Börü Tonga'nın Otağı

Konu sahibi son olarak 917 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...


Bright

Yüzüklerin efendisi efsanesi ile harmanlanıp günümüze çok güzel uygulanmış. Polis işleri gibi bir şekilde olmasaydı daha harika bir hikaye olurdu diye düşünüyorum. Ama iyiydi yine.
 


Göç Tanrılar ve Krallar

Christian Bale role çok yakışmış. Bu adamın zaten her filmi mükemmel oluyor, mutlaka izlemeliyim diyorsun ismini görünce. Dini açıdan biraz az içerik olsa da güzel bir film olmuş.
 
Hiç mi koruması yokmuş. Göz önünden kaybolunca araştırma yapılır edilir..Muhtemelen sürüklenmiştir, diplere batmış balıklar yemiştir.

i5BCxxaRxPakSqDu-636505900375014443.jpg


1967'de Denize Giden ve Bir Daha Asla Bulunamayan Avustralya Başbakanı: Harold Holt
Başbakanını kaybeden ülke olur mu demeyin. Avustralya böyle bir ülke.
avustralya'nın 17. başbakanı harold holt.

5 ağustos 1908 doğumlu imiş kendisi, ölümü tam olarak bilinmemekle birlikte 19 aralık 1967 olarak kabul ediliyormuş.

nedeni de şu
melbourne'ün güneyinde point nepean denen yerdeki evinin yakınlarında bir gün (17 aralık 1967) eline surf tahtasını alarak denize gider. fakat bir daha görülmez. kaybolur.

koskoca avustralya, başbakanını kaybetmiştir. çok geniş çaplı arama operasyonu başlatılır fakat adamcağız bir daha hiç bulunamaz.

tabii hemen arkasından komplo teorileri ortaya çıkmış
bazıları holt'un aslında ortadan yok olarak metresi ile kaçtığını iddia ederken, bazıları da kendisinin aslında çin halk cumhuriyeti'nin ajanı olduğunu ileri sürüp, denize girdiği sırada oraya yanaşan bir denizaltının önü alıp, çin'e geri götürdüğünü dahi savunmaktaymış.

Harold Holt hakkında ek bilgi
Arama kurtarma çalışmaları sona erdiğinde Harold Holt için temsili bir cenaze töreni düzenlenmiş. Bu törene dönemin ABD başkanı ve İngiltere başbakanı da katılmış.

Harold Holt'un siyasi hayatıyla ilgili hatıralarda kalan en önemli olay Vietnam'a asker göndermek için çok çabalaması ve ABD ile kurduğu yakın ilişkilerdi.

Bir dönem Hazine Bakanlığı görevini de yürüten Holt'un, o dönem İngiliz para birimini terk edip Avustralya'ya kendi para birimini getirmesi ise kayıp başbakanın en büyük icraati olarak konuşuluyor.
 


Justice League - Adalet Birliği​

Kadro'ya bakınca diyorsun ki harika! Batman, Flash, Wonder Woman, Aquamen ve Superman. Ama bu kadar harika karakterleri ancak bu kadar berbat filme alabilirdiniz. Yenilmezlerin yarısı kadar bile değiller. 3'te 1'i kadar desem yalan olur. Filmde hiç yürekleri ağza getirecek, heyecanlandıracak olay yoktu. Superman'in dönüşünü dramatik bir şekilde yapıp prim sağlayabilirlerdi ama yapamamışlar. Superman tek başına her şeyi bitirdi. Adam hepsinden daha fazla iş başardı. Wonder Woman tamam ateşli hatun insan aşık oluyor ve güzelde oyuncu ama gücünü tam yansıtamamışlar. Aquamen'den bahsetmeye gerek yok adam Khal Drogo! Çıplak elleriyle adamın dilini söken ama ufak bir sıyrıktan ölen adam. Bu beni bayağ üzmüştü, neyse. Flash desen depresif, kendine güveni olmayan trişka biri olarak lanse edilmiş ve oyuncu da tırt. Dizide ki flash olsa var ya ne harika olurdu. Batman desen Ben Affleck'i hiç beğenmiyorum o da trişka. Christian Bale olsa var ya ne fena olurdu. Superman'e gelince ona laf yok. Adam tam da adamı. Bu filmde düzgün olan tek şey! Şu siborg herif daha iyi olabilirdi ama cezbetmedi. Yenilmezlerde Vision da tırt. Evrenin gücü vardı ama bir halt beceremiyordu.

Kısacası olması gerektiği gibi bir film yapamamışlar. Bu yüzden Marvel ile yarışamıyorlar. Ancak dizi sektöründen ve çizgi film sektöründen para kazanabiliyorlar.

Yenilmezler aga!
 
Bu kadar da insanlarla günlerce,haftalarca uğraştırmak kandırmak nasıl bir piskopatlıktır. Her gün 4-5 saat işin gücün yok mu arkadaş. En nefret ettiğim kişiye bile bu kadar uğraşmam. İnsanlar bu radde de rencide edilmemeli. Yazık olmuş. Bi tane porno yıldızı da intihar etmişti geçtiğimiz aylarda. O da bu nedenle.

Zamanında ABD'yle birlikte dünyayı kasıp kavuran Megan Meirer davası, internet ortamında en basit şeylerin bile nasıl korkunç sonuçlar doğurabileceğinin en iyi örneklerinden biri.

XJkCCUyeh3Bcamu0-636495479486244293.jpg


megan meirer on dört yaşında bir kız. bir biçimde arasının iyi olduğu bir kız arkadaşıyla(sanırım bunlar yeni bir eve taşınıp biraz uzak düşünce) arası açılıyor, diğer kız bu olaydan çok etkileniyor, annesi de bu etkilenmenin gazıyla organize suç ekibi kuruyor: on dört yaşındaki kızı, on sekiz yaşındaki çalışanı, ve kendisi oturup beraberce on altı yaşında, megan'ın beğenebileceği bir erkek profili hazırlıyorlar.

o muhite yeni taşınmış ve pek arkadaşı olmayan bir çocuğun (sahte hesap üstünden ve) ağzından yazarak megan'la tanışıyor(lar), bir süre içinde günde 4-5 saat chat yapmaya başlıyorlar, her şey birkaç hafta şahane gittikten sonra, "ben duydum ki sen kötü biriymişsin, arkadaşlarına kötü davranıyormuşsun" tarzı mesajlar başlıyor. farklı web sitelerinde özel yazışmaları yayınlamaktan açıktan hakarete doz iyice artınca, kız anne babayla konuşmaya çalışıyor.

beni en şaşırtan kısmı da bu, baştan itibaren anne babayla hoşlandığı bu çocukla ilgili konuşuyor, hatta işler kötüye gitmeye başlayınca anne polisi arıyor, myspace account'u fake mi diye araştırmak istiyor, vs. anne babası ilgili olan ve konuşan çocuklar genelde psikolojik olarak daha kuvvetlidir. gerçi predisposition denen zayıflıklar var, çok küçük yaştan eri depresyon tedavisi, sosyal uyumsuzluk, vs. megan kendini asmadan hemen önce anneyle kavga ediyor, anne internete bakmadan duramadığı için kızıyor, kız da sanırım sinirli olduğu için küfrediyor, anne odasına gönderince de, kendisini asıyor.

MBLWX69VPK3KKAcM-636495503914205232.jpg


hemen her intihardan önce, anneden ya da babadan yardım istiyorlar, o zaman ki yardım çağrısını fazlasıyla ciddiye almak lazım.

cyber bullying'i(sanal zorbalık) yapan anne -lori drew-, on sekiz yaşındaki çalışan ve kadının kızı, polis sorgusuna alınıyor. çalışan, sinir krizi geçirip, tüm olan biteni açıklıyor. cyber bullying'le(sanal zorbalık) ilgili ilk yasanın çıkması bu olay yoluyla, ancak anne beraat ettikten sonra yasa geçiyor. fakat kadının işine, evine, arabasına sayısız saldırı oluyor, evinin önünde bir yıl boyunca hemen her gün mezar ziyareti yapılıp çiçekler bırakılan gösteriler oluyor, eyalet değiştiriyor orada da rahat bırakılmıyor, vs.

procastinator
Dünyada olduğu gibi maalesef ülkemizde de sosyal medyada yapılan kötü yorumlar ve atılan mesajlar aracılığıyla her gün binlerce insan siber zorbalıkla karşı karşıya kalmaktadır. Son araştırmalar, sadece İstanbul’da siber zorbalığa uğrayanların oranının %20’lere ulaştığını göstermektedir.

Bu konuda Samsung’un Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’yla birlikte hayata geçirdiği “Siber zorba olma! #FarkınaVar” hareketi, siber zorbalığa karşı öğrenci, öğretmen ve velileri bilinçlendirmeyi misyon edinmiştir. Hareket kapsamında ilerleyen dönemlerde de BTK işbirliği ile okullara eğitime gidilerek bu kapsamda eğitimler verilecektir.

 


Sivastopol​

II.Dünya savaşında resmen keskin nişancılar büyük önem taşımışlar. Kapıdaki düşman diye bir film vardı 2000-2003 yılları yapımı en fazla, onu tek geçerim bu konuda. Ama bu filmde bir kadının güçlü duruşunu ve yaptıklarını anlattığı için harika bir yapım olmuş. Daha iyisi elbette olabilirdi ama rus sineması işte. Sonunu da yapamamışlar bana kalırsa.
 
Bunun değişik bir hikayesini bizde de anlatırlar aslında.
Bu zeus bence hikayeci bi adam he :D

Ölüm Zamanı Ihlamur ve Çınar Ağacına Dönüştüğü Anlatılan Baukis ile Philemon Çifti Efsanesi
Evli ve yaşlı bir çiftin mütevazılıklarının ödülü olarak istekleri üzerine ıhlamur ve çınar ağacına dönüştüğü bu efsane Yunan ve Roma mitolojisinde anlatılan ilginç bir öyküymüş.

mhMTI0FLNwsfMMnZ-636507635996364024.jpg


baukis ve filemon kıt kanaat yaşayan, ömürlerinin sonlarında, günümüz bergaması'nda tepenin üstünde bir köy evinde günlerini geçiren bir çift. tebdil-i kıyafet köye gelen zeus ve oğlu hermes gün boyu geceyi geçirip, karınlarını doyurabilecekleri bir yer arar dururlar. gün sonunda insanların kabalıklarından asabı bozulan zeus, tam vazgeçmek üzereyken tepenin üstündeki küçük evin kapısını çalar ve karşısına baukis ve filemon çıkar. kapısındaki dilenci kılığında duran bu iki davetsiz misafiri buyur eder bu yaşlı çift.

baukis, masaya derhal en güzel beyaz örtüsünü örter ve sofrayı kurar. filemon ise gece boyu kayın kadehleri şarap ve sütle doldurur. bunu öyle içtenlikle yaparlar ki, memnuniyeti baukis'in ve filemon'un yüzünde görür zeus.

bDAV61liKQasaveQ-636507637896370706.jpg

Baukis ile Filemon'un evinde Zeus ve Hermes
akşam boyunca yer içerler. baukis, bir müddet sonra, konukları ne kadar yiyip içseler de, sütün bitmediğini, peynirin azalmadığını görür.

gece çökünce, çift, misafirlerine kendi yataklarını da verir rahat etmeleri için. sabah vakti, zeus, çifti dışarı, evin önüne çağırır. diğer köylüleri açgözlü ve kaba tavırlarından ötürü cezalandırmak isteyen zeus, geceleyin köye çok büyük bir tayfun yollamıştır. köy tamamen su altında kalmış, baukis ve filemon'un evi ise sel sularının üstünde kalmış ve zarar görmemiştir. kendi izbe evlerinin yerinde de beyaz bir tapınak yükselmektedir artık.

zeus, gerçek kimliğini açıklar ve karşılık beklemeksizin göstermiş oldukları misafirperverlik için bir dilekleri olup olmadığını sorar çifte. yaşamlarının sonundaki bu çiftin, dileyebilecekleri pek bir şey yoktur aslında. biraz da tanrı'dan korkarlar. zeus'un ısrarı ve hermes'in yüreklendirmesiyle, çift, birbirlerine bakarak aynı anda, aynı şeyi diler: "tapınağın koruyucusu olalım. birimiz diğerimizden fazla yaşamayalım. yalnız bırakmayalım birbirimizi."

zeus, bu dileği kabul eder ve evden ayrılır. vakti gelince baukis ve filemon da dileklerine kavuşurlar. birbirlerine sarılmış, tapınağın önünde durdukları bir gün, gövdeleri bir, dalları ayrı, meşe ve ıhlamur ağacına dönüşürler ve tapınağın sonsuz bekçisi olurlar.
 
Zayıflamışım ohh miss..Gardrop'un içini yenilemek lazım dedim 4 saat alış-veriş yaptım :asd: gitti maaşın yarısı ama değdi. Bi sonraki ekstre dönümünde tekrar alış veriş yapayım.
 


Extracted​


Konusuna bakınca sıradan olacakmış gibi düşünüyorsun ama olaylar gelişirken sürüklüyor film senide. Özellikle sonunun ters köşe yapacağını düşünmemiştim. Güzel bir film olmuş.
 


Arif V 216​

Tüm yaptığı filmlerden kat be kat güzelini yapmış Cem Yılmaz helal olsun. Nostalji havasında çocukluğumuzdaki filmleri harmanlayıp yaşattı resmen. Ayhan Işık ve Sadri Alışık sahneleri harika ve duygulandırıcıydı. Zeki Müreni harika oynamış çağlar çorumlu. Tek kelimeyle mükemmel ve oyuncu kadrosu tüm seçimler doğru olmuş. Tekrar izlemek lazım :)
 
İnsan karısını çıplak olarak dışarı yollar mı test için. :hıı:
İlginç. Bencil biri bunu kabullenipte özür diliyor birde.Hikaye işte

Godiva'nın Logosuna İlham Veren Lady Godiva'nın Efsanelere Konu Olan Hikayesi
Dikkat etmişsinizdir; Godiva markasının logosunda at üstünde uzun saçları dalgalanan bir kadın var. İşte bu kadın br efsaneye konu olmuş.
N3WIMww06lQd6XeX-636510962727418123.jpg


aşırı despot ve sert bir yönetimle halkına hüküm süren mercia dükü leofric, bir dönemde vergileri oldukça abartmış. böyle olunca halk acı çekerek yoksulluk ve fakirlik içinde yaşamaya çalışırken kraliçe duruma el koymak ister. ancak kral o kadar bencil, o kadar vurdumduymaz ki kraliçesinin bu müdahalesinden rahatsız olur.

oix9thxue42AAUtw-636510963996893861.jpg


kraliçe vergilerin kaldırılmasını ister ama kral halkın vergileri vermek zorunda olduğunu, kraliyete saygı kazanması gerektiğini söyler. kraliçe halkının onu sevdiğini onu benimsediğini söyler ama bir kral olarak seni tanımadıklarını ifade eder. böyle olunca kral bir anlaşma teklif eder. eğer bir atla çıplak bir şekilde şehir de yürürsen ve bir tek perde bile kıpırdamazsa vergileri kaldırıcam der.

kraliçe bir at üzerinde çırılçıplak şehirde ilerlemeye başlar. halkın kraliçeye öyle bir saygısı vardır ki muhteşem güzelliğine rağmen herkes evlerine kapanır ve bir tek perde bile açılmaz kraliçeye bakmak adına. kral vergileri kaldırır ve büyük bir utanç içinde halkından özür diler.

IhzZd61VkoyNiaL9-636510965784379448.jpg


godiva'nın sahibi bu olaydan çok etkilendiği için logosunu at üzerindeki çıplak kadın olarak seçer.

 
Adamlara o yıllarda bonzai sattılar herhalde :) Yine de bunları nasıl yenemedik o da düşündürücü.

Avusturya Ordusunun, Osmanlı Askerleri Olduğunu Sanarak 10 Bin Askerini Öldürdüğü Şebeş Savaşı
Avusturya Ordusunun düşman ordusuyla karşılaşmadan, kendi içinde savaşarak karşı tarafa gümüş tepsi içinde sunduğu bu zafer dünyanın en ilginç tarihi olaylarından biri diyebiliriz.

mSjMkliFy3mHyb0z-636510973263203501.jpg

II. Joseph ve ordusu 1787

1778 yılında şebeş savaşı sırasında, avusturya ordusu, kendi askerlerini osmanlı askerleri sandığı için, 10,000 askerini öldürdü. insan soruyor kendine: nasıl olur da biz böyle bir orduyu yenip viyana'yı alamadık?

şebeş savaşı 1788 yılının eylül ayında gerçekleşir. 100 bin kişilik avusturya ordusu, osmanlılarla savaşmak için karansebes yakınlarında kamp kurar. askerlerden bir kısmı keşif için timiş nehrinin karşı yakasına geçer, yana yakıla osmanlı askeri arar ama bulamazlar. osmanlı yerine, yolda bir çingene konvoyu ile karşılaşırlar. çingeneler, avusturya askerlerine schnapps satar. tabii bu deha askerler emri, komutanı, osmanlı'yı unutup, fıçılara yumulur. "oğlum bu herifler nerde kaldı?" diyen başka bir piyade kolu, alem yapan askerleri bulur ve onların içki partisine katılmak ister ama bu keşifçi birlik, içkileri piyadelerle paylaşmak istemez. neyse, yok içerim, yok babayı içersin derken "sikerim lan sizin artistliğinizi" diye bir asker ateş eder. böylece iki birlik arasında çatışma başlar.

çatışma sırasında bazı piyadeler, diğer içki içmek isteyen askerleri korkutma amaçlı turciii! turciii! diye bağırır. bunu duyan bazı içkili ve kafası karışık askerler türkler geldi zannedip kaçar. durumu düzeltmeye çalışan avusturyalı subaylar halt! halt! (almanca durun! demek) diye bağırır, fakat içkili, kafası güzel olan avusturyalı askerler bu kelimeleri osmanlı askerlerinin kullandığı "allah! allah!" diye anlayınca işler iyice birbirine karışır.

süvarilerin kampa doğru dörtnala geldiğini gören bir birlik kumandanı, osmanlı akıncılarının saldırısına uğradıklarını zannedip, topçulara ateş emri verir. birlikler her gördüğü gölgeyi türk zannedip vurmaya başlar, aslında ateş ettikleri kendi askerleridir.

iki gün sonra olay yerine ulaşan osmanlı ordusu 10,000 ölüyle karşılaşır ve karanşebeş şehrini yaya yaya ele geçirir.
 
Güzel sistemmiş ama ailelerden koparılmaları falan ne bilim kötü. Devletlerin eskiden yönetim biçimleri güzel görünsede detayında binbir sıkıntı varmış..

Osmanlı Devleti'nde Neden Devşirme Sistemi Kullanılıyordu?

Malumunuz olduğu üzere Osmanlı'nın, devlet yapısı içerisinde kullanmak üzere asker ve yönetici yetiştirmede kullandığı bir sistem vardı. Uzun yıllar boyunca bu yöntemin izlenmesinin belli bir sebebi olabilir miydi peki?

VowfMEzQBCL9015U-636511922374725927.jpg


platon devlet'in 5. cildinde devleti muhafaza edecek silahlı gücün niteliği hakkında konuşur.

doğal aile kamu yararının düşmanıdır.

çünkü insan her şeyden önce aile ve giderek kendi klanının çıkarlarını gözetecektir.

çin ve roma kültürlerinde hadımlar sistemi vardı. sadece kralına, hükümdara bağlı olan ve bütün hayatı bu krala sabitlenmiş bir alanda geçen bu insanlar efendilerine ölümüne sadıktılar.

abbasiler de türk köleler kullandı. el mutasım türk gençlerinde memlük (kölemenleri) oluşturdu. bu tip bir askeri kast sistemi sadece sultana bağlı durumdaydı. arap toplumunda görülen güçlü nepotizme (akrabadan gelen torpil) karşı bu tedbiri düşündü.


ama devşirme yönteminin en saf biçimini kuşkusuz osmanlı türkleri hayata geçirdi
hıristiyan gençler veya çocuklar özellikle sağlıklı olanları, bir tür yetenek avcısı osmanlı görevlileri tarafında ailelerinden koparılıyordu. bunun ilk sebebi elbette müslüman çocuklarının şer'i olarak köle yapılamamasıdır. elbette bunun islam'da yeri yoktu ama siyaset bir realite olarak uygulamada dinden de üstündü. ailelerinden alınan bu çocuklar istanbul'a getirtilip sıkı bir eğitimden geçiyordu. vezirliğe kadar çıkan bu insanlar eninde sonunda sultanın kölesiydi elbette. bilindiği gibi osmanlı sistemi meritokratikti (bkz: meritokrasi). saraya alınan elit erkeklerin eğitimi haremağaları tarafından iki ila sekiz yıl arasında yapılıyordu. bunların en güzideleri topkapı sarayı'na alınıyordu. kız devşirmeler de buna yakın bir eğitim aşamalarından geçiyordu. neticede bunlar padişah anaları oluyordu.


neden padişahlar türk prenseslerle evlenmedi?
esasında aynı zihni tutum söz konusudur burada... çünkü sultanın alacağı kızın akrabaları sarayın gücüne eş bir aristokratik yapı kuracaktı. bu en baştan engellenmiş oldu. köle sistemi de bu şekilde mutlak sadakat ve mutlak itaat ile kurumsallaştırılmış oldu. machiavelli bile prens'inde övgüyle söz eder bundan.

 
Eskiden bilinç diye bir şey yokmuş ki. İçgüdü ile yaşıyormuş bazıları!

Anadolu'da Pars Neslinin Neredeyse Yok Olmasının En Büyük Sorumlusu: Mantolu Hasan
Ülkemizde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan Anadolu Parsı, bir dönem Mantolu Hasan adlı kişiden fazlasıyla çekmiş.

ff3B9ZVwQ6aDpzMp-636516961433981768.jpg


1937 yılında yürürlüğe giren avcılık kanunun 2. maddesi ile pars ‘her vakit avlanabilen’ hayvanlar arasına alınmış ve yaşam alanları hızla yok olan anadolu parsi böylece devletin de resmi hedefi haline gelmiştir. av ve deniz dergisinin 1 ocak 1952 23. sayısında t.durak imzalı yazıda mantolu hasan'ın 30 yıl içinde bu yörede 15 pars avladığı kaydedilmiştir.

mantolu hasan olarak adlandırılan ve sırtına pelerin gibi attığı bir pars postu ile dolaşan bu şahıs ismet inönü tarafından çifte ile ödüllendirilmiştir.

Frdt2MN07SkfDk7q-636516961511800431.jpg



soyu bir ihtimalle tükenmiş bu kediyi zevk için avladığını şurdan anlıyoruz: bu adam adana civarında ikamet etmesine rağmen toroslar'da katledilecek leopar kalmayınca yurdun başka bölgelerine de bu iş için gider olmuş.
 
TRT'de ne sömürüyormuş arkadaş. Kimse dur dememiş.
Helal olsun. Biraz dik durabilmek önemli.

Türk Futbol Tarihinin Ekonomik Açıdan Dönüm Noktası: 1990 Boluspor - Beşiktaş Maçı
4 Şubat 1990 tarihinde oynanan Boluspor - Beşiktaş maçı, Türk futbolunun bugün olduğu noktada çok önemli bir yere sahip.

ImaxsAcyPxAGk9IH-636516970992552923.jpg


bu maç kulüplerin yayın gelirleri açısından milattır. bu maç sayesinde kulüplerin yayın gelirleri yıllık 20-30 bin dolardan 20-30 milyon dolara çıkmıştır.

bu maçta ev sahibi boluspor kulübü başkanı yılmaz becikoğlu, yönetim kurulunun da desteğini arkasına alarak, türk futbol tarihinde ilk defa trt kameralarını "özet yayın hakkı" ödemediği için stada almamıştır. o tarihe kadar devlet televizyonu trt, sadece naklen maç yayınları için 15-20 bin dolar gibi çok cüzi bir ücret ödüyor, özet görüntüler içinse kulüplere hiçbir ücret ödemiyordu. trt için futbol yayın hakkı o kadar ucuz ve değersizdi ki cenk koray ve güneş tecelli'nin sunduğu stüdyo pazar programı içerisinde 3-4 maçın aynı anda dönüşümlü naklen yayını yapılabiliyor, hatta araya kıytırık bir ütü veya uyduruk bir çaydanlık için "evet-hayır" gibi, "kutumu açın, zarfımı yırtın" gibi bir sürü de yarışma sıkıştırılıyordu. normalde maç yayının bir saniyesi ile bir tır dolusu ütü veya buzdolabı alınacağından habersiz heba oluyordu maç dakikaları. üstelik kulüplerle sezonluk anlaşma falan yapılmıyor, trt canının istediği hafta istediği maçı yayınlıyor veya yayınlamıyordu. maçın televizyondan yayınlanıp yayınlanmayacağı son saniyeye kadar belli olmuyor, olamıyordu. bu nedenle kulüplerin sezon başında "naklen yayın geliri" hakkında en ufak bir fikir sahibi olmaları ve buna göre plan yapmaları mümkün değildi.

gerçi bir ara galatasaray avrupa kupa maçlarının naklen yayını konusunda sesini yükseltmiş ve "her birine 100-150 bin dolar verdiğim oyuncuları 15 bin dolara seyrettirmem" diyerek tepkisini ortaya koymuştu ama bu tepki eyleme dönüşmemişti.

öte yandan trt para vermeden özet yayınlamayı anayasa'da yer alan "vatandaşın haber alma hürriyeti" ilkesine dayandırıyor ve özet görüntü yayınlamayı ticari amaçlı değil "vatandaşa haber vermek" yaptığını iddia ediyordu. oysa olay hiç de öyle değildi. pazar akşamları saat 21:00'de başlaması gereken "spor stüdyosu" bazen 40 - 45 dk süren reklamlar yüzünden saat 22:00'ye doğru ancak yayına başlıyor ve trt bu uygulamadan ciddi bir gelir elde ediyordu. üstelik 1990 yılında artık türkiye "özel televizyon" kavramı ile tanışmış ve "magic box" trt'nin futbol gelirlerine göz dikerek kulüpleri içten içe doldurmaya ve bir anlamda "şeytanı uyandırmaya" başlamıştı.

trt'nin yıllarca süren "bedava özet, kelepir naklen yayın" politikasına ilk eylemsel tepkiyi koyan kulüp 4 şubat 1990 tarihinde boluspor olmuştur. maç başlamadan önce kulüp görevlileri trt kameralarını kavga dövüş stada almamış ve bu maç trt'nin özet görüntü alamadığı ilk maç olmuştur. trt olayı "anayasal hakların ihlali" sayarak haber bültenlerinde duyurmuş, fakat "yayın hakları" ile ilgili tartışmanın büyümesine engel olamamıştır. süreç sonunda 3 büyükler bir sonraki sezon özel kanalla anlaşarak yayın geliri elde etmeye başlamış, bu arada bizleri de "çanak" için kahvehane abonesi yapmıştır. sonrası ise zamanla artan gelirler, kosecki'ler, amokachi'ler, hagi'ler ve şimdilerde anelka'lar. bu arada türkiye'ye gelen yabancı oyuncuların 15-20 sene önceki maliyetlerini merak edenler için bir not: türkiye'ye gelen ilk 1 milyon dolarlık futbolcu galatasaray'ın 1994-1995 sezonunda transfer ettiği sağ kanat oyuncusu ljung'dur. beşiktaş ise paprica'yı 50 bin dolara transfer etmiştir. yani televizyon gelirleri rayına oturuncaya kadar kulüpler kaliteli yabancı transferinde çok zorlanmışlardır. o güne kadar doğru dürüst bir milli takımda ciddi bir turnuva oynayan sadece simoviç vardı. o da türkiye'ye geldikten bir süre sonra milli takımdan uzaklaşmıştı zaten. didier six veya şekerbegoviç gibi milli takımlarına az katkıda bulunmuş oyuncuların bile türkiye'ye gelmesi büyük olaydı. kulüp başına o dönemlerde yıllık ortalama 20 -30 bin dolar olan yayın gelirleri bugün 20 - 30 milyon dolarlara yaklaşmıştır. yani yaklaşık 1000 katlık bir artış söz konusudur. bu maç fenerbahçe için alex'dir, anelka'dır, galatasaray için feldkamp'dır, hagi'dir, popescu'dur, beşiktaş için amokachi'dir, nouma'dır. sırf bu maç yüzünden bugün oynanan bütün maçların biletlerinden boluspor'a katkı payı ödense yeridir. (arabalarınızın radyosuna, yabancı kanalları izlemek için aldığınız uydu alıcılarına, bilgisayarınızın tv kartına yapıştırılan trt bandrolüne nispet yaparcasına hem de:)

bu kavga dövüş arasında oynanan maçı beşiktaş deplasmanda feyyaz(2), ali(2) ve metin'in golleriyle 5-1 kazanmıştır. maçın diğer bir ilginç yanı ise feyyaz'ın attığı muhteşem golün televizyon görüntülerinin olmayışıdır. feyyaz uçar'ın "hayatımda attığım en güzel gol" dediği beşiktaş'ın 3. golü, yayın kavgasına kurban gitmiştir. bu pozisonda ceza sahasına doğru topsuz koşu yapan feyyaz, soldan kadir'in yaptığı ortayı ceza yayı üzerinde önce sağ ayağının içiyle stop etmeden rakibinin üzerinden aşırmış, sonra koşusuna devam ederek penaltı noktası üzerinden kafayla kalecinin uzanamayacağı köşeden ağlarla buluşturmuştur. feyyaz'ın avusturya milli takımına sağ, fenerbahçe'ye sol voleyle ceza yayı üzerinden attığı golleri hatırlayanlar bunlardan daha güzel bir golün nasıl birşey olacağını hayal edip bu golü izleyemediklerine hayıflanabilirler. ancak bu golü izleyemediğimiz için şimdi anelka, alex'i, zamanında hagi, taffarel'i izlediğimizi de unutmamalı.

bu maçın diğer bir minor ilginç yanı ise feyyaz hayatının en güzel golünü atarken beşiktaş'ın sakar golcüsü ali'nin hayatının en komik golünü atmış olmasıdır. metin'in sağdan yaptığı sert orta ali'nin suratına resmen çarparak gol olmuş ve beşiktaş'lı oyuncuların gole sevinmekten çok kahkahlarla gülmesine neden olmuştur.

hal böyleyken böyle sayın seyirciler.
 
Aslında loki bayağ eğlenceliymiş böyle okuyunca :D Filmde zaten iste insanın beğendiği biri gibiydi. Bunu aslında romanlaştırsalar ne okunur :)

Fesatlığın Tanrısı Olarak Bilinmesine Rağmen Yeri Gelince Tanrıları Bile Kurtaran Hınzır: Loki
Çoğumuzun hayatına başka bir İskandinav mitolojik kahramanı Thor'un, Marvel'ın kendince yeniden şekillendirdiği versiyonu ile giren Loki, güzelce orijininin okunmasını hak eden bir karakter.

hhWivwPt9hEIGZTn-636516293676312831.jpg


loki, iskandinav mitolojisinde kötülüğün ve düzenbazlığın tanrısıdır. karmaşık bir karaktere sahip olması ile bilinir. yaptığı kötülükleri sırf kötülük olsun diye yapmadığını bir çok efsanesinden anlayabiliyoruz. loki, daha çok şımarık bir çocuğa benzetilebilir; sebebiyet verdiği durumlar bazen kendi paçasını kurtarmak için, bazen ise sırf kargaşa çıkarmak içindir. bazı hikayelerde tanrıları kurtaran da gene kendisidir. bu yönleriyle loki'nin tam olarak kötülüğün saf timsali olması çok da uygun değil.


tanrılar ve jotunheim'in sakinleri olan buz devleri arasında büyük bir savaş meydana gelir
odin'in liderliğindeki aesir tanrıları bu büyük savaştan zaferle çıkarlar. bu savaşta loki umulmadık (loki'yi tanımayan aesir'e göre) bir şey yapar: soydaşlarının yanında savaşmak yerine aesir'e çok önemli bilgiler verir. savaş'ın kazanılmasından sonra odin, loki'yi "kan kardeşi" sayar ve onu aasgard'ta yaşamaya davet eder. loki bu teklifi kabul eder ve muzaffer aesir tanrıları ile aasgard'a gider.

loki'nin ihanetinin nedeni o kadar da muğlak değildir: savaşı aesir'in kuvvetli tanrılarının kazanacağını kıvrak zekası ile önceden anlar ve buna göre hareket eder. loki budur işte: onun için duygusal bağlantıların bir önemi yoktur; onun için önemli olan iki şey vardır: daima kendine fayda sağlamak ve karakterinin ana durumu olan "hile"ye başvurmak.

sanılanın aksine çok güçlü bir tanrı değildir, hatta bazılarına göre loki bir tanrı bile değildir
her şekle girmesinin yanında elle tutulur bir yeteneği yoktur; ki, iskandinav mitolojisinde insanlardan bazılarının da şekil değiştirdiği bilinmektedir. loki'yi tanrılar arasında bu kadar üst konuma yerleştiren özelliği: durumlardan ustaca kurtulmasını sağlayan kıvrak zekası ve düzenbaz karakteridir. aynı zamanda loki'nin her söze her soruya illaki bir cevabı vardır. çoğu zaman bu cevaplar karşısındaki tanrıları küçümseyici ve aşağılayıcı olur. bir defasında bolluk tanrısı njord, kendi oğlunun aesir tarafından bir prens olarak görüldüğünü ve çok saygı gördüğünü söyler; bunu söylerken ise çokça kendisiyle övünüyordu.

bunun üzerine birçok tanrının olduğu masada loki, njord'u çok utandıran bir söz söyler:

"kes artık şunu njord, dizginle biraz kendini.
saklayamayacağım yaptığın rezilliği,
övündüğün oğlunu kendi kız kardeşinden peydahladığını.
gerçi senden beklenmeyecek bir şey değil bu."

tanrıça freyja loki'ye sözünü geri almasını söyler; babasına yapılan bu hakareti kabul etmeyeceğini de ekler. hızını alamayan loki, tanrıça'ya öyle bir söz söyler ki, masadaki tanrıların hepsi derin bir sessizliğe gömülür:

"senin ciğerini bilirim ben freyia, kapa çeneni
sen de sütten çıkmış ak kaşık değilsin hani.
bu saraydaki aesir'in ve elflerin hepsi
girmiştir senin koynuna."

bu karşılıktan sonra freyja da olmak üzere masadaki tüm tanrılar loki'ye bulaşmaz. çünkü bulaştıkları takdirde loki'nin onların gün gibi açık olan ama hiç dillendirilmeyen özelliklerini dışa vuracağından korkarlar. bu yönüyle loki; sözünü saklamayan, gerektiğinde açıkça söyleyen bir tanrıdır.

başta da belirtiğimiz gibi loki çoğu zaman tanrıların başını belaya sokar; bazen de -neden yaptığı bilinmez- tanrılara büyük yararı dokunur
bu yönünü gösteren güzel bir hikayesi vardır: bir gün thor yatağından uyandığı bir vakitte harikulade çekici mjolnir'in olmadığını fark eder. mjolnir'in önemi sadece thor açısından değil, tüm tanrılar açısından çok önemlidir. çünkü devler ile olan çekişmede tanrıların en önemli kozu thor'un çekici mjolnir'dir. bu yönüyle çok hayati bir silahtır. devler bu durumu öğrenirse, asgard'a tüm güçleri ile saldırır. kısacası, mjolnir iki büyük güç arasında "dengeleyici" bir görev üstlenir. bunun üzerine vakit kaybetmeden çekici aramaya başlarlar. "başlarlar" dedim, thor'a yardımcı olmak için loki de işin üstündedir. loki ilk iş olarak akıl danışmak için freyja'nın yanına gider. loki'den pek haz etmeyen freyja olayın ciddiyetini anlar ve bu nefreti göz ardı eder. bunun üzerine freyja; giyildiği takdirde kişiye uçabilme özelliğini kazandıran bir elbise verir. loki bu elbiseyi giyerek devler diyarına doğru yola çıkar. çekici, devlerden başka kimsenin çalamayacağının farkındadır.

loki'nin şansı yaver gider: devler diyarına giderken yolda dev thrym ile karşılaşır. loki, thrym'in ağzını biraz yokladıktan sonra gerçeği söylemesini sağlar. thrym, tanrıça freyja'nın kendisine eş olarak verilmesini ister; aksi takdirde çekici vermeyeceğini söyler. bunun üzerine loki aasgard'a döner ve dev'in isteğini tanrılara söyler. freyja beklendiği üzere bu durumu şiddetle reddeder. freyja'nın durumunun imkansızlığını kavrayan tanrılar umutsuzluğa sürüklenir. o sessizlik içerisinde en bilge tanrılardan heimdall söz alır ve şunları söyler: thor'un kadın kılığına girerek jotunheim'a gidebileceğini, loki'nin de onun nedimesi kılığına girmesi gerektiğini belirtir. thor ilk sefer de bu plana pek sıcak yaklaşmaz. kadın kılığına girmesini kendi gururuna yediremez; fakat, başka çare yoktur. istemeye istemeye heimdall'ın planına razı olur. bunun üzerine thor gelinlik giyer ve loki de onun nedimesi kılığına girer. jotunheim'da bu ikili çok sıcak karşılanır ve kimse tarafından dikkat çekmez. büyük bir ziyafet verirler freyja sandıkları thor'un adına.

ziyafet sırasında thor bir anlığına kendini yemeğe kaptırır: o kadar iştahlı ve hızlı bir şekilde yer ki, bazı devlerin dikkatini çeker. bunu gören loki ise hemen olay yerine gelir. thrym'in şaşkınlığını dindirmek için türlü türlü sözler söyler: gelinin o'na büyük bir aşk beslediğini, bu yüzden aasgard'da iken ağzına hiçbir şey almadığını, deli gibi aç olduğunu belirtir. thrym ikna olur ve hemen mjolnir'in getirilmesini ister. bilindiği üzere mjolnir'in bir diğer işlevi kutsamaktır. bundan dolayı thrym evliliğini çekiç ile kutsamak ister. çekicini gören thor'un gözleri far gibi açılır. ki zaten planının yüzde yüze yakını işlemişti. gereken şey sadece mjolnir'in thor'a görünmesiydi. kendisine mühürlü olan çekici hemen kendine çeker thor. ve oracıkta tüm devleri öldürür. bu noktaya gelinmesinde loki'nin hayati rolünü gördük sanırım. bu hikayede loki, thor'un ve tanrıların yoldaşı konumundadır. bu hikayeden de anlaşılacağı üzere; loki, kendi karakterini "iyilik" adına da kullanabiliyor.


yazının başlarında gene belirtiğimiz gibi loki, kendine fayda sağlayacak durumlarda asla geri adım atmaz
bu yönüyle pek güvenilir bir dost değildir. "pek" diyorum çünkü, üst paragraftaki hikayede görüldüğü üzere tanrıların güveneceği birisi olabiliyor. ve gene görüldüğü üzere bu güveni boşa da çıkarmamış. ilk başta dediğimiz gibi loki "karmaşık" bir karaktere sahiptir. şimdi ise loki'nin bir diğer durumundan bahsedeceğim: tanrıların başına bela açan ve sonrasında da-mecburiyetten- onlara yardım eden bir diğer karakteri. bu yönünü gösteren güzel bir hikayeyi anlatalım: bir vakit odin, loki ve hoenir uzun bir yolculuğa çıkar. yolculuk esnasında bir yerde mola verir ve yemeklerini pişirirler. fakat bir sorun vardır: uzun bir süreden beri ateşin üzerinde duran yemekleri biraz bile pişmemiştir.

bunun nedenini düşündükleri bir vakit odin'in gözüne ağaçta duran bir kartal takılır. odin ile göz göze gelen kartal dile gelir ve etin pişmemesinin nedeninin kendisi olduğunu söyler. pişmesi için yemekten kendisine de bir pay ayırmalarını söyler. odin ve hoenir bu duruma anlayışla karşılık verir ve yemeği pişirmelerine yardımcı olmak için kartalı yanlarına çağırır. en nihayetinde yemekler pişer. o an loki yemeğin güzel olmadığını, bunun sebebinin de kartal'ın ta kendisi olduğunu söyler. yanındaki sopayı aldığı gibi kartala vurur. sopa kartalın sırtına saplanır ve kartalın telaşla oradan uzaklaşmasını sağlar; tek başına değil ama: sopanın başını bırakmayan loki de onunla beraber havalanır. havada iken korkudan tir tir titreyen loki kartal'a kendisini derhal yere bırakmasını söyler. kartal oralı bile olmaz. bunun üzerine, bıraktığı takdirde istediği bir dileğini yerine getireceğini de ekler.

kartal ise hemen isteğini loki'ye belirtir: kartal, ıdunn'un kendine verilmesini ister. loki anlaşmayı hemen kabul eder. böylelikle kartal onu güvenli bir yere bırakır. ilginçtir, loki verdiği sözden caymaz. ıdunn'um aklına girer ve onu kartal'ın olduğu yere götürür. tam o anda ağaçların içinde duran kartal gerçek kimliğini belli ederek ıdunn'un üzerine saldırır ve onu kaçırır. kartal aslında thiazi adında bir devden başkası değilmiş.

tüm tanrılar dehşete düşer ve her yerde ıdunn'u ararlar. dehşete düşmelerinin sebebi ise ıdunn'un elmalarından mahrum kalmalarıydı. iskandinav tanrıları ölümsüz değildir; yalnızca ıdunn'un elmalarını yiyerek ragnarök'e kadar yaşayabilirlerdi. bundan dolayı tüm tanrılar ıdunn'u aramaya koyulurlar. o sıra tanrılardan birisi-bazı kaynaklar heimdall olduğunu söyler- ıdunn'un en son loki'nin yanında olduğunu söyler. bu tanrılar için bir sürpriz değildi; loki'ye bulduklarında hemen ıdunn'u geri getirmesini, aksi takdirde sonunun ölüm olacağını belirtirler. loki tanrıların ciddiyetini anlar ve hemen ıdunn'u kurtarmak için çıkar. kendisi de bir kartala dönüşür ve dev'in konağına uçar.

şansı gene yaver gider loki'nin: tam geldiği sırada dev'in balık avına çıktığını görür. evde tek başına kalan ıdunn'u bir fındığa (evet fındık) dönüştürür ve pençelerinin arasına alarak var gücüyle asgard'a doğru yola çıkar. o sırada thiazi başını yukarı kaldırır ve loki'nin ıdunn'u kaçırdığını görür. derhal peşlerine düşer. aasgard'a vardıkları sırada aesir, thiazi'nin de arkadan kartal biçiminde loki'yi peşlediğini görür. bunun üzerine loki'nin gireceği sarayın önüne odunlar yığarak loki'nin girmesini beklerler. loki girer girmez ateşi yakarlar. çok hızlı bir biçimde uçan thiazi kendini durduramaz ve ateşin içine dalar. ve tabii ki mevta olur.

pV7elD7XQROCzMSz-636516302639891986.jpg

Loki ve Idunn.
ve geldik loki'nin en çok bilinen karakterine: salt kötü olan tarafı
loki'nin bu yönünü gösteren hikayelerin en ünlüsü tabii ki de baldr ile olan hikayesidir. fakat bu hikayeyi anlatmadan önce loki'nin saf kötü olan çocuklarından bahsedeceğim. loki, dişi bir dev olan angroboda'da ile birleşir. angroboda, uğursuz bir isimdir. ismin yaklaşık anlamı "kader habercisi"dir. bu uğursuz ada sahip olan dev ile birleşmesinden uğursuz ve kötü çocuklar doğar: midgard'ın etrafını saran jormungandr, büyük kurt fenrir ve ölüler dünyasının tanrıçası hel. "kader habercisi" isminin ne denli uygun olduğunu burada görüyoruz. çünkü bu oğullar ragnarök'te büyük bir rol oynayacak. ve kader'in mutlakiyetini gösterecekler. bu kader'in farkına varan odin, daha bu çocuklar küçükken onları çeşitli yerlere sürgün eder. ama tabii ki de bu çabası gene de kader'in değişmesini sağlamaz. şimdi de sıra loki'nin kötülüğünün net olarak anlaşıldığı meşhur hikayeyi anlatmaya başlayalım: baldr, odin'in oğlu, tüm-loki hariç- tanrıların göz bebeği; iyiliğin, barışın ve güzelliğin tanrısı. tanrılar arasında sadece loki, baldr'a karşı büyük bir düşmanlık besliyordu. bunun sebebini anlamak güç; bazıları baldr'ı kıskandığını söyler, bazıları ise kendi doğasına aykırı olan bu tanrıyı "iç güdüsel olarak yok etme isteği" olarak yorumlar.

baldr çoktandır tuhaf tuhaf rüyalardan muzdaripti. bu durum ona kendi ölümünün yakın olduğunu hisettiriyordu. üstüne üstlük bazı rüyaları gerçeğe de dönüşüyordu. odin, bu rüyaların nedenini öğrenmek için ölüler diyarına gider. ölüler arasında çok meşhur bir kadın kâhini yanına çağırır ve o'na bu rüyaların nedenini sorar. kâhin üstü kapalı sözler söylüyordu. odin bir şeyin kendisinden saklandığını fark etti. bunu üzerine çok öfkeli bir şekilde şu soruyu sordu: "ölüler diyarındaki bunca hazırlık ne için?" cevap çarpıcı olur: "baldr'ın gelmesini bekliyoruz. onu en iyi şekilde karşılamamız lazım." odin bu sefer de baldr'ı kimin öldüreceğini sorar. kâhin, baldr'ı kör tanrı hod'un öldüreceğini söyler. odin aasgard'a gelerek durumu anlatır. bunun üzerine baldr'ın annesi frigg; ateşe, hastalıklara, ağaçlara, hayvanlara; kısacası, her bir şeye baldr'a zarar vermemelerini söyler. bu durum diğer tanrıların eğlencesi haline gelir. baldr'ı hedefe koyup ona her türlü silah ile saldırırlar ve yara almadığını gördüklerinde her seferinde hayrete düşüp kahkaha atarlar.

loki bu sihrin bir bug'unu bulmak için kılık değiştirerek frigg'in yanına gider. frigg ile konuşurken şu soruyu da araya sıkıştırır: "baldr'a zarar verebilecek bir şey var mı?" loki'nin sohbetine dalan frigg bir an için ağzından o büyük sırrı kaçırır: "aasgard'ın tepesinde bir ot var: ökseotu. gözüme çok küçük geldi; değmez diye onun yeminini almadım." loki amacına ulaşmıştı. hemem o otu buldu ve o otla bir mızrak yaptı. hedefte olan baldr ile tanrılar savaş talimleri yapıyordu. bunu gören loki hemen kör hod'un yanına yaklaşır ve ona bu işin ne kadar zevkli olduğunu söyler: "çok tuhaf bir sihir. bak herkes deniyor; sen de bir dene, baya şaşıracak ve güleceksin." hod o an gaflete düşer. loki'nin verdiği mızrağı baldr'a atar ve onu bilmeyerek öldürür. bu iyilik timsali tanrının ölümünü gören diğer tanrılar büyük bir hüzne kapılırlar. bilmeyerek yapmış bile olsa hod'u daha yeni doğan vali öldürür. öldürmeden önce de loki'nin bu işte parmağı olduğunu öğrenir. bunun üzerine loki kaçar. uzunca bir süre tanrılar onu arar ve sonunda bulur.

bu büyük kötülüğün cezası acımasız olur: loki'yi üç koca kayaya bağlarlar ve rahatını bozsun diye bir yılanı da üstüne asarlar. yılanın zehri loki'nin vücuduna her değdiğinde, loki şiddetle sarsılır. ki, norslar depremin nedenini buna bağlarlardı.
 
Lisedeyken forumlar benim için başkaydı. Hem forumların zirve yıllarıydı hem rap forumlarım vardı ortamımız başkaydı. Rap partilerine gider forumda battle rap yarışmaları yapar atışırdık. Demin aklıma geldi de aslında güzelmiş o zamanlar..
 
Tuna Kiremitçi & Yıldız Tilbe - Yine sevebilirim..Sevdiğim biri göndermişti geçen gün..Gerçekten güzel bir parça olmuş :)

[YOUTUBE]j8OjXywkU18[/YOUTUBE]
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri