve etrafları yerliler ile çevriliydi. cebu adasının savaşçıları daha fazla seyirci kalmak istemediler ve kurtarmaya gittiler; ancak o sırada, kaptanlarını kurtarmak üzere ateş açan ispanyol gemilerinden birinin top ateşi, onlara isabet etti (hatta kurtarmaya giden yerlilerden dört kişi hayatını kaybetmiştir).

zehirli bir ok ile ayağından vurulan magellan, oku ayağından sökerek, savaşa devam etmiştir; daha sonra, yüzünden mızrak ile darbe almış; kendi mızrağı, düşen bir cesete takılarak elinden düşmüş; kılıç kıllandığı kolu yaralanmıştı. yerliler magellan’ı öldürdüklerinde ise parçası kalmamıştı; humabon, lapu lapu’ya, magellan’dan kalanların iade edilmesi karşılığında ödül vereceğini bildirmiş, ancak magellan’dan geriye kalan herhangi bir şey bulunamamıştır.[/B][/SIZE][/COLOR][/FONT]
 
30 YILDIR BAKTIĞI AĞAÇ BELEDİYE TARAFINDAN KESİLEN YAŞLI ADAMIN İNANILMAZ İNTİKAMI

belediye1.jpg


Redondo Beach, Kaliforniya’da yaşayan yaşlı adamın düzenli olarak baktığı ağacı köklerinin kaldırımın üzerine çıkması sebebiyle, belediye tarafından kesilmesine karşı aldığı inanılmaz intikam belediye başkanına gönderdiği mektup ile ortaya çıktı;

“Merhaba sayın belediye reisi. Bugün bu mektupla size ölüm, yeniden doğmak ve intikam üzerine bir hikaye anlatacağım… 3 yıl önce bugün, Sizin başkanlık yaptığınız Redondo şehir konseyi, evimin önünde büyüyen ve 30 yaşında olan ağacı kesme kararı aldı.

Bunun tek sebebi ağacın köklerinin kaldırımın üzerine çıkmaya başlamasıydı. Gerçek bir sorun bile değil… Tüm bunların üzerine, ağacın bakımını düzenli olarak ben yaptığım ve evimin önünde olmasında dolayı, ağaç kesim masraflarını da “yasa gereği” bana ödettiniz.

O ağaca gerçekten bir aile bireyi gibi bakmıştım. Gerektiğinde gübreledim, zararlılardan korunması için ilaçlar verdim. Bir fideyken dik durabilmesi için ona destek yaptım. Zamanla büyüdü ve çok güçlü bir ağaç oldu. Evladı kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan bir baba gibi gururluydum.

Ben bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile, arkamda benden kalan canlı ve yaşayan bir hatıra bırakmanın verdiği mutlulukla hayatımın son yıllarını geçiriyordum. Ancak sizler belli belirsiz bir bahaneyle, çocuğum gibi gördüğüm, ağacımı öldürdünüz. Bununla da yetinmeyip, cellatının ücretini dahi bana ödettiniz. Başkan, Steve Aspel, 3 yıl önce siz benim evladımı öldürdünüz…

aagaz1.jpg


Ve bugün intikam zamanı!
Siz ağacımı kestikten 5 ay sonra, yani bundan 2 yıl 7 ay önce, şehrin belediye yetkisi altındaki çeşitli yerlerine, 45 adet Redwood Kaliforniya çamı ve 82 dev sekoya ektim. Bilmiyor olabilirsiniz, ancak ektiğim bu ağaçların özelliği dev boyutlarda olmaları ve boy atmaya başlamadan önce toprağa sıkı sıkı kök salmaları.

Yani siz bu mektubu okuduğunuz sırada, dışarıdan küçük gözüken o ağaçlar toprağa doğru 10 metre kök saldılar bile. Önümüzdeki, aylar içerisinde ise mevsimleri geldiği için akıl almaz bir hızla uzamaya başlayacaklar ve boyları 70 metreye dayanacak…

Siz o gün görmezden gelebileceğiniz bir sorunu, kendinize görev edinip ağacımı kesmiştiniz. Bugün ise, belediye denetimi altında olan yerlerde 100’e yakın dev ağaç büyümekte ve bu ağaçlar benim ağacım gibi kolayca sökebileceğiniz ağaçlardan değil… Bunu yapmaya kalksanız bile, her birinin kökünden sökmek size bir servete mal olacaktır…

İyi günler, sayın belediye başkanı… Sadece kökü kaldırıma çıktı bahanesiyle kestiğiniz o ağacın, bugün 100 ağaç olarak geri döndüğünü size iletmek için bu mektubu yazıyorum ve hayatımın son günlerinde size ağaç dolu bir şehir bırakıyorum. İşte benim intikamım…”
 
Evrimin Kısa Sürede de Yaşanabileceğini Kanıtlayan 1971 Hırvatistan Kertenkele Deneyi
"İnsan maymundan geliyorsa şimdiki maymunlar neden insan olmuyor" kafasına verilebilecek en çarpıcı ve ilginç cevaplardan biri.

DIRu0Bbz2aAueAHq-636474839449252354.jpg


uzun yazı okumak ve bilimsel terimlere boğulmak istemeyenler için olayı bu paragrafta net olarak özetliyorum
5 çift italyan duvar kertenkelesini alıyoruz, anavatanlarından koparıp genel koşulları benzeyen ama bitki ve hayvan örtüsü biraz farklı, hiçbir insanın ayak basmadığı bir adaya bırakıyoruz. 36 yıl sonra gelip bakıyoruz ve görüyoruz ki artık yeni adayı kaplamış olan bu kertenkelelerin torunlarının 1- fizikleri, 2- davranışları, 3- beslenme rejimleri değişmiş ve 4- etoburluğun yerini alan otoburluğun getirdiği yükle başa çıkabilmek için yeni bir iç organ geliştirmişler. bir yanlış olmasın diye dikkatlice tekrar tekrar inceleniyor ve bu kertenkelelerin gerçekten de 36 yıl önce adaya bırakılan kertenkelelerle aynı mitokondriyal dna'yı taşıdığı görülüyor.

gRJh4MVBkImIcs0K-636474840790498924.jpg


uzun uzun okumak isteyenler de buraya
1971'de hırvatistan açıklarındaki pod kopište adasından alınan on yetişkin podarcis sicula (5 çift), 3,5 km doğudaki pod mrcaru'ya bırakılır. iki ada da yükseklik, mikroiklim ve türün doğal düşmanlarının azlığı açısından benzer koşullara sahiptir. hiçbir insanın doğal sürece karışmamasıyla geçen 36 yıl sonunda (ağustos 2007'de) zoologlar adaya ayak basar ve adanın, başta bırakılan kertenkele türünden farklı görünüme sahip kertenkelelerle kaplı olduğunu görürler. bu yeni kertenkelelerin ortalama boyları daha fazladır, arka ayakları daha kısadır, maksimum koşma hızları daha düşüktür ve orijinal pod kopište kertenkelelerine göre simüle edilmiş avcı saldırısına gösterdikleri tepkiler daha farklıdır. göze ilk bakışta çarpan bu değişiklikler, yeni adanın sıkı bitki örtüsünün sağladığı ekstra korumayla ilişkilendirilir.

2008 yılında gerçekleştirilen daha derin araştırmalar, olayın çok farklı bir yönünü daha ortaya koyar. mitokondriyal dna analizi, iki adadaki kertenkele türünün de aynı olduğunu kesin olarak gösterir. ayrıca kertenkeleler arasındaki fark ilk bakışta göze çarpanlarla sınırlı değildir.

yeni kertenkelelerin başları daha uzun ve geniştir; çenelerinin ısırma gücü daha fazladır; normalde sadece böcek yiyen kertenkeleler, 36 yılda ya da daha kısa bir sürede otobur rejime geçmiş ve yeni adaya özgü bitkileri çiğnemeyi kolaylaştıracak çene yapısı geliştirmiştir.

ancak en şaşırtıcı olanı, kertenkelelerde yeni gelişen bir iç organdır: orijinal etobur kertenkelelerde bulunmayan "cecal valve", yani otobur canlılarda besinin geçişini yavaşlatan ve sahip olduğu fermantasyon odacıklarıyla kommensal mikroorganizmaların selülozu hayvanın sindirebileceği gıda maddelerine dönüştürmesini sağlayan bir organ (daha az çarpıcı bir bulgu da, orijinal kertenkelelerin barsaklarında bulunmayan nematodların yeni kertenkelelerde bulunmasıdır).
cecal valve denilen organ, bütün kertenkele türlerinin %1'inden azında görülüyor. deneyde kullanılan italyan duvar kertenkelelerinde, atalarında ya da yakın akrabalarında kesinlikle bulunmayan bir özellik.
 
HlS3U1AV6k4iXmym-636619854557983719.jpg


Korkutucu Bir Doğa Olayı: Bir İnsanın Kutup Ayısı Ciğeri Yemesi Halinde Kayıtsız Şartsız Ölmesi
Diyelim ki kutuplarda mahsur kaldınız ve bir kutup ayısı yemek seçenekleriniz arasında. Bir ısırık bile sizi mahvedebilir.

insanın, kutup ayısının ciğerini yediği takdirde öleceği gerçeği ufkunuzu açabilir
bunun nedeni ise kutup ayısının ciğerinde haddinden fazla a vitamini bulunması.

kutup ayıları, a vitaminini biyolojik olarak biriktiren en iyi etoburlardır. bazı vitaminler suda çözülürken, a vitamini sadece yağda çözünür. a vitamini diğer vitaminlerin aksine idrar yoluyla vücuttan çıkamaz. bunun yerine, vücudun filtrasyon organında, zehirli besinler karaciğerde toplanır. bu olay hipervitaminoz durumuna yol açar.

rakamlara vuracak olursak bir insanın, bir günde alabileceği (rda*) a vitamini limiti 900 mcg (miligramın binde biri) iyi durumda olan bir kutup ayısının ciğerinden bir ısırık almanız bile sizi hastanelik edebilir. öyle ki kutup ayısının ciğerinde toplam 52.195 kapsül tutarında a vitamini bulunmaktadır. bu da tek bir kutup ayısının ciğerinde size 143 yıl yetecek kadar a vitamini bulunduğu anlamına gelir.

tek bir kutup ayısının ciğeri 52 yetişkin insanı öldürecek kadar fazla miktarda a vitamini taşıyormuş. konudan bağımsız olarak; kutup ayıları insan etinin tadından hoşlanarak yiyebilen tek canlıymış.
 
Tarihte bugün; Galatasaray'ımız Türkiye'nin ilk ve son avrupa kupasını alıyor. Bu heyecanı umarım tekrar yaşarız.

[YOUTUBE]RLUO1Uc2Ae4[/YOUTUBE]
 
Gerçekten güzel bir çalışma olmuş soluksuz izledim :) En uzun Osmanlı zamanında el değiştirmemiş topraklar :)

[YOUTUBE]A8_mZ7CKpw8[/YOUTUBE]

Anadolu'nun tarihini yıl yıl gösteren olağanüstü harita çalışması


Anadolu tarihi esasen birçok medeniyetin en güçlü ve en zayıf dönemlerine sahne olmuş bir coğrafyadan besleniyor. Birçok büyük devletin yanında en önemlisi güçlü kültürlere sahip olan bir coğrafyanın yazılı tarih içerisindeki yeri 6 bin yıl önceye kadar gidiyor.

Sosyal medya kullanıcısı Khey Pard'ın ilgili çalışması ise geçmişe dönüp Anadolu'da neler olduğunu merak etmek isteyenlere yönelik iyi bir kılavuz görevi görüyor. Batı Asya ve Doğu Avrupa'nın da bir kısmının yer aldığı haritalandırma çalışmasının sosyal medyada kısa sürede viral hâle geldiğini belirtelim.
 
[YOUTUBE]26ualkSl-sg[/YOUTUBE]

Osmanlı zamanından itibaren anlatılanı da buldum. En önemlisi fetret devrinde hangi şehzade nereye hükmediyordu onu bile gösterdi
 
[YOUTUBE]_KmfhURrAuY[/YOUTUBE]

Türk'lerin devletlerini anlatmak için yapılmış ama pek aydınlatıcı değildi. Güzel yine de.
 
[YOUTUBE]vOmNif3z0nw[/YOUTUBE]

Kurtuluş Savaşını da güzel anlatmış. Haritadaki hareketler olarak görüyoruz ama ne zorluklarla neler yapıldı.
 
[YOUTUBE]gUkwGW7X4Zw[/YOUTUBE]

Youtube da bu tarz videoları hiç izlemezdim zevkliymiş :) Ne garip bilgiler edindim kimleeerr kimlerle :D
 
[YOUTUBE]uwrro3_W6Vg[/YOUTUBE]

13 saat ve 2-3 gün nedir arkadaş ya :) devlet kuruyorsun bi kaç günde gidiyor iyi mi
 
[YOUTUBE]Z_rvgL2jw_U[/YOUTUBE]

Moğalistan'ın kuruluşu ve bölünmesi güzel anlatılıyor. Cengiz han pek yayılma politikası yapamamış e tabi sıfırdan kurmuş devleti. Ama evlatları büyütmüş en azından. Adam o kadarlık alan da bile neler yapmış peyh
 
En Bilinen Özellikleri İnsan Kurban Etmek Olan, Yok Edilmiş Halk: Aztekler
14. ve 16. yüzyıllar arasında bugünkü Orta Meksika bölgesinde yaşayan ve İspanyollar tarafından yok edilen Aztek uygarlığına dair ilginç bilgiler.

jGEXXhks76iffla6-636619062703278810.jpg


Kimdir bu Aztekler?
15. yüzyıl ile 16. yüzyıl başlarında meksika'da büyük bir imparatorluk kurmuş bir halktır aztekler.

nahuva dili konuşan halkın adı aztlan'dan (beyaz ülke) gelir. azteklerin kökeni kesin olarak bilinmemektedir fakat bazı gelenekleri avcılık ve toplayıcılıka geçinen bir kabile oldukları izlenimini verir. yine de aztlan yalnızca destanlardan doğmuş bir yer olabilir. büyük bir imparatorluk kuran azteklerin bu başarısı tarım arazilerini etkin bir biçimde kullanmaları ve bataklıkları kurutmaları sayesinde olmuştur.

ecLTJSqz1Vh7whjW-636619069642019527.jpg


aztekler, amerika'nın en büyük nüfuslu imparatorluğunu kurmuşlardı. ülke askerlerin yönetiminde ve despotlukla yönetiliyordu. kastlar ve sınıflar keskin hatlarla birbirinden ayrılır ve savaşta kahramanlık göstermedikçe toplumda yükselme imkanı yoktu.

aztek dini kendinden önce orta amerika dinlerinden bir sentezdi farklı inanç sistemlerindeki karşıt öğeleri bir araya getiriyordu.bu din, evrenin bir dizi yaradılışın sonuncusu olduğunu ve 13 gök ve 9 yer dünyası arasında bulunduğu inancına dayanıyordu.

vV3QZ6T8mOwTOAyc-636619070033171729.jpg


Aztek medeniyeti ve inanılmaz insan kurban etme ritüelleri
muhteşem yapıların sahipleri ve fakat bu göz kamaştıran yapıların meydana getirdiği şehirlerde her ritüelde güneş için ne kadar insan kurban edilip, kafası vücudundan ayrılıyorsa o kadar çok bereketin ve güzel yaşamın geleceği inancında, şehri çepeçevre saran arazilere atılmış başsız cesetlerin kokularıyla sarılmış şehirlerin insanları aztekler...

300 odalı sarayında yaşayan kralları hiçbir zaman başkalarının yanında yemek yemiyor, yemeğini her zaman tek başına, bir paravan ardında yiyor ve günü gelip hayatı son bulduğunda kendisine kan bağı olarak en yakın olan erkek akrabası krallığı devralıyor ve bunu krallığın ordularını yöneten kurul onaylıyor.

her başa geçen yeni kral büyük bir törenle büyük piramite giderek jaguar pençesi ile kulaklarını ve bacaklarını parçalayarak güneş tanrısı için kendi kanını akıtıyor. ve bu seremoniden hemen sonra güneş tanrısına kurban edilmek üzere yeni esirler edinmek için hazırlanıyor ve ordusunu alarak taç giyme törenine layık olmak üzere savaşa gidiyor. ahuitzol 20 bin esirle döndüğünde adını efsaneleştiriyor. ve bu 20 bin esir, aztek rahiplerinin keskin bıçağı altında durup dinlenmeksizin piramitin tepesinde güneşe kurban ediliyor. esir canlıyken çıkarılan kalbini gördükten sonra,rahip tarafından kafası kesiliyor, başsız vücudu aşağı atılıyor ve kesilen her baş piramitte hazır bulunan özel odalara dizilmiş rafların üzerine yerleştiriliyor...

aztek rahipleri tanrılarına hizmette bulunmaktan mutlu, canı gönülden esirleri kurban ediyor. bazen, inançları gereği bazı esirler gönüllü olarak kurban edilmek istiyor. gönüllüler bir yıl savaş tanrısını temsil etmiş sayılıyor bu yüzden ölümlerinden kısa bir süre önce dört rahibe ile evlendiriliyor. ölüm anıyaklaştığında kendi rızası ile kurban edilen taşın üzerine uzanan esir şanlı ve kutsal olarak addediliyor. kutsal addedilen kurbanın derilerini yüzen rahip, kurbanın derilerini kendi boynundan geçirerek 20 gün bu derileri çıkarmıyor. (kokuyu tahmin edebilmek bile güç geliyor insana)

aztek rahipleri, yalnızca güneşe kurban edilenlerin kalbini çıkarmakla kalmıyor. onların diğer önemli bir görevi de gökyüzünü incelemek, kompleks takvimlerini ayarlamak, gökyüzünde oluşan önemli durumları kaydetmek, yıldızları incelemek.

8Sp8oeBfgJ23iMny-636619069780321450.jpg


aztek toplumu başlangıçta eşitlikten yanaydı; otorite, bir ihtiyar kurulunun yardımcı olduğu aile başkanının elindeydi. bu örgütlenme giderek büyüyen ayrılıklarla giderek değişikliğe uğradı. soylular, memurlar, tüccarlar, zanaatçılar gibi sınıflar önemli ayrıcalıklardan yararlandılar. bütün bu toplumsal sınıfların altında, haraca ve angaryalara bağlanmış macehualtin yer alıyordu. en alt tabakada derebeylerin topraklarında çalışan topraksız köylüler ve yarı köleler bulunuyordu. siyasi iktidarın başında tlatoni yer alıyordu. 2.adam ise yüksek yargıç ve ordu komutanı cihuacoatldı. yürütme 4 danışmandan oluşuyordu. bu kişilerin altında, ünvanlara sahip soylular bulunuyordu. bu uygarlıkta temek kavram olan savaş en yüksek görevlere ulaşmada önemli bir araç oldu. en yiğit savaşçılar hükümdarın yanında bir savaş konseyi oluşturuyordu. eğitim iki okula bırakılmıştı. halk çocuklarının savaş ve askerliği öğrendikleri telpochcalli ve soylu sınıfın çocuklarının din ve sanat öğrendikleri calmecac.

başlıca ekonomik etkinlik mısır, fasulye, biber, kabak, domates ekimiydi. evcil hayvanları yalnızca köpek ve hindiydi. işlenmiş ürünler,tropikal bölgelerden gelen yeşim taşı, kakao, kuş tüyleri, gibi maddelerle takas ediliyordu.

aztek dininin en belirgin özellikleri, çok tanrılı olması (uygarlık tanrısı quetzalcoatl, onun rakibi gece ve savaş tanrısı huitzilopochtli, yağmur tanrısı tlaloc, aşk tanrısı tlazolteotl vs.) ve hayatın he alanında etkisini göstermesiydi. bu durum doğa güçlerini denetleme becerisini ellerinde bulunduran rahiplerin kazandıkları nüfuzu ortay koymaktadır. en yaygın ayinlerden bir insan kurban etmekti. dinin giderek ölçüsüz bir durum alan gereklerini yerine getirmek ve yeni kurbanlar ele geçirmek için zorlama savaşı bulmuşlardı. ölüm biçimlerinin öbür dünyadaki yaşayışlarını belirlediğine inanıyorlardı.

260 günlük bir ayin takvimi üstüne kurulan kahinlik sistemine göre, gelecek tahmin edilebiliyordu.

4HygNX4DgB2wTTRl-636619069833766945.jpg


Aztekler nasıl yok edildi?
ispanyol denizci hernan cortes, 600 civarı ispanyol ve 3 bin tlaxcala yerlisiyle başkente barışçıl bir şekilde aztek'e giriyor önce. aztek imparatoru montezuma, ona izzeti ikramda kusur etmiyor. altınsa altın, yemekse yemek hatta hristiyan sembollerini bile koymayı kabul ediyor. ama cortes, montezuma'yı esir alıyor.

bu sırada başka bir ispanyol, ordusuyla cortes'i tutuklamak için çıkageliyor. cortes küçük bir birliği aztek başkentinde bırakıp ani bir saldırı yapıyor ve kendisini tutuklamaya gelen orduyu yeniyor. dahası bu ordudakileri altın vaadiyle kendi ordusuna katıyor. aztek başkentine döndüğündeyse kelimenin tam anlamıyla boku yiyor. çünkü geride bıraktığı küçük birlik panikten ve korkudan dolayı aralarında önemli liderlerin de bulunduğu aztekleri öldürüyor. bunun üzerine sayıları 200 bini bulan aztekler ayaklanıyor. cortes son bir umut montezuma'yı kullanmaya çalışıyor ama olmuyor. ... tuttuklarını anlayan ispanyol ve tlaxcala yerlileri apar topar kaçmaya çalışıyor şehirden. ama aztekler ada şeklindeki şehrin tüm köprülerini yıktığından adeta kapana kısılıyorlar. ispanyollar ve tlaxcalalılar adeta katlediliyor. cortes canını zor kurtarıyor.

sonrasında cortes, tlaxcalalılarla yeniden savaş hazırlığına başlıyor. yeniden aztek başkenti tenochticlan'ı kuşatıyor. avrupa taktikleri uyguluyor, su ve yiyecek kaynaklarını yok ediyor. ayrıca çiçek hastalığı yüzünden yüz binlerce yerli 6 ay içinde ölüyor. en sonunda şehir düşüyor. bundan sonraysa aztek kültürü yok ediliyor.
 
Bugün son zamanlarda geçirdiğim en güzel gündü. Arkadaşlarla iftarımızı açtık o sıra canlı müzik değilde Türküydü sadece müziğiydi falan çaldılar avm'de. E Galatasarayımız şampiyon oldu, mecidiyeköydeydik kutlamalara katıldık. Beşiktaşlı ve fenerli arkadaşlarımız vardı onlarla da zıplayarak kutladık. Gerçi fenerli arkadaşın sporla alakası yok pek de. Güzeldi. Sonra bowling oynadık ilk kez oynamama rağmen iyiydi. Tüm lobutları devirdim bi sefer de. E sonra pek bir şey yapamadım sonuncu oldum ama yine iyiydi :)
 
Hz. İsa Çarmıhtayken Akan Kanların Toplandığına İnanılan Kap: Kutsal Kase
Çarmıha gerilen Hz. İsa'ya son darbe, gövdesini deşen bir mızrakla vurulmuştu. İşte inanışa göre o deşilen gövdeden akan kanlar yere düşmesin diye Kutsal Kase'nin içine toplanmış.

OWQiuotZdqw4SceA-636625048384368484.jpg


inanışa göre, peygamberlerin kanlarının toprağa düşmemesi gerekir. yanlış hatırlamıyorsam hz. muhammet de savaş esnasında yaralandığında -dişi kırılmıştır- ağzından toprağa düşmekte olan bir damla kan baş meleklerden biri tarafından tutulmuş, ve şöyle denmişti: eğer bu bir damla kan toprağa düşseydi, bir daha yer yüzünde çiçek açmayacak, ot yeşermeyecek, kısaca toprak yeniden hiçbir şeye hayat vermeyecekti.

bu aslında pagan kökenli bir inanıştır, ve kutsallığına inanılan liderin kutsallığını vücudunda akan kanda taşıdığına inanılır. -liderlik statüsünün babadan oğula geçmeye başladığı ilk dönemlerde, yani bu aktivite bir gelenek haline gelmeden önce, "hereditary leadership" denilen bu hadisenin arkasında bu "kan (bağı) kutsallığı" yatmaktadır. liderlikleri ve şahıs olarak yaydıkları ideolojideki merkezi önemleri aşırı derecede önemli olan bireyler (peygamberler en güzel örnektir bu duruma) arkalarında bir mirasçı bırakmazlar bu sebepten. ya da bıraksalar da, bu mirasçılar bir güç odağı -dolayısıyla bir bela mıknatısı- haline geleceklerinden, fazla yaşamazlar. bu durumun örneğini hz. muhammed'in öldürülen torunları, ve korunamayan soyunda görürüz.

aynı şekilde isa örneği ve kutsal kase hikayesi bu örnekte iki yerde birleşir. birincisi, havarilerden yusuf çarmıha gerilmiş isa'nın açık yaralarından akan kanı gerçekten de, üstte yazdığım sebepten bir kaseye toplamıştır. -isa'nın son yemekte havarilerine bir kase içerisinde şarap sunup "bu benim kanım" demesinde, aslında bu öngörü yatmaktadır. ihanet edileceğini ve işkenceyle öldürüleceğini bilen isa, pagan geleneklerinden de haberdardır -zaten içine doğduğu, ve lider olarak gönderildiği toplumun önemli bir kısmı bu pagan geleneğini hala sürdürmektedir- dolayısıyla havarilerine kase içindeki şarabı "bu benim kanım" diye sunarken aslında oldukça yerinde bir öngörü ve mesaj iletiyordur isa. öleceğinden emin olduğu ve buna rağmen bunu -kaderini- kabullendiğini, sonuçta ne de olsa inancı için öldüğünü -hristiyanlar için öldüğünü. kısa vadede ise havarileri için, ve onların günahları için.

NBqNRuGM2ejXOVhm-636625050365302165.jpg


nitekim, son yemekte havarilerine içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini söylerken, ya da kendisini ne pahasına olursa olsun takip edeceğini ve asla onun gösterdiği yoldan sapmayacağını söyleyen, bunun üzerine yemin eden havarisine "içinde bulunduğumuz gün içerisinde beni 5 kez inkar edeceksin" diyerek aslında onların günahlarını yüzlerine söyleyecektir. "günahları için ölme"nin arkasında yatan sebeplerden biri budur.

ikinci, aynı derecede önemli çıkarım, magdanalı meryem ve isa ile olan ilişkisi üzerinedir. yukarıda bahsettiğim önemli liderler ve soyları üzerine kurulu argümanda, isa ve meryem arasındaki ilişkinin aslında bir karı-koca ilişkisi olduğunu aklımızda tutarsak (bu yönde yeterinde doğrulayıcı kanıt incillerin kendisinde vardır. diğer havariler ve meryem arasındaki çatışma, meryem'in isa ile olan ilişkisi temelinden kaynaklıdır. isa'nın yaşındaki bir adamın, yaşadığı toplum içerisinde bekar olmasının düşünülmesinin zorluğu, ek olarak havarilerin isa-meryem ilişkisini aktarırken kullandığı cümlelerden, bu ilişkinin doğasını anlayabiliriz sanıyorum) isa'nın soyunun korunması ve bu nedenle de gizli tutulması gerekliliği ikinci bir "kase" sembolüne yol açar. bu isa'nın kanını taşıyan soydur. (bir rivayete göre isa'da doğrudan musa'nın soyundan, asırlardır korunan "tanrının kralları" -rex deus- soyundan gelmektedir)

ataerkil kilise sisteminin zaman içerisinde meryem'i dışlaması, hatta bir "hayat kadını" statüsüne düşürmesi, isa'nın soyunu reddetmesi -ki kilisenin, ya da papalığın otoritesi için isa'nın yaşayan mirasçılarından daha tehlikeli bir şey olamaz dünya üzerinde- ve bu soyu bulan ve koruyan tapınakçılar ile aralarında sürekli bir anlaşmazlık, kan davası olması doğaldır. esoterik kurumlar üzerine kurulan her hikaye, tabi ki, doğru değildir, okuması her ne kadar zevkli olsa da. tapınakçıların kurumsal altyapısını illuminati'ye kadar sürdürmek ne kadar mantıksızsa, tapınakçıların sadece ortaçağı bir dönem finansal açıdan elinde tutan bir örgüt olduğu söylemi de o kadar mantıksızdır. kilise baskısıyla yer altına kayan, ve gizlenmek zorunda kalan bir örgütün, liderlik kademesinde 30 küsür hiyerarşik basamak bulunan -bu noktada aklımıza italyan mafyalarının omerta yasası gelebilir. mafya tampon bölgelerle doludur. bir basamak polis tarafından yakalanırsa, o basamaktan elde edilebilecek her türlü bilgi asla bir üst kademenin suçluluğunu, hatta kimliğini ispatlamaya, doğrulamaya yetmez- bir sistemik yapının kesinlikle sadece "para ve güç" peşinde olduğunu söyleyemeyiz. dolayısıyla, imho, tapınakçılar ve kutsal kase objeleştirmesi gerçekten de "kan" ile ilgilidir, iki argümanda bunu desteklemeye yeter sanıyorum.

isa saatlerce roma askerleri tarafından işkenceye maruz kaldığında, mermer üzerine akan onca kanı bezlerle, elbiseleriyle temizleyenler hz. meryem ve magdanalı meryem'dir. sadece yerdeki kanın "sevdikleri insana" ait olmasından ve kanın yerde durmasının olan bitenin fiziksel doğrulayıcı olmasından değil, aynı zamanda o kanın kutsallığından yaparlar bunu, ve tabii ki diğer havarilere göre farklı severler isa'yı: biri annesidir, diğeri ise eşi.
 
7 yıl önce face'de paylaşmışım.

Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile birlikte geçinmenin çok zor olduğunu anlar. Ikisinin de kişiliği tamamen farklıdır. Buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Bir kaç ay sonra bitmek tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev eşi ve annesi arasında kalan erkek için cehennem haline gelmiştir.

Artık birşeyler yapmak zorunda olduğunu anlayan genç kız doğruca babasının arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden hazırladığı bir ekstre verir. Bunu 3 ay boyunca hergün kaynananın yemeklerine azar azar kat der. Fakat az koy ki belli olmasın. 3 ay sonra ölsün. Yaşlı adam genç kıza kimsenin şüphelenmemesi için bu süre zarfında kaynanasına çok iyi davranmasını da öğütler. Çok iyi yemekler yap ona der. Genç kız artık çok iyi davranmaya başlar kaynanasına.bir süre sonra kız böyle davranınca kayınvalidesi de değişir ve ona kızı gibi davranmaya başlar. Evde artık barış rüzgarları esmeye başlamıştır. Bu kez genç kız kendini ağır bir yük altında hissetmeye başlar ve yaptıklarından pişman, baharatçıya yeniden gelir. Lütfen der. Artık ölmesini istemiyorum. Şu ana kadar verdiklerimi onun kanından temizleyecek bir şey ver bana. Yaşlı adam karşısında oturan Li-Li ye bakar ve gülümser. Sevgili kızım der. Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni daha da güçlendirdin hepsi bu. Gerçek zehirse senin beynindeydi. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve gitti beyninden. Dargınlık sevgiye dönüştü. Böylece gerçek bir anakız oldunuz. Gül veren elde gül kokusu kalır.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri