Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Müminlerin annelerinin güzel bir şekilde açıklamaya önem vermesi:

Ebu Bekir b. Abdunahman'dan: "Aişe (r.a.), Rasulullah'm ihtilamdan başka bir sebeple cünüp olarak sabahladığını ve sonra oruç tuttuğunu, söyle*miştir."[816]

Zeynep binti Ümmü Seleme'den: "Bir defa ben Rasulullah'la beraber kadife bir çarşaf altında yatarken hayzımı gördüm. Hemen hayız elbisemi giyindim. Rasulullah bana: 'Hayzını mı gördün?' dedi. 'Evet', dedim. Bunun üzerine beni çağırdı ve aynı çarşaf altında beraber yattık. Ben ve Rasulullah cünüp olduğumuz zaman aynı kapta yıkanırdık."[817]

Urve b. Zübeyr'den: "Aişe (r.a.): Rasulullah (s.a.v.) oruçlu iken kadın*larından bazılarını Öperdi1, dedi sonra güldü..."[818]

Abdullah b. Şihab el Havlani'den: "Aişe'ye misafirliğe gitmiştim. İki elbiseme birden ihtilam olmuşum. Bunun üzerine onları suya batırdım. Bu*nu Aişe'nin cariyesi görerek ona haber verdi. O da beni çağırtarak şöyle dedi: 'Elbiselerini niye böyle yıkadın?' 'Uyuyan kimsenin gördüğünü gördüm1, dedim. 'Elbiselerde birşey gördün mü?1 dedi. 'Hayır1, cevabını verdim. 'Eğer birşey görmüş olsaydın onu yıkar miydin?1 'Andolsun ki ben onu Rasulul-lah'ın elbisesinde kuru olarak tırnağıyla kazıdığını bilirim1, dedi."[819]
 
Sahabe-i Kiram'ın, güzel bir şekilde açıklamaya önem vermesi:

Cabir (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) bir kadın gördü. Bunun üzerine hemen Zeyneb'in yanına geldi. Zeyneb kendisine bir deri tabaklıyordu. Rasulullah ihtiyacını giderdikten sonra ashabının yanına çıkarak: 'Şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Biriniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gitsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir", buyur*du."[820]

Burada değerli sahabe için de yol gösterici kavli, sünneti nakletmekle yetinmiyor. Aksine açıklamanın en güzel bir şekilde olması ve mü'minlerin gönlünde daha fazla etkileyici olması için kavli sünnete fiili sünneti de ekliyor.

Muaviye b. Ebi Süfyan'dan: "Muaviye'nin kız kardeşi Ümmü Habibe Peygamberin hanımına: 'Rasulullah cima yaptığı elbisesiyle namaz kılıyor muydu?' diye sordu. O da: 'Evet, eğer rahatsız edici bir şey görmezse de' diye cevap verdi."[821]

Burada değerli sahabe daha fazla açıklama istiyor. Meselenin meşrui*yeti hakkında soru sormakla yetinmiyor.[822]

Zefıfe (r.a.)'dan: "İbn Abbas'tan azil hakkında sordu. İbn Abbas cariye*sini çağırarak bunlara haber ver, dedi. Sanki o utandı. İbn Abbas bu da öyle yapıyor. Bana gelince ben de öyle yapıyorum. Yani azlil yapıyor." [823]
 
Cinsel İlişkiyle İlgili İlginç Pozisyonlar

Enes (r.a.)'dan rivayetle: "Ebu Talha'nın Ümmü Süleym'den bir oğlu vefat etti. Ümmü Süleym ailesine: 'Ebu Talha'ya ben söylemedikçe oğlun*dan bahsetmeyin!1 dedi. Daha sonra Ebu Talha gekü\ Ümmü Süleym her za*manki gibi güzelce süslendi. O da kendisine yakınlık gösterdi. Ümmü Sü*leym onun doyduğunu görünce şunu söyledi: 'Ya Eba Talha! Bir kavm, bir aileye emanet verse de, sonra emanet istese onları vermeyebilir mi?' Ebu Talha: 'Hayır', dedi. Ümmü Süleym: 'Farzet ki bu senin oğlun olsun', dedi. Bunun üzerine Ebu Talha kızdı. Ve: 'Beni pisleninceye kadar bıraktın, sonra bana oğlumu haber verdin!' dedi. Hemen kalkıp Rasulullah (s.a.v.)'e gitti. Olar ı ona haber verdi. Rasulullah (s.a.v.): Geçen geceniz hakkında Allah size bereket ihsan etsin, buyurdu. Enes diyor ki: 'Bunun üzerine Ümmü Süleym hamile kaldı... Ve bir oğlan doğurdu."[824]

İkrime (r.a.)'dan rivayetle: "Kureyzeli Rifai karısını boşadı. Bunun üze*rine kadın Abdurrahman b. Zübeyir ile evlendi... Bilahare kadın Peygamber (s.a.v.)'e gelerek: 'Ya Rasulullah! Ben Rifai'nin nikâhı altındaydım. Sonra beni üç talakla boşadı, ben de ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyir ile ev*lendim. Ama andolsun ki ondakini elbisenin parçası gibi buldum' dedi."[825]

Rasulullah (s.a.v.) tebessüm ederek: "Galiba sen Rifai'ye dönmek isti*yorsun. Hayır, o senin balçığını sen de onun balçığını tatmadıkça dönemez*sin', buyurdu..."[826]

Burada kadın kaybolan haklarından birinde şikayetçi oluyor. Hak sahi*binin söz hakkı vardır. Velev ki bu söz genel olarak konuşulması utanılan bir şey olsa da.

Seleme b. Sahar el Ensari'den: "Kadınlarla cima hususunda başkasına verilmeyen bana verilmişti. Ramazan ayı girince kadınıma karşı zıhar yap*tım ki böylece Ramazan çıksın... Bir gece kadınım bana hizmet ederken on*dan bana birşey gözüktü ve ona saldırdım. Sabah olunca kavmime gidip bunu haber vererek dedim ki: 'Benimle beraber gelin de bu meselemi Rasu-lullah'a haber verelim. Onlar: 'Hayır, vallahi yapmayız. Hakkımızda âyet in*mesinden korkuyoruz ya da Rasulullah'm hakkımızda bir söz söylemesi ve bununda üzerimizde bir ar olarak kalmasında korkuyoruz1. Fakat sen git ve durumunu haber ver', dediler. Bunun üzerine çıkıp Rasulullah'a giderek du*rumunu haber verdim. Rasulullah (s.a.v.): 'Sen böyle mi yaptın?1 dedi. 'Evet böyle yaptım', dedim. Rasulullah (bunu üç defa sorduktan ve aynı cevabı al*dıktan sonra), 'git ve Allah'ın bu husustaki hükmünü uygula. Ben buna sab*rediyorum', dedi..."[827]

Burada adam durumunu tafsilatlı şekilde açıklıyor. Velev ki bu konu*şulması genel olarak utanılan şeylerden olsa bile. Bunu yaparken de yaptığı aksi davranışa mazeret bulmayı arzu ederek içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak için çıkış yolu araştırıyor.

İbn Abbas'tan: "Adamın biri Rasulullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben hanımıma zıhar yaptım ve keffaret vermeden önce onunla beraber ol*dum', dedi. Rasulullah: 'Allah sana merhamet etsin! Seni buna götüren ney*di?' diye sordu. Adam: 'Ay ışığında halhalini gördüm', dedi. Rasulullah: 'Al*lah'ın sana emrettiğini yapıncaya kadar ona yaklaşma', buyurdu."[828]

Ebu Said el Hudri'den: "Rasulullah (s.a.v.) ensardan bir adamı yanına çağırttı. Adam yanına geldiğinde başından su damlıyordu. Bunun üzerine Rasulullah: 'Galiba sana acele ettirdik', buyurdu. Adam: 'Evet, ya Rasulul*lah', dedi. Rasulullah: 'Eğer acele ettirilir veya meninin tıkanmasına maruz kalırsan, sana gusül değil, sadece abdest gerekir', buyurdu."[829]

İkrime'den rivayetle: "Abdullah b. Revaha hanımının yanında yatıyor*du. Kalkıp cariyesine giderek cima yaptı. Hanımı, Abdullah'ı cariyesiyle ci*ma halindeyken gördü ve bunu Abdullah'a söylediğinde onu inkâr etti. Hanı*mı ondan Kur'an okumasını istedi. Çünkü cünüp olan Kur'an okuyamaz. Bunun üzerine şu şiiri söyledi:

"Rasulullah aramızda Allah'ın kitabını okuyor; fecirden iyilik doğarsa parıldar; körlükten sonra bize hidayeti gösterdi; söylediklerinin doğru oldu*ğuna kalbimiz ikna oldu."

Kadın: "Allah'a inandım, gözümü yalanladım, dedi. Bu, Peygamber'e haber verildi, peygamber güldü. Öyle ki dişleri görüldü."[830]

Esma bintî Ebi Bekir (r.a.)'dan rivayetle: "İhrama girerek yola çıktık. Bundan sonra Rasulullah (s.a.v.): 'Kimin yanında hedy (kurban) varsa ihrama üzere kalsın! Yanında hedy olmayan hille çıksın' buyurdular. Benim ya*nımda hedy yoktu. Onun için ihramdan çıktım. Zubeyr'in beraberinde hedy vardı. O sebeple o, hille çıkmadı. Ben, elbisemi giydim, sonra dışarı çıkarak Zubeyr'in yanına oturdum. Zubeyir: 'Yanımdan kalk', dedi. Ben: 'Üzerine çullanacağım diye mi korkuyorsun?1 cevabını verdim." [831]

Rebia b. Abdurrahman'dan: "Muhammed b. Kasım'a adamın biri gele*rek şöyle dedi: 'Arafat'ta vakfe yaptıktan sonra ailemle birlikte Mina'ya yö*neldim. Sonra iki doğu arasına meylederek aileme yaklaşmak istedim. Ai*lem: Ben henüz saçımı kesmedim', dedi. Bunun üzerine ben onun saçında dişlerimle aldım ve onunla beraber oldum. Kasım gülerek: 'Git ve onun sa*çından makasla al', dedi."[832]

 
Cahiliye Dönemi Pozisyonlarıyla İlgili Nasslar:

Gelen konumların tamamı cahiliye günlerine aittir. Fakat bunun müslü-manın cinsel kültürünü açıklarken sunulması bu konumlan -müslüman ol*duktan sonra- çekinmeksizin değerli sahabelerin anlatmalarıdır. Aynı şekil*de sahabelerden sonra da raviler bunu izlemeye devam etmişlerdir. Öyle ki Buhari ve Müslim sahihlerinde nakletmişlerdir:

Ebu Zer (r.a.)'dan rivayetle: "Bir ara Mekke'liler ay aydınlığı bir gecede ansızın uyudular. Ka'be'yi kimse tavaf etmiyordu. Onlardan iki kadın Saf ve Naile'ye dua ediyorlardı. Tavafları esnasında yanıma geldiler. Ben: 'Bunla*rın birini diğerine nikâh edin', dedim. Fakat onlar sözlerinden vazgeçmedi*ler. Ve yanıma geldiler. 'Odun gibi şey, yalnız ben kinaye söylemiyorum", dedim. Bunun üzerine kadınlar velvele kopararak gittiler. "Bizim neferleri*mizden biri burada olsaydı ya!' diyorlardı. Az sonra karşılarına Rasulullah ile Ebu Bekir çıktı. Yukardan iniyorlardı. Onlara 'Size ne oldu?' diye sordu. Onlar: 'Dinsiz Ka'be ile Örtülerinin arasındadır,' dediler. Rasulullah: 'Size ne sordu?' diye sordu. 'O bize ağzı dolduran sözler söyledi1, dediler."[833]

Urve'den rivayetle: "Humus hariç bütün insanlar cahiliyede Ka'be'yi çıplak tavaf ediyorlardı. Humus Kureyş kabilesiyle onların çocuklarıdır. Humus, insanları gözetiyordu. Erkekler, erkeklere; kadınlar kadınlara elbise verir ve bununla tavaf ederlerdi. Humusun elbise vermediği Ka'be'yi çıplak olarak tavaf ederdi."[834]

Müslim'in rivayetinde[835] İbn Abbas diyor ki: "Kadın Ka'be'yi çıplak olarak tavaf eder ve bana kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek?1 derdi. Onu fercinin üzerine koyar: 'Bugün bir kısmı yahut hepsi görünür ama, onun görünen kısmı helal etmem', derdi. Bunun üzerine: 'Her mescide giderken zinetlerinizi alınız1 âyeti nazil oldu."

Urve b. Zübeyir, Peygamber'in hanımı Aişe'den rivayetle: Cahüiyede nikâh dört şekilde yapılırdı. Bunlardan biri: Bugün insanların yaptığı nikâh; bir adamın bir adama velisi bulunduğu kızı ya da adamın kendi kızma dünür-cü gidilmesi, sonra mihir kesilerek nikâh yapılması... İkincisi: Adam karısı*na hayız kanından temizlendiği zaman falancaya git ve onunla cima et, der*di. Bundan sonra adam karısına hamile kaldığı iyice belli oluncaya kadar yaklaşmıyordu. Kadının hamile olduğu belli olduktan sonra isterse ona yak*laşıyordu. Bunu da çocuğunun emniyeti için yapıyordu. Bu nikâh, cima iste*me nikâhıydı. Üçüncüsü: Bir grup erkek toplanarak bir kadının yanına gider ve hepsi de onunla ayrı ayrı birleşirlerdi. Kadın hamile kalıp çocuğu doğur*duktan sonra onlara haber verirdi. Onlardan hiçbiri bu çocuğa sahip olama*yınca tekrar kadının yanında toplanırlardı. Kadın da onlara: 'Bildiğiniz gibi bu sizin ürününüzdür. Ey falan bu senin çocuğundur. Onu istediğin gibi isimlendir', derdi. Böylece o çocuk o adamın olurdu. Dördüncüsü: İnsanlar toplanarak kadının yanına girerlerdi. Zaten o kadınlar fahişe olup kapıları*nın önünde dileyenin yanlarına girebileceğini gösteren işaret koyarlardı. Kadın onların birinden hamile kalırsa, çocuğu doğurduğunda erkekler yanı*na toplanır ve çocuğun babası sanılan kimseye çocuk veriliyordu. Buna kim*se de engel olamıyordu. Muhammed (a.s.)'a hak gelince bugün insanların yaptıkları nikâh hariç cahiliye nikâhlarını ortadan kaldırdı.[836]

Aişe (r.a.)'dan rivayetle: "Onbir kadın oturup, kocaları hakkında hiçbir şey gizlemeyeceklerine dair anlaşmışlar:

Birinci kadın demiş ki: 'Benim kocam taşlık bir dağın başındaki bir devenin etidir. Kolay değil ki çıkılsın, semiz değil ki nakledilsin.'

Altıncı kadın demiş ki: 'Kocam oburdur, yemek yerken siler süpürür, içerken de su kabını kurutur. Yatarken yorganına bürünüp uyur. Ve benim hüznümü anlamak ve gidermek için elbiseme elini sokmaz.'

Yedinci kadın demiş ki: 'Kocam erkeklik vazifesini yerine getirmekten aciz ve işini bilmez ahmağın biridir. Her dert onun derdidir, başımı yarar, vücudumu yaralar. Herşey onun vurup yarmak aletidir.[837]

Onbirinci kadın da: 'Kocam Ebu Zer'dir, bilseniz Ebu Zer ne anlayışlı ve ahlâklıdır. O iki kulağımı mücevherlerle doldurdu, pazulanm tombullaş-tı... Ebu Zer'in kızı, o terbiyeli kızdır. Babasına itaatlidir, anasına da itaatli*dir. Onun vücudu elbisesini doldurur, güzelliği hayretleri celbeden.. Ebu Zer evden çıktı. Her taraf süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakta idi. Yolda bir kadına rastladı. Kadının yanında pars gibi çevik iki çocuğu vardı. Koltuğunun altından kadının göğüsleriyle oynuyorlardı. Kocam beni boşadı ve onu nikahladı." [838]
 
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

[751] Mü-lım, 1/46.

[752] Müslim, 1/46.

[753] Buhari,13/139

[754] Buhari,13/137. Müslim, 1/46.

[755] Fethu'l-Bari: 1/58.

[756] Fethu'l-Bari: 13/138.

[757] Buhari, 11/79.

[758]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/237-239.

[759] Buhari, 1/430. Müslim, 1/179.

[760] Buhari, 1/394.

[761] Buhari, 1/294. Müslim, 1/169.

[762] Süneni Ebi Davud, Hadis No: 190.

[763] Fethu'l-Bari: 1/396.

[764] Fethu'l-Bari: 1/396.

[765] Buhari, 1/239. Müslim, 1/172

[766] Müslim, 1/187.

[767] Buhari, 7/387. Müslim, 7/78.

[768]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/240-249.

[769] Müslim, 4/41.

[770] Buhari, 11/381. Müslim, 4/207

[771] Müslim, 4/217.

[772] Buhari, 1/409.

[773] Buhari, 17/109. Müslim, 4/37.

[774] Buhari, 9/257. Müslim, 4/156.

[775] Buhari, 16/188. Müslim, 8/182.

[776] Buhari, 9/83.

[777] Buhari, 14/176. Müslim, 8/156.

Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/249-251.

[778] Buhari, 7/430.

[779] Süneni Ebi Davud, Hadis No: 1991.

[780] Buhari, 1/488. Müslim, 1/191.

[781] Buhari, 9/216. Müslim, 7/137.

[782] Buhari, 9/209.

[783] Buhari, 9/203.

[784] Buhari, 3/408.

[785] Buhari, 3/92. Müslim, 3/22.

[786] Müslim, 4/161.

[787] Buhari, 9/183. Müslim, 8/109.

[788] Müslim, 4/35.

[789] Buhari, 17/108. Müslim, 4/36.

[790] Buhari, 11/441.

[791] Buhari, 11/25.

[792] Buhari, 11/225. Müslim, 4/176.

[793] Buhari, 11/7. Müslim, 4/128.

[794]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/251-253.

[795] Buhari, 1/413. Müslim, 1/185.

[796] Buhari, 1/291. Müslim, 1/186.

[797] Müslim, 1/185.

Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/253.

[798] Buhari, 1/343. Müslim, 1/166.

[799] Buhari, 1/344. Müslim, 1/180.

[800] Müslim, 1/181.

[801] MüsIim, 1/171.

[802] Buhari, 8/313. Müslim, 4/201.

[803]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/253-254.

[804] Buhari, 5/45. Müslim. 3/137.

[805] MUslim, 3/138.

[806] Fethul-Bari: 5/53.

[807] Buhari, 10/472.

[808] Buhari, 5/113.

[809] Buhari, 1/399. Müslim, 2/101.

[810] Buhari, 1/347. Müslim, 1/165.

[811] Buhari, 11/129. Müslim, 4/144.

[812] Fethu'l-Bari: 5/52.

[813] Fethu'l-Bari: 5/54.

[814] Müslim, 3/137.

[815] Müslim, 1/187.

[816] Buhari, 5/57. Müslim, 3/137.

[817] BuhariO 1/438. Müslim, 1/167.

[818] Buhari, 5/54. Müslim, 3/135.

[819] Müslim, 1/165.

[820] Müslim, 4/129.

[821] Süneni Ebi Davud, Hadis No: 352.

[822] El-Muvn',t.V: 2/595.

[823]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/254-258.

[824] Buhari, 3/412. Müsîim, 7/145.

[825] Buhari, 11/290. Buhari, 12/378.

[826] Buhari, 396. Müslim, 4/154.

[827] Sünenü't-Tirmizi, Hadis No: 2628.

[828] Sünenü't-Tirmizi, Hadis No: 958.

[829] Buhari, 1/295, Müslim, 1/185.

[830] Fethu'l-Bari: 3/283.

[831] Müslim, 4/55.

[832] El-Muvatta': 7/153.

Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/259-261.

[833] Müslim, 7/153.

[834] Buhari, 4/264. Müslim, 4/43.

[835] Müslim, 8/243.

[836] Buhari, 11/88.

[837] Buhari, 11/164. Müslim, 7/139.

[838]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/261-263.
 
Günümüzde herşeyin nefse şehvete hitâb ettiği bir ortamda sadece tasavvuf yeterli olurmu

Günümüzün bozuk şartlarında, herşeyin nefse ve şehvete hitâb ettiği bir za*manda sadece tasavvuf yeterli olur mu?


Günümüzde, herşeyin nefs ve şehvete hitâb ettiği bir ortamda tasavvufa belki her zamankinden daha fazla ihtiyac vardır. Ancak İslâmî ilimleri birbirinin alternatifi olarak görüp birini diğerinin yerine ikame etmek anlayışı yanlıştır. Çünkü her türlü ilimden arınmış ’sırf tasavvuf’ diye birşeyden söz edilemez. Tasavvuf fıkıhla, hadisle, tefsirle ve diğer İslâmî ilimlerle birlikte vardır. Bunlar birbirini bütünleyen ilimlerdir. Bunlardan sadece birisi ve birkaçını alıp diğerlerini almamak eksiklik olur. Zâten sûfîler de bunu bildiklerinden eserlerine ve yollarına diğer ilimlere âid bilgiler de koymuşlardır. Burada muhtelif kimselere nisbetle rivâyet edilen şöyle bir sözü hatırlatmakta yarar vardır: “Fıkıhsız bir tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz bir fıkıh fâsıklığa götürür. Fıkıh ve tasavvuf, zâhir ve bâtın beraber olunca tahkik ilmi meydana gelir.”
 
İrşad ve tebliğ nedir? Mübelliğ kime denir?

İrşâd, da’vet ve tebliğ kelimelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Davete konu olma açısından insanlık ümmet-i davet ve ümmet-i icâbet olmak üzere ikiye ayrılır. Ümmet-i icâbet kavramı Hz. Peygamber’in davetini tanıyıp ona bağlanmış olanlar hakkında kullanılır.

Ümmet-i davet ise henüz islâmla müşerref olmamış kimseler hakkında kullanılan bir kavramdır. Davet ve tebliğ ise ümmet-i davete yapılan çağrılar hakkında kullanılır. Davet islâmî gerçeklere çağrıdır.

Tebliğ Allah’ın emirlerini Allah’ın kullarına duyurmaktır.

Tebliğ yapan kişiye mübelliğ denilir. Nitekim Kur’an’daki:

‘Sana düşen sadece tebliğdir.’ (Âlü İmrân, 3/20) ‘Rabbının yoluna hikmetle. güzel öğütle çağır (davet et)!’ (en-Nahl,16/125) âyetleri bu anlamları teyid etmektedir.

Kur’anda rüşd ve reşed kalıplarında kullanılan irşâd ise dünyevî ve uhrevî istikamet vermek, yol göstermek anlamınadır. Bu itibarla irşâdın muhâtabı müminler, davetin muhatabı genellikle müslüman olmayan topluluk ve kişiler, tebliğin muhâtabı ise hem müminler hem de mümin olmayanlardır. Mübelliğ, insanlara dünya ve âhırete yönelik yanlışlıklarını tamir ve tashih imkânı sağlar. Sûfilerin yaptığı hizmet daha çok irşâd faaliyeti olarak adlandırılır. Sûfiler irşad hizmetinin yanısıra bazan gayr-ı müslim topluluklarda tebliğ görevi de üstlenirler.

Bunlardan başka İslâm toplumlarında kötülüğün yayılmasını önlemek, hayrın yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla ‘hisbe’ adı verilen emr bilma’rûf ve nehy anilmünker görevi yapan bir teşkilât daha vardır. Bu teşkilât devletin kontrolündeki polis örgütü niteliğindedir.

Tebliğ, davet ve irşâd farz-ı kifâye hükmündedir. (Ayrıca bk. Mürşid ve özellikleri için Şeyh-Mürşid Meseleleri)
 
Seyr-u sülük ne demektir?

Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir.

Tasavvuf ıstılahında seyr, cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir.

Bir başka ifâdeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçen safahatın adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusûl; yani Hakk’a vuslattır.

Hakk’a vuslat Allah’ı görüyormuşçasına kulluk (ihsân) şuûruna ermek, dâimâ Hakk ile beraber bulunduğu (maiyyet-i ilâhiyye) bilincini yakalamak O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır.

Her iş ve fiilin gerçek fâilinin Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiâsından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can mülkünde ve cihan mülkünde Hakk’ı hâkim kılmaktır.
 
Tasavvufta edep

Sual:
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların sohbetinde bulunan kişiler sohbeti başkalarına da bildirmek için konuşulanları yazarlar mıydı? Yani sohbetlerde not tutarlar mıydı?

CEVAP

Ehl-i sünnet âlimlerinin sohbetlerinde not tutmazlardı. Not tutanları kibar şekilde ikaz ederlerdi. Bu notları okuyacak zamanınız olmaz derlerdi. Sohbette not tutmak, başka şeylerle meşgul olmak anlamına gelir. Bu ise edebe aykırıdır. Ayrıca, (İlim, sadırlardan [göğüslerden] satırlara geçince feyzi eksilir) buyururlardı. İlmi kalbden kalbe aktarmak gerekir.

İmam-ı Rabbani hazretleri, sohbetin edepleri hakkında buyuruyor ki:


Talebe, gönülden, her şeyi çıkarıp, bütün varlığı ile ona bağlanmalı. Onun yanında zikir bile yapmamalı, ondan başka hiçbir şeye bakmamalı. Bütün gücü ile, ona bağlanıp oturmalı, bir şey sorarsa, yavaş sesle cevap vermeli, yüksek sesle konuşmamalıdır.

Bir sultanın veziri, sultanın yanında iken, eli ile kuşağını düzeltir. Sultan, vezirin başka şeyle meşgul olduğunu görünce, Benim vezirim olasın da, benim karşımda, elbisenin kuşağı ile oynayasın, bu edepsizlik olur diyerek onu azarlar. Düşünmeli ki, bu fani dünyanın işleri için, ince edeplere dikkat edilince, Allah’a kavuşturan işlerde edepleri tam ve olgun olarak gözetmek ne kadar çok lazım olacağı anlaşılır.

[Bir sohbette, sohbetin tesiri ile ağlayıp gözünün yaşını silen birisine başka birisi gayri ihtiyari bakar.

Hocası bunu görünce,
“Buraya sohbete mi geldin, yoksa ağlayanları seyretmeye mi?” diye azarlar. Yine bir sohbette, elini cebine koyarak sohbeti dinleyen birisini de ikaz eder.]


 
Tasavvuf edeptir

Onun yanında, izinsiz bir şey yiyip, içmemeli ve kimse ile konuşmamalı. Hiç kimseye, hiç bir yere bakmamalı. O yok iken bile, onun bulunduğu yere doğru ayak uzatmamalı. Onun her yaptığını, her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru bilmeli.

Sohbetin edeplerine uymak lazımdır. Feyiz yolu, ancak bununla açılır. Bunlar gözetilmezse, hiçbir şey elde edilemez. Tasavvuf baştan başa edeptir, edebi gözetmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz.

Hocasının her yaptığı ve her sözü sevgili gelmeli. Her işte, ona uymalı. Namazı onun gibi kılmalı. Fıkhı, onun ibadetlerini görerek öğrenmeli. Başka kitaplarla meşgul olmamalı.

Sevdiği bir güzelin yanında olsa kişi,
Çiçeklerle, güllerle artık olamaz işi.

İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur gören kimsedir. Onda bir keramet aramamalı. Gönlünden böyle bir şey geçirmemeli. Kendine gelen her feyzi, ondan bilmelidir. Edeplerden birkaçını yapamadığı için üzülen affa uğrar. Edepleri gözetemediği için üzülmeyen feyz ve bereketlere kavuşamaz.

Onları tanımayan ve sevmeyenler, onlardan faydalanamaz, yükselemez. Çok keramet görseler de, hiç fayda olmaz. Bir çok mucize görüp de inanmayan Ebu Cehli hatırlamak yetişir.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:


(Kâfirler, her türlü mucizeleri görseler de, inanmazlar.) [Enam 25]

 
Güzel Ahlak

Bir müminde bulunması gereken güzel huylar konusunda, Ebu Hureyre (ra) Sevgili Peygamberimiz (sav)’den şu hadisi rivayet etmişlerdir:

"Şu kelimeleri, onlar ile amel etmek veya onlar ile amel edecek olana ögretmek için benden kim almak ister?" Bunun üzerine, "Ben, ya Rasulallah" dedim. Rasul–i Ekrem (s.a.v.) elimden tutarak beş şey saydı ve buyurdu ki:

"Haramdan sakın. İnsanların en çok ibadet olanı, olursun.

Allahu Teala’nın sana ayırdğına razı ol. İnsanların en zengini olursun. Komşuna iyilik et, mümin olursun. Kendin için sevdigini, insanlar için de sev müslüman olursun. Çok gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür" (Tirmizi, Ahmed b. Hambel).

Yine Hz. Peygamber (sav) "Sizden asağı olana bakınız. Sizden yüksek olana bakmayınız. Zira size layık olan, sizin üzerinizdeki Allah’ın nimetini hor görmemenizdir"(Buhari, Müslim–Tirmizi).

"Kardeşinin yüzüne gülümsemen senin için sadakadır.

İyilikler ile emretmen sadakadır. Bir kimseye yolunu kaybettiği yerde yol göstermen sadakadır. Âmâ’ya kılavuzluk yapman senin için sadakadır. Yoldan taşı, dikeni ve kemiği gidermen senin için sadakadır, kendi kovandan kardeşine boşaltman sadakadır" (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Abdullah b. Amr (ra)’dan, Rasul–i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Allah’ın rızası ana ve babanın rızasındadır. Allah’ın gazabı da ana ve babanın gazabındadır" (Tirmizi).

"... Anne ve babanıza iyilik edin ve ihsanda bulunun ki, çocuklarınız da size karşı itaatli ve hürmetkar olsunlar. Bir kimseye, kardeşi, haklı olsun haksız olsun, özür dileyerek gelirse, onu kabul etmezse (ahirette) Havz–ı Kevsere yanaşamaz" (Hakim, Et–Tergib, ve’tTerhib).

"Annene, babana, kızkardeşine erkek kardeşine ve bunlardan sonra gelen yakınlarına ve (sende) hakkı bulunan ve ziyareti şart olanlara ihsanda bulun" (Ebu Davud).

"İyiliklerin en iyisi, evladın, baba dostlarının aile efradına ilgi göstermesidir" (Müslim, Ebu Davud Tirmizi)

Enes b. Malik (ra)’dan Rasul–i Ekrem (s.a.v.) söyle buyurmuştur:

"Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen, anne ve babasına ihsan ve ikramda bulunsun ve akrabalarını ziyaret etsin" (Ahmet b. Hanbel).

Bir kişi Resul–i Ekrem’e (s.a.v.) gelerek:

"Ya Rasulallah, Allah’tan başka ibadete layık kimse olmadığına, Allah’u Teala’nın birliğine, Senin de Allah’ın Resulu olduğuna şehadet ettim, malımın zekatını verdim ve Ramazan–ı Şerif orucunu da tuttum" dedi. Rasul–i Ekrem (s.a.v): "Anne ve babana asi olmamak şartıyla, bu durumda ölenler, kıyamet gününde, peygamberler, sıddıklar ve şehidler ile yanyana –iki parmağını kaldırıp göstererek– beraber bulunurlar" buyurdu. (Ahmet b. Hambel, Tebarani ve Ibn–i Mace).

Resulullah (sav): "Kişinin Cennette derecesi yükselir" buyurdu. Sahabeler, "Bu nereden geldi" diye soruncu; "Çocuğunun senin için istiğfar etmesindendir" dediler (Ibn–i Mace).

Rasulullahın güzel ahlakından

Hz. Muhammed (sav), peygamberliği boyunca daha önce de belirtildiği gibi, türlü zorluklarla karşılaşmıştır....

Kavminden inkar edenler ve müşrikler ona karşı son derece incitici sözler söylemişler, bazıları da Peygamberimiz (sav)’i öldürmek dahi istemiş ve bunun için planlar kurmuştur. Buna rağmen, Peygamberimiz (sav) ashabını eğitmeye, onlara Kuran’ı, dolayısıyla güzel ahlakı, güzel tavrı öğretmeye çalışmıştır.

Peygamberimiz (sav) tüm zorluklara karşı büyük bir sabır göstermiş, her durumda Allah’a yönelerek Allah’ın yardımını istemiş ve müminlere de sabrı ve tevekkülü tavsiye etmiştir.

Allah, Kuran’da Peygamber Efendimize birçok ayeti ile, inkar edenlerin söylediklerine karşı sabırlı olmasını şöyle tavsiye etmektedir:

"Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et". (Kaf Suresi, 39)

"Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir". (Yunus Suresi, 65)

"Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz". (Hicr Suresi, 97)

Peygamberimiz (sav)’in nelere sabır göstererek üstün bir ahlak sergilediğini düşünen müminlerin karşılaştıkları olaylarda kendilerine onu örnek almaları gerekir.

Nefislerine ters düşen en küçük bir olayda ümitsizliğe kapılanlar, en küçük bir itirazda tahammülsüzlük gösterenler, Allah’ın dinini anlatmaktan vazgeçenler ya da yaptıkları ticarette başarısız olunca mutsuz olanlar, bu tavırlarının Allah’ın Kitabı’na ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uygun olmadığını bilmelidirler. İman edenler, her olayda sabır gösterip, Allah’ı vekil tutup O’na hamd ederek, Peygamberimiz (sav) gibi üstün bir ahlak göstermeli ve Rabbimizin rızasını, rahmetini ve cennetini ummalıdırlar.

Peygamberimiz (sav) ashabına daima merhametli davranmıştır

Daha önce de belirtildiği gibi Peygamberimiz (sav)’in yanında her meşrepten insan vardı. Ancak Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca her biri ile tek tek ilgilenmiş, her birinin eksiklerini ve hatalarını düzeltmek için onları uyarmış, temizliklerinden imanlarına kadar onları her türlü konuda eğitmeye çalışmıştır.

Onun bu şefkatli, sabırlı, anlayışlı ve merhametli tavrı, birçok insanın kalbinin dine ısınmasına ve Peygamberimiz (sav)’e büyük bir içtenlik ve sevgi ile bağlanmalarına vesile olmuştur. Allah, Peygamber Efendimizin çevresindekilere gösterdiği bu güzel tavrını Kuran’da şöyle bildirmektedir:

"Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile… " (Ali İmran Suresi, 159).


Cuma Sohbetleri
 
Hz. Peygamber (asv) bütün erkekleşen kadınları lanetliyor, hangi durumlarda kadınlar erkekleşmiş olur?

Kadın-erkek benzeşmesi yasağı, giyim-kuşamda, hal-hareket ve benzeri konularda erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemesinin haram olduğu ile ilgili bazı hadisler:

“Resûlullah (s.a.v.), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti. ” (Buhârî, Libâs 62. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbni Mâce, Nikâh 22)

“Resûlullah (s.a.v.), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.” (Buhari, Libâs 61)

“Resûlullah (s.a.v.), kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.” (Ebû Dâvûd, Libas 28; bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 2/325)

Hadiste geçen “lanet”, Allah’ın rahmetinden uzaklık ve mahrum olmak demektir.

Eğer bu benzeme olayı dini literatürde “hünsa” denilen ve yaratılışta var olan bir benzeme ise, kişiler bundan sorumlu değildir. Çünkü bu, insanların iradesi dışında bir olaydır.

Ancak, bilerek -konuşmada, gülmede, hareket etmede, davranış biçiminde, giyimde, kuşamda- erkek ve kadının birbirine benzemeye çalışması, lanete müstahak edecek bir davranıştır. (bk. Nevevî, Müslim/Selam, 32. hadisin şerhi)

Ayrıca, kadın ve erkeğin kıyafetleri beldelere göre değiştiği için bazı beldelerde erkek ve kadın kıyafetlerinin ayırd edilmeleri zorlaşacak şekilde birbirine benzeyebilirler. Bu durumda kadınların İslami şekilde örtünmeleriyle bu benzerlik ortadan kalkmış olur.

Konuşmada ve yürüyüşte karşı cinse bezemenin lanete hedef olması ise, yürüyenin ya da konuşanın niyetine ve maksadına bağlıdır. Binaenaleyh yürümesini veya konuşmasını isteyerek karşı cinse benzeten kimse bu lanete hedef olursa da, yaratılışları icabı yürüyüşleri ve konuşmaları kadına benzeyen kimseler bu benzerlikten dolayı hadis-i şerifteki lanete hedef teşkil etmezler.

Bir kadının ilimde, irfanda ve dinen rağbet edilen diğer hususlarda erkeğe benzemesinde hiçbir sakınca yoktur. Bilâkis bu gibi durumlardaki benzeme makbuldür. (Ahzâb, 33/59)

Kadın ve erkeklerin kendilerine özgü cinsel özelliklerini ve bunların tabiî gereği olarak giyim-kuşam biçimlerini, konuşma ve davranış şekillerini korumaları en tabiî hareket tarzıdır. Ancak cinslerin yozlaşması demek olan karşı cinse özenme ve onlar gibi olmayı ne yazık ki belli bazı kesimler günümüzde çağdaşlık sanmakta ve bunu marifetmiş gibi yaygınlaştırmaya çalışmakta, bu konuda medya da hiçbir dönemde görülmediği ölçüde bu işe çanak tutmaktadır. İşte böylesi bir ortamda hadiste yer alan Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)’in lânet ve uyarısı ne kadar anlamlı ve yerindedir. Bu ve benzeri hadisler on beş asır öncesinden günümüze, gündemimize tutulmuş Peygamber ışığı niteliğindedir:

1. Hadiste geçen “muhannes” kadın gibi konuşan, kadın gibi kırıla döküle yürüyen, işve ve naz yapan erkek demektir. Buhârî şârihi Aynî, “muhannes, zamanımızda kendisine livâta yapılan (homoseksüel) kişidir”, demektedir. Kamûs mütercimi Âsım Efendi de bu tür kişilere puşt denildiğini bildirmektedir.

Erkekleşen kadınlar ise, konuşmasında, tavır ve hareketlerinde erkekler gibi olmaya çalışan, öyle davrananlardır. Dinimize göre her iki insan cinsinin kendi yaratılışlarını korumaları, kadının kadın olarak erkeğin de erkek olarak kalması ve yaşaması esas olduğu için, bunun tersine hareket eden erkek ve kadınlara Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv) tarafından lânet edilmiştir.

Ancak burada bir nokta çok önemlidir. Erkeğin kadına, kadının erkeğe konuşmasında ve hareketlerinde benzemesi bazan doğuştan yani yaratılıştan olur. Hz. Peygamber (asv)’in lâneti bunlar için değildir. Bilerek, isteyerek ve hatta zorla, belki de özel eğitim alarak karşı cinse benzemeye çalışan maskaralar içindir. Nitekim Hadiste “kendilerini kadınlara benzetmeye çalışan erkekler ve erkeklere benzetmeye çalışan kadınlar” diye açıkça ifade edilmektedir.

2. Hadisler, kadın-erkek cinsi arasındaki benzeşmenin giyim-kuşamla ilgili görüntüsüne dikkat çekmekte ve hiçbir zorunluluk yokken kadınlar gibi giyinen erkeklere ve erkekler gibi giyinip kuşanan kadınlara da Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)’in lânet ettiğini bildirmektedir.

Rahmet Peygamberi olan Efendimiz’in karşı cinsin giyim-kuşamını tercih edenlere lânet etmesi, her şeyden önce kılık-kıyâfetin öyle sanıldığı kadar basit bir şekilden ibaret olmadığını, sonra da cinsler arasındaki duygusal yapı bozukluğunun giyim-kuşam taklidi ile başladığını ya da açığa çıktığını göstermektedir.

Ne kadar acıdır ki, zamanımızda bu cinsler arası benzeşmeyi daha ileri götürmek ve yaygınlaştırmak maksadıyla çok özel ve ciddî gayretler sarfedilmekte, yatırımlar yapılmakta ve güya ekonomik kolaylık sağlamak için hem erkeğin hem de kadının giyebileceği (üniseks) giysiler üretilip pazarlanmaktadır. Kadınlar gibi takıp takıştıran erkekler, erkekler gibi giyinen kadınlar çağın modern çirkinleri ve lânetlileri olarak ortalıkta dolaşmaktadırlar.

Bir çok insânî değerlerin sokağa döküldüğü bu çağda artık insanlığın iflası yaşanır hale gelmiştir. Bu yozlaşma, ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)’in uyarılarını ciddîye alıp gereğini yerine getirmekle önlenebilir. Başka hiçbir çıkış yolu yoktur. “Çağdaşlık”, rezâleti rezâlet olmaktan çıkarmaz, çıkaramaz. Kimse çağdaşlığı, yirmi birinci asrı veya sosyal siyasal birtakım kavramları rezâlet ve ahlâksızlıklar için gerekçe yapamaz.
 
Miraç hadisesini inkar eden kişi küfre girer mi?


Mîrâç ile İsrâ hadisesi birbirleriyle ilgili oldukları için, kısaca her ikisini açıklamak îcâb eder. İsrâ lügatta; "gece vaktinde yürütmek" anlamını ifâde eder. Istılahta ise Peygamberi (asm) gece vaktinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürmektir. İsrâ hâdisesi, Kur'ân-ı Kerîm'in nassı ile sabit olduğundan onu inkâr etmek küfürdür.

Mîrâç ise; lügatta merdiven gibi, yükseğe çıkmak için vasıta olan şeydir. Istılahta ise Peygamber (asm)'in Mescid-i Aksâ'dan semâlara ve âlem-i ulviye çıkmasıdır.




Mîrâç olayı Peygamber (asm)'in hadîsiyle sabit olmuştur. Ancak hakkında vârid olan hadîsler mütevâtir değil, meşhur ve âhâd olduklarından onu -Mîrâcı- inkâr eden kimse kâfir değildir, bidatçıdır. Ulemânın çoğu, Necm sûresinin Mîrâc'a delaletinin kat'î değil, zannî olduğunu söyler.

 
Kafir Kimdir? İmanın altı esasından birine ittiba etmeyen kafirdir, deniliyor. Yani Müslüman olmayan, Ehl-i kitap da olsa kafirdir deniliyor. Bu doğru mu?

Kafir kelimesi, İslâm'ı inkâr eden, nimete nankörlük eden, uzak kalan, kaçınan, örten kimse için verilen bir isimdir. Terim olarak ise, imanı olmayanlara denilir.


İslâm'ı, Kur'an'ı, Hz. Muhammed'i inkâr eden kimselere de kafir denilmektedir. Nitekim, Yahudilerin İslâm'a çağrıldığı bir âyette şöyle buyurulur: "Elinizdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'ân'a iman edin. Onu ilk inkâr edenlerden olmayın.." (Bakara, 2/41)

Nitekim ayetlerde Allah'ı inkâr etmek küfür sayıldığı gibi, O'na şirk koşmak, Allah'ın oğlu olduğuna inanmak, O'nun sıfatlarından birini bilerek inkâr etmek de, küfür sayılmıştır.

Ancak Yahudilik veya Hıristiyanlık dinine bağlı olanlara "kitabî" veya "ehl-i kitap" adı verilir ve İslamî kaynaklarda da bu isimle anılır. (et-Teftazâni, Şerhu'l-Makâsıd, İstanbul, t.y. II, 268 vd.)

Yahudi ve Hristiyanların ilâh inancının, inkârcıları taklitten ibaret olduğu şöyle belirtilir:
"Yahudiler; "Uzeyr Allah'ın oğludur." dediler. Hristiyanlar da: "Mesih (İsa) Allah'ı n oğludur." dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar." (Tevbe, 9/ 30).
Yahudi ve Hristiyanların bozuk inançları yüzünden imansız durumuna düşmeleri hakkında şöyle buyurulur:
"Şüphesiz ki: "Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih'tir.", diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammed! Deki: "Allah, Meryemoğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O'na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir." (Mâide, 5/17)
"Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsâ), Allah'ın kendisidir." diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Çünkü kim Allah'a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar." (Maide, 5/72).
"Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir." diyenler kafir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur." (Mâide, 5/73).
İlave bilgi için tıklayınız:

KAFİR

 
Müslümanlara (erkeğin eşine ve çocuklarına) hakaret etme ve onları küfürle itham etmenin hükmü nedir?


İslam dini her türlü kötülük ve incitmeye karşıdır. Çünkü, İslam insanı insan etmeye gayret ediyor. Hakiki insaniyet mertebesine ulaştırır. Bu nedenle İslam, insanı her türlü kemalat ve güzelliğe ulaştıracak emirleri verdiği gibi, her türlü rezillikten ve çirkinlikten uzaklaştıracak fiilleri de yasaklamıştır.

Bu külli kaidelerden hareketle diyebiliriz ki, küfür ve sövme dediğimiz karşıdaki insanları rencide ve rahatsız eden her türlü fiil günahtır ve haramdır. Çünkü Müslümanları rencide etmek haramdır ve insanı günahkar eder. Hatta kafir bile masum ve hatasız olsa, onu rahatsız etmek İslam dininde yasaktır. Çünkü, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:
"Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım, düşmanıyım."

Müslümana sövmenin hükmü nedir?

Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyuruyor:
"Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür." (Müslim, 1/325)
Bir Müslümana haksız yere sövüp saymak bil-icma haramdır. Bu işi yapan fasıktır, cezası tedip olunmaktır. Çünkü Allah, Müslümanları kardeş yapmış, dargınların arasını bulmayı emretmiştir.

Haksız yere Müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise ehli hak Müslümanlara göre dinden çıkmak manasına küfretmiş olmaz. Ancak Müslümanla harbetmenin helal olduğuna inanırsa o zaman dinden çıkar. Fakat konu yine de ihtilaflıdır.

Hattabi'ye göre:
"Birbirinizi tekfir etmeyin. Sonra birbirinizi öldürmeyin, helal addetmeye başlarsınız." diyor.
Müslüman Müslümana kafir derse hükmü nedir?

Rasulullah (a.s.m):
"Herhangi bir kimse, din kardeşine "Ey kafir!" derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner." buyurdular. (Müslim 1/319)
"Tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner." ifadesinin manası tekfiri kendine döner, kendisi kafir olur, demektir. Zira eğer kafir diyen sözünde sadıksa muhatabı kafir olur. Yalan söylemişse sözü kendisine döner. Ancak kendisi kafir olur sözü, dinden çıkar anlamında değil, o sözün günahı kendine döner anlamındadır.

Din kardeşine kafir demek akibet kendini küfre götürebilir. Çünkü "Günahlar küfrün postasıdır." derler. Bu sözü diline dolayanın akıbeti küfür olacağından korkulur. Bu nedenle hiç bir mümine kafir dememek gerekir.
 
İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri

Konusu : İslâm Ahlâkı

İçeriği : AHLÂKÎ GÖREV ve SORUMLULUKLAR

Başlığı : İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri


İslâm ahlâkı her bireyi “insan” olarak bir değer ka-bul eder. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiş (meselâ bk. el-Bakara 2/30; el-En‘âm 6/165), Hz. Peygamber de “Her do-ğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar” (Buhârî, “Cenâiz”, 92) buyurarak, insanı yaratılıştan suçlu sayan telakkiyi temelden reddetmiş; bu noktadan hareketle İs-lâm düşünce geleneğinde insan “eşref-i mahlûkat” diye tanımlanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in değişik yerlerinde Al-lah’ın buyruğu uyarınca Hz. Âdem karşısında meleklerin secdeye kapandığını bildiren âyetler de İslâm düşünce-sinde oluşan bu yargının isabetli olduğunu kanıtlamakta-dır. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlâk düzenini ku-ran yüce Kudret, hayatın hangi alanına ilişkin olursa ol-sun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan Allah, kişinin yaptığı iyilikler veya kötülükleri kime karşı yapılmış olursa olsun önce-likle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’ân-ı Ke-rîm’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur; kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur” (Fussılet 41/46) buyurulmaktadır.

a) İnsanın Bedensel Varlığı ile İlgili Görevleri

Ahlâk bir beden sağlığı ilmi değildir. Bununla bir-likte İslâm ahlâkında, insanın dinî ve dünyevî görevle-rini doğru ve yeterli olarak yerine getirebilmesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı görevleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında insanın kendi hayatını koruması ge-lir. İslâmiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı tanımamış, bu sebeple intiharı da kesinlikle ya-saklamıştır. Hz. Peygamber’in bu husustaki hadisleri (meselâ bk. Müslim, “Îmân”, 175; Tirmizî, “Tıb”, 7; Nesâî, “Tahrîm”, 2) son derece ağır bir üslûp taşımaktadır. Yi-ne onun insan sağlığına dair açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında “Tıbb-ı nebevî” başlığıyla özel bö-lümler açılmasına veya aynı başlıkla müstakil kitaplar yazılmasına imkân hazırlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın aksine (krş. Yeni Ahid, Matta, 15/17; Markos, 7/18-20) İs-lâm dini içki, kumar, fuhuş gibi sağlığa zarar veren kö-tülükler karşısında kayıtsız kalmaz. Aksine Kur’ân-ı Kerîm, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) derken, Hz. Peygamber de sağlığını ihmal edecek derecede ibadet etmeyi bi-le onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahâbîyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır” (Buhârî, “Savm”, 55) buyurmuştur.

Beden sağlığı bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet hazırlayınız” (el-Enfâl 8/60) buyurulurken, bu hususta en önemli unsur o-lan insan gücünün de kastedildiğinde kuşku yoktur. Unu-tulmamalıdır ki, hak daima kuvvetten üstün olmakla bir-likte, hakkın korunabilmesinin kuvvete bağlı olduğu da tecrübî bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır” (Müslim, “Kader”, 34) bu-yurmuşlardır.

b) İnsanın Ruhsal ve Mânevî Varlığı ile İlgili Görevleri

Ahlâk âlimleri genellikle insanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünün akıl, zekâ, kalp, vicdan, te-fekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruh-sal ve mânevî meziyetlerinden ileri geldiğini kabul e-derler. Bu meziyet veya yetenekler sebebiyledir ki yara-tıcısı tarafından insana, “Kuşkusuz biz Âdem oğlunu şe-refli kıldık” (el-İsrâ 17/70) buyurularak iltifatta bulu-nulmuştur. Şu halde insanın, ruhsal ve mânevî meziyetle-rini koruması, geliştirmesi, üstün yeteneklerini iyilik yollarında etkin ve verimli hale getirmesi, onun hem kendi varlığına karşı hem kendisini güzel yeteneklerle donatan Allah’a karşı bir borcudur.

Yukarıda da işaret edildiği üzere İslâm ahlâkı, her güzel haslet ve iyi davranışın öncelikle onu yapanı yü-celteceğini kabul eder. Bu sebeple insan, elinden geldi-ği kadar iyi hasletler ve erdemler kazanmaya, güzel dav-ranışlar gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Ahlâk kitapla-rında bu erdemler arasında üzerinde önemle durulanların başlıcaları şunlardır:

1. Takvâ

“Kur’an ve Sünnet’te Temel Ahlâk Kavramları” başlığı ile bu bölümün başında geniş olarak yer verilmişti. Ha-tırlanacağı üzere Kur’ân-ı Kerîm’de takvâ Allah nezdinde en yüksek insanlık değeri olarak gösterilmiştir. Şu hal-de kişinin böyle bir değeri kazanması onun kendisine karşı görevlerinin de başında yer alır.

2. Hilim

Yine “Kur’an ve Sünnet’te Temel Ahlâk Kavramları” başlığı altında incelenen ikinci kavram da hilim olup İslâm ahlâkı üzerine inceleme yapanların hilmi müslümanın karakterini en iyi ifade eden bir kavram ola-rak kabul ettiklerini, çünkü bu kavramın “akıllı olma ve akıllıca davranma” şeklinde özetlenebilecek anlamı yanında ağır başlı olma, affetme, sabır, hoşgörü, barış ve kardeşlik, acelecilik yapıp saldırganca hareket et-mekten sakınma gibi insanlarla uygarca ilişki kurmaya katkı yapan birçok erdemi birlikte ifade eden geniş kap-samlı bir kavram ve dolayısıyla İslâm’ın en temel faziletlerinden biri olduğu görülmüştü.

3. Hikmet


“Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan doğru, yararlı, kapsamlı ve derin bilgi; ilâhî gerçekleri, özellikle Kur’an’ın yüksek anlamını kavramaktan doğan bilgi; İslâm dininin ilkelerine inanmak ve bunlara uygun yaşamakla gerçekleşen üstün hayat tarzı, Hz. Peygamber’in müslümanlar için doğru bilgi ve erdemli yaşayış kaynağı olma değeri taşıyan sünneti” gibi anlamlarda kullanılan hikmet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de, “çok hayır” diye nitelenir; on bir âyette “kitap” ile birlikte kullanılarak hikme-tin, “ilâhî kitaplar” veya “bu kitaplarda vahyedilen de-rin bilgiler” anlamı taşıdığına işaret edilir. Fahreddin er-Râzî, Kadî Beyzâvî gibi müfessirlerin, ilgili âyetle-rin yorumu dolayısıyla yaptıkları açıklamalarda hikmet özetle, bütün doğru bilgilerle güzel yaşayışı kapsayan bir kavram olarak tanımlanır. “Hikmete sarıl. Çünkü hayır hikmettedir” (Dârimî, “Mukaddime”, 34) anlamındaki hadiste de hikmetin bu anlam zenginliğine işaret edilmiştir. Bu önemi sebebiyle Hz. Peygamber’in, “Hikmet müminin yitiği-dir, onu nerede bulursa alır” (Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “Zühd”, 15) buyurduğu rivayet edilir.

Hikmet, insanı öteki canlılardan ayıran düşünme veya bilme gücünün meyvesidir. Bu sebeple İslâm kültüründe düşünür karşılığında “hakîm” kelimesi kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer İslâmî kaynaklarda ilim, mârifet veya irfan, fikir (fikr), tefkir, tefekkür, tedebbür, taakkul, nazar, re’y, zikir, itibar gibi çok çeşitli kelimelerle insan için düşünme faaliyetinin öne-mi vurgulanmış; insanın ancak bu şekildeki düşünce zen-ginliği ile insanlık değerini koruyup geliştireceğine işaret edilmiştir. Akıl sahibi olmak, bilmek ve bildik-leri üzerinde düşünüp sonuçlar elde etmek, uygulamak in-sana özgü bir ayrıcalıktır (ez-Zümer 39/5). Akıllarını kullanmayanlar sağır ve dilsizdirler (el-Bakara 2/171); böyleleri hayvanlardan daha şaşkındır (el-Enfâl 8/22). Bu yüzden Hz. Peygamber’in,”Bir saatlik tefekkür, bir senelik ibadetten daha hayırlıdır” buyurdukları rivayet edilir (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 31). Bu ve benzeri âyet ve ha-dislerin de etkisiyle İslâm ahlâk kültüründe hikmet er-demi temel erdemler (fezâil-i asliyye) denilen dört erde-min daima en başında yer alır ve bunlar çoğunlukla hik-met, şecaat, iffet, adalet şeklinde sıralanır.

Düşünme ve onun ürünü olan bilgi ve dolayısıyla bilim yer yüzünde sadece insana özgü bir haslettir. Kur’an, Hz. Âdem’in meleklerden daha üstün olma sebebini, ona verilen, fakat meleklerin bilmediği bilgilerle izah e-der. Çünkü ilim Allah’ın sıfatıdır. Bu nedenle ilim ve hikmetten yoksun kalarak kendisini tanrısal bir nitelik-ten de yoksun bırakan insan, kendi şahsına karşı en bü-yük zararı vermiş sayılır; ayrıca kendisine en değerli nimet olan aklı bağışlayan Allah’a da nankörlük etmiş olur.

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı üzere hikmet, bilgi-amel bütünlüğünü de kapsar. Zira özellikle ahlâk gibi uygulamalı bir alana ilişkin bilgiler ancak hayata geçirilerek anlam ve değer kazanır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de bilgilerine uygun davranmayanlar ağır bir dille eleştirilmiş (el-Cum‘a 62/5), Hz. Peygamber de, “Faydası olmayan ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, “Zikir”, 73) buyurmuştur.

4. İffet

“İnsanın arzularını, tutkularını aklının ve inancının kontrolünde tutarak, Allah ve insanlar nezdinde kendisi-ni küçük düşürecek davranışlardan sakınmasını sağlayan bir erdem” anlamındaki iffet kavramının Kur’ân-ı Kerîm’de, “haya, vakar, kişinin kendi şahsiyet ve onurunu koruması” şeklinde yorumlanabilecek bir konumda kulla-nıldığı görülmektedir (el-Bakara 2/273). Diğer bazı â-yetlerde ise “insanın, kendisine ait olmayan bir mala el uzatmaması” (en-Nisâ 4/6), “edepli ve hayalı olması” (en-Nûr 24/33, 60) anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber de iffetli müslümanlardan övgüyle söz etmiştir (me-selâ bk. Buhârî, “Tefsîr”, 9; “Ahkâm”, 16).

Ahlâk bilginlerine göre, ister mide istekleri olsun ister cinsel istekler olsun, her türlü nefsânî arzulara aşırı düşkünlük, insanı bir bakıma hayvanlaştırır. Çünkü hayvanlar gibi bu insan da tutkularını dizginleme erde-mini gösterememiştir.

İslâm ahlâk kültüründe insanın nefsânî arzularına e-sir olma zaafına hevâ denmiş; bu zaaftan korunmanın da ancak aklın buyruğuna uymakla mümkün olacağı ifade edil-miştir. Nitekim Ebû Bekir er-Râzî’nin et-Tıbbü’r-rûhânî’si, İmam Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i gibi birçok ahlâk kitabının ilk konuları akıl-hevâ çatışması-na ayrılmıştır. Özellikle Gazzâlî İhyâ ve Mîzânü’l-amel gibi eserlerinde bu konuya büyük önem vermiştir. Başta Kur’ân-ı Kerîm ve hadisler olmak üzere İslâmî kaynaklar-da hevâ, “insanın iyi ve kötü konusunda doğru seçim yap-masını ve akla uygun davranmasını önleyen nefsânî arzu-lar” anlamında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de nefsânî ar-zularına aşırı düşkün olan, bu yüzden de inanç ve yaşa-yışında haktan ayrılan, isyana ve günahlara saplanan in-san “hevâsını tanrısı yapan” (el-Furkan 25/43; el-Câsiye 45/23) şeklinde anılmaktadır. Hz. Peygamber de, “En kötü kul, hevâsına kul olup da dalâlete düşün kimsedir” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 17) buyurmuştur. İşte iffet erdemi, insanı böylesine tehlikeli olan tutkulardan koruyup kol-layan ve ona hayvanî eğilimleri, tutkuları karşısında bağımsızlık kazandıran ahlâkî bir donanımdır. Nitekim, başta Gazzâlî olmak üzere müslüman ahlâk bilginleri ve mutasavvıflar, bu tutkulardan kurtulmayı gerçek özgürlük saymışlar; insanın kendini mânen geliştirme işlevine bu noktadan başlamasını gerekli görmüşlerdir.

5. Doğruluk ve Dürüstlük


İslâmî kaynaklarda doğruluk ve dürüstlük çok çeşitli kelimelerle ifade edilmekte olup bunların başında sıdk ve istikamet kavramları gelir. “İnsanın, söz ve davra-nışlarıyla niyet ve inancında doğru, dürüst ve iyilikten yana olması” şeklinde tanımlanabilecek olan sıdk erdemi genellikle yalanın zıddı olarak kullanılır. İstikamet de, “Allah’ın buyruğuna uygun şekilde doğru, dürüst ve temiz kalpli olma” demektir. Doğruluk ve dürüstlük erde-mine sahip olan kişiye sıddîk denir.

İnsanlığın genel ahlâk anlayışında olduğu gibi İslâm ahlâkında da doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak telakki edilmiş ve insanın kendi kişiliğine karşı en önemli ödevleri arasında gösterilmiştir. Hz. Peygamber, kendisinden güzel bir nasihat isteyen kişiye, “Al-lah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol” (Müslim, “Îmân”, 13) buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, bu şekilde iman edip doğru olanların üzerlerine meleklerin ineceğini ve onla-ra âhiretle ilgili müjdeler vereceğini ifade eder (Fussılet 41/30). Kant ahlâkının temelini oluşturduğu kabul edilen “kategorik imperatif” (şartsız buyruk), “Sa-na buyurulduğu gibi dosdoğru ol!” şeklinde daha önce Kur’an’da yer almıştır (el-Hûd 11/112; eş-Şûrâ 42/15).

Doğruluk ve dürüstlüğün böylesine önemli olması, ki-şinin kendi şahsına karşı tutumundan başlamak üzere, i-lişkili bulunduğu bütün kişilere ve çevrelere karşı her türlü tutum ve davranışlarını ilgilendiren, ticarî faa-liyetlerden kamu görevlerine kadar hayatın bütün alanla-rında ve bütün mesleklerde aranan bir erdem olmasından ileri gelir. İslâm ahlâk literatüründe konuşmada, niyet ve iradede, karar vermede ve kararında durmada, (riyânın zıddı olarak) amelde, dinî ve mânevî hallerde dürüstlük gibi doğruluk ve dürüstlüğün çeşitli şekilleri üzerinde durulmuştur.

Dürüstlükle uyuşmayan, dolayısıyla kişi onurunu a-şındıran kötülüklerin başında yalan gelir. Kur’an ve hadislere göre yalan bir münafıklık alâmetidir (en-Nisâ 4/145; el-Münâfikun 63/1; Buhârî, “Îmân”, 24; Müslim, “Î-mân”, 107). İslâm dini prensip olarak insanın ruhsal ge-lişmesine, toplum düzenine ve barışına zarar veren her türlü kötülüğü yasaklamakla birlikte, gerek âyetlerde gerekse hadislerde yalan konusunda oldukça ağır ifade-lerin kullanıldığı görülmektedir. Bunun sebebi, ahlâk kültüründeki veciz ifadesiyle yalanın “bütün kötülükle-rin anası” (ümmü’l-habâis) olmasıdır. Bu nedenle Hz. Peygamber, “Size doğru olmanızı emrederim. Çünkü doğruluk iyi olmaya, iyilik de cennete götürür. İnsan doğrulukta sebat ederek nihayet Allah katında ‘sıddîk’ diye yazılır. Sizi yalan söylemekten de menederim. Çünkü yalan kötülük işlemeye, kötülük de cehenneme götürür. İnsan yalan söyle-ye söyleye sonunda Allah katında ‘kezzâb’ diye yazılır” (Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 102-105) buyurmuştur. İşte İslâm ahlâkında doğruluğun bütün iyiliklerin teme-li, yalanın ise bütün kötülüklerin anası olması telak-kisi, Kur’an ve hadislerde ortaya konan bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Riyâ ve dalkavukluk gibi davranışlar da doğruluk ve dürüstlüğe aykırı, Kur’an’ın aziz saydığı (el-Münâfikun 63/8) müminin onurunu zedeleyen, dolayısıyla kişinin kendisini özenle koruması gereken kötülüklerdir. Çünkü dalkavukların ve riyakârların en büyük sermayeleri ya-landır. Onların asılsız veya abartılı, böyle olduğu için de dürüstlükle bağdaşmayan övgüleri hem kendi kişilikle-rini lekelemekte hem de övülen kişilerin boş ve temelsiz bir gurura kapılarak kusurlarını görmelerine engel ol-maktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber, bu kişileri insanla-rın en kötüleri arasında saymış (Buhârî, “Edeb”, 52; Müs-lim, “Birr”, 100); “Dalkavuklarla karşılaştığınızda yüzle-rine toprak savurun!” (Müslim, “Zühd”, 14) buyurarak onla-ra yüz verilmemesini öğütlemiştir.

6. Tevazu


Tevazu, “insanlara karşı alçak gönüllü olma, kibirle-nip böbürlenmekten sakınma” anlamına gelen bir ahlâk te-rimidir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın iyi kullarından söz eden bir âyette en başta tevazu erdemine işaret edile-rek, “Onlar yeryüzünde tevazu içinde yürürler” (el-Furkan 25/63) buyurulmuştur. Kur’an ahlâkı ile eğitilmiş olan Hz. Peygamber, bütün müslümanlar karşısında mütevazi ol-mayı, değişmez bir davranış kuralı olarak özenle korumuş; müslümanların onu “Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah!” diyecek derecede çok sevmelerinde de alçak gönüllülüğünün çok büyük bir rolü olmuştur. Bu sebeple İslâm ahlâk geleneğinde tevazu, bir peygamber sıfatı o-larak değer görür.

Bununla birlikte bir müslümanın, başkaları tarafından hor ve hakir düşürülecek, izzeti nefsini zedeleyecek şe-kilde kendisini küçük düşürmesi de İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz. Zira Kur’an’da Allah ve Resulü ile birlikte müminin kişiliği de aziz sayılmıştır (el-Münâfikun 63/6). Bu sebeple ahlâk kitaplarında her müslümanın kendi sos-yal seviyesine göre onurunu koruyacak şekilde davranması gerektiğine dikkat çekilir. Ayrıca, özellikle müslümanların müslüman olmayanlar karşısında, haksızlığa ve aşırılığa sapmadan, onurlu davranması da Kur’an’ın bir buyruğudur (bk. el-Feth 48/29).

Ahlâk kitaplarında izzeti nefis duygusunun, tevazu sınırını aşarak gurur ve kibire sapması tehlikesine de önemle işaret edilir. İmam Mâverdî, kibiri bütün kötü huyların en başında ve en tehlikelisi olarak gösterir. Çünkü “kibir (insanlar arasında) kin doğurur, toplumsal uyuşma ve kaynaşmayı baltalar, dostların gönüllerine nefret sokar.” Gazzâlî de İhyâ’da (III, 236-309), “Kal-binde zerre kadar kibir bulunan kişi cennete giremeyecek-tir” (Müsned, IV, 134) anlamındaki hadisi hatırlattıktan sonra şu görüşlere yer verir: “Kibir cennetin bütün ka-pılarını kapatır; zira kibirli insan kendisi için sevip istediğini öteki müslümanlar için isteyemez. Kibirde benlik iddiası bulunduğundan böyle birisi alçak gönüllü olamaz. Oysa alçak gönüllülük takvâ sahiplerinin başta gelen erdemidir.”
 
Adam Öldürmenin Kefâreti Hakkında Bilgi

Konusu : Kefâretler

İçeriği : Adam Öldürmenin Kefâreti

İslâm’da korunması gaye edinilen temel değerlerden birisi insan hayatıdır. İnsanın saygınlığı anlayışı, insan hayatını koruyucu tedbirler, müessir fiil ve adam öldürme suçlarının cezalandırılmasında izlenen siyaset hep bu amaca hizmet eder.

Bir müslümanın müslüman, zimmî veya anlaşmalı (muâhid) gayri müslimi hataen (yanlışlıkla ve kaza ile) öldürmesi halinde, gereken diğer hukukî ve cezaî müeyyidelere ilâve olarak kefâret ödemesi de gere-kir. Hanefîler’e ve bir grup fakihe göre sadece hataen adam öldürmede kefâret gerekirken fakihlerin çoğunluğu kasten adam öldürmede de gerekli görürler.

Öldürme kefâreti, mümin bir köle âzat etmek, eğer bu-na güç yetmezse iki ay peş peşe oruç tutmak suretiyle ödenir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyurulur: “Yanlışlık-la olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olmaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir.

Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola (o takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü-min bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranız-da antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edi-lecek bir diyet ve bir mümin köleyi âzat etmek gerekir.

soru cevap4Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir” (en-Nisâ 4/92).

Öldürme kefâretinde önceliğin köle âzat etmeye veril-mesi ve kefâret yükümlülüğü için öldürülen kimsenin müslüman veya gayri müslim olmasının farketmemesi hem insan hayatının ve hürriyetinin temel değer ve gayelerden olması ile hem de buradaki hürriyete kavuşturmanın âdeta ölen kimse yerine dirilişi sembolize etmesiyle a-çıklanabilir.

Ayrıca, müslümanlarla birlikte yaşayan gay-ri müslimlerin, yaşama hakkının da koruma ve güvence altında olması gerektiği de âyetten çıkarılan bir sonuç olmaktadır. Ancak kefâret, ibadet grubunda yer aldığı ve bir bakıma tövbe ve Allah’tan bağışlanma dileme mahiye-tinde olduğu için hataen adam öldüren gayri müslimler kefâretle yükümlü tutulmaz ve sadece diyet öderler.
 
Açık saçık giyinmek ile tacize ve tecavüze uğramanın bir ilişkisi var mı?

Bu konunun anlaşılması için meseleyi bir kaç madde halinde bazı kriterlere işaret edeceğiz:

1) Dindar-dinsiz farkı olmaksızın bütün insanlarda kuvve-i şeheviye denilen bir cinsellik dürtüsü vardır. Bu dürtünün veriliş gayesi, insanların -Allah’ın uygun gördüğü- meşru nikah dairesinde bir erkek ile bir kadının bir araya gelmesini ve bu fabrikadan insan üretimine vesile olmalarını sağlamaya yöneliktir.

2) Bu şehvet dürtüsünün ucu açık olduğundan, değişik hikmetlerden ötürü sınırlandırılmadığından meşru dairenin dışına çıkarak, gayr-ı meşru ilişkilere yol açması her zaman mümkündür. O halde, insanlar için bu konudaki en önemli mesele, bu dürtüyü kontrol altına almak ve gayr-ı meşru yollara taşmasını engellemektir. Bunun yolu ise insanların şehvet dürtüsünü ve bu konudaki duygularını terbiye etmekten geçer. Bunun da maddi ve manevi tedbirler açısından bir kaç yolu vardır:

Maddi Tedbirler:

a) Evlenmek ve meşru evliliği teşvik etmek suretiyle fert ve tolum bazında bu dürtüyü kontrol altına almaktır. Hz. Peygamber (asm) bu tedbire işaret etmek üzere, “Allah bir kimseye saliha/uygun bir kadın nasip etmişse, dinin yarısını himaye altına alması konusunda ona yardım etmiştir. Artık o da dininin geriye kalan yarısı hususunda Allah’tan korksun.” buyurmuştur. (Hâkim, 2/175. -Zehebi de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. (bk. Zehebi, a.y).

b) Şehvet dürtüsünü hafifletmek suretiyle az da olsa bunu kontrol etmektir. Bunun çaresi, şehvet dürtüsünü kamçılayan gıdalar almaktan sakınmak ve özellikle aç kılmak suretiyle bu dürtünün şiddetini hafifletmektir.

Peygamber efendimizin “Ey gençler topluluğu! İmkan bulduğunuz anda evlenin. Bu imkânı elde edinceye kadar da oruç tutunuz. Çünkü bu da şehvet dürtüleriniz törpülemeye yönelik fayda sağlar.” tavsiyesi, bu tedbire yöneliktir. (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 7303, 7395)

c) Halvette kalmalarını önlemek. Bir erkek ile bir kadının tek başlarına bir araya gelmeleri durumunda bu şehevi dürtülerin kabaracağı binlerce tecrübe ile sabittir. “Ateş ile odun”un yan yana gelmesi yangına sebep olduğu gibi, erkek ile kadının baş başa kapalı bir ortamda kalmaları da böyle bir yangını körüklemek anlamına gelir. Eksi ile artı kutuplar birbirlerini çektiği gibi, erkek ile kadın dürtüleri de birbirini çeker.

“Yabancı bir erkek yabancı bir kadınla tek başına halvette kalmasın; çünkü onların üçüncüleri şeytan olur.” (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 9131) manasına gelen hadiste bu gerçeğe vurgu yapılmıştır. Şeytan, halvette bulunan her iki tarafa da, karşı tarafın müsait olduğunu fısıldamak suretiyle, önce su-i zan tuzağını kurar, ardından da şehvet dürtülerini harekete geçirir. Bu selin önünde durmak elbette kolay değildir. İslam’da karma eğitime, flörte prim verilmemesinin önemli bir hikmeti, bu selin önüne geçmektir.

d) Sokakta kalabalık içinde de olsa, bir kadının açık-saçık olarak gezmesi, kötü niyetli olan kimselerin iştihasını kabartır. Çünkü kadının çıplak bedeni, erkeğin şehvetini tahrik eden önemli bir faktördür. Bu olumsuz faktörün ortadan kaldırılması ancak İslam’ın emrettiği örtünün desteğiyle kaldırılır veya hafifletilir.

Burada her örtülü kadının iffetli veya açık-saçık gezen kadının kötü kadın olduğu anlamına gelmez. Burada önemli olan, erkekleri tahrik eden ortamdan uzaklaştırmaktır.

Örtülü kadınlar arasında da fahişeliğin var olması, bu tedbirin önemini azaltmaz. Çünkü erkeklere karşı müstehcen söz, fiili veya davranış sergilemek kadının iffetli olup olmadığına bakmadan, kötü niyetli erkeklerin hayallerini süsler. İmam Gazali’nin de ifade ettiği gibi, zinanın ilk postacısı hayaldir.

Manevi Tedbirler:

a) Gayr-ı meşru ilişkileri önleyen en önemli amillerden biri Allah korkusudur.

Allah korkusunun güçlenmesine paralel olarak kötülüğü frenleyen kişinin iradesi de güçlenir. Çünkü bir polisten korkarak, iki günlük hapisten korkarak bir çok arzusunu frenleyen kişinin, her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzır olan Allah’a samimi iman etmesi ve cehennem gibi bir hapsin varlığına ciddi inanması halinde günaha sevkeden dürtülerini frenlemesi kadar doğal bir şey olamaz.

Şunu da belirtelim ki, Allah’ın emri olduğunu düşünerek örtünen kadınlar arasından çıkan kötü kadınların sayısı oldukça azdır. Bu yargı Allah’tan korkan erkekler için de geçerlidir. Bu işin tabiatının gereğidir.

b) İslam’da dış görünüşe önem atfedilir. Çünkü insan olarak vereceğimiz hükümler ancak görebildiğimiz hususlardır. Kişilerin gizli, saklı yönleri bizim alanımızın kapsamı dışlındadır. “Ben zahire/görünürdeki duruma göre hüküm vermekle emrolundum. Gizli-saklı olan şeyleri ise Allah değerlendirir” (Acluni,1/219) manasına gelen hadis-i şerifte, bu hakikate işaret edilmiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, insanların algı alanına giren niyetleri değil, söz ve fiilleridir. Bu husus akıl alanında böyle değerlendirildiği gibi, duygu ve dürtüler penceresinden aynı şekilde değerlendirilir.

Buna göre, kötü niyetli bir erkeğin bakışına takılan kadının dış görünümü onun üzerinde olumlu veya olumsuz etkiye sahip olmadığını söylemek, insanların fıtratını, psikolojisini, reflekslerini bilmemek anlamına gelir.

c) Şehvetle harama bakmak, müstehcen lafları dinlemek veya bilerek eliyle bir bayana dokunmak gibi âmiller gerçek zinanın kılavuzlarıdır.

“Sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir hayasızlık, bir fahişeliktir ve çok onursuz bir yoldur.” (İsra, 15/32) mealindeki ayetin ifadesinde, her iki taraftan da zinaya zemin hazırlayan davranışlara tevessül etmemeleri konusunda uyarılar bulunmaktadır.

d) Hiç kadınları görmemiş bir kimsenin bir anda kendini kadınlar arasında gördüğünde, gösterdiği refleks, şehevi dürtü coşkusunun fazla olacağı düşünülebilir. Hatta yasaklar engelinin oluşturduğu bazı direnç yan etkilerinin de olacağı kabul edilebilir. Fakat bu hiç bir zaman, kadınlarla sürekli aynı ortamı paylaşan kimsenin erkeklik dürtüsünü, şehevi duygusunu kaybedeceği varsayımının doğru olduğu anlamına gelmez.

Yıllarca yasak aşk yaşayanların varlığı, böyle bir düşüncenin yanlış olduğunun göstergesidir.

İnsanın fıtratında/yaratılışında var olan şehvet duygusunu bu yolla törpüleneceğine inananlar, dünyanın her yerinde kadın-erkek beraber her ortamda serbestçe beraber olan ortamlarda binlerce kızın zinadan gebe kaldığına ve eşlerin birbirini aldatmaları sonucunda yılda yüz binlerce yuvanın yıkıldığına dair gerçekleri inkâr etmeleri gerekir.

Şunu unutmayalım ki, milyarlar seneden beri var olan ateş yakıcılığından bir şey kaybetmediği gibi, odunlar da yanıcılığından bir şey kaybetmemiştir.

Not:

Kur'an-ı Kerim bir yandan cazip yerlerin örtülmesini isterken diğer yandan erkeklerin ve kadınların harama bakmaktan sakınmalarını, iradelerini kullanarak kendilerine hakim olmalarını istiyor. Günümüz ve ülkemiz şartlarında bu ikinci yol "tek yol" olarak karşımızda duruyor: Gözümüzü sakınacağız, ısrarla ve tekrar bakmayacağız, duygularımıza hakim olacağız.

İslâmî bakımdan günah işlememek için gayret eden bir kimseye karşı bu günaha kışkırtan, insanları tahrik eden kılık kıyafetle dolaşmak, bu insanlar için bir taciz, bir eziyet, bir tuzak ve ağır bir imtihan olarak değerlendirilebilir.

Ama yapılacak bir şey de yok; iş başa düşüyor, imtihan zorlaştıkça bedelinin değeri de artıyor, bir yandan belki günahın derecesi azalıyor, ama bir yandan kesin olarak sakınmanın ecri, sevabı, manevi ve ahlaki değeri artıyor.

 
Geri