Rorschach
Altın Üye
2 kilo daha gitmiş..
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Tarih Boyunca Avrupa'daki Her Hengameyi Kendi Lehine Çeviren ABD'nin Süper Güç Olma Hikayesi
Bazen savaşmadan dahi toprak kazanmış ABD'nin günümüzde süper güç olmasında stratejileriyle birlikte yaver giden şansı da büyük rol oynamış. Sözlük yazarı "diesel1907", ABD'nin her Avrupa karışıklığını fırsat bilerek güç kazandığı ilginç tarihi olayları anlatmış.
![]()
1700'lere gidiyoruz
13 koloni ingiltere'den bağımsızlığını ilan etmek istiyor. ingiltere buna geçit vermek istemiyor. o dönemin ingiliz ordusu dünyanın en güçlü ordularından biri ve dünyanın birçok ülkesinde savaş tecrübesi kazanmış profesyonel askerlerden oluşuyor. dönemin abd'sinin henüz düzenli bir ordusu yok, para birimi tuvalet kağıdından değersiz ve askerlere üniforma alacak parası dahi yok. savaşın başlarında ingilizler üstünlük sağlıyor ama daha sonra gerek ingiltere'deki iç karışıklıklar, gerek ingiltere ile avrupa ülkeleri arasındaki krizlerden dolayı ingiltere buraya tam gücünü veremiyor, aradaki okyanusu da düşününce asker takviyeleri ve mühimmatlar aksıyor ve ingiltere savaşı kaybediyor. böylece abd dünya gücü olma konusunda durumu 1-0'a getiriyor.
![]()
763'te Kuzey Amerika'da bulunan koloniler
şu anda abd'nin başında aykut kocaman olsa takımı defansa çeker ama o zamanlar aykut yok. abd'nin eline bir başka fırsat geçiyor. 13 koloninin batısında bugünkü midwest (ortabatı) bölgesi ispanyollar'a ait ama ispanyollar burayı savaşla fransa'ya kaptırıyor. fransa daha doğrusu napolyon burada aynı yıllar önce ingilizlerin yaptığı gibi bir koloni kurmak istiyor. bu sırada napolyon ile avrupa ülkeleri arasında savaş çıkıyor ve haiti'deki fransız kolonisinde köleler silahlanıp isyan başlatıyor. haiti'de isyandan ve salgın hastalıktan dolayı on binlerce fransız askeri telef oluyor. abd hemen bu fırsattan yararlanmak için fransa'ya gidip "kuzey amerika'daki topraklarınızı bize satın" diyor. napolyon en başta kabul etmiyor ama sonra bunca sorunla ve düşmanla uğraşırken amerika'ya yollayacak yeterince askeri olmadığını görüyor bu toprakları koruyamayacağını anlıyor. bu durumda bu toprakları abd'ye satmazsa ispanya veya ingiltere savaşarak alacak ve fransa ezeli rakipleri önünde dezavantaj yakalayacak. bu durumda napolyon bu toprakları dönümü 23 cent karşılığı yani bedavaya abd'ye satıyor.
![]()
Amerika tarafından Fransa'dan alınan Louisiana toprakları
böylece abd tek kurşun atmadan topraklarını 2'ye katlıyor ve durumu 2-0'a getiriyor.
böylece avrupa'da yaşanan 2 kriz ve avrupalı güçlerin abd'yi hafife alması sonucu abd 2 kez atağa kalkmış oluyor. 1810'larda avrupa yine karışık ve yine kendi aralarında savaşıyor ve abd yine bunu fırsat bilerek eskiden avrupalılarla müttefik olan kızılderililere saldırıp bugünkü oklahoma'dan kanada'ya kadar olan bölümü ele geçiriyor. hakeme baktım, gol çizgiyi geçti diyor. durum şimdi 3-0.
1819'da abd ile ingiltere oregon bölgesi yüzünden savaşın eşiğine geliyor.
oregon'u denizden ingiltere, karadan abd keşfetmiş ve ikisi de bölgeye hakim olmak istiyor. ingiltere savaş gemilerini oregon kıyılarına çekiyor ve saldırıya başlamak için askerler emir bekliyor. aslında bu bir blöf çünkü ingiltere'nin ekonomisi çökmüş durumda ve yeni bir savaşa girecek parası yok. abd bu blöfü yemiyor ve kendi blöfünü yaparak savunma pozisyonu alıyor. en sonunda tüm avrupa'yı saran ekonomik kriz yüzünden ingiltere abd'ye açmak istediği savaşı açamıyor ve oregon'u kaybediyor. teselli ödülü olarak vancouver ingiltere'ye kalıyor ama atı alan üsküdar'ı geçmiş oluyor.
bundan birkaç yıl sonra abd'yi hafife alan taraf bu kez ispanya oluyor.
abd bu kez gözünü florida'ya dikmiş. ispanya o sırada avrupa'daki sorunlarla ve iç karışıklıklarla uğraşıyor ve amerika gizlice vatandaşlarını florida'ya gönderip silahlandırıyor. ispanya'nın okyanus ötesinde bir savaş yapmaya ne bütçesi ne de yorgun ordusu el vermiyor ve ispanya bölgeyi savaşmadan terk ediyor. böylece abd güneş kremini ve plaj havlusunu alıp miami'ye uzanıyor.
abd ispanya'dan florida'yı almakla yetinmiyor, ispanya'nın zayıflığını fırsat bilerek o sırada ispanyolların hakim olduğu teksas bölgesine de sulanmaya başlıyor. hikaye yine aynı. ispanya avrupa'da krizle ve savaşlarla uğraşıyor ve okyanus ötesindeki teksas'a yeterince asker yollayamıyor. ispanyol kolonisi meksika kendi çabalarıyla bir ordu kuruyor ama abd meksika'nın başkentine kadar hiç zorlanmadan iniyor. sonra teksas abd'ye katılıyor.
![]()
ABD'nin genişlemesi
avrupa'da ne zaman kriz olsa abd güç ve toprak kazanıyor.
en başta abd'yi hafife aldığı için pek kastırmayan avrupalılar daha sonra durumun ciddiyetini anlıyor ama okyanusun ötesine binlerce asker çıkartmak hem masraflı, hem riskli hem de her ülke kendi meseleleriyle uğraştığı için kimse uğraşmıyor. mesela abd hawaii'yi tek kurşun atmadan alıyor.
ingiltere ile rusya savaşın eşiğine geliyor ve ingilizler o zamanlar rusya'nın toprağı olan alaska'yı ele geçirmek için hazırlıklara başlıyor. bunu gören rusya burayı savaşta kaybedeceğini düşünerek bari bedavaya gitmesin diye abd'ye satıyor. bugün alaska'dan çıkan petrol, doğal kaynaklar ve balık düşünüldüğünde abd burayı neredeyse bedavaya almış oluyor.
kısaca avrupalılar ne zaman birbirini yese abd fırsatı gole çevirmiş. genelde insanların aklına birinci ve ikinci dünya savaşları geliyor ama abd bunu 1700'lerden beri çok iyi bir şekilde yapıyor. özellikle ülkenin ilk 10 başkanı diplomasi konusunda çok güçlü ve kartlarını çok iyi oynamış. gerisi de çorap söküğü gibi gelmiş.
Öldükten Sonra Tanrı ile Karşılaşan Birinin Hayatın Anlamını İdrak Ettiği Enfes Hikaye: Yumurta
Geçtiğimiz yıllarda çok ses getiren ve filme de uyarlanan Marslı'nın yazarı Andy Weir'ın bu güzel hikayesini Sözlük yazarı "karaage" çevirerek güzel bir amme hizmeti yapmış.
![]()
evine giden yolda öldün
bu bir trafik kazasıydı. dikkate değer pek bir şey yoktu -ölmüş olman haricinde-. geride eşini ve iki çocuğunu bıraktın. senin için acısız bir ölüm oldu. sağlık görevlileri ellerinden geleni yaptılar ama beyhude yoruldular. vücudunun her yeri öylesine parçalanmıştı ki, inan bana ölmüş olman çok daha iyi.
böylece benimle tanıştın.
“ne... ne oldu?” diye sordun. “neredeyim ben?”
“öldün” dedim, lafı dolandırmadan. kelimeleri evirip çevirmenin anlamı yoktu.
“yolda bir... bir kamyon vardı ve arabam savruluyordu...”
“aynen öyle” dedim.
“yani ben... öldüm mü?
“hı hı. ama kendini kötü hissetme. neticede herkes ölür” dedim.
etrafına bakındın. hiçliğin ortasındaydık. sadece sen, ve ben... “burası neresi?” diye sordun; “ahiret mi?"
“öyle bir şey işte” dedim.
“sen tanrı mısın?” diye sordun.
“evet” dedim, “ben tanrıyım”
“çocuklarım... eşim...” diye sayıkladın.
“onlara ne oldu?”
“onlar iyi mi?”
“işte görmek istediğim şey bu!” dedim. “henüz öldün ve tek endişen ailen. tuttum bu tavrını”
büyülenmiş gibi bana bakıyordun
sana göre pek de tanrıya benzemiyordum. sadece bir adamdım. ya da bir kadın. tam olarak seçemediğin bir otorite gibi. kadir-i mutlak bir tanrıdan ziyade ciddi bir edebiyat hocasına benziyordum.
“endişelenme” dedim, “ailen iyi olacak. çocukların seni her açıdan mükemmel biri olarak hatırlayacak. sana eleştirel gözle bakacak kadar büyümemişlerdi. eşinse epey ağlayacak. fakat içten içe rahatlayacak. dürüstlüğümü mazur gör ama evliliğin dağılmak üzereydi. eşinin bu rahatlama hissinden ötürü büyük bir suçluluk duyacağını da bil; kefaretini ödeyeceğini bilmek seni belki rahatlatır.”
“vay be... peki şimdi ne olacak? cennete mi gidiyorum cehenneme mi?”
“ikisi de değil” dedim, “reenkarne olacaksın”
“haaa, demek hindular haklıydı...”
“tüm dinler ve inançlar kendilerince haklıdır” dedim, “gel biraz yürüyelim”
boşluğun ortasında yürürken beni takip ettin. “nereye gidiyoruz?”
“belli bir yere değil” dedim, “sadece sohbet ederken yürümek hoş oluyor”
“öyleyse bunun amacı nedir” diye sordun, “yeniden yaşama döndüğümde bomboş bir zihnim olacak değil mi? bir bebek olacağım. tüm tecrübelerimin ve bir önceki hayatımda yaptığım hiçbir şeyin bir önemi kalmayacak”
“hiç de öyle değil!” dedim, “içinde geçmiş yaşamlarının tümüne ait bilgi birikimini ve tecrübeyi taşıyorsun. sadece şu an hatırlamıyorsun o kadar”
yürümeyi kestim ve omuzlarından tuttum. “ruhunun ne kadar muazzam, güzel ve muhteşem olduğunu hayal bile edemezsin. bir insan zihni senin esasında ne olduğuna dair çok az şey kavrayabilir. bir bardak suya parmağının ucunu dokundurarak sıcaklığını anlamak gibidir bu. kendine ait küçük bir parçayı hazneye daldırırsın ve geri çektiğinde ona ait tüm tecrübeyi artık edinmişsindir. son 48 yıldır bir insan bedeni içindeydin. bu yüzden kendine gelip engin bilincinin farkına varman biraz zaman alabilir. burada yeterince kalırsan her şeyi hatırlamaya başlarsın. fakat iki yaşam arasında böyle bir şey yapmanın anlamı yok.
“peki öyleyse kaç kez reenkarne oldum ben?”
“ohooo... çok kez. ve her birinde farklı hayatlar yaşadın” dedim. “mesela bundan sonraki yaşamında m.s. 540 yılında çinli bir köylü kızı olarak dünyaya geleceksin.”
“bir dakika, nasıl yani?” diye afalladın. “beni zamanda geri mi yollayacaksın?”
“eh, teknik olarak öyle denebilir sanırım. zaman, senin bildiğin anlamıyla, yalnızca hayat sürdüğün evren için geçerli. işler benim geldiğim yerde biraz daha farklı.”
“senin geldiğin yer mi!?
“elbette. ben de bir yerden geliyorum. farklı bir yerden. ve orada benim gibi başkaları da var. biliyorum, oranın neye benzediğini öğrenmek istiyorsun ama malesef bunu algılaman mümkün değil.
“hadi ya...” dedin biraz moralin bozulmuş halde, “ama bir dakika, farklı yerlerde ve zamanlar reenkarne oluyorsam, bir yerlerde kendi kendimle karşılaşmış olabilirim değil mi?”
“tabii ki. bu zaten sürekli oluyor. sadece kendi ömürlerinin farkında olan iki yaşamın karşılaşıyor ve ne olduğunu asla anlamıyor.”
“öyleyse tüm bunların anlamı ne?”
“ciddi misin?” diye sordum, “ciddi misin yani bana hayatın anlamını mı soruyorsun? sence de biraz klasik kaçmadı mı bu?”
“eh evet ama makul bir soru bence” diye direttin.
gözlerinin içine baktım ve dedim ki: “hayatın anlamı, tüm bu evreni yaratmamın amacı, senin olgunlaşmandır.”
“insanlıktan mı bahsediyorsun? insanoğlunun olgunlaşmasını mı istiyorsun?”
“hayır, sadece sen. bu evreni sadece senin için yarattım. her yeni hayatınla birlikte büyüyor ve olgunlaşıyorsun, ve böylece daha da muazzam bir idrak sahibi oluyorsun.”
“sadece ben mi? peki ya diğer insanlar?
“diğer insanlar diye bir şey yok. bu evrende yalnızca sen ve ben varız”
boş boş baktın yüzüme. “ama dünyadaki o kadar insan...”
“hepsi sensin. senin farklı hayatların.”
“bir saniye... ben... herkes miyim?”
tebrik edercesine sırtına vurdum ve “nihayet anlamaya başladın işte” dedim.
“ben yaşamış tüm insanlar mıyım?”
“veya yaşayacak olan tüm insanlar, evet.”
“cengiz han mıyım?
“aynı zamanda madonna’sın” diye ekledim.
“adolf hitler miyim?”
“ve onun öldürdüğü milyonlarsın.”
“peygamber miyim?”
“ve ona inanan herkes...”
sustun kaldın.
“her cinayetinde, kendini öldürüyordun. yaptığın her iyiliği kendine yaptın. insanların yaşadığı ya da yaşayacağı tüm mutlu veya hüzünlü an, sadece senin hatırandır.”
uzun bir süre düşündün...
“neden?” diye sordun. “neden yapıyorsun tüm bunları?”
“çünkü sen de bir gün benim gibi olacaksın. çünkü sen busun. benim türümdensin. benim çocuğumsun.”
“yok artık!!” dedin kuşkuyla. “benim de bir tanrı olduğumu mu söylüyorsun!?”
“hayır. henüz değil. sen bir fetüssün. halen büyüyorsun. tüm zamanlardan geçip tüm insanların hayatını yaşadığında, doğmana yetecek kadar büyümüş olacaksın.”
“yani tüm evren...” dedin, “hepsi sadece...”
“bir yumurta” diye tamamladım cümleni.
“artık bir başka hayata gitmenin vakti geldi” dedim.
ve gönderdim seni.
Aldatan Sevgiliyi Çok Basit Bir Yolla Nasıl Dumura Uğratabileceğinizi Gösteren Bir Hikaye
Sözlük yazarı "albastropos"un hikayesi, bazı şeylerin kafada bittiği zaman yapılabilecek bir şey kalmadığını da kanıtlıyor bir yandan.
gerçek bir anım
üniversitedeyim o zamanlar. sevgilim evde. ben dersten geldim. kapıyı açtım. ama içimde sebepsiz bir huzursuzluk vardı minibüsle gelirken. her neyse. huzursuzluktan dolayı kapıyı usulca açtım. içeride holde kimse yok. kapıdan ilk gördüğüm, mutfak boş. odama yöneldim. odamdan sesler geliyor. ağlıyor gibi. yaklaştıkça sesler inlemeye benzemeye başlıyor. sonra dizlerim titremeye başladı. kapının önünde durdum. derin nefes aldım. gelen seslerden içeride biriyle seviştiğinden emindim. kapıyı usulca açtım. bana baktılar. korktular toparlandılar. yüzümü hiç bozmadan kibar ve sakin bir sesle "rahatsız olmayın" dedim.
sonra kapıyı kapatıp içeri geçtim.
bir bira açtım. cips hazırladım. bir film açtım ve ayaklarımı uzatıp sakince film izlemeye başladım. ilk önce içeri bıçak falan almaya gittim sandılar sanırım. birkaç dakika gelen olmadı. sonra da kapının açılma sesini duydum. fısıldaşıyorlardı. beni izlediklerini hissediyordum. "delirdi mi bu" diye fısıldaşıyorlardı. sonra arkadaşım kaçar adımlarla kapıya yöneldi. evet arkadaşımdı sevgilimin yattığı eleman. "x yine gel" diye seslendim. kapadı kapıyı. kız arkadaşım usul adımlarla yanıma geldi. "nası yaa" diye kızar tonda bana bi çıkış yaptı. cevap vermedim. bir tepki vermedikçe bozulmaya başladı. "bir şey desene" diye bağırmaya başladı. ne yapsa da tepki vermedim. "hiç mi sevmedin ya" diye ağlamaklı bağırmaya başladı. arkadaşım için "sıkıntı yok benden izin almıştı" dedim (yok öyle bir şey).
böyle deyince krize girdi. ağlayarak yumrukladı beni. gözlerini açamıyordu bana vurup ağlarken. hayattan tiksinmişti. ben biramı içmeye devam ettim. ortalığı dağıtıyordu, ben istifimi bozmuyordum.
yıllarca beni hep aradı, takip etti internet ortamlarında, yeniden başlamaya çalıştı benimle.
hep sakince cevapsız bıraktım sorularını.
Tamı tamına yüz adet başı olan bu varlığın tanrılara karşı verdiği savaş, insanoğlunun olaylara bakış açısının incelikli ve derin bir alegorisi.
![]()
gaia (bir nevi toprak ana diyebiliriz), iktidara gelen her tanrı soyundan bir zaman sonra illaki nefret eder
kocası uranos'u devirmek için oğlu kronos'a tırpanı o verir; sonradan oğlunu devirmesi için zeus'a ilk akıl veren de o'dur. zeus'un da iktidarlık süresinin dolduğuna karar veren gaia ilk önce bağrından gigant'ları doğurur. ve onlara ölümsüzlüğü bahşeder. gaia'nın bu ilk darbe girişimi başarısız olur: gigantlar ölümsüzdü, tanrıların onları öldürmesi olanaksızdı. bu durumu gören zeus ömrü hayatında ilk defa fayda sağlamanın esas olduğu bir birleşme yapar. bir insanın sadece bu canavarları öldüreceğini bildiği için, insan olan alkmene'yi gebe bırakır. böylelikle herakles doğmuş olur. herakles'in savaşa müdahale etmesiyle beraber tanrılar gigantları teker teker öldürür. (tanrılar sadece onları tutuyordu, son bir ok darbesini herakles atar ve bu şekilde ölürlerdi.)
bunu gören gaia çok sinirlenir. siniriyle birlikte içinde o kadar büyük bir nefret biriktirir ki bu nefret zamanla somut bir canavara dönüşür: typhon.
bu devasa canavarın yunan mitolojisinde eşi benzeri yoktur. hesiodos onu şöyle tasvir eder:
"ayakları yorulmaz bilmez bu yaman tanrının,
yüz yılan başı yükselir omuzlarından,
çıkarıp korkunç kara dillerini,
bu ejder kafasındaki gözleri de
ateş alev saçar kara kaşları altından,
sesler yükselir bu korkunç başlardan
akılları donduran türlü türlü sesler:
kimi zaman yalnız tanrıların
anlayacağı seslerdir bunlar,
kimi zaman azgın bir boğanın böğürtüsü,
kimi zaman amansız bir aslanın kükremesi,
kimi zaman köpek yavrularının bağırması,
kimi zaman dağlardan yankılanan ıslık. "
gaia onun tam olarak güçlendiğini anlayınca serbest bırakır
algoritması direk olympos'a saldırmak olan bu canavar, hiç vakit kaybetmeden yola koyulur. olympos tanrıları karşılarında typhon'u gördüklerinde o küçük dillerini yutarlar. (küçüktür herhalde) o kadar korkunç, o kadar karşı konulamaz bir hali vardı ki, tüm tanrılar kaçacak delik ararlar. gerçekten de olympos'ta athena'dan başka kimse kalmaz. tanrıların hepsi mısır'a varıncaya kadar arkalarına bakmadan kaçarlar: zeus bir koçun içine girer. hera bir ineğin, aphrodite bir balığın, dionysos bir keçinin, artemis bir kedinin, hermes bir mısır leyleğinin içine girer. burada bir parantez açayım: tanrıların mısır'a kaçması ve içine girdikleri hayvanlar tesadüfi değildir. hikayeyi yazan mitograflar tanrıları mısır'a sürerek, yunan inanışını mısır inanışına bağlı kılmak istemişlerdir.
mesela zeus'un koç şekline girmesi gayet bilinçli bir seçimdir: mısır tanrısı amon'un simgesi bir koçtur. aynı şekilde; inek şekline giren hera isis'i, kedi şekline giren artemis mısır tanrısı path'ı temsil ediyordu. böylelikle tüm yunan tanrılarını teker teker mısır tanrıları ile özdeşleştirdiler. bu ek bilgiyi verdikten sonra tekrar konumuza dönelim: hmm nerede kalmıştık, heh tamam: typhon'a karşı sadece athena pozisyon almıştı. ona cesur ve bilgece sözler söylüyordu: kendisinin ne kadar yüce bir tanrı olduğuna dair, kimseden korkmadığına dair vs. tabii bir kuş kadar aklı olan typhon'a bu sözlerin hiç biri tesir edemezdi. bunun üzerine athena olympos'tan mısır'a doğru bağırdı: "ne kadar korkak tanrılarsınız." sonra babasına dönerek: "bir de tanrıların en güçlüsü olacaksın. kızını burada tek başına bırakan korkak bir tanrıdan başkası değilsin sen!" bunu duyan zeus baya bir gaza gelir ve saklandığı yerden çıkarak olympos'a giderek typhon'un önüne çıkar: çıkmadan evvel apollon o'na nasıl karşı koyacağını sorar. zeus ise uranos'u hadım eden tırpanını alarak karşı koyacağını belirtir.
bu sözleri söylerken hiç de gerçekçi değildi zeus. evvela canavarın karşısına çıktığında ona şu sözleri söyleyecekti: "ben tüm tanrıların kralıyım. senden saygı görmem gerekiyor. tüm bu hükümranlığı aramızda payla....." zeus sözlerini bitiremeden typhon saldırıya geçer. zeus'un tüm sinirlerini koparır. zeus artık ayakta duramayacak bir duruma düşmüştü. o kadar çaresizdi ki, bir insana dahi karşı koyamayacak bir durumdaydı. zeus ölümsüz olduğundan dolayı öldürülemezdi. typhon onu bir mağaraya taşıdı ve başında bekçi oldu. bu gaia'nın buyruğu idi. diğer tanrıların en kısa zamanda zeus'a yardım edeceklerini biliyordu.
typhon bazı zamanlar bekçilik görevini delphyne'ye bırakıp etrafı kolaçan etmeye giderdi. delphyne de çok korkunç bir canavardı, ama tabii typhon reis kadar değil. (delphoi kehanet tapınağının ismi kendisinden gelir.) her yerde zeus'u arayan hermes ve pan en sonunda mağarayı bulurlar. typhon'un bekçilik süresinin bittiğini gördükleri bir gün mağaraya adımlarını atarlar. fakat bekçi olan delphyne'yi kaba kuvvetle yenemeyeceklerini fark etmeleri uzun sürmez. hermes ne yapacağını bilmez halde arkadaşı pan'a bakar. pan'ın aklından o an çok iyi bir plan geçmektedir: plana göre; pan, delphyne'nin sesinin aynısını çıkaracak ve bunu duyan canavar ise korkarak panik halinde etrafa bakınacak. tam o anda ise hermes bu durumu fırsat bilerek zeus'un vücudunu ve sinirlerini kaptığı gibi tüyecekti. plan pan'ın düşündüğü gibi olur. ve zeus'u kurtarırlar.
ama typhon hâlâ yaşıyordu ve gücünden hiç bir şey kaybetmemişti
tanrıların hepsi birleşse dahi ona karşı bir şey yapamayacaklarının farkındaydı. tüm umutların tükendiği bir vakitte kader tanrıçaları moiralar devreye girer. bu tanrıların gücü tüm tanrılardan üstündür. çünkü mutlak olan "kader" kavramının yöneticileriydi. zeus bile onlardan çekiniyor ve güçlerine karşı bir baş kaldırı düzenleyemiyordu. moiralar kararını verirler: "bu ilkel canavarın tüm dünyayı kontrol etmesine izin veremeyiz." bunun üzerine typhon'u yanlarına çağırır ve ona çeşitli vaatlerde bulunurlar. girişeceği son savaş için ona çok güçlü gıdalar vereceklerini söyler. typhon, garibim ne bilsin kader'in ona bir oyun oynadığını. verilen gıdalar insanların yediği gıdalardan başka bir şey değildi. tüm bu gıdaları yedikten sonra typhon'un azametinden hiç bir şey kalmamıştı, tamamıyla güçten düşmüştü. kader tanrıçaları, zeus'a saldırı emrini verir. zeus durur mu hiç; koskocaman sicilya adasını olduğu gibi typhon'un üzerine atar. typhon ölmüştü. fakat bu dünyada onun izini etna yanardağı'nın azametinde görüyoruz.
![]()
Etna Yanardağı
Dünya mastürbasyon şampiyonu
Tokyolu Masanobu Sato neredeyse 10 saatle 'dünyanın en uzun süreli mastürbasyon yapan adamı' unvanının sahibi...
Masanobu Sato mastürbasyon konusunda kesinlikle utangaç değil. Hatta San Francisco'da yapılan yıllık Masturbate-a-thon (mastürbasyon maratonu) sırasında kalabalıkların önünde kendini tatmin etmekten hiç çekinmedi. Üstelik ona ödül getiren teknikleri basına detaylarıyla anlattı.
Alanında iki kez dünya şampiyonu olan Sato, her sabah güne başlarken 2 saat boyunca mastürbasyon yapıyor. Bu süreçte kız arkadaşı ise ona aldırmadan günlük ev işlerini yapıyor.
"BU İŞE ÇOK EMEK VERİYOR"
Erkek arkadaşına zaman tutarak da yardımcı olan genç kadın, "Bu işe çok emek veriyor ama benim de kendi hobilerim var" diyor.
2009'da kendi rekorunu 9 saat 58 dakikayla kıran Sato'nun bir önceki rekoru 9 saat 33 dakikaydı. (ntv)
Osmanlı İmparatorluğu Coğrafi Keşifler Konusunda Neden Ciddi Başarılar Elde Edemedi?
Sözlük yazarı "earendill", coğrafi keşif yaparak ciddi maddi kazançlar, sömürge kazanımı elde eden ülkelerin aksine Osmanlı'nın neden bu fırsatlardan mahrum kaldığını açıklamış.
![]()
coğrafi keşifler çağında öne çıkan bütün devletler okyanus kıyısında olanlardır. bunlar kendileri dışındaki devletleri engellemişlerdir. günümüzde küçük bir ülke olan portekiz, ya da hollanda filan o devirde devasa sömürgelere sahiptiler, çünkü okyanusa kıyıları vardı.
osmanlı devleti'ninse sadece akdenize ve karadenize kıyısı vardı, okyanusa çıkmamız cebelitarık'tan çıkmamızı gerektiriyordu ve bu da zordu, çünkü orası başkasının elindeydi. donanmaları lojistik olarak desteklemek de mümkün değilmiş, çünkü portekiz direk açılırken, biz ancak bütün akdenizi geçtikten sonra savaşı da göze alırsak okyanusa açılabiliyorduk. ve dönüş de gene aynı şekilde. bu yüzden okyanus denizciliği bizde gelişmemiş.
![]()
Osmanlı donanması
biz de elimizden gelenin en iyisini yapıp akdenize kıyısı olan neredeyse bütün kuzey afrika ülkelerine el atmışız. kurulduğumuz coğrafya itibariyle sınavımız buymuş, bu kadarını yapabilmiş, devamını yapamamışız.
"kızıldeniz'e kıyısı vardı, niye oradan okyanusa açılmadı?" diye merak edenler için
kızıldeniz'e osmanlı devletinin sadece merkezi idaresine tabi kıldığı uzak eyaletlerinin kıyısı vardı. yani arap bölgelerinden ve mısır'dan bahsediyorum. cebelitarık bölgesi de aynı şekilde. buralar nüfusça osmanlı olan yerler değil, fetihler yoluyla elde edilmiş, ama türkçe konuşmayan toplumların yaşadığı, vergiyle bağlı bölgeler. anavatandan yani anadolu kıyılarından kızıldeniz'e deniz yoluyla ulaşım yok. bu da kızıldeniz'de ayrı bir donanma kurulması zorunluluğu demek, bu da lojistik birçok zorluk getiriyor, kendine göre güvenlik riski de var, bir deniz savaşı çıksa afrika'yı dolaşmadan anadolu'dan yardım gönderemezsiniz mesela, isyan çıksa araplar el koysa yapacak bir şeyiniz yok. kızıldeniz'de osmanlı donanmasına ait gemiler var, ama bunlar süveyş ve basra tersanelerinde sıfırdan inşa edilen gemiler. baştan kuruyorsunuz yani her şeyi. o bölgeden hint okyanusu'na kadar portekizliler hüküm sürüyordu, bu bölgedeki donanmalarıyla osmanlı devleti de bazı seferler düzenliyor, hindistan'a filan gidiyor, ama işte yeterli olmuyor. en iyi denizcilerimizden piri reis çıktığı seferde portekizlilerle savaşı göze alamayıp dönüyor, ceza olarak boynu vuruluyor. gene bir başka denizci seydi ali reis portekizlilerle karşılaşıyor, o da birçok gemi kaybedip geri çekiliyor. böyle böyle bir noktadan sonra doğu yönüne devam edilmiyor. akdenize odaklanılıyor.
![]()
Hint Okyanusu'nda Osmanlı filoları
sokullu zamanında (ki akıllı adammış) süveyş'e kanal açılmak istenmesinin de sebebi budur
asıl donanmayı oradan okyanusa çıkarabilmek ve portekizlilerle savaşacak güce erişmek. ama açamamışlar, hakimiyet de kuramamışlar. "süveyş kanalını açsalarmış madem, bak, adamların vizyonsuzluğu gene kanıtlandı, görememişler geleceği" diyen adamlar da bence haklı değil. vizyon varmış, fikri düşünmüşler de, işin mali boyutu var, işgücü boyutu var, o kadar kolay mı? aha, kanal istanbul 2010'dan beri ortada, daha kazma vurulabildi mi? ömürleri, paraları yetmemiş.
![]()
Sokullu Mehmet Paşa
yani bugünkü köylülüklere kızıp, kızdığımız insanlar osmanlı'yı da sahipleniyor diye osmanlı'ya da "vizyonsuzlar, tembeller" filan diye tarihi açıklayamazsınız. hayat böyle vizyonlular, vizyonsuzlar diye açıklanabilecek kadar basit değil.
portekizliler, ispanyollar, ingilizler, hollandalılar, fransızlar denizcilikte gelişti de tesadüf mü bu yani?
portekizliler, hatta tarihin en büyük imparatorluklarından ispanyollar, o zaman çok vizyonluydu, kömür-demir çelik çağı başlayınca mı vizyonsuz oldular? hayır, kömür, demir, bunlar ispanyollarda yoktu, ingilizlerde ve almanlarda vardı. o zamana kadar "vizyonsuz" olan ve denizlere açılamayan almanlar birden vizyonlu mu oldular da sanayi devrimi yaptılar, hayır, onların önünde (batısında) çıkmalarını engelleyen ingiltere vardı, okyanusa kolay açılamıyorlardı, sömürge edinemediler, ama sanayi üretimi yapmalarına engel olmadı bu, "çünkü çok vizyonlu" olduklarından değil, topraklarında demir kömür çok bol ve ucuz bulunduğundan.
her şey "benim mükemmel vizyonumu paylaşan biri yönetse işler süper olurdu, uzaya gidilirdi" diye açıklanamıyor maalesef.