Taverna

Konu sahibi son olarak 645 gün önce görüldü
fave'nin hala sürgünde oluşu jhjh
hoş geldin majiko

images-16.jpeg
 
serkeş bir yol sersemliği



krom saatimden kendi yüzümü görmeye yeltendi gözlerim
teğet geçti. demiri tutarken..
gördü...
minibüs şoförü Sezar!
tarihin bilmem hangi bayırına vites atıyordu.

al şu beş lirayı dedim. bir adet krematoryum sapağına..
kafasını bile çevirmedi, sanki dökülen saçlarından arta kalan
bir zeytin dalı taç oluvermiş.
tarihi eliyle devirmiş Sezar beş lirayı aldı avucuna..

para üstünü aldım, krematoryum sapağına vardım.
inerken krom saatimden yansı Sezar
tarihin bilmem hangi bayırında
kan ile var olmuş kırmızı bir ışık beklerken..

şimdi kim yanıyor, bilmiyorum.
güneş hiç doymayan bir çocuk misali parıldıyor.
bense hiç kimse cesaret edemiyorken, bakıyorum.
güneşin tam ortasına,
ışık hiç bu kadar acı yansıtmamıştı.

demek ki;
acılar üzerimizde, ısıtırken ağırlaşmak için..
yaşamak, farkındasızca acı çekmektir.

05,10,2021 - 01:07 tasavvuf şairi ibn majik
 
İki saattir aynı kafede oturuyorduk ve ben ne büyük bir eşşekmişim ki iki saattir “kedi” muhabbeti dinleyip “Mmm, tabiî tabiî, aynı fikirdeyim” diye anlattıklarını onaylıyordum. “Kedi asildir” dedi, onayladım; “Kedi karakterlidir” dedi, katıldım; “Kedi özgürlüğüne düşkündür” dedi, “Bravo” dedim. Sonra başladım ben de kediyi övmeye. “Başladım” dediysem niyetlendim sadece. Çünkü o kedinin bütün meziyetlerini övmüştü, bana övecek bir şey kalmamıştı. “Kedi eee... Kedi ööö...” deyip övecek bir halini, tavrını arıyordum ama bulamıyordum. Sonunda biraz bulamamaktan, biraz da benim ne kadar coşkun bir kedi sever olduğumu anlayıp etkilensin diye “Ben var ya ben, kedinin daşşağım yiyiim be!” dedim. Hatta gaza gelip “Keşki imkân olsa da hepimiz kediye bi kere versek, öyle seviyorum yani” diye de ekledim. Ben böyle deyince kısa bi suskunluk oldu. Kahvelerimizden son bir yudum aldıktan sonra hesabı isteyip kalktık.

Otobüs durağına doğru sessiz sessiz yürürken tam ben asıl konuya, yani ondan ne kadar hoşlandığıma gelecekken, birden yalnız başına uzanmış uyuklayan bir kedi gördü. Koştu, hemen hayvanı kucağına aldı ve “Jamım! Ja-mııııım! Ne tatlı şeysin sennn. Ayy kıyamaaam” diye hayvanı gıdısından sevmeye başladı. Zaten sıcaktan mayışmış kedi de kendini onun körpe kollarına teslim etti. Ben durur muyum ? Durmadım ! Kediyi bir amaç değil, yakınlaşmak için bir araç olarak görüp bu bağlamda ben de “Ay ay! Pofuduk pofuduk” diye **Spam/Adversiting**çasına sevmeye başladım. Ama kedi bana “ffııff 'ladı. Bunun üzerine o “Senden pek hoşlanmadı galiba” dedi. Ben “Yok yok! O sevdiğinden öyle yapıyor, diy mi kızışı, diy mi aşkısı ?” diye sevmeye devam ettim, yine “ffıfff ladı. Tırsarak ama kararlılıkla sevmeye devam ettim. En sonunda hayvan elimi tırmalıyınca ve ben de otomatikman ve reflekssel olarak onun anasına küfredince ortam biraz gerildi tabiî. Kediyi bırakıp otobüs durağına doğru hiç konuşmadan gittik. Otobüse bindi gitti...

Dergiye gittim, konuyu Memo Tembelçizer’e açtım. “Bak Memocuğum, benim kedi denen canlısalla alıp veremediğim hiçbir şey yok. Benim derdim bir hayvana bu kadar çok şey yüklenmesinde. Artık kedi, kedi olmaktan çıktı Memo ! Ne yazık ki o artık sosyal statü göstergesi oldu, insanlar arası iletişim aracı oldu ve en kötüsü sektör oldu. Yapmayalım, etmeyelim, bir hayvana bu kadar anlam yüklemeyelim. Hayvandır ne yapacağı belli olmaz, yarın bir gün bi şerefsizlik edecek, sonra ben değil, siz bütün enteller utanacaksınız!” dedim. “Umutçuğum, bence sen kediye haksızlık ediyorsun, tanısan onu sen de çok seversin” diye söze başladı ve o da başladı kediyi “Karakterlidir, sözünün eridir, paraya tamah etmez” diye övmeye mövmeye. Bunun üzerine “E öyleyse Memocuğum ben bundan sonra sizinle keseyim selamı sabahı, gideyim kediyle takılayım. Zira anlattığına göre kedi hepinizden daha şerefli, haysiyetli biriymiş. Olur mu a Memocuğum?” diye sitem ettim. “Yıh yıh yıh” diye güldü. Ben de vurdum kapıyı çektim gittim.

Konuyu dergideki diğer arkadaşlara da açtım ama kimle konuştuysam söylediklerimin saçma
olduğundan, hayvanları sevmeyen birinin insanları da sevemeyeceğinden, dolayısıyla benim zalim,
duygusuz bir denyo olduğumdan falan bahsettiler. Kimseye asıl derdimi anlatamıyordum. “Ulan” dedim, “yazıklar olsun, şu hayatta bi kedi kadar değerimiz yokmuş” dedim. Kendimi odama kapattım. Evet yine ben haklıydım. Bütün dergi çalışanları benim sabahtan beri anlatmak isteyip de anlatamadığım şeyi uygulamışlardı. Bana karşı olan nefretlerini, eleştirilerini kedi üzerinden, kediyi kullanarak yönlendiriyorlardı. Bu sevgisiz ortamda daha fazla kalamazdım. Şimdi, şu anda gitmeliydim. Tekrar Memo’nun yanma gidip kedi konusunu bu ayrı kaldığımız zaman zarfı içinde çok düşündüğümü, benim haksız, kendisinin ve bütün dergi çalışanlarının haklı olduğunu söyledim. Ardından da bakkala gideceğimi, dışarıdan bir şey isteyip istemediğini sordum. İki milyon verdi, iki kutu kola istediğini söyledi. Sonra MetÜst’ün yanma gittim, o da bi sigara istiyormuş. Böyle böyle bütün dergiyi dolaştım. Üç ordan beş burdan alıp 23 milyon gibi yabana atılmayacak bir sakal yaparak vurdum kapıyı çektim gittim.

Yolda bilinmezliğe doğru adım adım giderken bir yandan nasıl olup da bu değer kıymet bilmez insanlarla bu kadar yıl birlikte kalabildiğimi düşünüyor, bir yandan da “Hayat ne acayip lan” diye kendi kendime konuşuyordum. Zira daha bu sabah yeni bir aşka yelken açacakken şimdi işi bırakıp çekip gidiyordum. Beşiktaş’a kadar gittim, parktaki topun üzerine oturup düşünmeye başladım. “Vay be” dedim, “bi kedi yüzünden düştüğüm şu hallere bak” dedim. Yirmi dört yaşıma kadar kurduğum güzide hayatımı, şerefsiz bir hayvan gelip anında mahvetmişti. Eve gidemezdim, evdekiler işten ayrıldığımı duyarlarsa beni oyarlardı, dergi zaten benim için bitmişti, sersefil sokakta kalmıştım. İşte o an aklımda şimşek gibi bir fikir çaktı. Neden bu topun içinde yaşamıyordum ki, nasıl olsa gidecek yerim yoktu. Hemen topun içine yırtıp sermek için karton kutu aradım. Bulamadım. İstemek için köşedeki büfeciye gittim. İstemeden önce büfeciyi kıllandırmamak için müşteri kisvesinde iki sosisli yedim, bi limonata içtim. Kesmedi, bi de goralı yedim. Artık gönül rahatlığıyla kutuyu isteyebilirdim. “Abi, ben ev taşıyorum da, sizde fazla kutu var mı ?” dedim. “Yok” dedi. “Öyle mi abi” deyip öbür büfeye gittim. Orda da iki goralı, bi kaşarlı yiyip,
kutu istedim. O da “Yok” dedi. Bi başka büfeye gidip direkt kutuyu istedim; varmış, sağ olsun verdi.

Elimde kutuyla sevinç içinde topa doğru giderken, topun orda duran polisleri gördüm. Soğukkanlılığımı koruyup sanki kutunun içinde bir şey taşı-yormuşum da, sadece oradan geçiyonnuşum gibi yapıp geçip gittim yanlarından. Köşedeki çay bahçesine oturup polislerin topun yanından gitmesini bekledim. Bu bekleyiş çok uzun sürdü, içtiğim çayın haddi hesabı yoktu, param bitmek üzereydi. En sonunda kalkıp biraz da parkta oturmaya karar verdim. Otururken bi kedi geldi, yanıma koyduğum ve o an her şeyim olan, hakkımla aldığım kutunun içine girdi. Çıkarmak isterken bana “fffff’ladı. Kediyle tartışırken o an kendime yabancılaştım. “Lan n’apıyorum ben, mis gibi işimi bırakmış burda bir kutu için bi kediyle uğraşıyorum” deyip doğruca dergiye, dergime döndüm.

Dergi çalışanları gelip siparişlerini sordular. “Abi ben bu hayatta hiç bi boka yaramayan bir hayat beceriksiziyim yaaa” diye ağlamaya başladım. MetÜst “Hayat beceriksiziyim de ne demek, siparişleri alamadıysan bari paramızı ver lan” diye kükredi. “Abi ben sizin paranızla goralı, sosisli yedim, çay içtim yaa” dedim. “Allah belanı versin, haram zıkkım olsun” deyip dağıldılar. Sonra içlerinden en anlayışlısı olan Memo’ya gidip durumu ağlaya ağlaya “Mmmm... Ffıfffffladı... Mmmm... Kutu... Mmmm polisler” diye anlatmaya çalıştım, anlamadı.

Hayat Beceriksizi / Umut Sarıkaya
 
Hafta boyunca iş yolunda mekik dokurken Mercan dede dinledim. İnançta ezgiye düştüğünde ne oynaklaşır, duyulanın ardındaki hisse vakıf olmayan şu an bunu okurken benimle ters düşer. E düşsün. Dün gece yağmur yağarken kendimi tıraş ettim. Üstüme müsvedde diye giydigim beyaz gömlek ile 50 sene öncesi nefes alıyor olsam müzmin bir semtin ağır abisi olarak anılmak işten bile değil, güle oynaya sinerdi. Bilmem kaçıncı haftayı deviriyorum. Bir takım -hayat kalitesine katkıda bulunması adına- kararlar aldım. İstikrarlı oldukça gün be gün işe yarayacağını biliyorum.
 
Bir hışımla haki rengi sırt çantamdan maskemi çıkardım. Minibüs yavaşlamayacak gibiydi. Sağ elimi göğüs hizasında kaldırarak el uzatmıştım. İşaret parmağımdan uzun olan yüzük parmağım şimdi minibüs şoförüne erkekliğimi sergiliyordu. Ağır adımlarla içeri girdim. Şoförün avucuna Nusret'in bilek hareketi edası ile 3,5tl bıraktım. Arkaya doğru ilerledim. Tavana asılı olan yılların teri ile insan korozyonuna uğramış boruya tutundum. Yine bir androgenetik alopesiden nasibini almış dayının telefon ekranına gözüm ilişti. Migo live'a hattı sayılır para bırakmış olan bu garibanın plasebo macerasına şahit oluyordum. Melda Portakal adında bir fake hesaba sanal mucheverler atarken bir yandan da aynı kişi ile thatsapptan konuşuyordu. Melda Portakal kendisine boomer stickerlari atarken bir başkasının şikayeti yüzünden hesabı banlanmış olacak ki dayıya daha ne kadar dayayabilirim çıkartması yapıyordu. Dayı acı haberi öğrendikten sonra hemen thatsappta bulunan migo live yetkilileri kanalın otomatik selam mesajını attıktan sonra Melda Portakal'ın banını açabilir miyiz diyerekten soru sordu. O sırada arka tarafımda kalan koltuk boşalmıştı ve 3 kilometre bayır yukarı yürümüş olmanın verdiği yorgunlukla bu maceradan vazgeçerek koltuğa oturdum. Bacaklarımın ağrısı hafifleyince düşüncelerime odaklanmıştım. Dayı sanal gerçekliğin salt sahteliğinde kurban olduğunun farkında değilken (hiç olamayacak) burada, etrafımda bulunan insanlarında bir çoğunun bilinçli - bilinçsiz benzer sendromlarda boğulduklarını görüyordum. Kimileri kendini çok akıllı sanarak bireysel tatminkarlıkları için insan harcadığını sanarken azınlığın daimi kurbanı oluyordu. Kimileri ise ezikliğin yaşantılarına kattığı buhrandan dolayı sanal sidik yarışında kulvar kovalıyordu. Minibüs ineceğim durağa gelmek üzereydi. Ulan Yavuz dedim kendime ne incelikli haytasın. Aynı azınlıktan kaç bilir kişi çıkarsa sen de o denli anlaşılırlığın ağırlığındasın. Maskemi indirip derin bir nefes aldım. Günün tüm yağmurlarını çeken kaldırımlar kurumaya yüz tutmuşken, eve dönüyordum...
 
Minibüsün camından kırmızı ışıkta sabırsızlıkla bekleyen arabalara bakıyorum. Plakalarını inceliyor ve bir nevi cehennem simülasyonu olan minibüste bir şekilde zaman geçirmeye çalışıyorum. Ve yine aynı soruyu soruyorum kendime, cevap alamayacağımı bile bile, "İnsanlara araçlarının plakalarına adlarını yazdıran güç nedir?" Bilmiyorum ve inan makul bir cevap üretemiyorum. Saat 23.49 ve ben cevaplarını bilemediğim sorularla yüzleşiyorum...

01.11.2021 / İstanbul​
 
o gücün adı derin devlet, meto, kurtlar vadisi, seedat seeker ve bilimum beyaz çorap üstüne takım elbise giyen güruhun gücüdür glu efendi, minibüste otururken bodur bir teyzenin koltukaltına gelmemeni ümit ederekten, hayırlı haftalar diliyorum.
 
Geri