Börü Tonga'nın Otağı

Konu sahibi son olarak 912 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
2621sv9.jpg


Dunkirk​

Aynı tempoda başlayıp hemen hemen aynı tempo da bitti. İnsanı sıkan bir yapısı yoktu. En karanlık saat filmi de bu olayı anlatıyor aynı onun gibiydi ne bomba bir sahne var ne de seni sıkan bir sahne. İngilizler iki dünya savaşına da girip bir şey beceremeden ayakları götlerine vura vura geri döndüler. Bunu da güzel anlatıyorlar :)
 
2cdwscg.jpg


Labirent 3 Son İsyan​

İkinci film biraz sanki ilk filmin gölgesindeydi ama üçüncüsü en azından yakalamaya çalışmış. Açıkçası teresa'yı ilk fırsatta öldürmelerini istedim ki öyle yapmalılar. Çok tahmin edilebilir yapıyorlar öldürmeyince. Dostlarını satıp tedavi için işkence eden insandan insanlık bekleniyor. Filmin sonu her ne kadar farklı olsa da teresa için fikrimi değiştirmiyorum. Minho'yu ön plana çıkartsalar daha aksiyonlu olurdu aslında..Güzel filmdi.
 
wbqqag.jpg


Jumanji​

Açıkçası filme ve Rock'ın oynamasından dolayı ön yargılıydım ama film tamamen değişik ve güzel bir tattaydı. Oyuna giren çocukların başka karakterlere bürünmesi, tamamen oyun gibi yürümesi falan ilginç kıldı filmi. Tavsiye edilir.
 
Arjantinlilerin, İntikamını 1986 Dünya Kupası'nda Aldığı Savaş: Falkland
Savaşlar, bu dünyanın acı bir gerçeği. Çoğu zaman bize uzak geliyorlar fakat daha 1082 yılında Arjantin ve İngiltere birbirine girmiş.

0DhbrkGzoAylJJ7P-636536865351584569.jpg


falkland savaşı, 2 nisan 1982'de arjantin'in falkland ve güney georgia adalarını işgal etmesi ile başlayan savaş.

altı hafta sürdü... falkland adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964'de birleşmiş milletler'de "sömürge sorunları komisyonu"nun gündemine geldi. arjantinlilere göre, malvinas olarak bildikleri adalar arjantin'in bir parçasıydı. adaların güney amerika'ya coğrafi yakınlığı vardı..

arjantin ispanya'nın halefi olduğunu ileri sürüyordu. ingiltere, adalar üzerindeki hükümranlığı arjantin'e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi. ingiltere ise adada yaşayan ingiliz asıllıların isteklerine aykırı olarak, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. ingiltere 1833'den beri adalar üzerinde "işgal ve yönetimi" sürdürdüğünü ve birleşmiş milletler antlaşması'nın 1. maddesine göre falklandlılara self determination ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürüyordu. ingiltere'ye göre falkland adaları, arjantin'in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine başlayacaktı.

yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince arjantin falkland ve güney georgia adalarını işgal etti. ingiltere güney amerika'ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. ingiltere, birleşmiş milletler ve "avrupa ekonomik topluluğu"nda büyük diplomatik destek gördü; arjantin'e otomatik zorlama tedbirleri uygulandı..

25-26 nisan 1982 tarihlerinde ingiliz birlikleri güney georgia adasını ele geçirince, falkland adalarındaki arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. arjantin devlet başkanı galtieri'nin ayrılmasından sonra da ingiltere adalardan çekilme niyetinde olmadığını gösterince iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme bağlanamadı.

ingilizlerin teknolojinin sayesinde ve bala göte kazandığı savaştır birazda.

- çünkü arjantin donanması ve arjantin hava kuvvetlerinin elinde bulunan pek çok silah aslında şili ile yapıalcak savaşlar içindi. şili ile arjantinin arasında yıllardır süre gelen bir takım anlaşmazlıklar vardı. bunu şuna benzetebiliriz. türkiyenin yıllarca yunanistan ile savaşa hazırlanması fakat hiç hesapta yokken güney afrika cumhuriyeti ile savaşması gibi birşey. yani arjantin silahlı kuvvetlerinin kafalarında kurdukları ve yaşamayı düşündükleri doktrinlere çok ters olaylar yaşanıyordu.

- arjantin silahlı kuvvetleri envanterlerini daha yeni yeni yeniliyordu. mirage 3 ve mirage 5'leri kullanan pilotların uçuş tecrübeleri o kadar fazla değildi çünkü daha miragelar envantere katılalı bir kaç yıl olmuştu. dahası uçakların yedek parçaları daha gelmemişti bile.

- arjantin hava kuvvetlerinin eline gemilere saldırmak için özel üretilmiş uçaklar yoktu örneğin super etendart gibi. arjantin bunları satın almaya karar verdiğinde savaşa sadece 1.5 yıl kalmıştı. pilotlar apar topar eğitilmiş ve savaşa sürülmüştü.

- arjantin ingiltere ile sürtüşmeye başlayınca avrupa ülkelerinin ve amerikanın ortak ambargosuna maruz kaldı.

- ambargo sebebi ile arjantin fransadan uçaklar için gerekli parçaları ve mühimmatı elde edemedi. arjantinin elinde miragelarda kullanılan 30mm ve a - 4 skyhawklarda kullanılan 20mm lik topların mermilerini üretecek teknoloji ve fabrika yoktu. arjantin tamamı ile bu savaşı yürütmek için kendisine ambargo uygulayan ülkelere bağlıydı. arjantin bunun karşılığında benzer yada yedek parçalarını üreten israil gibi ülkelere başvurdu fakat silahlar yola çıkıpta gelene kadar savaş almış yürümüştü.

- ingilizler teknolojik olarak arjantin ordusundan çok daha donanımlıydı. pilotlarının saatlerce uçuş tecrübeleri vardı. bu yüzden harrierların mirageları avlaması çok zor olmadı. harrierlar mirageları kendilerine yaklaştırmamak için büyük çaba harcadı çünkü miragelar bir çok açıdan harrierlardan daha üstündü. fakat arjantinli pilotlar ile ingiliz pilotlar karşılaştığında eğer bir iddia kuponu yapmamız gerekirse ingiliz pilotların oranı 1.30 arjantinlilerin 4.00 olurdu.

- arjantin askerleri adayı işgal ettiğinde yığınak ve savunma yapacak yeteri lojistik desteği ana karadan alamamış dahası cunta tarafından iplenilmemişlerdir. çünkü cunta ingilizlerin küçük bir kara parçası için 14.000 - 15.000 km yol tepipde geleceğini düşünmüyordu.

hms hermes ve mürettabatı ingiltereye dönüşlerinde kahramanlar gibi karşılanıyor...

y3zyCHHBUrc2Jzjf-636536866489176661.jpg


arjantinli askerler adayı işgal ettikten kısa bir süre sonra bir markete girerek aileleri için kart postallar satın alıyorlar....

fZWdM6O1SelTJupO-636536866689505388.jpg


savaş sonrası ingiliz ve arjantinliler arasında düşmanlık haliyle üst seviyeye çıkmıştı. özellikle mağlubiyet sonrası, burunlarının dibindeki ufacık adaları binlerce kilometre uzaklıktan gelen ingilizlere kaptıran arjantinlilerde utanç ve öfke çok daha fazlaydı.

nitekim bir kaç sene sonra dünya kupasında ingiltere ve arjantin çeyrek finalde eşleşince tansiyon birden yeniden yükseldi. savaşta kaybettikleri yüzlerce askeri ve adaları geri getirmese de, bu maç tüm arjantin için intikam fırsatıydı. nihayetinde bir tanesi eliyle (hand of god) attığı gol olmak üzere maradona'nın iki golüyle, arjantin maçı kazanır ve turu atlar, sonrasında kupayı da kazanırlar.

maradona, maçdan sonra "maçdan önce bu maçın savaşla bir ilgisi olmadığını söylesek de, pek çok askerimizi, küçük kuşlar gibi öldürdüklerini unutmadık. intikamımızı aldık" der.

5KkVL3Zq9cBFqCfv-636536869459106523.jpg
 
Banyoles Siyahisinin Gösteriş İçin Vahşi Hayvanlar Gibi Doldurularak Katledildiği Acı Hikayesi
Tarihin az bilinen olaylarından Banyoles siyahisinin(yaygın bilinen haliyle Negro of Banyoles) hikayesi aynı zamanda insanlığın ne kadar gaddar olabileceğinin de en çirkin örneklerinden.

19. yüzyılda ispanya'dan afrika'ya turistik amaçlarla giden insanlar bu seyahatlerini belgelemek, döndüklerinde çevrelerine göstermek ve kanıtlamak için, tabii biraz da övünmek için afrika'dan gelişlerinde içi doldurulmuş hayvan getiriyorlarmış. bunu tabii afrika'ya seyahate gidebilen zenginler yapıyorlarmış. içi doldurulmuş hayvan getirmek adeta bir moda, bir akım haline gelmiş. en sonunda bu çılgınlık öyle artmış ki birisi, san kabilesi ya da milletine ait, içi doldurulmuş 27 yaşında bir insan vücudu getirmiş. şaka gibi, ama değil. yazının devamında kendisinden san diye bahsedeceğim.

yRHAO3vQznQGZBvC-636536148755655370.jpg


kimin getirdiğini, ne kadar süre nerede sakladığını bilemiyorum. sonra içi doldurulan san'ın bedeni 1916'da banyoles'un darder müzesi tarafından satın alınmış. uzunca bir süre 1991'e kadar orada sergilenmiş. bu tarihte, cambrils'de yaşayan haiti kökenli bir doktor olan alphonse arcelin, banyoles belediye başkanına, san'ın kalıntılarını sergilemeyi bırakmasını isteyen bir mektup yazmış. bu taleple birlikte olay basında yer almaya başlamış. san'ın botsvana'ya dönmesine yönelik ilk adım 1991 yılında unesco'nun o zamanki sekreteri, banyoles belediye başkanıyla yaptığı toplantıda atılmış. daha sonra, birleşmiş milletler genel sekreteri olan kofi annan konuya ilgi göstermiş ve banyoles belediye başkanıyla konuşmuş. san'ın bedeni 1997'de önce madrid'e gönderilip vücudun içine eklenen yapay maddeler çıkarılmış. daha sonra da memleketine -sanırım botswana'ya- gömülmek üzere gönderilmiş.
banyoles'deki darder müzesi halen san hakkındaki tartışmalara atıfta bulunmaktan kaçınmaktaymış. san'ın müzedeki tek kaydı, küçük bir plazma ekranında siyah beyaz görüntüler içeren sessiz bir video imiş.

bB3ynKH2FsYmvUuY-636536143982776612.jpg
 
Efsanelerde Adem'in Havva'dan Önceki Karısı ve Tüm Kötülüklerin Anası Olarak Geçen Lilith'in Hikâyesi

Feminizm şüphesiz ki günümüzün en tartışmalı konularından biri ve savunucularına güzel bir haberimiz var: Kendilerinin varlığından haberleri olmadığını tahmin ettiğimiz tarih öncesi efsanevi bir destekçileri var. Tarih öncesine, farklı inanışlardaki efsanelere ışık tutan içeriğimize gelin beraber bakalım.

s-7abe96fcd7c918ddefc6c889d758c90edf44025e.webp


Efsanelerde bilinenin aksine kendisi Adem'in ilk eşi olarak geçmektedir.Doğrusu bizde duyduğumuzda çok şaşırdık ama Musevilik ve Hristiyanlık inanışlarında yer alan efsaneye göre kendisi uzun dalgalı güneş kızılı gür saçları, kehribar rengi gözleri, bembeyaz ten rengi ve zarif bedeni ile Lilith baştan çıkarıcı bir kadın ve Adem'in Havva'dan önce yaratılan eşidir. Peki neden kendisi Adem ile aynı topraktan ve kilden yaratılmasına rağmen inançların bazılarında kötülüklerin anası olarak geçmektedir.

Lilith Adem'in kendisini üstün gördüğü bütün koşul ve şartlara rağmen ona ayak diretip ikisinin de eşit olduğunu savunmuştur çünkü Tanrı tarafından aynı şekilde yaratılmışlardır ve doğal olarak Lilith Adem ile denk olduklarını sonuna kadar savunmuştır. Efsanede yer alan bilgilere göre Adem ve Lilith eşitlik konusunda tam olarak zıtlaşmış ve ikiside geri adım atmamıştır. Bunun yanında cinsel yaşantılarında da Adem baskın olan bir tutum sergiler ve Lilith buna dayanamaz ve en sonunda Tanrı'nın yasak ismini söyleyerek Cennet'ten kaçar ki bu, Cennet'ten çıkabilmenin tek yoludur.

Cennet'ten kaçan Lilith'in yeryüzünde şimdiki Kızıl Deniz yakınlarında bir mağaraya sığındığı rivayet edilir. Eşitlik için inatlaştığı bu savaşta Tanrı'nın bir lütfu olarak bahşedilen cennet bahçelerinden ve ona verilen sıcak yuvadan kaçtığı için Lilith artık dışlananlardan kabul edilir ve Kızıl Deniz de bulunan İblisler ve İblisler'in kralı ile birlikte olur. Günde 100 cin çocuk doğurduğu ve bu çocukların cin, şeytan ve vampir olarak tasvir edildiğine dair söylemler vardır.

İnanışa göre Dünya'da kötülüklerin bu kadar çok olmasının nedeni Lilith'in doğurduğu bu çocuklardır. Bu arada Adem ise yalnızlıktan Tanrı'ya Lilith'i geri getirmesi için yalvarmaya başlar.Bunun için Tanrı Lilith'e Senoy, Sansenoy ve Samengelof isimli üç melek ile "evine dön" çağrısı yaptırır. Lilith bu çağrıyı geri çevirir ve asla dönmeyeceğini söyler. Bunun üzerine melekler tarafından her gün çocuklarının öldürüleceğine dair tehdit edilir.

Lilith'e yapılan tehdit boş çıkmaz ve her gün yüzlerce çocuğu öldürülür ve Lilith bu sırada inanılmaz acı çekmektedir. Bu arada Lilith'in gelmeyeceğinden tamamen emin olan Tanrı ise bir gece Adem uyurken ondan aldığı kaburga kemiğinden (sanıyoruz ki ikinci bir eşitlik kavgası olmaması için) Havva'yı yaratır. Havva Lilith'e o kadar benzer ki Adem Lilith'in pişman olup geri döndüğünü düşünür. Bu sırada canı yanan ve Adem'in Havva'ya olan bağlılığını kabul edemeyen Lilith o andan sonra Adem'den türeyen bütün çocukları öldüreceğine dair yemin eder.

Lilith efsanesi detayları çok yaygın olarak bilinen bir efsane olmasa da bu efsaneden temellendirilen pek çok inanç, batıl inanç, sendrom vardır. Aynı zamanda izlediğimiz pek çok dizi ve filmde de kendisine rastladığımızı söyleyebiliriz. Tarih öncesine dayanan efsane gerek orta çağda gerek Rönesans dönemindeki tablolara ve eserlere yansımış ve etki alanı giderek artmıştır.

Genel inanışta bilindiği üzere Havva Şeytan tarafından kandırılır ve "yasak meyveyi" yediği için Adem ile Cennet'ten kovulup yeryüzüne gönderilir ve ölümlü olurlar. Efsane'nin kalanı işte bu noktada devreye giriyor diyebiliriz. Lilith efsanesine göre Havva'yı kandırarak "yasak meyveyi" yemesini sağlayan şeytan sevgilisinin kılığına giren ve intikam almak isteyen Lilith'dir. Ayrıca bu aynı zamanda Lilith'in Adem'den olan çocukları öldürmek üzere ettiği yemini gerçekleştirmesini kolaylaştırdı denilmektedir.

Dediğimiz gibi Lilith pek çok başka efsane, inanışlarda kutsal kabul edilen hikayelerde, batıl inançlarda karşımıza geliyor. Tabi bu inanışlarda Lilith adı ile karşımıza çıkmıyor ama araştırmaların çoğu ortak bir paydada buluşmuş diyebiliriz. Klasik hikaye ve hatta çevremizde belkide şahit olduğumuz bu batıl inançta "Al Karısı" yada "Al Basması" lohusalık döneminde anneleri gece rahatsız ettiğine inanılan ve oldukça çirkin tasvir edilen bir cindir. Ve bazı araştırmaların sonucunda "Al Karısı" inancının temelinde Lilith'in olduğu söylenmektedir. Anadolu'nun Lilith'i saf dışı bırakmak için başvurduğu yöntemlerin bazıları ise şu şekilde;

Lohusa anne ve bebeği 40 gün boyunca yalnız bırakılmaz. Evde mutlaka başka biri olmalıdır.

Gece ışıklar söndürülmez.

Lohusanın başucuna bıçak ya da makas konur.

Annenin başına kırmızı kurdele bağlanır.
 
Avengers: Infinity War Senaristleri, Iron Man ile Kaptan Amerika'nın Neden Bir Araya Gelmediğini Açıkladı

Senarist Christopher Markus ve Stephen McFeely, Infinity War'daki ilk planlarının Iron Man ile Kaptan Amerika'yı birleştirmek olduğunu, fakat bunun film içindeki çatışmaları yavaşlatacağı için gerçekleşmediğini söyledi.
Avengers: Infinity War’ın yazarları olan Christopher Markus ve Stephen McFeely, şimdiden sinema tarihine geçmeyi başaran film hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Yahoo Entertainment’a konuşan McFeely, Infinity War’ın ilk taslağında uzun süredir araları açık olan Kaptan Amerika ile Iron Man’ı bir araya getirdiklerini söylerken, fakat bu birleşmenin film içindeki çatışmaları ve sürükleyiciliği bozduğu için final senaryosunda yer almadığını söyledi.

c3342dbbf3a768f94a14d8e751ccc9336ff28a60.jpeg


Bir diğer senarist olan Christopher Markus ise farklı bir senaryo taslağında Spider-Man’in uzaya gitmediğini, onun yerine Iron Man ve Doctor Strange’e Falcon’un eşlik ettiğini söyledi. Hemen hemen her taslaklarının son derece ilginç ve eğlenceli olduğunu dile getiren Markus, yine de hedefledikleri duygusallığa ulaşmaları için Tony ile Spider-Man arasındaki özel bağı kullanmaları gerektiğini söyledi.

Avengers: Infinity War her ne kadar Thanos’un zaferi ile sonuçlanmış olsa da filmi izlemeye gidenlerin neredeyse tamamı, beklentilerini karşılayan bir yapımla karşılaştı. Son derece kalabalık bir kadroya sahip olmasına rağmen karakter çatışmalarını, duyguları ve aksiyonu izleyiciye dibine kadar hissettiren film, gişede elde ettiği başarı ve eleştirmenlerden aldığı yorumlarla da ne kadar iyi olduğunu kanıtladı.
 
Avengers 4 Hakkında Bomba İddia: Thor'un Çekici Mjolnir, Kaptan Amerika'nın Elinde Geri Dönecek!

Reddit'te Avengers 4 hakkında çok önemli bir iddia ortaya atıldı. İddiaya göre zamanda geriye gidecek olan kahramanlarımız Thanos ile yeniden savaşacak. Thor'un çekici Mjolnir bu kez Kaptan Amerika'nın elinde olacak.
Daha önce Avengers: Infinity War hakkında kritik bazı sahneleri film vizyona girmeden önce tahmin etmeyi başaran bir Reddit kullanıcısı olan ilurkthingsreborn, önümüzdeki yıl vizyona girecek olan ve şimdiden hakkında onlarca teori üretilen Avengers 4 hakkında ‘iç kaynaklardan’ elde ettiği bilgiler ışığında ciddi bilgiler verdi.

Ilurkthingsreborn’un teorisine göre Infinity War’ın ardından hayatta kalan kahramanlarımız, Avengers 4’te Stark yapımı bir sonsuzluk eldivenine sonsuzluk taşlarını toplamak için zamanda geriye gidecekler. Bazı set fotoğraflarında Kaptan Amerika’nın Ant-Man’in yanında Avengers döneminden kalma kostümle görüldüğü düşünülürse bu doğru olabilir.

29cd97a989cb0750120201810fa6efbd4ca52784.jpeg


Pek çok teoriye göre zamanda geriye yolculuk Ant-Man’in Quantum Realm teknolojisi sayesinde gerçekleşecek. Fakat Tony Stark’ın ‘İkili Arttırılmış Retro Çerçeveleme’ teknolojisi de bulunuyor. Bu iki teknoloji bazı spekülasyonlara neden olsa da en azından yazarların ellerinde zamanda geriye gitmek için iki farklı teknoloji bulunduğunu biliyoruz.

İşin asıl eğlenceli yanı ise Avengers 4’te Kaptan Amerika, Thor’un ‘kırılan’ çekici Mjolnir’i kaldırarak Thanos ile bire bir savaşa girecek. Fakat Kaptan’ın gücü Thanos ile boy ölçüşebilecek seviyede değil. Bu nedenle bu amansız dövüş sahnesi, Thanos’un Kaptan’ı öldürmesi ile sonlanacak.

[YOUTUBE]9YVq_yntYA4[/YOUTUBE]

Bir dakika. Mjolnir’i sadece layık olanlar kaldıramıyorlar mıydı? Kaptan nasıl kaldıracak? Aslına bakarsanız böyle bir şeyin gerçek olabileceği Avengers: Age of Ultron’da görülmüştü. Çekici kaldırmaya çalışan Kaptan biraz kıpırdatmış fakat daha fazla zorlamamıştı. Belki de Kaptan, o günden bu yana geçen zamanda çekici daha fazla hak etmiştir.

Comic-Con 2015’te bir Marvel hayranı Age of Ultron’un ilk yönetmeni olan Joss Whedon’a ‘Kaptan o sahnede gerçekten çekici kaldıramadı mı? Yoksa denemeyi bıraktı mı? diye sormuştu. Fakat Whedon, gelecekte böyle bir sahnenin gerçekleşebileceğini bildiği için soruyu yanıtsız bırakmıştı.
 
Thanos'un Avengers: Infinity War'daki En Büyük Hatası Neydi? (Spoiler İçerir)

Avengers: Infinity War pek çok izleyici için kötü sonla bitmiş olsa da zafere ulaşmış olan Thanos, film içindeki bazı hataları ile kendi sonunu hazırladı. İşte Thanos'un Avengers: Infinity War'daki en büyük hataları.
Avengers: Infinity War, otoritelere göre tarihin en çok beklenen ve merak edilen sinema filmiydi. Filmi izleme fırsatı bulan çoğu kişiye göre de Avengers: Infinity War, beklentileri fazlası ile karşıladı. Hollywood’da çok da alışık olmadığımız şekilde film, kötü karakter Thanos’un zaferi ile sonuçlandı. Peki zafere ulaşan Thanos hiç hata yapmadı mı?

Thanos’un Avengers: Infinity War’daki en büyük hatalarından biri Thor’u hayatta bırakmaktı. Elbette güç taşı ile uzay gemisini yok ettiği sırada Thor’un Galaksinin Koruyucuları tarafından kurtarılacağını tahmin edemezdi. Fakat Loki’ye yaptığı gibi Thor’un boynunu kırmış olsa, sonsuzluk taşlarını toplama yolundaki en büyük engelini kesin olarak ortadan kaldırmış olacaktı.

69e7865e54a4dbcdc28af5eae936757ee4850640.jpeg


Evet, Thanos filmin sonunda amacına ulaşarak tüm sonsuzluk taşlarını topladı ve evrendeki hayatın yarısını yok etti. Fakat bu durum Thor’un gelecek yıl vizyona girecek Avengers 4’te Thanos’a karşı duracak en güçlü karakterlerden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Belki de Thor, Avengers 4’te kendisini öldürmeyen Thanos’un ele geçirip herkesi geri getirebilir.

Thanos’un bir başka büyük hatası ise kendi kızı olan Nebula’yı hayatta bırakmasıydı. Nebula şu ana kadar yalnızca 3 filmde göründü ve bunlar çoğunlukla yan rollerdi. Fakat Nebula’nın Thanos’a karşı beslemiş olduğu öfke ve intikam isteği, Nebula’yı Thanos için sanıldığından daha büyük bir tehdit haline getiriyor.

8a116fbe3662fc9e6b94f74a4fa1f16415642269.jpeg


Fakat Thanos’un en büyük hatası, Dr. Strange’in zaman taşını kullanarak olası milyonlarca gelecek senaryosunu izlemesine izin vermesiydi. Dr. Strange filmde açık bir şekilde 14 milyon olası gelecekten sadece birinde kazandıklarını söylüyordu. Teknik olarak zafere nasıl ulaşacağını bilen takımın kazanması daha kolaydır.

Öyle de oldu. Dr. Strange, nasıl kazandıklarına dair kimseye bir şey söylemedi. Ayrıca zaman taşını Thanos’a teslim ettikten sonra Tony’e ‘tek yolu buydu’ diyerek kazanmaları için öncelikle ‘kaybetmeleri’ gerektiğini ve kazandıkları senaryoda Tony’nin yaşaması gerektiğini gördüğünü zaten belli etti.

f982243c3e6c78d1bdc925b8b1e6f9b3450498a9.jpeg


Thanos, Avengers: Infinity War’da tüm sonsuzluk taşlarını toplamış, parmağını şıklatmış, evrendeki hayatın yarısını yok etmiş ve sonunda müteşekkir bir evrende doğan güneşi izlemiş olabilir. Fakat bu durum filmin, Dr. Strange’in görmüş olduğu ‘kazanılan’ senaryoda son bulduğunu ve gelecek yıl Avengers 4’te Thor ve Nebula’nın intikamlarını alacağı gerçeğini değiştirmiyor.
 
1993 Yılında 39 Kişinin Ölümüne Sebep Olan Felaket: Ümraniye Çöplük Patlaması
28 Nisan 1993 tarihinde Ümraniye'de yer alan Hekimbaşı çöplüğünde meydana gelen patlama sonucunda 39 kişi hayatını kaybetmişti.

IkelDDa4intjmixV-636616426870574358.jpg


1980'li yılların sonunda, bitlis'in mutki ilçesine bağlı koyunlu köyü tamamen istanbul'a göç eder ve o sıralar boş olan ümraniye hekimbaşı çöplüğünün dibine, gitgide yükselen çöp dağının eteklerine derme çatma yapılar kurarak yerleşirler.

zamanla burası artık bir mahalle haline gelir ve boztepe adı verilen bu yerleşim biriminde nüfus bir anda 800'e fırlar. çoğunluğu çocuklardan oluşan bu yerde, çöplükten yayılan koku ve sinekler sebebiyle hastalıklar normal, kanıksanır bir hale gelir.

devlet temelinde hiçbir şeyin bulunmadığı bu alanda, çocuklar türkçe bilmediği gibi, okula da gitmezler. hatta bazıları, çöp sularının biriktiği gölette boğularak can verirler. kısacası, tek göz oda içerisinde 10 kişi kalmakta olan bu aileler, ciddi sağlık sorunlarından muzdarip bir şekilde, toplayıcılık yaparak 1993 yılına girerler.

CTWDTLBTBO3Dynfv-636616431658768358.jpg


bu sırada, ümraniye belediye başkanı şinasi öktem, hekimbaşı çöplüğünün kaldırılması ve bu yere göç ederek yerleşmiş kişilerin başka yerde iskan edilmesi için çalışmalarını devam ettirmektedir. ancak büyükşehir belediyesi ile yaşadığı bürokratik kriz, kadıköy, üsküdar ve beykoz belediyelerinin atık yeri olarak ümraniye'yi kullanması ve bu durumun mahkemelik olması sebebiyle bu taşınma mevzusu yılan hikayesine döner ve en sonunda 27 nisan günü, şinasi öktem bir açıklama yaparak, çöplüğün taşınması ile ilgili bir referandum yapılacağını ümraniye halkına duyurur. bu referandum tarihi de 8 mayıs 1993 olarak belirlenir.

ancak, kader budur ki, bu açıklamanın ertesi günü, 28 nisan 1993'te hekimbaşı çöplüğünde, metan gazı sıkışması sonucu büyük bir patlama meydana gelir ve binlerce ton yığın, hemen eteklerinde bulunan ve boztepe olarak bilinen gecekondu topluluğunun üzerine doğru kayar. patlama ve çöp kayması o kadar yoğundur ki, evlerin bazılarına ulaşılamaz bile. hatta ilk etapta çöplükten 28 ceset çıkarılır, diğer 11 tanesi de kayıptır. çıkarılanlardan 2 tanesi 8 aylık hamile kadın ve öbürü de 2 yaşlarında bir kız çocuğudur.

olaydan birkaç ay sonra, çöplerin yavaş yavaş başka yere nakli sonucu diğer kayıplar da bulunur.

eCRZrQded5LqKpGL-636616432168340201.jpg


bu olaya devlet tabii ki sonradan el atar. tansu çiller başbakandır ve yaptığı londra seyahatini yarıda keserek yurda döner. olay yerindeki incelemelerinin ardından hekimbaşı semtini afet bölgesi ilan eder. içişleri bakanlığı'na verdiği emirle soruşturulma başlatılmasını ve bu soruşturma için müfettiş atanmasını talep eder.

yapılan soruşturma sonucunda, büyükşehir belediye başkanı nurettin sözen ve ümraniye belediye başkanı şinasi öktem'in görevini ihmal ettiği, öktem'in gecekonduları yıkmayarak orada tuttuğu belirlenir.

savcıların da başlattığı soruşturma sonrası olay mahkemelere intikal eder. ancak, mağdurların açtığı davalar, gecekonduların ruhsatsız olduğu ve sorumluluğun kendilerinde olduğu gerekçesiyle geri çevrilir. iç hukuk yollarının tükenmesi sonucunda, davalar aihm'ne kadar gider ve haklarını arayan mağdurlar, hukuk mücadelesini 1999 yılında açılan "yıldız v. türkiye" davasına kadar götürürler.

GhLqyZISphkiZgI8-636616431848158434.jpg


bu davada, 2 eşi ve 7 çocuğunu kaybeden maşallah öner yıldız haklı bulunur ve devletin kendisine tazminat ödemesine karar verilir.

bu arada, hekimbaşı çöplüğüne 1995 yılına kadar çöp atılmaz. anadolu yakası'ndaki belediyeler, yakacık'ta yer alan aydınlık ve tuzla civarındaki çöplükleri kullanırlar. 1995 yılında, dönemin belediye başkanı bizim rte, çöplüğün yerine katı atık tesisi kurar ve orayı bir park haline getirerek üzerine bir de anıt diker.

olayın üzerinden 25 yıl geçmiştir ve bu çöp faciası unutulmuştur.
 
Avrupa'da 30 Yıl Savaşlarını Bitiren Barış Antlaşması: Westphalia Barışı
15 Mayıs 1648 yılında imzalanan bu antlaşmanın özetini ''samurai kajoshin'' geçmiş.

9A5kVGyQURuEuN2f-636141173057209980.jpg


avrupa'da otuz yıl savaşları bitiren barış antlaşması. bu savaşları bitirecek olan konferans, avrupa'nın ilk büyük konferansı sayılabilir.

en önemli özelliklerinden biri, daha önceki uluslararası toplantılar dini nitelikteyken, westphalia'nın devlet, savaş ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferans olmasıdır. o kadar ki, papalık temsilcisi dinlenmediği gibi, papa'ya da imzalattırılmamıştır.
ikinci olarak kilisenin gücü sınırlandırılmış, augsburg barışı'nın hükümleri yenilenmiş ve almanya'da katoliklik, protestanlık ve calvinizm geçerli dinler haline gelmiştir. üçüncü olarak, uluslararası hukuk bakımından da kutsal roma imparatorluğunun parçalanmış olduğu doğrulanmıştır. hollanda ve isviçre üzerinde herhangi bir hak iddiası kalmamış, isviçre bağımsızlığını kazanmıştır.

JmsMUDeittDsP6AV-636141174708641559.jpg


westphalia barışı ile 300 kadar alman devleti hemen hemen hükümran siyasal birimler oldular. üye devletlerin rızası olmadıkça imparatorluğun vergi ve asker toplamayacağı, kanun koyamayacağı, savaş ilan edemeyeceği ve barış antlaşması imzalayamayacağı hükme bağlandı. böylece, avrupa'nın öteki devletleri mutlakiyetçi monarşi altında birleşir ve güçlenirken, almanya ömrü çoktan tükenmiş olan feodal bir karışıklık içine itilmiş oldu. bundan sonra avrupa, kendi yasalarına göre hareket eden, kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarını izleyen, serbestlik içinde ittifaklar kuran ve bozan, savaş ile barış arasında, güç dengesi kurallarına göre durum değiştiren, elçi gönderip kabul eden bağımsız ve özgür devletlerden oluşacaktır.

belirli kurallara göre hareket eden ve aralarında düzenli ilişkiler bulunan parçaların oluşturduğu bütün, uluslararası sistem westphalia ile doğmuş sayılabilir.*
 
Osmanlı'da İz Bırakan Pargalı İbrahim Paşa'yı "Makbul"lükten "Maktul"lüğe Götüren Süreç
Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamlık görevini 13 yıl üstlenen ve Makbul İbrahim Paşa olarak da bilinen Pargalı İbrahim Paşa'yı maktul olmaya götüren enteresan süreç.

WBF4NXG3N3MbijQX-636616515087040479.jpg


pargalı ibrahim, 1494’te yunanistan’ın parga şehrinde doğmuş bir balıkçının oğluydu. çocukken korsanlar tarafından kaçırılmış ve dul bir kadına satılmıştı. kadın, ibrahim’in iyi bir eğitim almasını sağladı ve özellikle yetenekli olduğu müzik alanında onun yeteneklerini geliştirmesini sağladı.

kanuni’nin pargalı ile tanışması manisa’da sancakbeyi olarak görev yaptığı dönemde tesadüfen oldu. zamanla ikili arasında bir dostluk oluştu ve süleyman ibrahim’i saraya aldırdı. ibrahim'in yükselişi zekâsı ve sultan süleyman’a yakınlığı sayesinde başladı. rumca, farsça ve italyanca bilen ibrahim, roma’ya direnen hanibal’ın ve büyük iskender’in hikâyelerini okumaktan hoşlanıyordu. avrupa’daki siyasi gelişmeleri yakından takip ediyor ve herşeyi sultan süleyman’a bildiriyordu. sultan süleyman da bu sadık kuluna her zaman güvendi ve onun adına sultanahmet’te ibrahim paşa sarayı’nı yaptırdı.

ibrahim ağa kısa sürede hasodabaşı ve şahinciler ağası oldu. rodos seferi dönüşünde, ibrahim paşa, ahmed paşa’nın entrikalarıyla görevden alınan piri paşa’nın yerine daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde ve teamüllere aykırı olarak vezir-i azamlığa getirildi. bunun yanında rumeli beylerbeyliği de ibrahim paşa’ya verildi. ibrahim, 1523 yılında sultan’ın dul kalmış kız kardeşi hatice sultan’la da evlendi. 15 gün süren muhteşem düğünde kanuni sultan süleyman da hazır bulundu.

bu dönemde ahmed paşa vezir-i azam olamayınca, mısır’da isyan edip kendi devletini kurmaya kalktı. hain ahmed paşa adını alan ahmed paşa, kısa sürede kahire’de bulunan yeniçeriler tarafından öldürüldü. ibrahim paşa mısır’a gönderildi ve 3 ay içerisinde düzeni yeniden tesis etti. böylece şöhret de kazanmış oldu.

1525’te istanbul’da yeniçeriler isyan edip, şehrin büyük kısmını yağmaladılar. aslında ibrahim paşa’nın mısır’da bulunmasından istifade eden muhalifleri bu isyanı kışkırtmışlardı. sultan süleyman konu hakkında geniş bir soruşturma yaptırdı ve askerleri tahrik ettiği anlaşılan yeniçeri ağası mustafa ağa’yı derhal idam ettirdi. mustafa paşa kethüdası bâli ile reisülküttap haydar da olaya karıştıkları için idam edildi. ibrahim paşa, müziğin yanı sıra şiiri, edebiyatı, tarihi ve coğrafyayı da çok severdi. sanatı ve sanatkârları koruduğu için sevilirdi.

mohaç’tan getirilen üç önemli heykeli sarayının bahçesine koydurtmuştu. halkın büyük ilgi gösterdiği ve görmeye geldiği bu heykeller, bazı çevrelerde ise tepki yarattı. heykel sanatını put dikmek olarak gören bu çevreler, ibrahim paşa’ya saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. ayrıca ibrahim paşa’nın hürrem sultan’la arası da hiç iyi değildi ve şehzade mustafa’yı tutuyordu. bu nedenle, hürrem sultan da sarayda onun aleyhine çalışmaya başlamıştı. irakeyn seferi’nde ibrahim paşa’nın asıl amacının iran’ı osmanlı’ya tabi bir devlet haline getirmek ve başına da kendisinin geçmek olduğu iddia edildi. ayrıca bu seferde ibrahim paşa daha önce olmadığı şekilde “serasker sultan” ünvanını kullanmıştı. buna ek olarak, sefer sırasında dönemin en önemli isimlerinden ve büyük nüfuz sahibi olan defterdar iskender çelebi’yi önce azlettirip, sonra da katlettirdi.

bunlar, sultan süleyman’ın ibrahim paşa’ya olan bakışının değişmesine yol açtı. ibrahim paşa artık kendisini padişah’a yakın bir yetkide görüyor ve bunu konuşmalarına da yansıtıyordu. ayrıca hürrem sultan da sarayda ibrahim paşa’nın altını oymaya başlamıştı. bunların sonucunda, başta karısı hatice sultan’a kötü davrandığı olmak üzere hakkında birçok dedikodu çıkarılan ibrahim paşa, 14 mart 1536’da iftar için saraya çağrıldı ve burada dört dilsiz cellât tarafından katledildi. daha önce makbul ibrahim paşa olarak anılan pargalı ibrahim, bundan sonra maktul ibrahim paşa olarak anılacaktı.
 
Tarihin En Acımasız Diktatörlerinden Stalin'in Ölümü Üzerine Manidar Ötesi İki Senaryo
Tarihin en eli kanlı diktatörlerinden biri olan Josef Stalin'in ölüm nedeni kesin değil. Kaynaklarda inme olarak geçse de bu konuda farklı görüşler de mevcut ancak ölümünün manidar bir yanı olduğu kesin.

6y371nxAMIcbXqwl-636313102008754318.jpg


o kadar sorunun üstesinden geldikten sonra aptallıkları yüzünden ölen bir politikacının varlığı ufuk açabiliyor.

josef stalin (gerçek adı losif vissarionovich dzhuğashvili, ama gürcistan asıllı olduğunu saklamak için "çelik gibi, sapasağlam" anlamına gelen stalin'i kullanmış.)

bu adam dünyada gelmiş geçmiş en acımasız diktatörlerden biri, bakmayın öyle lenin'le çekilen fotoğraflardaki sevimliliğine.

LIBVJV41mL3lJZpH-636313096790984841.jpg


milyonlarca insanı, sırf işine gelmediği için öldürmüş.

ve bu kadar öfkeyi üzerinde toplayan biri olarak da hep suikastten korkarak yaşamış.

kendi ölüm nedeni ise tamamen gaddarlığı ve aptallığından.

senaryo 1
kendisini koruyan askerlere, ne olursa olsun yatak odasına girilmemesini emretmiş. bir gün, adamlarını denemek için odasında acı çeker gibi bağırmış ve kendisini kurtarmak için içeri giren askerleri ölüm cezasına çarptırmış.

ve, o gün gerçekten geldiğinde kimse odasına girmeye cesaret edememiş doğal olarak. kumandan peter lozgachev tarafından bulunduğunda odasında yerde, bilinci yarı kapalı bir haldeymiş.

ülkenin en iyi doktorlarını bile öldüren veya hapseden bu herife karma uğramış, ve 5 mart 1953 yılında ölmüş.

XnLZbbLSTCMABKJL-636313095007245547.jpg

Stalin'in yatak odası.


senaryo 2
suikastten çok korktuğu için yatak odasına giden koridorları labirent şeklinde yaptırmış ve yolu sadece kendi biliyormuş.

öldüğünün anlaşılması ve cesedinin bulunması zaman almış haliyle...


not: zehirlendi diyenler de var, intihar etti diyenler de.

ama ispatlanamadı. (bbc belgeseli)
 
Atatürk'ün de Çok Beğendiği, Tarihin Gördüğü En Büyük Askeri Dehalardan Biri: Hannibal Barca
Hannibal Barca, MÖ 247 ile MÖ 183 yılları arasında yaşamış olan Kartacalı bir general. Tarihin gördüğü en büyük askeri dehalardan biri olarak gösterilen generalin, Atatürk tarafından Gebze'de yaptırılmış bir anıt mezarı da bulunuyor. Gelin, büyük komutanın hayatına bir bakalım.

BgZtBm4X2dWTmfnO-636422887513962523.jpg



hayatı hakkındaki bilgileri düşmanlarının verdiği kayıtlardan öğrensek de, onlar bile hannibal'in dürüstlüğünü, merhametliliğini ve dehasını övmekte birleşirler.

hannibal'in babası, 1.pön savaşının kahramanı olan hamilcar barca idi. hannibal daha küçük yaşlarından itibaren babasıyla seferlere katılmaya başladı. ondan hem savaşmayı, hem de roma'dan nefret etmeyi öğrendi. babasıyla beraber ispanya ordusuna komuta eden hannibal, önce hamilcar'ın, ardından o.d.ö 221 yılında kayınbiraderi hasdrubal'in (öz kardeşi hasdrubal ile karıştırılmamalıdır) ölümünün ardından ispanya ordusunun komutanı oldu. roma'nın 1.pön savaşındaki başarısından cesaret aldığını ve ikinci bir savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyordu. bu yüzden ilk darbeyi vuranın kendisi olmasında kararlıydı. iki yıl boyunca ispanya'daki konumu sağlamlaştırmasının ardından roma'nın müttefiki olan saguntum şehrini kuşattı ve sekiz ay sonra da ele geçirdi. kartaca senatosunun bu zaferini desteklemesi üzerine roma savaş ilan etti.

seçkin birliklerden kurulu görece küçük ordusunu kuzeye hareket ettiren hannibal, az bilinen bir kara yolunu kullanarak romayı kalbinde, italya'da vuracaktı. pirene dağlarını düşman keltiber kabileleri ile dövüşe dövüşe geçen hannibal roma güçlerinin yetişmesinden önce rhone vadisine vardı, bölgedeki romalılar ile müttefiklerini atlatmak için vadi yukarısından bir yay çizdi ve alp dağlarını geçmeye koyuldu. büyük bir yük katarı ve filler ile beraber antikçağ koşullarında yapılan bu yolculuk askerlik tarihinin en çarpıcı başarılarından biridir. hangi geçidi kullandığı tam bilinmese en çok adı zikredilen noktalar mont genevre ya da küçük saint bernard geçitleridir.

italya'ya inişini tamamladığı zaman, üstün süvari gücüyle po ovasını tarumar etmeye koyuldu. bu başarıları roma'nın bir diğer amansız düşmanı olan keltlerin gözünden kaçmadı. o.d.ö 225 yılında roma, kuzey italya keltlerini telamon muharebesinde kılıçtan geçirmiş, hemen hepsini bugünkü isviçre'ye dek sürmüştü. intikam ateşiyle yanan binlerce kelt savaşçısı hannibal'in ordusuna katıldı. kendisini durdurmaya gelen bir roma ordusunu da trebbia muharebesinde yok edince artık güney italya'ya giden yol açılmıştı. 217 ilkbaharında hannibal ve ordusu appeninleri geçerek güneye, roma'ya yürüyüşe geçti. trasimene gölü muharebesinde ana roma ordusu tam bir bozguna uğratıldı. fakat romalılar senatör quintus fabius maximus verrucosus'un tavsiyeleri ile vurkaç savaşına giriştiler, ellerinde kalan düzenli birlikleri ise demoklesin kılıcı gibi sürekli hannibal'i tehdit eder şekilde kullandılar. taktik işe yaradı: hannibal'in yürüyüşü epey yavaşladı, güçleri aşındı. bu durumda güçlü roma surlarını geçmenin yolu yoktu. bunun yerine hannibal roma kentini atlayarak güney italya'ya indi. amacı roma hakimiyetine henüz girmiş ve yoğun hoşnutsuzluk duyan latin şehir-devletlerini isyana kışkırtmaktı. bu niyetini sezen romalılar paniğe kapılarak büyük bir hata yaptılar: elerindeki son düzenli orduyu hannibal'in üzerine sürdüler. 216 yılında meydana gelen cannae meydan muharebesi tarihin en kesin sonuçlu imha harekatlarından biridir. 75.000 kişilik roma ordusu 40.000 kişilik (çoğu paralı asker) kartaca ordusu tarafından tuzağa çekilerek tamamen yok edildi. bu muhteşem zafer sayesinde, aralarında kritik önem taşıyan capua şehri de dahil olmak üzere neredeyse tüm güney italya hannibal'in tarafına geçti. ancak iki olay roma'yı düşmekten kurtardı: hannibal'in prestijinden korkmaya başlayan kartaca senatosu hannibal'e yeterli desteği vermedi; romalılar ise yeniden vurkaç savaşına başlayarak karataca güçlerini felç ettiler, biryandan da kölelerin bile azat edilmesiyle safları doldurulan yeni bir ordu kurmaya başladılar. roma kentini almak için son fırsat da böylece kaçmış oldu. hannibal'in kifayetsiz muhteris sivil politikacılarca sırtından vurulması ile roma'nın azimli direnişi tarihin akışını değiştirmişti.

212 yılından sonra işler hannibal için ters gitmeye başladı. roma üzerine yaptığı cesurca bir ayartma manevrasına rağmen 211 yılında roma'nın capua'yı geri almasını önleyemedi. 207 yılında roma'ya yaptığı son bir akın püskürtüldü. ertesi yıl ise ispanya üzerinden bir yardım ordusuyla gelmeye çalışan kardeşi hasdrubal kuzey italya'da bulunan metaurus nehri kıyısında romalılar tarafından yenilerek öldürüldü. bu son yenilgiyle beraber hannibal artık italya'daki konumunu koruyamayacak hale geldi ve bruttium dağlarına doğru çekildi.

203 yılında, ispanya'da büyük zaferler kazanan konsül scipio africanus güçlü bir orduyla kuzey afrikaya çıktı. başkenti korumak üzere geri çağırılan hannibal ilk kez askerlikte kendine denk bir komutanla karşı karşıyaydı. o.d.ö 202 yılında meydana gelen zama muharebesinde, scipio ordusunu dama tahtası düzeninde dizerek kartaca'nın süvari ve fil üstünlüğünü kullanamayacağı bir pozisyon aldı. netice roma için kesin bi zafer, kartaca için ise korkunç bir yenilgi oldu; öyle ki roma'nın dayattığı ağır koşulları kabulden başka çare kalmamıştı.

kartaca'nın barış yapmasının ardından hannibal shofetliğe seçildi; hükümeti yeniden düzenledi ve roma'ya ödenen yıllık haracı sağlamak üzere yeni kaynaklar yaratmaya çalıştı. ancak roma en müthiş düşmanından öyle korkuyordu ki, barışı bozmak amacıyla entrikalar çevirdiğini iddia ederek kartaca senatosunun hannibal'i görevden almasını istedi. hayatını tehlikede gören hannibal roma'nın düşmanı olan suriye kralı iii.antiochus'un sarayına sığındı. antiochus kısa süre sonra roma ile savaşa tutuştu. eğer hannibal'in tavsiyelerini dinleseydi başarılı olabilirdi, fakat kendine fazla güvendi ve korkunç bir yenilgiye uğradı. hannibal tekrar kaçtı; bu sefer küçük bithynia krallığına sığındı. ancak roma'nın peşini bırakmaya niyeti yoktu. kralın kendisini romalılara teslim edeceğini öğrenince "romayı şu her günkü derdinden kurtaralım" diyerek yüzüğünde taşıdığı zehiri içti. tarihin en müthiş ve renkli simalarından birisi de işte böylece göçüp gitmişti.

AOGC3OPl42m1ENZ4-636422890655981714.jpg


toxz2ZAIIgdlMKjH-636422890742856377.jpg
 
Dibinde Büyük Bir Hazinenin Olduğuna İnanılan, Yıllardır Kazılmasına Rağmen Ulaşılamayan Oak Adası Gizemi
1795 yılında başlayan bu hikaye, günlük hayatın en ilginç noktalarından.

V1sxh6JPeNt2LLJR-636238832246588298.jpg


diğer adı meşe adası. 1795 yılında rivayete göre üç köylü delikanlı gezmek için buraya gelmiş. üç genç adada gezerken bir göçüğe rastlamış. bu göçüğün ne olduğunu merak edip kazmaya başlamışlar. yaklaşık 4 metre çapında, içi yumuşak toprakla dolu bir kuyu bulmuşlar. kazı anında başlarına ne geleceğini bilmeden toprak kuyuyu kazmaya devam etmişler. kazı devam ettikçe çukur derinleşiyor haliyle. üç genç çukur aşağıya doğru indikçe meşe ağacı kütüklerinden, enlemesine çukura yerleştirmiş platformlarla karşılaşmış.

ERA4kMu0BkhVfjvX-636238833510297367.jpg


meşe ağaçlarından kesilen kütüklerin arasında cam macunu da varmış. kütükler cam macunlarıyla sıkıştırılmış. kazdıkları çukurda böylesine bir sistem neden hazırlansın ki diye düşünürlerken içlerinde bir kuşku oluşmaya başlamış. mutlaka bu çukurda korsanlara ait bir hazine olmalı diye düşünmüşler. gençler çukuru kazmaya devam etmişler. hazineye ulaşmak en büyük hayalleri olmuş. 10 metre kadar aşağıda, çukurun derinliğine indikçe su çıkmaya başlamış. gençlerin umudu o suya düşmüş işte. üç genç ne yazık ki daha da derine inememişler. kazı işlemini o an bırakmışlar.


jN8v2U8H83gp2EP9-636238833853293655.jpg


aradan 8 yıl geçmiş. yıl 1803. kulaktan kulağa yayılan bu efsaneyi çok zengin bir adam duyuyor. özel bir ekip kuruyor. tam teçhizatlı bir ekip bu. öyle beş kazma, altı kürek, sekiz kişiden oluşmuyor. zamanın en iyi kazı cihazlarıyla olay yerine geliyorlar. iştah kabartan bir hazinenin varlığı, varlığı demek doğru olmaz ancak böyle bir hazinenin olduğuna dair söylenti, paraya para demeyen işadamının iştahını daha da kabartıyor. gençlerin bıraktığı yerden kazı yeniden başlıyor. kazı tüm hızıyla devam ediyor. artık deniz seviyesinin altındalar. çukurdan sürekli su çıkarıyorlar.

wldL6CGItJeBBCyS-636238834335836666.jpg


ekip ikiye bölünüyor. bir kısmı sürekli kazarken diğerleri sadece su çıkarmakla meşgul oluyor. artık yüzeyden 27 metre aşağıya indiler. bekledikleri an geldi de çattı. yorgun argın bir şekilde bir işçinin vurduğu kazma, düzgün kesilmiş kocaman bir taş levhaya denk gelmiş. taş levyahı hızla kazarak hemen çukurun dibinde açığa çıkardılar. taş düzgün kesilmesinin yanı sıra bir de çevresi bir takım şekillerle süslenmiş. bu şekillerin bahsedilen hazineyle ilgili olduğu sanıldı o an.

gerçekten o semboller hazineyle ilgili olabilir miydi? ve sembollerin şifrelerini kim çözecekti? o şifreler ne anlatıyordu? ya da gerçekten o semboller bir şifre miydi?

taş levha aşağı yukarı şunu andırıyormuş;

EVZNIl2uWHjvxJrc-636238834682270745.jpg


sorduğumuz onca soruyu hiçe sayarak kazı işlemi işadamının emriyle devam etti. ne o taş levhaya ne de taş levhanın üzerindeki sembollere, şifrelere aldırış etmediler. 27 metrelik derinlik, 30 metreye ulaştığında karşılarına bir platform daha çıktı. platform yine meşe ağaçlarından hazırlanmıştı. bilinçli bir şekilde, özenle dizilmiş üç meşe ağacından oluşan kütük. kazı devam etti. 33 metre derinliğe gelindiğinde, karşılarına yine aynı özenle dizilmiş bir platform daha çıktı. kazı devam etti. durmadılar haliyle. 36 metre derinliğe geldiklerinde bir kez daha aynı platform çıktı karşılarına. her 3 metrede bir, özenle meşe ağaçlarından hazırlanan bu platforma ekibin canına tak ettirdi. kuyu derinleştikçe kazı işlemini gerçekleştirmek zorlaştı. zaten onlar da uğraşmak istemediler. kazıyı bırakıp, kuyudan su çıkarma işlemini yarıda kestiler. kuyuyu su bastı. ekip adadan ayrıldı. yıllar sonra kuyuda bulunan taşı kripto uzmanları inceledi ve garip bir sonuca ulaştı. kripto uzmanlarının açıkladığı bilgiye göre, levhanın üzerinde kırk ayak aşağıda iki milyon sterlin gömülüdür yazıyordu. evet 40 ayak. anlaşılır bir dille 40 adım demek yani. yani 40 adım sonra hazine aşağıda demek.

4aWPcbDEL3ggN9h5-636238836052391974.jpg


levha kuyunun 27 metre derinliğinde bulundu. ekip 36 metre derinliğe geldiğinde kazıyı yarında bırakmıştı. 40 adım aşağı yukarı 12 metre yaptığına göre, ekip 36 metre derinliğe geldiğinde kazıyı sonlandırmıştı. hazine levhadan sonra 12 metre daha derindeydi. yani levhanın bulunduğu 27. metreyi hatırlayalım. 27 metreden 12 metre daha aşağıya kazsalar, 39. metrede hazineye ulaşacaklardı. onlar 36. metrede kazmayı bıraktılar. hazineye 3 bilemediniz 4 metre kala ellerinin tersiyle ittiler. geçmiş olsun oldu yani. hazineleri hep insan dışı varlıkların koruduğu söylenir. bu efsanede bu tür varlıkların bu tür görevler yapabildiğine bir kez daha inanmak geldi içimden. garip bir enerji alanı ile çevrili bu alanlar. hazine orada kaldı mı sanıyorsunuz? cevabı çok basit.

hayır. orada bulunduğu iddia edilen 2 milyon sterlin için 1861, 1897 ve ilerleyen yıllarda defalarca kazılar yapıldı. her seferinde değişik malzemeler, zamanının en gelişmiş inşaat kazı cihazları kullanıldı ama olmadı. ya çukur göçtü, ya çukuru su bastı. son olarak sıcak bir 1976 yazında kazı yapıldı. ancak hazinenin bir şekilde okyanusa doğru kaydığına inanıldı. yoksa su mu aldı o hazineyi?

bu sorunun cevabı hiçbir zaman bulunamadı. zaten bundan yaklaşık 36 sene önce son kez kazı yapıldı. daha doğrusu son kez kazı yapılmasına izin verildi. meşe adası kamuya kapatıldı. değil kazı yapmak gezmeye bile izin vermediler bir daha. orada kaybolan hazinenin tapınak şövalyelerine ait olduğu söylenir.
 
Orhun Abideleri'nin 18. Yüzyıldan Başlayan ve Avrupa'da Çok Ses Getiren Keşfedilme Hikayesi
Türk tarihinde önemi devasa olan Orhun Abideleri'nin 1700'lü yıllardan başlayan keşif hikayesi keyifle okuyacağınız bir hikaye.

MFESAuhFax2B4rlu-636431394488071954.jpg


orhun abidelerinin filmlere konu olabilecek bulunuş hikayesi ve avrupa bilim çevrelerinde yarattığı olağanüstü şaşkınlık ufku açan şeylerden biridir. merakı olan dostlarımın okumasını şiddetle tavsiye ediyorum. elimden geldiğince akıcı bir dille aktarmaya çalışacağım. kahveleri hazırlayın...

ön bilgi: hepimizin bildiği üzere orhun abideleri dilimizin ilk yazılı eseri olma ünvanına sahiptir. ms 8.yy'da dikilen bu bengü taşların bulunuşu türk dili tarihi için eşi benzeri olmayan bir keşif olmuştur.


efendim, senelerden 1721'dir. johan von strahlenberg adlı alman kökenli bir isveç harita subayı uçsuz bucaksız yenisey vadisi civarında keşif-gözlem yapmaktadır.
esasında poltova savaşında ruslara esir düşmüş ve sürgün olarak da bu ıssız yere gönderilmiştir. tam 45 yaşındadır ve 12 senedir de sürgün hayatı yaşamaktadır. artık yorgun adımlarla yürümektedir strahlenberg. faydalı birkaç bitki bulurum ümidiyle tabir-i caizse her taşın altına bakmaktadır. böyle devam ederken yanına uzun süredir çevrede dolaştığı için kendisini tanıyan bir kazak köylüsü gelir. ona bey nehri kıyısında, çarkov köyü yakınlarında üç metre yüksekliğinde yazılı bir taş bulduğunu söyler.

strahlenberg işi gücü bırakır, köylüyle birlikte oraya doğru yol alırlar. köylü doğru söylemektedir. evet! gerçekten de üzerinde tuhaf yazılar olan bir kaya parçası vardır. bu taş yenisey yazıtlarından üçüncü uybat yazıtıdır. strahlenberg ertesi günlerde bölgede birkaç tane daha yenisey yazıtı keşfeder. taşlarla ilgili notlar alır. tuhaf alfabeyi elinden geldiğince kopyalar. bu isveçli tutsak subayın, yazıtların kimin eseri olduğuna dair o an kafasında hiçbir fikir yoktur.

qHeib0wnnMqjM0bh-636431423555910228.jpg


1722 yılında strahlenberg'in esaret hayatı sona erer ve nihayet memleketine döner.
1730 yılında meşhur eserini bastırır ve bu eserde belgeli ve kanıtlı olarak yenisey vadisindeki tuhaf alfabeli yazıtlardan bahseder. bu haber avrupa'da şimşek etkisi yaratır. herkesin dikkati bir anda bölgeye yoğunlaşır. tuhaf fikirler vardır. kimisi eserlerin ilk ruslara, kimisi gotlara, kimisi moğollara, kimisi germenlere, kimisi vikinglerin atalarına, kimisi de romalılara ait olduğuna dair görüş bildirmektedir. biri de yazıtların türklerin yaşadığı bölgede bulunduğunu fakat eserleri türklerin vermediğini bunun ilk avrupalıların eseri olduğunu belirtir. neticede insanlık tarihini aydınlatacak çapta eserlerdir bunlar. alfabenin bir an önce çözülmesi gerekmektedir. 1730'dan 1889 yılına kadar birçok bilimsel heyet ve bilim adamı bölgeye akınlar düzenler. bilimsel gezi faaliyetleri ardı ardına düzenlenir. bu sayede çokça yenisey yazıtı ve dikili taş bulurlar. fakat taşlar asla kendisinde kullanılan dile dair ipucu vermemektedir. heyecan ve bekleyiş onlarca yıl sürer.


nihayet 1899 yılında nikolay mihailoviç yadrintsev adlı bir rus arkeolog orhun vadisi kıyısında çok önemli bir keşfe imza atar.
ulan bator'un 400 km kadar batısındaki koşo-çaydam gölü yakınlarında kaplumbağaya benzer bir taş heykelin yanına uzanmış 3.75 metre boyunda beyaz mermerden olan ve köl tigin'e ait olduğu sonradan anlaşılan bengü taşı bulur. yadrintsev, bir kilometre ötede üç parçaya bölünmüş hâlde bilge kağan abidesini de bulur. aynı yıl konuyla ilgili rapor hazırlar ve avrupa bilim çevrelerine yollar.

tuULNsbA3bJ2w56T-636431419426235604.jpg

Nikolay Mihaiyoviç Yadrintsev
avrupa'da şimşekler bir defa daha çakar.
nitekim, bulunan bu iki yeni yazıt diğerleri gibi üç-beş satırdan ibaret değildir. devasa bir hacmi vardır ve her yüzü ayrı ayrı yazılıdır. işe son noktayı koymak, artık yazıtların kime ait olduğunu bulmak için finliler ve ruslar ayrı ayrı bilim heyetleri oluştururlar ve bölgeye gönderirler. gönderilen heyetler bengü taşların muhteşem fotoğraflarını çekerek üç ay içinde geri döner. o esnada bu büyük meseleye iki büyük bilim adamı el atmaya karar verir. yaklaşık on dil bilen vilhelm thomsen ve hayatını dil bilime adamış olan wilhelm radloff... hala yazıtların kime ait olduğuna dair en ufak ayrıntı yoktur. taşlar ser vermekte fakat sır vermemektedir. hatta metinlerin, sağdan sola mı, aşağıdan yukarıya mı, yani ne şekilde yazıldığı bile belli değildir. bekleyiş sürmekte, heyecan devam etmektedir.

kRBJGY4BL6GhLlGo-636431420049983215.jpg

Wilhelm Radloff
thomsen derhal işe koyulur. günlerce kafa patlatır.
radloff da aynı şekilde uğraşır uğraşır... thomsen metinlerde sık tekrarlanan bir harf yakalar. bunun ünlü bir ses olan "i" olabileceği tahmininde bulunur. sık kullanılan bir harf kümesini daha gözüne kestirir. bunun bir özel isim olabileceği tahmininde bulunur. bir sürü kombinasyon dener. en sonunda, nihayet ve nihayet o mukaddes ilk kelimeyi bulur. "tengri"... orhun yazıtlarının okunan ilk kelimesi "tengri" olmuştur. thomsen'ın elinde şimdi t,e,nazal n, r ve i olmak üzere beş harf vardır. arkası çorap söküğü gibi gelir.

bilge kağanın 732 yılında türk milletine seslenirken kullandığı ilk cümle, 1893 yılında avrupa başkentlerinden birinde, vilhelm thomsen'in çalışma odasında, bir defa daha sonsuzluğa doğru yankılanır.

"tengri teg tengriden bolmış türk bilge kaganım, bu ödke olurtum"...

thomsen büyük şaşkınlık içerisindedir. bilim dünyasını onlarca yıldır merak içinde bekleten yazıtlar türklere ait çıkmıştır. avrupa çalkalanır. yazıtlar okunup tercüme edildikçe durum kesinleşir. bilge kağan türk milletine seslenmekte, onlara " türk milleti açlık tokluk bilmezsin, bir doysan açlığı düşünmezsin" demektedir...

9d04PZrWJAYGokRa-636431420846698902.jpg

alfabeyi çözmekte thomsen'e yenilen radloff iyice geri kalmamak için 1895 yılında yazıtların tamamını neşreder. gramatik kaidelerini belirtir. böylelikle orhun abidelerinin bulunuşu ve okunuşu tamamlanır.

bize ise bu haber ne yazık ki eserler bulunup yayınlandıktan, avrupa karıştıktan üç sene sonra gelir. ikdam gazetesinde alelade bir köşe yazısında necip asım tarafından türk okuyucusuna anlatılır. birkaç ünlü edebiyatçı dışında pek kimsenin ilgisini de çekmez. radloff'a çok daha sonraları, abdülhamid tarafından, türkoloji'ye katkılarından ve orhun anıtları üzerinde yapmış olduğu araştırmalardan dolayı mecidiye nişanı ile taltif edilmiştir.
 
Dünya'nın Merkezine Gitme Niyetiyle Yapılmış Bir Çalışma: Kola Derin Sondajı
Sovyetler Birliği tarafından Kola Yarımadası'nda açılan bu delik, doğal olmayan yollarla açılan en derin delik olarak kabul edilmekte. Yaklaşık olarak 12 km. kadar derinliğe sahip Kola Derin Sondajı, aynı zamanda birçok heyecan verici çalışmaya da gebe olmuş.

Q7zM3OkhWF7f3gOH-636615608232311940.jpg


rusya’nın murmansk bölgesinde yer alan sondaj yer kabuğunun yaklaşık 12 kilometre delinmesi ile bugüne kadar yapılan en derin sondaj unvanını almaya hak kazanmıştır. sondaj kuyuları genellikle bir amaca hizmet etmek için açılmaktadır; su arama, petrol arama ve üretim, doğalgaz arama ve üretim, yer altı depolama tesisleri, jeotermal enerji üretimi bunlardan bazılarıdır. kola derin sondajı ise bunlardan farklı olarak uzay yarışının hararetli zamanlarında sadece sscb ve abd arasında çocuk gibi sidik yarıştırmak adına açılmış olup, maksat açalım bakalım ne varmış şeklindedir.

(bkz: sidik yarıştırmak)

yukarıda bahsettiğim gibi uzay yarışı çok göz kamaştırıcı ve hararetli olduğundan, kuyu açma yarışı bunun gölgesinde kalmıştır. 1960'larda sscb ve abd en derin sondajı kim yapacak görmek için gidebildikleri kadar derine gitmek için kuyu açmaya karar vermişlerdir. abd mohole projesi adı altında meksika’nın pasifik kıyılarında deniz altında sondaja başlamış ve kuyu denizin altında 183 metre derinliğe ulaştığında 1966 yılında fonu kesilerek terk edilmiştir. bu kuyu derinlik rekoru kırmasa da günümüz off-shore petrol sondajlarına ışık tutan bir sondaj olması nedeniyle önemlidir.

bu esnada abd’nin bu sondajını duyan rusya’da ülkenin en kuzey noktası olan kola yarımadası’nda sondaja başlamıştır. sscb 1970’de başladığı sondaj faaliyetine 1994 yılına kadar devam etmiş ve sonucunda kola derin sondajı’nı yani dünya’nın insan yapımı en derin kuyusunu açmışlardır.

AL1KjACorqf0LLSq-636615536952539399.jpg

Kola Derin Sondajı (2007)
sidik yarıştırma sonucu başlamış bu kuyu aslında pek çok bilimsel çalışmaya da ev sahipliği yapar hale gelmiştir
günümüzde bile halen çok zor olan 12 km sondaj işlemi ile dünya’nın kabuğunda 12 km derinliğe kadar fiziksel çalışmalar yapmak mümkün kılınmıştır.

bugüne kadar proje kapsamında bulunan en önemli bulgu ise mikroskobik `plankton fosilleridir. yerin kilometrelerce altında bulunan bu fosillerin yaklaşık 2 milyar yaşında odlukları saptanmıştır. bu fosiller 24 farklı tarihi tür içermektedir. hayret verici olan durum yeraltının aşırı basınç ve sıcaklıkları altında organik materyallerle kaplı şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. daha sonra fosilleşmişler tabi.

bilimsel anlamda başarılı sayılacak bu kuyu 1994’te durdurularak terk edilmiştir. bunun sebebi ise yeraltında oluşan sıcaklık kısa mesafelerde inanılmaz artışlar göstermeye başlamış, ortam sıcaklığı çok kısa mesafede 100 santigrat dereceden 180 santigrat seviyelerine çıkmıştır. bu yüksek sıcaklıkta sondajın sürekli arıza vererek devam edemez duruma gelmesine sebep olmuştur.

R0g9JEEGxXjfKFa6-636615537201626852.jpg

Kola Derin Sondajı, 1987'de Sovyetler Birliği pulunda

1F8qvvGoTHCyVJ8I-636615537415710799.jpg

Kola Derin Sondajı (2012)

proje 2005’te resmi olarak sonlandırılmış, geride sadece metal bir kuyubaşı kalmıştır.


5r77K8wtB9JG52JY-636615537730742350.jpg

(Ağustos 2012)
beni en çok büyüleyen durum ise, dünya’da bulunan en derin sondajın sadece 12 km olması buna karşın sadece üst manto kısmına ulaşmak için yaklaşık 100 km delinmesi gerektiği, üst mantonun yaklaşık 660 km olduğu, alt mantonun yaklaşık 2,125 km olduğu, dış çekirdeğin 2,270km ve iç çekirdeğin 1,216 km olduğudur. yani, dünya’nın ekvatordan merkezine yarıçapı 6,371 km olmakla beraber biz en fazla 12 km delebilmişiz. yaklaşık 0.0019%’lik bir kısım delmişiz. bu kaba hesaplama bile yer bilimi’nin ne kadar bilinmez bir konu olduğunu sanırım gözler önüne sermiştir.
 
Osmanlı'da Gördüğü Laleyi İlk Kez Avrupa'ya Götüren Elçi: Ogier Ghislain de Busbecq
Türk lalesini Avrupa'ya götüren ilk insan, Avusturyalı diplomat Ogier Ghislain de Busbecq idi. Aynı zamanda 16. yüzyıl İstanbul'unu kaleme aldığı Türk Mektupları adlı eseriyle de ünlü olan bu elçinin hayatını inceliyoruz.

LSd0JHM60FiE9hOG-636615668188814677.jpg


ogier ghislain de busbecq; elçi görevi ile geldiği osmanlı topraklarında mükemmel bir gözlem yapan ve bunu tüm çıplaklığıyla tarafsızlığıyla ortaya koyan bir diplomat.

trt belgesel kanalıydı yanılmıyorsam; nurhan atasoy hocanın da zaman zaman bilgileriyle aydınlattığı hikayesi anlatılıyordu ogier'in. gözlemlerini aktardığı eser (türk mektupları) kanuni dönemini anlatan en iyi kaynak olarak geçiyor. aklımda kalanları paylaşayım sizlerle.

1562 senesi avusturya kralı ferdinand, osmanlı ile barış yapmak istiyor ama her daim gönderdiği elçiler aşağılanıp gerisin geriye dönüyor. sonrasında bu zat-ı muhtereme veriyor görevi. osmanlı topraklarına vardığında kendisini ihtişamlı kıyafetler içerisinde at üstündeki görevliler karşılıyor istanbul'a gidip padişahın huzuruna çıkacağı için günlerce yol sürüyor tabii ki. yanındaki yol gösterici ile beraber yol üzerindeki hanlarda konaklıyor geceleri. anlattığına göre bilmem kaç kilometre de bir kurulan han ve kervansaraylarda ilk üç gece konaklamak yemek içmek ücretsizmiş. 4. gece kalındığı takdirde o gecenin ücreti ödenirmiş o dönemde. yorgun at bırakılır yerine dinlenmiş atla yola devam edilirmiş.

tabii busbecq yola devam ederken şehirlerden ve pazarlarından geçiyor ki ağzı bir karış açılmış. sokaklarda başı boş dolanan hayvanlar için seyyar ciğerciler bulunurmuş. isteyen kişi bu ciğerciye parası kadar ciğer kestirip hayvanlara yedirirmiş. şu düşünceye bakın arkadaş.

busbecq aynı zamanda roma ve antik dönem hayranı bir elçi para koleksiyonu var roma sikkelerini bir adamın elinde görünce sormuş be adem nereden buldun bunları kaç lira istersen vereceğim bana sat gibisine adam da bunlar değersiz para eritip kap kaçak yapıyorum al senin olsun deyip satıvermiş. tabii ogier bu duruma çok üzülüyor çünkü osmanlı'da o tarih ve kültür bilinci yok maalesef.

istanbul'a vardığında ise tüm hayranlığı 16. yüzyıl konstantiniyyesiyle depreşiyor. tüm ihtişamıyla ayasofya ve istanbul. sokakları geziyor en çok dikkat ettiği şeylerden biri hayvanlara yapılan iyi muamele ve bahçe sanatı. henüz avrupa'da böyle bir şey söz konusu değil. kanuni'nin emriyle yaptırılan sarayın 3 bitki bahçesini gezip hayranlığını ikiye katlıyor adeta. binbir çeşit çiçek bitki hepsi düzenli bir şekilde, bakımı vs. yapılmış.

istanbul'a vardığında kanuni'nin sefer için amasya'da olduğu haberi iletiliyor ve amasya yollarına düşüyor bu sefer. gittiği her yeri objektif olarak değerlendiriyor iyi ve kötü yanlarını yazıyor. sonrasında süleyman'ın huzurunda. kendisini kollarına giren iki görevli padişah önünde diz çöktürüp eteğini öptürtüyor. süleyman ferdinand'ın bu elçisine pek yüz vermese de diğerlerine yapılan muameleyi busbecq'e yapmıyorlar. yanında giderken bitkilerin çiçeklerin tohumlarını götürdüğü hatta avrupa'ya giden lale tohumlarının bu şekilde bizden gittiği biliniyor.

türk mektupları (turkish letters)'nda anlattığı üzere, avrupa'ya gönderilmek için yazdığı mektuplar osmanlılar tarafından okunduğu için, osmanlılar hakkında gizli bilgileri mektuplarına yazarken limon suyu kullanmıştır. bu sayede osmanlılardan habersiz, gizli bilgileri avrupa'daki muhataplarına aktarmıştır. hatta bunu anlatırken türkleri küçümser. "türkler her şeye hakim olduklarını, mektuplarıma kadar her şeyi kontrol ettiklerini sanıyorlardı." der.

osmanlı mülkünden lale'nin ülke dışına çıkarılması yasak olduğundan kanuni'nin özel izni ile lale soğanlarını hollanda'ya götürebilmiştir.

bir de şu var: busbeq istanbul'dayken veba salgını başlar. o sırada osmanlılar-habsburg imparatorluğu ile savaş halindedir. busbeq'in hizmetçileri ölürler. busbeq ülkesine dönmek için saraya başvurur. padişahtan aldığı cevap "biz kadere boyun eğmişken, sen kim oluyorsun" minvalinde şeylerdir. osmanlı'da skolastik düşünce ve kaderci anlayışın yerleşmesi bakımından kanuni'nin bu tavrı önemlidir.

jfc
türk mektupları adlı eser osmanlı'nın en şaşaalı dönemine dair yakın gözlem içermesi ve dönem hakkında pek çok bilgi içermesiyle uzun süre kaynak olarak kabul edilmiş ve pek çok dilde tekrar tekrar basılmıştır.

türk mektupları isimli eserde kanuni'nin hürrem'le olan ilişkisinden tutun da rüstem paşa'nın maddiyata düşkünlüğüne, osmanlı ordugahlarındaki düzenden hamam adetlerine, halkın batıl inançlarına, giyim kuşamlarına ve yaşam biçimlerine, sokaktaki hayatın işleyişinden dönemin dedikodularına kadar pek çok bilgi verir.

kitabın bir başka özelliği de osmanlı imparatorluğu'nu, hümanist eğitim almış bir batılının gözüyle anlatmasıdır. busbecq, bir taraftan osmanlı devlet anlayışını batının çürümüş devlet anlayışına karşı örnek gösterirken, diğer taraftan osmanlı ülkesinde gördüğü aksaklıkları, adaletsizlikleri ve yanlışları da kayda geçmiş ve eleştirmiştir .

busbecq, avrupa'ya sadece osmanlı'ları tanıtmakla kalmamıştır. ankara'daki augustus tapınağında yer alan monumentum ancyraum yazıtını ilk kez yayınlayarak batı literatürüne girmesini sağlamıştır. ankara keçisiyle leylağın yanı sıra, bir yüzyıl sonra tulipmania'yı (lale çılgınlığı) doğuracak laleyi de avrupa'lılara tanıtmıştır.

eserinden bazı alıntılar
örneğin aşağıdaki kısımda türklerin neden başarılı olduklarını liyakate verilen öneme bağlar ve kendi ülkelerindeki sisteme karşı osmanlı'nın bu sistemini över;

"sultan'ın karagahı çok kalabalıktı. hizmetkarlar ve yüksek mevki sahibi kimselerle doluydu.bütün hassa süvarileri, sipahiler, garibler, ulufeciler ve çok sayıda yeniçeriler karargahtaydı. bu muazzam kalabalığın içinde tek bir kişi yoktu ki itibarını kendi şahsiyetinden ve meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun, doğduğu aileden dolayı diğerlerinden farklı kılınsın. kişiye verdiği hizmetlere ve yüklendiği vazifeye göre saygı gösteriliyor. bu nedenle üstünlük mücadelesi de yok. herkesin yaptığı işe uygun olarak tayin edildiği bir makam var .sultan vazifeleri ve görülecek hizmetleri bizzat kendisi dağıtıyor .bunu yaparken o kimsenin servetini ve rütbesini önemsemiyor.namzet olanın şöhretini ve nüfuzunu düşünmüyor.sadece meziyetlerini göz önüne alıyor. kabiliyetini, karakterini ve mizacını tetkik ediyor. işte böylece herkes layık olduğunun karşılığını görüyor ve makamlar da işlerin üstesinden gelebilecek kişilerle doluyor .

türk imparatorluğunda her insanın içinde bulunduğu şartları değiştirme ve kaderini tayin etme imkanı vardır. sultanın altındaki yüksek mevkilerdeki kimseler genellikle sığırtmaçların oğullarıdır. böyle doğmuş olmaktan utanmak şöyle dursun, bununla övünürler. meziyetlerin doğum ya da ırsi yolla soydan soya geçtiğini kabul etmezler .onlara göre meziyetler, kısmen tanrının bir lütfu kısmen de alınan eğitimlerin, gösterdikleri çabanın ve hissettikleri şevkin ürünüdür. nasıl ki sanat, matematik ve geometriye olan istidat babadan oğula geçmiyorsa, karakterin de ırsi olmadığını, oğulun mutlaka babasına benzemesi gerekmediğini ve vasıfların tanrı tarafından insana ihsan edildiğini düşünürler. dolayısıyla türkler arasında itibar, hizmet ve idari mevkiler kabiliyet ve faziletin mükafatı oluyor. kişi tembel ve sahtekar ise hiçbir zaman yükselemiyor, küçümsenip hakir görülüyor.

işte türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar ve hükmeden bir ırk olarak hakimiyetlerinin hudutlarını her gün genişletiyorlar. bizde ise durum çok farklı. bizde meziyete yer yoktur. her şey doğuma dayanır ve yüksek mevkilerin yolunu açan tek şey soylu olmaktır."
...

aşağıdaki kısımlarda ise türklerin tarihe ve tarihi eserlere önem vermemelerinden dolayı üzüntüsünü anlatır;

"iznik, aynı adı taşıyan gölün kıyısında. şehrin surları ve kapıları iyi korunmuş durumda. dört kapı var ve bunlar pazar yerinin ortasından görünüyor. hepsinin üzerinde de latince ile şehrin antonius tarafından onarıldığı yazıyor. onun hamamlarına ait kalıntılar da vardı. türkler burasını istanbul'daki devlet binalarının yapımında taş ocağı olarak kullanıyorlarmış. biz oradayken neredeyse hiç bozulmamış güzel bir silahlı asker heykeli buldular fakat onu hemen çekiçleriyle parçaladılar. bundan rahatsız olduğumuzu belli edince işçiler bize gülerek, adetlerimiz gereği ona tapmak ve dua etmek isteyip istemediğimizi sordular...

amasya civarındaki kasabalarda pek çok sikke bulmak mümkündü. sikke aradığımı söyleyince bir bakırcının cevabına oldukça öfkelenmiştim. kendisinde birkaç gün öncesine kadar bir küp dolusu bakır sikke varmış ve bunları değeri olmadığını düşünerek eritip bronz kaplar yapmış. eski çağlara ait bu sikkelerin yok olmasından büyük üzüntü duydum. 'bunu yapmamış olsaydın yüz altın verirdim' diyerek ondan intikam aldım."
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri