Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Tasavvufta İrşad ve Mürşid

İrşad”, doğru yolu göstermek, öğretmek mânâlarına gelmektedir.

Bu mefhûmun kökü, sapıklığın zıddı olan rüşd kelimesidir.

Rüşd’ün mânâsı ise, doğru yolu bulup girmek demektir. Bu yol maddî de olabilir, mânevî de…

Tasavvuf ıstılâhında ise irşad, doğru yola sevketmek veya yönlendirmek mânâsını ihtivâ eder. Bu bir nevi kılavuzluktur ki; bunlar, başta Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, “Benim ümmetimin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuş, irşâda ehil ve salâhiyettar olan onun vârisleridir; yani mürşidân-ı kirâmdır.

Onlar, hem kâmilhem de mükemmil olan hakîkat âlimleridir.

Zira sadece kâmil olmak (kendisinin olgunlaşıp mükemmel olması) yetmez; mükemmil de olması lâzımdır ki başkalarını tekemmül ettirebilsin, kemâle erdirip mükemmelleştirebilsin.


 
MÜRŞİD NASIL OLMALI?

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye’nin 12. halkasını teşkil eden Hâce Ali Râmitenî (k.s.) hazretlerinden:

“Mürşid, aynen kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş yetiştiricisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki, ona fazla yem yüklemesin. [Zira yemin azı faydalı olmadığı gibi, fazlası da zararlıdır.] Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kabiliyeti nisbetinde, zikir telkîn eder [ezbere değil].

“Kezâ, insanları Hakk’a dâvet eden kimse, vahşî hayvan terbiyecisi gibi sabırlı ve tecrübeli olmalıdır. Vahşî hayvan terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu, istidâdını bilip ona göre davranırsa, Hak yolunun dâvetçisi de öyle olmalıdır.”

 
MÜRŞİDDE OLMASI GEREKEN ON İKİ HASLET

Abdülkadir el-Cîlî (k.s.) dedi ki:

“Bir mürşid kendisinde on iki hasleti bulundurmadıkça nihâyet(1) seccadesine oturup inâyet(2) kılıcını kuşanamaz.

“Bunlardan iki haslet Allah Teâlâ’dan, iki haslet Resûlüllah’tan(s.a.v.), iki haslet Hz. Ebû Bekir’den, iki haslet, Hz. Ömer’den, iki haslet Hz. Osman’dan, iki haslet de Hz. Ali’dendir(r. anhüm).

Hz. Allah’tan olan hasletler, Settâr (ayıpları ziyadesiyle örtücü) ve Gaffâr (günahları ziyadesiyle bağışlayıcı) sıfatlarıdır.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den olan vasıflar, Şefîk(çok şefkatli) ve Refîk (ona her hususta çokça yardımcı olmak) vasıflarıdır.

Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) vasıflar, sâdık(özde ve sözde doğruluk) ve mütesaddık (tasadduk eden, bolca sadaka verme) vasıflarıdır.

Hz. Ömer’den (r.a.) olan vasıflar, çokça iyiliği emredip kötülükten nehyetme vasıflarıdır.

Hz. Osman’den (r.a.) olan sıfatlar, misâfirperverlikve geceleri insanlar uykuda iken namaz kılmakvasıflarıdır.

Hz. Ali’den (r.a.) olması gereken vasıflar ise, âlim ve cesur olma vasıflarıdır.

İşte böyle bir zât, nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.(3)

***

Kısacası her şeyin olduğu gibi, insanları manevî bakımdan irşad edebilme selahiyetinin de şartları var. Öyle akşamdan sabaha şeyh olaçıkagelmek yok. “Her çalı dibinde bir mürşid” olmaz. Olursa kıymeti-değeri kalmaz.


Bu gibiler için Bağdatlı Rûhi ne güzel söylemiş:

Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der

Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.
 
TASAVVUF BUYUKLERi ve TASAVVUFUN ÖNEMi

Tasavvufun, tarihte oynadığı rolün önemi çok büyüktür. Çünkü, müslüman toplumların tarih boyunca yaşadıkları bunalım ve çalkantı dönemleri, tasavvuf büyüklerinin davet ve irşad faaliyetleri sayesinde aşılmıştır. Kalplerin Allah’la, toplumun ahlâkla irtibat ve ilgisinin azaldığı, batınî hastalıkların iyice yayılarak, tamah ve ihtirasın gözleri bürüdüğü zamanlarda, imdada yetişen hep onlar olmuştur.

Allah dostları, bu dünyaya hizmet etmek için geldiklerini düşünmektedirler. “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran, 110) ayetinin övdüğü kimselerden olmak için insanlara hizmeti tercih etmişlerdir. Rasullulah s.a.v. Efendimiz’in, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” (Tebaranî; İbnu Ebi’d-Dünya) hadisindeki ‘hayırlı insan’ olmayı hayatlarının prensibi edinmişlerdir.

İNSANLIĞIN HİZMETKÂRLARI

Allah dostları, ilim öğretmekten ilim ehlinin ihtiyaçlarını karşılamaya, fakir, yetim ve garipleri gözetmeye, hastaları ziyaret edip, gerektiğinde savaşa gitmeye kadar her hizmete talip olmuşlardır. Cami, aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının da inşasında öncülük etmişlerdir.

Onlar, vakıf insanlar olarak tanınırlar. Maddi-manevi neye sahip iseler, hepsini Allah yolunda harcayıp ahiret sermayesi yapmışlardır. İslâm alemindeki vakıfların çoğu, sufilerin başında bulunduğu hizmet birimleri idi. Günümüze kadar gelen bu hizmet kervanı, ancak gönlü zengin, eli açık, mert ve cömert insanlar tarafından yürütülmüştür.

Allah dostları, halka hizmeti ve insanların yükünü çekmeyi peygamberlerin başta gelen sünnetlerinden görüyorlardı. Bu sünneti ihya etmek için sadece mallarını değil, canlarını bile veriyorlardı. Herkesin hayranlıkla andığı büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s.şöyle der:

“Sufi ,toprak gibidir. Üzerinde iyileri de kötüleri de taşır. Bulut gibidir, herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir, herkese rahmet olur, fayda verir. Üzerine her türlü pislik atıldığı halde, bu pislikleri içinde eriten, temizleyen ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak gibidir.”

Büyük veli Sehl b. Abdullah k.s. da sufiyi şöyle tanıtır: “Sufi, herkese kanını helal, malını mübah gören kimsedir. Yani sufi, neyi varsa onu Allah için başkalarına feda eden kimsedir.”

Gerçekten de onlar, davet ve irşatlarında, mümin-kâfir bütün insanlığa bir aile gibi bakıp, bu ailenin bütün fertlerini muhatap almışlardır. Herkese, şefkatle, ayrım yapmadan muamele etmişlerdir. Çünkü onlar Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkını temsil ediyorlardı. Efendimiz s.a.v.’in,bütün insanlara peygamber gönderildiği gibi, onun vârisi olan bu kâmil insanlar da bütün insanları muhatap alıyorlardı.

Allah dostları, İslâm’ı aşk ile yaşayıp yaymaya, kalbleri fethetmeye çalıştılar. İnsanları Allah için sevip, ilâhi dava uğruna kendilerini feda ettiler. İnsanların önünde maddi ve manevi güzelliklere ayna oldular.

Sevenlerine asla ihanet etmediler. Onlara da Allah için sevmeyi öğrettiler. Kötü sıfatlarını değiştirdiler, kendilerine benzettiler. Allah dostlarındaki edeb ve güzel ahlâkı gören müslümanlar dinlerini daha iyi tanıdılar. Müslüman olmayan pek çok kimse de İslâm’a girdi. Onların vefatlarına müslümanlar da, müslüman olmayanlar da ağladı. Çünkü, kâmil insanlar bütün insanlığın ortak değeri güzel ahlâkı temsil ediyorlardı.

İmam Şaranî k.s. naklediyor: “İmam Ahmed b. Hanbel r h.a. vefat ettiğinde, yahudi, hıristiyan ve mecusilerden yirmibin kişi cenazesine katıldı ve bir çoğu o gün müslüman oldu.”

Mevlana Celaleddin Rumî k.s. vefat ettiğinde ise bütün dinlerden binlerce insan ağladı. Cenazede büyük bir izdiham oldu. Kimi müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlara: “Sizin bu cenazeyle ne ilginiz var, kendi işinize bakın!” dediklerinde, haham ve papazlar: “Biz geçmiş peygamberlerin asıl davalarını, insanlara anlatmaya çalıştıkları gerçekleri, onun sözlerinde bulduk. O bizim de alimimizdir.” cevabını verip, kendi dil ve dinlerine göre dualar ederek cenazeye katıldılar.

KUR’AN VE SÜNNET YOLUNU GÖSTERDİLER

Allah dostları, Allah’ın boyası ile boyanmış kimselerdir. Bu büyükler Yüce Allah’a nasıl dost olunacağını bir ömür boyu yaşantıları ile göstermişlerdir. Bu dostluklarını Kur’an ve Sünnet’e uyarak yapmışlardır. Böylece İslâm’ı hakkıyla yaşayıp, bir hayat tarzı olarak insanlığa sunmuşlardır. Kur’an ve Sünnet’e uymayan bütün söz, davranış, yaşayış ve halleri boş ve batıl görmüşlerdir.

Bütün tasavvuf büyüklerinin bağlılarından istediği ilk şey, sağlam bir iman ve güzel bir tevbeden sonra, dini Sünnet’e uygun yaşamalarıdır. Bu halleriyle sufiler, İslâm aleminde bid’atların, yanlış ve bozuk inançların önünü kesmişlerdir. İnsanları Allah ve Peygamber sevgisi etrafında toplamışlardır. Yaşadıkları her devirde, ibadet neşesini, Peygamber aşkını, Kur’an sevgisini, edep, hürmet ve halka hizmet anlayışını yeniden canlandırmışlardır.

Ebu’l-Hasen en-Nedvî rh.a., Allah dostları için şunları söylüyor:

“Şüphesiz, bu ümmetin içinde Allah’ın nuruyla kalplerini arındırmış, nefislerini terbiye etmiş kâmil insanlar olmasaydı, müslümanlar, iman ve ruh bakımından çoktan çökerdi. Onlar olmasaydı, Hz.Peygamber s.a.v.’in gönderiliş gayesi olan kalp temizliği ve nefis terbiyesi gerçekleşmezdi.

Bu hedeften uzaklaşan İslâm ülkelerine bakınız. Korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu uçurumu ne ilimde derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne de edebiyat zenginliği doldurabilir.

Bu durum, devası olmayan ruhi ve ahlâki bir buhrandır. Çözümü hiç de kolay olmayan toplumsal bir meseledir. Zira o buhranda insanlar, madde ve malın kurbanı, toplumsal hastalıkların müptelasıdır.

Gerek dinî, gerekse milli kültür almış olan aydınlar, makam-mansıp kurbanı, riya, benlik, yükselme aşkı, iki yüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilmek gibi hastalıklarla karşı karşıyadır.

Politik ve toplumsal hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden, bir kör dövüşü halindedir.

Kurumlar, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi, sorumluluk duygusunun yok denecek kadar kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden laçkadır.

Alimler ve din adamları gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, üst tabakanın ve insanların gazabından korkmaları, rahat ve konforlu bir hayata fazlasıyla alışkın olmaları sebebiyle, irşad ve ıslahta cılız kalmakta, vazifelerini yapamamaktadırlar.

Evet, ruhi ve ahlâki buhranın olduğu yerlerde durum budur. Bütün bunların devası ise, Kur’an’ın emrettiği ve Hz.Peygamber s.a.v.’in gerçekleştirmek üzere gönderildiği, iç temizliği, nefis ıslahı, yani insan terbiyesidir. Bu terbiyeyi verecek olanlar da, hiç şüphesiz, kendileri terbiye olmuş kâmil insanlardır.”

ZOR GÜNLERİN ÜMİT KAYNAKLARI

Allah dostları en bunalımlı dönemlerde bile ümit kaynağı olmuşlardır. Onlar, Yüce Allah’a güvenerek üstlendikleri ıslah ve irşad işinde hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdir. Tek başlarına bir beldeye gidip aşk, ihlâs, edep ve takva ile orayı ihya etmişlerdir. İnsanlar hayır ve güzellik adına her şey bitti diye düşünürken, onlar her şeye yeniden başlamışlardır. Allah’ın izniyle ölü kalpleri diriltmişler, yeniden bir insanlık inşa etmişlerdir. Bunu bir örnekle anlatalım:

Moğollar, Harzemşah devletini istila edip, her tarafa dehşet ve korku salmışlardı. Bu durum karşısında bütün İslâm alemini öldürücü bir ümitsizlik bulutu kaplamıştı. Artık halkta Moğolları mağlup etmenin imkansız olduğu kanaati uyanmıştı. O kadar ki, ‘Moğollar bozguna uğradı denilirse inanma!’ sözü, bir deyim olarak dilden dile dolaşmaya başlamıştı.

Fakat bu durum Allah dostlarını asla ümitsizliğe itmedi. Ümit ve inançla vazife ve cihadlarına devam ettiler. Toplumun yeniden kendine gelmesine, özgüvenini kazanmasına vesile oldular. İrşadları öyle etkiliydi ki, bazı Moğol hanları bile müslüman oldular.

Benzeri bir olay Hindistan’da da yaşandı. Burada Ekber Şah yönetimi açıkça İslâm düşmanlığı yapıyordu. Etrafında da onu bu zulüm ve haksız işlerinde destekleyen son derece zeki bir ekibi vardı. Diğer taraftan, görünürde bu durumla baş edebilecek hiçbir hareket yoktu. Şartların iyiye gideceğine dair bir ipucu görünmüyordu.

İşt e böyle bir zamanda Cenab-ı Hak, sevdiği kullarından birini halkı ıslah ve dini hayatı ihya etmek için hazırladı. Bu Allah dostu, tek başına, peygamberî ahlâkın gerektirdiği hikmet ve öğüt ile insanları irşada başladı. Sonuçta işbaşına gelen her hükümdar bir öncekinden daha iyi olmaya başladı. Nihayet, İslâm tarihinde eşine az rastlanan, dinî gayret sahibi, faziletli bir zat Evrengzip Han hükümdar oldu. Bu sessiz-sedasız değişimin önderi, Nakşî Müceddidî tasavvuf kolunun mürşidi, İmam Rabbanî k.s. idi.

Tarihin gerçek sufilerde şahit olduğu güzellikler sadece bunlar değildir. Onların daha pek çok saklı güzellikleri vardır. Bütün kötülemelere ve kasıtlı olarak ortaya atılan kötü örneklere rağmen, bu güzellikler her devirde vardı ve var olmaya devam edecek.

Evet; Allah dostları, bütün müminleri samimi olarak sevmişlerdir. Onlar için her şeylerini feda etmişlerdir. Buna karşılık olarak müminler de hiç görmemiş olsalar bile onları sevmiştir. Gönüllerdeki bu sevgi, Yüce Allah’ın sevdiklerine bir ikramıdır.

Kısaca, Allah aşkını biricik hedef edinen Allah dostları, tarih boyunca insanlığın yolunu ve gönlünü aydınlatan güneş olmuşlardır. Onlarsız bir tarihin sayfaları, karanlık, nursuz ve soğuktur. Dün öyleydi, bugün ve yarın da öyle olacak.

Allah’ın İnsanlığa İkramı: ALLAH DOSTLARI (Dr Dilaver Selvi)
 
4 HAK MEZHEBiN iMAMLARI TASAVVUFA GIRMiŞLERMiDiR ?

Dört büyük mezhebin kurucusu bulunan imamlarin bizzat kendileri, çagdasi olan seyhlerden tarikat almislar mi? Ferdî veya toplu zikir meclislerinde onlarla bir arada bulunmuslar mi?

Teveccüh ve mukâbele ile yapilan niyaz merâsimlerine katilmislar mi?

Tasavvuf ve tarikat büyüklerine karsi mütevâzi bir tavir takinip onlara karsi saygi ve hürmet göstermisler midir?

Mezkûr imamlarin hepsi de bir seyhe intisâb etmisler ve ondan ma’nen feyz almislardir.

Nitekim

Imam-i A’zam Hazretleri, vefatlarindan iki sene önce kendi ögrencilerinden birine intisâb ederek tarikat almis, vefât ederken de: «Son iki senem olmasaydi helâk olurdum» buyurmustur.

Imam Sâfi’î Hazretleri ise, aslen ümmî, fakat gönlü ilm-i ledünnî ile dolu Seybân-i Râ’î gibi bir zâtin önünde, anasinin dizi dibinde oturan bir çocuk gibi mütevâzi bir tavir içinde bulunur ve teveccüh için beklerdi. Hattâ Imam-i Hanbelî Hazretleri :

»—Yâ Imâm-i Sâfi’i! Seybân-i Râ’î gibi bir ümmiye karsi niçin bu kadar tevâzû gösteriyorsunuz?» diye sordugunda O:«—Yâ imâm-i Hanbelî!

Bizim ilim ve îman konusundaki sözlerimiz bu zâtta fi’len yasanilan bir hâl ve davranis seklinde tezâhür etmistir» diye cevap vermistir.

Hattâ Imâm-i Hanbelî, imtihan etmek ve ilmî seviyesini ölçmek maksadiyla Seybân-i Râ’î Hazretleri’ne, fikhin en çetrefil mes’elelerinden birkaç soru sormus, aldigi pek ince ve nükte dolu cevap karsisinda hayret etmekten kendini alamamis ve düsüp bayilmistir.

Bu hâdiseden sonra da Imâm-i Sâfi’î ile birlikte Seybân-i Râ’î’nin zikir ve sohbet meclislerine katilmislar, diger âlim ve ögrencilerine de süfiyye meclislerine devam etmelerini tavsiye buyurmuslardir.

Imam Azam Ebû Hanife rahmetullah aleyh’in vefâtindan iki sene önce sûfiyye yolunu benimseyerek talebelerinden birine intisâb edip ondan tarikat aldigi, vefâti esnâsinda da «Ömrümün son iki senesi olmasaydi Nu’man helâk olurdu» sözleriyle de bunu vecizelestirdigi ve ölümsüzlestirdigi bilinmelidir.
(Mektûbât-i Rabbani)

Imam A’zam Hazretleri hadîs-i serifte de isaret edildigi üzere, abdest suyuyla birlikte akan günâhin necâsetini kesfen gördügünden, abdest aliminda kullanilmis müsta’mel suyun, tekrar abdest almak için kullanilamiyacagina hükmetmistir.
(Sa’rânî, Mîzânü’l-kübrâ)

Imam Sa’rânî Tabakât’inda Imam Sâfi’i ile Ahmedb.
Hanbel”in sûfiyye meclislerine devam etme ve onlarin
zikir ve sohbetlerinde bulunma konusunda i’tinâ gösterdikleri, kendilerine; zikir ve sohbetten baska mesgaleleri bulunmayan sûfilerle niçin hasir-nesir oluyorsunuz? denildiginde de: «Takvâ, zikir, muhabbet ve ma’rifetten meydana gelen dini hayâtin ana sermâyesi sûfîler nezdinde bulunmaktadir» cevâbini verdiklerini nakletmektedir.

Imâm-i Sâfi’i Hazretleri, Seybân-i Râ’î’nin huzûrunda anasinin önünde diz çöken çocugun durus ve oturusu gibi saygili bir tavir içinde bulunurdu. Imam Ahmed b. Hanbel Imâm-i Sâfi’î’nin yaninda oturur iken bir gün Seybân-i Râ’î çika geldi. Ahmed b. Hanbel:

«Bu zât, zâhiri ilimlerdeki eksikligine ragmen hâlâ bâtin ilmini elde etmege çalisiyor, bu yüzden kendisine fikhi birkaç mes’ele sormak istiyorum» deyince Imâm-i Sâfi’î: «Bunu yapma» dediyse de Imam Ahmed b. Hanbel kendisini alamayarak Seybân-i Râ’î ye:«Bes vakit namazdan birini kazaya birakip, bilâhare kazâ edecegi zaman da bu vaktin hangisi oldugunu unutan bir kimse hakkinda ne dersin? Böyle bir kimse ne yapmali ve nasil davranmalidir? diye sordu.

O’nun: «Allah’tan gâfil ve habersiz olarak yasayan böyle bir kimse bu hâlinden vazgeçinceye ve gafleti unutuncaya kadar cezâlandirilmalidir» seklindeki cevabi karsisinda Ahmed b. Hanbel kendinden geçerek yigilip kaldi ve bayildi. Ayilinca Imâm-i Sâfi’i: «Ben sana O’na karsi gelmemeni söylememis miydim?» dedi.

Baska bir zaman da develerin zekâtinin nasil verilmesi gerektigini sordu ve su cevâbi aldi:

«Fikhin sâdece ilmiyle ugrasan sizlere göre, her bes deveye karsilik bir koyun verilir. Ama bize göre bes devenin besi de, hattâ varsa koyun da zekât olarak verilir» buyurdu. «Bu konuda delilin nedir ve dayanagin kimdir?» diye sorulunca da: «Imâmim Ebû Bekri’s-Siddîk’tir.

Zira O, bir mücâhede sirasinda elinde ve avucunda ne varsa hepsini ordunun teçhizi için Rasûlüllaha arzettiginde, kendisine:

«Senin ve ehl ü iyâlin için geride ne biraktin? diye sorulunca:

«Evet onlar için Allah ve Rasûlü’nü biraktim» cevâbini lütfetti.

Bunun üzerine huzûrda bulunanlar hayret ve saskinlik içinde kaldilar. Seybân-i Râ’i bir ümmi idi.

Ümmîsinin hâli böyle olunca, âlim olan sûfilerin ÎRSAD durumunu buna göre düsünmek ve takdir etmek gerekir.

Allah Sefeatlerine nail eylesin.
 
avatarınızla attıgınız konular pek birbirini bagdaşmıyorda olsa demekki şu çıkıyor görünüsüne göre kimseyi yargılayamasın bizim halk hep böyle yapar

yüregine saglık paylasımların süper
 
Tasavvuf nedir?

Soru: Tasavvuf nedir, yeni mi çıktı?

Cevap: Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötülüklerden temizlemek demektir. İnsanın kalbini, Allahü teâlânın muhabbetine bağlamak, Resûlullahın söz, hareket ve ahlâkına uymak, yolundan gitmektir. Kalb ile yapılması ve sakınılması gerekli şeyleri ve kalbin, rûhun, kötülüklerden temizlenmesi yollarını öğreten ilme, tasavvuf ilmi denir. Îmânın yerleşmesini, fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin severek, kolaylıkla yapılmasını ve Allahü teâlânın sevgisine kavuşmayı sağlar. Tasavvuf ilmine, Ahlâk ilmi de denir. Âlimler tasavvufu çeşitli şekillerde ta’rîf etmişlerdir. Ba’zıları şöyledir:

Tasavvuf, güzel ahlâktır. (İ. Kettânî)

Tasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)

Tasavvuf, edebe riâyettir. ( Ebû Muhammed Cevîrî)

Tasavvuf, i’tirâzı bırakıp, emredilene peki demektir. (Ebû Sehl Sa’lûkî)

Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir. (Ebû Hüseyn Nûrî)

Tasavvuf, faydasız işleri terk etmektir. (Ebû Saîd İbni Arabî)

Tasavvuf, vakti değerlendirmek ve vaktin kıymetini bilmektir. (İbni Osman Mekkî)

Tasavvuf, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. (Cüneyd-i Bağdâdî)

Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek, herkese lütûf ve ihsânda bulunmak, hastalık ve musîbetleri herkese izhâr etmemek, düşmanlarını affetmek, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine kavuşmayı usûl ittihaz etmektir. (Ahmed Şirbâhî)

Güzel ve çirkin huylar

Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan herşeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlâkındandır.

Kötü sıfatlar, câhillik, öfke, riyâ, kin, hased, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmamak, sû-i zan, övünmek gibi şeylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rızâ, hayâ, tevâzu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir.

Hak yolunda ilerlemekten maksat, kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmektir.

Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullahtan gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resûlullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği mu’teber eserlerde yazılıdır.

Zikir ve nefs muhasebesi, Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm zamanında da vardı. Hicrî 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefislerini Allaha itâ’ate kavuşturanların bu hâllerine Tasavvuf ve kendilerine Sofî ismi verildi. Kendine ilk defa sofî denilen zât, Ebû Hâşim Sofî’dir.

Tasavvuf, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak için lâzım olan bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, rûhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibâdetin Allah rızâsı için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlâstan ibârettir.

Huzûra kavuşmak için

Dünya ve âhıret iyiliklerine, rahat ve huzûra kavuşmak için birinci olarak doğru bir îmân sâhibi olmak gerekir. Doğru bir îmâna kavuşmak için, Ehl-i sünnet i’tikâdını öğrenmek ve inanmak gerekir.

İkincisi, insanların saâdeti için lâzım olan şey, dinin emîr ve yasaklarını öğrenmektir. Dînimizde bildirilen helâlı, harâmı ve diğer husûsları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek lâzımdır.

Bir kimse doğru îmâna kavuşur, dinin emîrlerini seve seve yerine getirirse enbiyâya, evliyâya ve melâikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.

Ma’nen yükselmek dünya ve âhıret saâdetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, ya’nî benzinidir. Tasavvufun iki gâyesi vardır: Birincisi, îmânın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Âkıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:

(Kalblere îmanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Ra'd 28]

Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızasına uygun iş yapmak demektir.

İkinci gâyesi, ibâdetlerde kolaylık, lezzet hâsıl olması için, nefisten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbâdetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günâh olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

İmâm-ı Mâlik hazretleri buyurdu ki:

(Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid’at sahibi, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur.) [Merec-ül bahreyn]

Tasavvufun Şiir Diliyle Açıklaması:

Olanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim Efendi (k.s.) tasavvufun tanımını aşağıdaki dizelerde ifade etmiştir:

Bidayette tasavvuf sofi bican olmaya derler
Nihayette gönül tahtında sultan olmaya derler

Tarikatte ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
Hakikatte saray-ı sırda mihman olmaya derler

Bu abu kil libasından tasavvuf ari olmaktır
Tasavvuf cismi safi nur-ı Yezdan olmaya derler

Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmaya derler

Tasavvuf şerait name-i hestiyi dürmektir
Tasavvuf ehli iman olmaya derler

Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
Tasavvuf cümle ehli derde derman olmaya derler

Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
Tasavvuf bu imaret külli viran olmaya derler

Tasavvuf sofi kali tebdil eylemektir bil
Tasavvuf her söz ki söyler ab-ı hayat olmaya derler

Tasavvuf ilm-i tabirat-ü tevilatı bilmektir
Tasavvuf can evinde sırrı sübhan olmaya derler

Tasavvuf hayret-i kübrada mestü valih olmaktır
Tasavvuf Hakkın esrarında hayran olmaya derler

Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir
Tasavvuf kalbi mümin arşı Rahman olmaya derler

Tasavvuf her nefeste şarka vü Garba erişmektir
Tasavvuf bu kamu halka nigehban omaya derler

Tasavvuf cümle zerratı cihanda Hakk’ı görmektir
Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmaya derler

Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf alem-i akla Süleyman olmaya derler

Tasavvuf uryet-i vüska yükün can ile çekmektir
Tasavvuf mahzar-ı ayat-ı gufran olmaya derler

Tasavvuf ismi azamla tasarruftur bütün kevne
Tasavvuf camii ahkamı Kuran olmaya derler

Tasavvuf her nazarda zatı Hakka nazır olmaktır
Tasavvuf sofiye her müşkil asan olmaya derler

Tasavvuf ilmi Hakka sinesini mahzen etmektir
Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmaya derler

Tasavvuf küllü yakmaktır vücudun nar-ı la ile
Tasavvuf nur-ı “illa” ile insan olmaya derler

Tasavvuf on sekiz bin aleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler

Tasavvuf “kul kefa billah” ile davet dürür halkı
Tasavvuf irci’i lafzıyla mestan olmaya derler

Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle alem cismine can olmaya derler

Tasavvuf zat-ı insan zat-ı Hakk’da fani olmaktır
Tasavvuf “kurbu ev edna”da pinhan olmaya derler

Tasavvuf canı canane verip azade olmaktır
Tasavvuf can-ı canan can-ı canan olmaya derler

Tasavvuf bende olmaktır hakikat Hak ey İbrahim
Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmaya derler


Tasavvufun Tarifleri

Olanlar şeyhi İbrahim Efendi (k.s.)’nin halifelerinden olan Kütahya’lı Sunullah Gaybi Hazretleri tasavvufu : “Nefyi vücud ile ahlakı hamide ve evsafı cemile sahibi olmaktır.” şeklinde tanımlar.

Mevlana Celalettin Rumi hazretleri Mesnevi Şerifi’nde : Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular: “Gam ve keder zamanında ferah bulmaktır.” ifadesini kullandı.

Şeyh Ebu Muhammed El Ceriri Hazretleri : “Her türlü iyi ahlak ile ahlaklanıp her nevi kötü ahlaktan uzaklaşmaktır.” demiştir.

Cüneyd Bağdadi Hazretleri tasavvufu,” Hakkın seni sende ifna edip kendisiyle ihya etmesidir.” ifadesiyle tarif etmiştir.

Diğer bazı ünlü sufilere ait tasavvuf tarifleri aşağıda verilmektedir .

( Bu tarifler Dr. Mustafa Kara’nın “ Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi” adlı eserinden alınmıştır. )

Reveym b Ahmed Bağdadi : Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun İradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur. Fakr; Allah’a muhtac olma esasına yapışmak, bezl, isar ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terk etmektir. Canını bağışlamaktır. Bunu yapamadınsa sufilerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma.

Ebu Bekir Şibli : Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir. Tasavvuf şirkdir, ortaklıktır. Çünkü tasavvuf kalbi masivadan muhafaza etmektir. Halbuki masiva diye bir şey yoktur.

Amr b. Osman Mekki : Kulun her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle meşgul olmasıdır.

Ebu Said Miheni : Vasıtasız olarak kalbin Hakk ile kaim olmasıdır.

Cafer Huldi : Şerefli bir ahlaka doğru yükselmek, kötü ahlaktan yüz çevirmektir.

Ebu Bekir Kettani : Ahlaktır. Seni ahlaken geliştiren tasavvuf, kalp safası yönünden de geliştirmiş olur.

Tasavvufun en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen diğer tarifleri :


Cömertliktir, zariflik ve temizliktir.
Uyanık ve muteyakkız olmaktır.
Kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır.
Şehvet ve arzuyu terk etmektir.
Mütevazi olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır.
Bilmektir. Sadakattir, cömertliktir, ahlaktır.
Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir.
Cömertlik ve vefadır.
Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir.
Tasavvuf gönül bilgisidir.
Tasavvuf hikmetleşmektir.
Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir.
Tasavvuf zıtları birleştirmektir.

Bütün bu tanımlar, Muhammed Nuru’nun pınarından sulanan Hak dostlarının gönül bahçelerinin çiçekleridir. Farklı gibi görünseler de aslında bu tariflerin hepsi aynı manayı ifade eder. Fark yalnızca tasavvuf ehlinin mizac ve meşrebinden ileri gelir. Bütün bu tanımlar, rengini, ahengini O’ndan almıştır. O ki tasavvuf ehlinin piri Hazreti Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu sözler batmayan güneşin ışık huzmeleridir. Sahibi Cenabı Hak’dır. Her velinin tasavvuf tanımı doğrudur. Çünkü bunlar, tasavvufu yaşayan ve hissedenlerin gönül alemlerinden harf kalıplarına bürünmüş, satırlara dökülmüş tariflerdir.

Bu tarifleri gördükten sonra, sonuç olarak tasavvuf hakkında şunları söylemek mümkündür :

İnsan; görünen, bilinen suretin dışında öz varlığı itibariyle bütün mahlukatın en şereflisidir. İnsanın kendinde gizli bir hakikat vardır. Bu hakikat onda daima bir tatminsizlik meydana getirir. Ne servet, ne saman, ne mevki, ne makam, ne şan ne de şöhret ona huzur vermez. Huzuru bulmak ve sükunete erişmek isteyen insan büyük bir arayışın içine girer. İşte tasavvuf eğitimi ihtiyacı bu noktada ortaya çıkar.

Tasavvuf yolunda olmak ve bu yola girmek isteyen kişiler başkalarının yazdığı kitapları okumakla sadece tasavvuf hakkında bilgi edinebilirler. Ancak tasavvuf eğitimi için bu tür bilgiler yeterli olmaz. Çünkü tasavvuf kulluk yoludur. Aczimizi itiraf etmemiz gerekir. Bu konuda kamil bir veli şöyle söylemektedir: “Tasavvuf öğrencisi eğitiminin başlangıcında şu iki ilmi öğrenmek zorundadır. Birincisi acz ilmi ikincisi sükut ilmi.” Kişi aslında varlığın Allah’a ait olduğunu Allah dışında bir varlık davasında bulunmanın vehim olduğunu kavramalıdır. Tasavvuf eğitiminde öğrenci bu kavrayış noktasına gelebilmek için sükut etmeli, susmalı ve dinlemelidir. Acz ilmi, sükut ilmi kavranmaya başladığında hakikat kapısı da aralanmaya başlar
 
Güzel ve çirkin huylar

Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan herşeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlâkındandır.

Kötü sıfatlar, câhillik, öfke, riyâ, kin, hased, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmamak, sû-i zan, övünmek gibi şeylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rızâ, hayâ, tevâzu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir.

Hak yolunda ilerlemekten maksat, kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmektir.

Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullahtan gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resûlullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği mu’teber eserlerde yazılıdır.

Zikir ve nefs muhasebesi, Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm zamanında da vardı. Hicrî 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefislerini Allaha itâ’ate kavuşturanların bu hâllerine Tasavvuf ve kendilerine Sofî ismi verildi. Kendine ilk defa sofî denilen zât, Ebû Hâşim Sofî’dir.

Tasavvuf, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak için lâzım olan bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, rûhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibâdetin Allah rızâsı için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlâstan ibârettir.
 
Huzûra kavuşmak için

Dünya ve âhıret iyiliklerine, rahat ve huzûra kavuşmak için birinci olarak doğru bir îmân sâhibi olmak gerekir. Doğru bir îmâna kavuşmak için, Ehl-i sünnet i’tikâdını öğrenmek ve inanmak gerekir.

İkincisi, insanların saâdeti için lâzım olan şey, dinin emîr ve yasaklarını öğrenmektir. Dînimizde bildirilen helâlı, harâmı ve diğer husûsları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek lâzımdır.

Bir kimse doğru îmâna kavuşur, dinin emîrlerini seve seve yerine getirirse enbiyâya, evliyâya ve melâikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.

Ma’nen yükselmek dünya ve âhıret saâdetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, ya’nî benzinidir. Tasavvufun iki gâyesi vardır: Birincisi, îmânın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Âkıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:

(Kalblere îmanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Ra'd 28]

Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızasına uygun iş yapmak demektir.

İkinci gâyesi, ibâdetlerde kolaylık, lezzet hâsıl olması için, nefisten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbâdetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günâh olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

İmâm-ı Mâlik hazretleri buyurdu ki:

(Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid’at sahibi, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur.) [Merec-ül bahreyn]
 
Tasavvufun Tarifleri

Olanlar şeyhi İbrahim Efendi (k.s.)’nin halifelerinden olan Kütahya’lı Sunullah Gaybi Hazretleri tasavvufu : “Nefyi vücud ile ahlakı hamide ve evsafı cemile sahibi olmaktır.” şeklinde tanımlar.

Mevlana Celalettin Rumi hazretleri Mesnevi Şerifi’nde : Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular: “Gam ve keder zamanında ferah bulmaktır.” ifadesini kullandı.

Şeyh Ebu Muhammed El Ceriri Hazretleri : “Her türlü iyi ahlak ile ahlaklanıp her nevi kötü ahlaktan uzaklaşmaktır.” demiştir.

Cüneyd Bağdadi Hazretleri tasavvufu,” Hakkın seni sende ifna edip kendisiyle ihya etmesidir.” ifadesiyle tarif etmiştir.

Diğer bazı ünlü sufilere ait tasavvuf tarifleri aşağıda verilmektedir .

( Bu tarifler Dr. Mustafa Kara’nın “ Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi” adlı eserinden alınmıştır. )

Reveym b Ahmed Bağdadi : Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun İradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur. Fakr; Allah’a muhtac olma esasına yapışmak, bezl, isar ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terk etmektir. Canını bağışlamaktır. Bunu yapamadınsa sufilerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma.

Ebu Bekir Şibli : Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir. Tasavvuf şirkdir, ortaklıktır. Çünkü tasavvuf kalbi masivadan muhafaza etmektir. Halbuki masiva diye bir şey yoktur.

Amr b. Osman Mekki : Kulun her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle meşgul olmasıdır.

Ebu Said Miheni : Vasıtasız olarak kalbin Hakk ile kaim olmasıdır.

Cafer Huldi : Şerefli bir ahlaka doğru yükselmek, kötü ahlaktan yüz çevirmektir.

Ebu Bekir Kettani : Ahlaktır. Seni ahlaken geliştiren tasavvuf, kalp safası yönünden de geliştirmiş olur.

Tasavvufun en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen diğer tarifleri :


Cömertliktir, zariflik ve temizliktir.
Uyanık ve muteyakkız olmaktır.
Kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır.
Şehvet ve arzuyu terk etmektir.
Mütevazi olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır.
Bilmektir. Sadakattir, cömertliktir, ahlaktır.
Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir.
Cömertlik ve vefadır.
Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir.
Tasavvuf gönül bilgisidir.
Tasavvuf hikmetleşmektir.
Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir.
Tasavvuf zıtları birleştirmektir.

Bütün bu tanımlar, Muhammed Nuru’nun pınarından sulanan Hak dostlarının gönül bahçelerinin çiçekleridir. Farklı gibi görünseler de aslında bu tariflerin hepsi aynı manayı ifade eder. Fark yalnızca tasavvuf ehlinin mizac ve meşrebinden ileri gelir. Bütün bu tanımlar, rengini, ahengini O’ndan almıştır. O ki tasavvuf ehlinin piri Hazreti Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu sözler batmayan güneşin ışık huzmeleridir. Sahibi Cenabı Hak’dır. Her velinin tasavvuf tanımı doğrudur. Çünkü bunlar, tasavvufu yaşayan ve hissedenlerin gönül alemlerinden harf kalıplarına bürünmüş, satırlara dökülmüş tariflerdir.

Bu tarifleri gördükten sonra, sonuç olarak tasavvuf hakkında şunları söylemek mümkündür :

İnsan; görünen, bilinen suretin dışında öz varlığı itibariyle bütün mahlukatın en şereflisidir. İnsanın kendinde gizli bir hakikat vardır. Bu hakikat onda daima bir tatminsizlik meydana getirir. Ne servet, ne saman, ne mevki, ne makam, ne şan ne de şöhret ona huzur vermez. Huzuru bulmak ve sükunete erişmek isteyen insan büyük bir arayışın içine girer. İşte tasavvuf eğitimi ihtiyacı bu noktada ortaya çıkar.

Tasavvuf yolunda olmak ve bu yola girmek isteyen kişiler başkalarının yazdığı kitapları okumakla sadece tasavvuf hakkında bilgi edinebilirler. Ancak tasavvuf eğitimi için bu tür bilgiler yeterli olmaz. Çünkü tasavvuf kulluk yoludur. Aczimizi itiraf etmemiz gerekir. Bu konuda kamil bir veli şöyle söylemektedir: “Tasavvuf öğrencisi eğitiminin başlangıcında şu iki ilmi öğrenmek zorundadır. Birincisi acz ilmi ikincisi sükut ilmi.” Kişi aslında varlığın Allah’a ait olduğunu Allah dışında bir varlık davasında bulunmanın vehim olduğunu kavramalıdır. Tasavvuf eğitiminde öğrenci bu kavrayış noktasına gelebilmek için sükut etmeli, susmalı ve dinlemelidir. Acz ilmi, sükut ilmi kavranmaya başladığında hakikat kapısı da aralanmaya başlar
 
avatarınızla attıgınız konular pek birbirini bagdaşmıyorda olsa demekki şu çıkıyor görünüsüne göre kimseyi yargılayamasın bizim halk hep böyle yapar

yüregine saglık paylasımların süper

dediğinizden birşey anlamadım :S :dusun: ama teşekkür ederim sağolasın
 
ADABI MUAŞERET

Yolumuzda yeme, içmede kılık,kıyafette,oturma ,kalkmada,yolda yürümeden tutunda ifade-i merama kadar her hususda adeta bir kültür tevvün etmiştir.

Hocalarımız bu birliğin ve ahengin devamı ,meydana gelen bu hayat bilgisi ve kültürün dahada tekamülü için gayret sarf etmeliyiz.

Kullanılan kelime ve cümleler ,konuşulan dilin gremerine uygun ,vakıa mutabık,kapalılıkdan ari,açık ,net ve anlaşılır bir şekilde kısa ve öz olmalıdır.

İfadei meram insanın şahsiyeti ile alakalıdır .Nitekim "Üslüb-ü beyan ayn ül insan " denilmiştir.

Günümüzde insanların cemiyet içerisindeki yeri,ifade i meramının güzelliği ile alakalıdır.

İfade i meramın alşkanlık haline gelmesi için çok kitab mütaala etmeli ,okurken düşünerek ,anlayarak, birada seslice ağır ağır tıbkı ama bir insanın yolda yürürken gösterdiği dikkat gibi okumalıdır .

hocalarımız,Dini ve şer i ilimlerin yanında kafi mikdarda umumi kültürede sahib olmalıdırlar.dünyada ve memleketimizde neler olub bittiğinden ana hatlarıyla da olsa hiç haberdar olmayan bir hoca cemiyet içerisinde zaif düşer.

Kkendini yetiştirmeyen ve sahasında mütehassıs olmayan hoca ,başkalarını yetiştiremez. insan ,okuduğu öğrendiği sürece alimdir.Hoca,aklı maadın emrinde aklı maaşada sahib olmalıdır.

İnsanların müktedai bihi durumundaki hocalarımızın kılık-kıyafetleride ilimleri ve vakarlarıyla mütenesib olmalıdır.

Nitekim "düzgün ,iyi ,temiz ve güzel bir kıyafet ,iyi bir tavsiye mektubundan daha tesirlidir.

Kişi kıyafetiyle kabul ,fikir ve konuşmasıyla
itibar görür" denilmiştir ...
 
Halvet ne demek, gerçek anlamı nedir

halvet-nedir.jpg


Halvet tasavvufta yalnız bir kenara çekilip dua ve ibadetle meşgul olmak anlamına gelmektedir. Dini bir terimi ne yazık ki cinsellikle ve cinsel ilişki ile birleştirerek gerçek anlamını bozmuş durumdalar. Bu da üzücü bir durum. Halbuki halvet kişinin kendi ile başbaşa kalıp kendi iç haline dönebilmesidir.

Dizide geçen osmanlıda padişahın halvet'i durumuna ise Sahih halvet denilir. Yani eşlerin hiç kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği (dizi ekibide dahil) kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız kalmaları demektir. Bazı bakımdan gerdek gecesi ile aynı sonuçları doğurmaktadır. Hükmü gerdek (zifaf) diyebileceğimiz bu durumda da kadının mehrin tamamı üzerindeki hakkı kesinleşir.

Karı ve kocanın birinde cinsel ilişkiyi engelleyen bir durum bulunmazsa halvet sahih olur. engel ya hastalık, küçüklük, çelimsizlik gibi ferdi bir durum veya farz olan namaz, farz olan oruç, hacda ihramda bulunma, hayız ve nifas gibi şer'i bir hüküm olabilir. Yanlarında kör, uykuda çocukta, biri olsa ve yukarıdaki engellerden bir bulunursa halvetin sağlığını bozar. İktidarsızlık halvet mani değildir.

Sahih halvet, gusül almayı, kızların erkeğe haram olmasın üç talakla boşanmış eşin ilk kocasına dönüşünü ve mirasçı olmayı gerektirmez. Sadece iddet beklemeyi, nafaka ve mehri gerektirir.

Sahih bir evliliğin ardından mehir borcunun doğabilmesi için evlenen kadın zifaf için hazır olmalı ve aralarında sahih halvet vuku bulmalı ve taraflardan birisi nikahtan hemen sonra ve ve zifaf veya halvetten önce ölmüş bulunmalıdır.

Nikah akdi yapıldıktan sonra, fakat zifaf veya sahihi halvetten önce bir ayrılık vuku bulursa ayrılığa kimin sebep olduğuna bakılır. Eğer ayrılığa erkek sahip olmuşsa mehirin yarısını kadına ödemelidir. Kadın olmuşsa bir şey gerekmez.

Faydalanılan Eserler

1) İlmihal İslam ve Toplum, Türkiye Diyanet Vakfı İslami Araştırmalar Merkezi

2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
 
"Allah küfredenleri sevmez" ayetindeki küfürden maksat nedir? Sövme, küfretme de buna girer mi?

İlgili ayetlerin (bk. Rum, 30/45; Al-i İmran, 3/32) “Allah küfredenleri sevmez” şeklinde tercüme edilmesi pek isabetli değildir. Çok eski meallerde yer alan bu ifadeler, o günkü Türkçe’ye uygun olabilir, fakat günümüzdeki Türkçe’ye pek uygun değildir. Sizlerin de bu konuda tereddüt etmeniz, bunun bir kanıtıdır.

“Küfredenler” kelimesi, “kâfirun/kâfirin” kelimesinin tercümesidir. Halbuki biz bugün bunu “kâfirler/ kâfir olanlar/küfre girenler/inkârcılar” gibi sözcüklerle ifade etmeliyiz.

Elbetteki Allah, yeryüzünde fesat çıkaranları -bozguncuları (Bakara, 2/205), israf edenleri (Araf, 7/31), zalimleri (Al-i İmran, 3/57) hainlik edenleri- ihaneti (Nisa, 4/107), dünya malı ile gururlanıp, şımaranları, (Kasas, 28/76), kibri-büyüklük taslayanları-böbürlenenleri (Hadid, 57/23) kötü sözü açıkça söyleyenleri (Nisa, 4/148) de sevmez. Ancak soruda geçen küfür, inkar etmek anlamındadır.

Özetle, ilgili ayetlerin manası “Allah kâfirleri/inkârcıları sevmez” şeklindedir. Yoksa sövmek manasına gelen küfretmekle bir ilgisi yoktur. Çünkü inkar etmek ile sövmek, çok farklı şeylerdir.
 
Allah, bileklerini keserek intihar eden bir kişi için, kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım, buyurmuş. Buna göre intihar eden kimseye cennet haram mıdır?

Soruda geçen konuyu bize haber veren Hadis meali şöyledir:

"Geçmiş kavimlere mensup bir adamın bir yarası vardı. Adam ızdırabına dayanamayıp bileklerini bıçakla kesmiş ve kan kaybından ölmüştü, bunun üzerine Allah (c.c.); 'Kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım.' buyurdu."
(Buhari, Enbiya 50).

Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşılan o ki, bu kişiler intihar ediyorlar. İntihar ise en büyük günahlardan biridir. Daha sonra tövbe imkânı da olmadığı için diğer günahlardan daha risklidir. Bu gibi rivayetlerde yer alan ifadeler insanları uyarmaya yönelik caydırıcı bir irşat üslubu kullanılmıştır. Terhip denilen bu gibi uyarı üsluplarında ifade edilenler, herkes ve her zaman için değildir.

Hadiste geçen ifadelerin açıklaması şöyledir: İntihar edenler eğer o anda imansız gitmiş ise, diğer imansız gidenler gibi asla cennete giremez, çünkü cennet kâfirlere haramdır. Yok eğer, imanla gitmişse ve cezalandırılmışsa cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gidecektir. Şayet, o intihar esnasında kişi Allah tarafından mazur görülmüş ve affına mazhar olmuş ise, o kişi doğrudan cennete gidebilir. Hüküm Allah’ındır ve Allah’ın hükmü mutlak âdildir.

İşte hadiste insanları bu çok tehlikeli ve de büyük bir günahtan sakındırmak için “intihar edenlerden bazıları imansız ölecekler ve cennet onlara haram olur” manasını o tarz bir ifadeyle vurgulanmıştır.

Ayrıca “cennet ona haramdır” ifadesini, “ceza çekmeden doğrudan cennete girmek ona haramdır” şeklinde de anlamakta bir sakınca yoktur. Zira imanla kabre giren kimse -suçu ne olursa olsun- sonunda cennete gireceği hususu, İslam alimlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnetin temel inançları arasındadır.

Şu bir gerçektir ki can ve beden insana emanet olarak verilmiştir. İnsan bu emanetleri korumakla görevlidir. Aksi halde emanete hıyanetlik etmiş ve büyük bir vebal altına girmiş olur. Allah, her hangi bir cana kıymayı bütün insanlığın canına kıymak olarak ifade buyurduğu gibi (bk. Maide, 5/32), “Kendinizi öldürmeyin” (Nisa, 4/29) ayetiyle insanın kendi canına kıymasını da kesinlikle yasaklamıştır:

İntihar hakkında Peygamber Efendimiz (sav) de pek çok ikazlarda bulunmuş ve Müslümanları buna tevessül etmekten şiddetle men etmiştir:

İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir." (Buhâri, Cenâiz, 84).

"(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)." (Buhârî, Cenâiz 84).

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse, cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker."
(Müslim, Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber (asv) tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5; Müslim, Iman, 179). Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu (asv)'e iletilince şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir." (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).

Bir Müslüman bilir ki bütün bu hayat geçici bir imtihan yeridir. Allah Teala Mülk suresinin ikinci Ayeti Kerimesinde "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır." buyurarak bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu belirtmiştir. Buna göre hareket eden ve bir gün mutlaka vadesinin biteceğine inanan herkes, güzel işler yapmak suretiyle ebedi ve sonsuz olan Ahiret yurduna hazırlık yapar. İşte bu, büyük bir inanç, azim ve kararlılığı gerektirir. Böyle bir düşünce sahibi olan hiç bir kimse fani olan bir dünya için kavga etmez. Geçici olana kanıp ve aldanıp da hiç bitmeyecek olan bir dünyayı göz ardı etmez. Bu inanç, sıkıntı ve kederde olan insanlara da büyük bir rahatlama ve moral desteği sağlar. Çünkü sıkıntıda olan insan bilir ki bunların hepsi geçici ve bunlarla biz imtihan oluyoruz:

“Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler."
(Bakara, 2/155-156)

Sabrederek kazanmak varken, bir anlık öfkemize yenilip intihar gibi olaylara teşebbüs ederek hem bu dünyamızı, hem de ahiretimizi kaybetmeyelim...
 
Tasavvufta dersin önemi nedir seyr-u sulûk için ders gerekli midir?

Kişinin almış olduğu dersi yapamaması halinde telafi etmesi mi veya dersi tekrar tazelemesi mi gerekir. Tasavvufta dersin önemi nedir seyr-u sulûk için ders gerekli midir?

Seyr u sulûk için üç esas vardır. Birincisi günlük olarak yapılan evrad u ezkar, ikincisi genelde haftada bir kez yapılan sohbet ve üçüncü olarak ta insanlığa verilen her tür faydalı hizmettir. Manevi terakki için bunların hepsi de çok önemlidir. Üçayaklı bir masanın bir ayağı eksik olduğunda nasıl ki ayakta durmakta zorlanırsa, bir salik de bu üç vazifeyi yerine getirmeden gerçek manada Hakk’a ram olamaz. Tasavvuf yolunda çekilen evrad ve zikirler farz ibadet olmadığı için kazası gerekmez. Öncelikli olarak şunu ifade edelim ki evradı ihmal etmek insanın şeyhine ve kendine verdiği sözü tutmaması manasına gelir. Bundan da önemlisi Allah’ın zikrinden uzak geçen her vakit, her saniye bizim için ebedi bir kayıptır. Boşa geçen zaman geri getirilemeyeceği için sâlik bütün vakitlerini yukarıda sayılan vazifelerle doldurmaya azami gayret sarf etmelidir. Ahirette cennet ehlinin en çok hasret çektiği şey zikirsiz geçen vakitlerdir.

Tasavvufi terbiyenin en önemli hedeflerinden biri de insanın ahlakını güzelleştirmesi, kuran ahkâmını ve sünnet-i seniyyeyi en güzel şekilde yaşamasıdır. Bazı salikler bu konuda ihmalleri olabilmektedir. Eğer salikin virdi ve dini vazifeleri bu konuda bir müspet bir gelişmeye sebep olmuyorsa gerçek manada virtlerini yerine getirmiyor demektir. Bu sebeple salik hem manevi dersini yerine getirme hususunda hem de ahlakını güzelleştirme hususunda dikkatli olmalıdır.
 
Hacı Bektâş-ı Velî ve Tasavvuf

Çok değerli kardeşlerim!..


Allah'a hamd ü senâlar olsun... Ciddî konulara, millî kültürümüze gençler arasında büyük ilgi var... Bize teklif edilen konu: Hacı Bektaş-ı Velî ve Tasavvuf.... Ben bunu müsaade ederseniz, şöyle oturarak anlatayım, bildiğim kadarıyla....

Tasavvuf günümüzde hem Türkiye'de hem Batı'da çok ilgi gören bir konudur. Tarihte de böyle olmuştur. "Tasavvuf nedir?" diye soracak olursak ve tarifleri toplamak istersek --bunu bizden önce yapanlar olmuş-- yüzlerce, hattâ binin üstünde tarif toplayan bilim adamları var... Ama bu büyük rakam sizi korkutmasın!.. Tariflerin çokluğu zevk farkından, bölge ve devir farkından; seviye, meşrep ve zihniyet farkından doğuyor.

Ayrıca da tarif edenler bütününü, bilimsel bir tarifi düşünmüyorlar da, en önde gelen vasfı ne ise kendilerine göre, onu söylemiş oluyorlar. Bu bakımdan tarifler çok...

Zâten sosyal bir kavramın çok kesin sınırlarla, küçük bir cümle içinde tarifi de kolay olmuyor. Bunu ortaokuldan, liseden, üniversiteden bilirsiniz ki, kültür ve medeniyetin de yüzlerce tarifi vardır.

Ahlâk üzerine üniversitede çok değerli konferanslar vermiş ve bir kitap yazmış olan Prof. Hayim Zoet, kitabına ÇAhlâk Denen Bilmece" adını vermiş. Evet herkes biliyor ama, mahiyetini düşündüğü zaman, bir bilmece gibi... Bir çok yönlerini anlatmak gerekiyor.


Tasavvuf İslâm'dan önce de var olmuştur. Muhtelif dinlerin tasavvufumuza benzeyen, derunî, iç hayatı yaşayan mensupları tarih boyunca her devirde görülmüştür. Batı'da bizim tasavvuf kelimesine yakın bir kavram olarak, mistisizm kelimesi vardır ama, mistisizm tam bizim tasavvuf kelimemizi karşılamaz. Mistik sözü de, tam bizim sufî sözümüzü karşılamaz. Bunun sebebi, her kültürün medeniyetin kelimelerinden, kelimelerin doğuşundan, hattâ harf değerlerinde ve kavramlarında farklılık olmasındandır.

Meselâ bizdeki "s" harfi, Almanlarda "z" gibi okunur. Bölgeye göre de değişir. Bizdeki "v" harfi Almanlarda "f" okunur. Arapça'nın ayın harfini başka milletler çıkatamadığı için, bir Arap müellifi kendi milletini, "Ayın harfini söyleyebilen millet..." diye tarif etmiştir. Çünkü mümkün değil, biz yapamayız. Gerçi ayın çatlatmak diye özentiler olmuşsa da, yine Araplar kadar güzel ayın söylemeyi kimse başaramıyor.


Bizim meselâ, selâmlama için kullandığımız "Selâmün aleyküm!" bile, bugün Türkçe'de kullandığımız günaydın; veya Almanca'sı gutentag; veya İngilizce goodmorning, veya hello, gibi sözler aynı değildir. Biz selâmün aleyküm derken bir mü'min-i kâmil olarak karşımızdakine hem dünyadaki hem ahiretteki huzuru ve mutluluğu ifade eden, cenneti ifade eden bir temennide bulunmuş oluyoruz. Yâni, "Hem dünyada esen ol, mutlu ol; hem de ahirette selâmete er, cennete gir, nimetleri gör!" gibi bir mânâ söylemiş oluyoruz. Başka hiç bir dilde bunun karşılığı yoktur.

Günaydın... Aydınsa aydın... Hava bulutlu olursa, biraz karanlık olur. Tünaydın, hiç doğru değildir. Tün (gece), karanlıktır ama, karanlığın da kendine göre romantikliği vardır. "Allah'a ısmarladık!" da "Bay bay"la bir değildir. "Allah'a ısmarladık" demek, "Ben senden ayrılıyorum ama, sen Allah'a emanet ol!.. Ben seni Allah'ın korumasına havale ediyorum, ona bırakıyorum." demiş oluyoruz.


Onun için, tasavvuf deyince ne eski mistiklerin mistisizmine benzer; ne vahdet-i vücut deyince, bizim anladığımız mânâ Yunanın panteizmine benzer... Ne biz iktisat dediğimiz zaman, Batı'nın ekonomisine benzer. Ekonomi, ev idaresi demek Yunanca... İktisat, orta yol demek, itidalli yol demek... Çok farklar vardır.

Bu böyledir daima... Harfler bile farklıdır. Alfabeler aynı gibi görünse bile Arab'ın harfi ile, İranlı'nın harfi; Türk'ün harfi ile Alman'ın Fransız'ın, İngiliz'in harflerinin birbirlerine karşı durumları da farklıdır.

Bizim "v"mizi Araplar bilmezler. Biz Arabistan'a gittiğimiz zaman alışveriş yapacağız, soruyoruz: (Kem hâzâ yâ ahiy?) "Ey kardeş bu kaça?" diyoruz. O Türkçe "uç..." diyor, "beş..." diyor. Arap satıcı ama, bizim Türk olduğumuzu anlıyor. Nerden anladı?..

Birisi geldi bana, Hocaefendi, Türk, anlaşılıyor tipinden... Benim ne olduğumu da anlayamamış. Çünkü, orda bu kıyafetle değil, başka kıyafetle dolaşılıyor. Bana diyorki:

"--Eyne kapalıçarşı yâ ahiy?" diyor.

Ben dedim ki:

"--İşte şu karşıdaki dükkanlar..."

"--Nerden bildin benim Türk olduğumu?.." diyor.

"--Sen kapalıçarşı diyorsun, farkında değilsin. Eyne --nerede-- demekle Arapça olmuş olmuyor." dedim.

Birisi diyor ki:

"--Nereden bildi, bizim kem hâzâ dediğimiz zaman, Türk olduğumuzu?.."

--Çünkü Arap "kem" demez, "kŠm" der. Ordaki kŠm ile Türkün kemi arasında fark var... Biz "ve" diyoruz, onlar "vŠ" diyor. Biz "ve hüve" diyoruz, onlar "vŠ hüvŠ" diyorlar. Aynı yazılışı okuyuşumuz bile farklı oluyor. Bunları misal olsun diye verdim.

Bizim tasavvufumuz başka bir yerde bulunan bir kıymet değildir. Emsalsiz bir kıymettir. Onu anlatmak istiyorum.


Peki İslâm tasavvufunu anladık; Hint tasavvufundan, Yunan tasavvufundan, Yahudi tasavvufundan, Neoplatonizmden farklı... Ama ne?..

Kısaca tarif etmek gerekirse: "İslâm dininin ve imanının özge bir yorum ve yaşam şekli..." diyebiliriz, sizin kelimelerinizi de kullanarak. Yâni, kendine mahsus, başkasından farklı bir dinî hayat sürüş şekli... Demek ki, dinî hayatın muhtelif yaşanma şekilleri vardır. Tasavvufî tarzda dindar olmak, başka türlü bir yaşamdır.

Bunun bariz vasfı, işi lafta bırakmamaktır, davranışlarında göstermektir. Onun için, tasavvuf kal değildir, haldir. derler. Kal Arapça'da söz demek... Hal de durum, vaziyet, insanın görünümü, mevcut şekli demek...

Onun için ihlâs dediğimiz şey; hâlis muhlis, samîmî bir niyetle bir şeyler yapmak, çok önemlidir tasavvufta... Bunun karşıtı riyâ, yâni başkası görsün, beğensin, alkışlasın diye, reklâm ve propaganda maksadıyla yapmak, o tasavvufî değildir. İhlâslı olmak tasavvufîdir.

Yâni, iki namaz olsa, dinî birer dış form, hareket... Ayakta duruyor, sonra eğiliyor, yere yatıyor, kalkıyor... İkisi namaz kılıyor ama birisi asıl maksadı namaz kılmak değil de papuç çalmak... Cemaatle beraber yatıp kalkıyor ama, biraz sonra selâm verince, gidecek, pabucu çalıp kaçacak. Şekil tamam ama bunun namazının kıymeti yok... Ama ötekisinin namazı, göz yaşıyla, karşısında Kâbe'yi düşünerek, Allah'ın huzurunda olduğunu hissederek, titreyerek, ürpererek, huşu içinde namaz... İşte o tasavvufî namazdır. Yâni birisi söz ve form; ötekisi hal ve gidiş ve davranış...


Onun için tasavvuf, derunî, hâlisâne bir yaşam şekli... Tabii tasavvuf hep böyle bizim söylediğimiz gibi derûnî midir, bunun lafı yok mudur?.." derseniz, bunun lafı da vardır. Buna teorisi diyorsunuz. Eskiden nazarî derlerdi teoriğin yerine... Nazarî tasavvuf veya tasavvufun felsefesi, veya felsefî tasavvuf denilen bir tarafı da vardır. Kitaplarda yazılan, enine boyuna kavramları münakaşa edilen, geliştirilen bir tarafı da vardır. Bir de yaşanan, amelî, pratik tasavvuf vardır tabii... O da tekke dediğimiz, tarikat dediğimiz yolda ve tekke dediğimiz yerde görülür.

Demek ki, bir tasavvufun ilmi vardır, bir de tasavvufî hayat vardır. Bunun sebebi şudur. Mevcut olan bir şey üzerinde araştırma yaptığımız zaman, onunla ilgili bilgileri topladığımız zaman, onun ilmini yapmış oluyoruz. Tasavvuf her ne kadar hal ilmi de olsa, bunun üzerinde düşündüğümüz zaman, tarifler yapmak istediğimiz zaman, hudutlarına çizmek istediğimiz zaman, içeriğini, muhtevasını tesbit etmek istediğimiz zaman, ister istemez söz tarafına kayıyoruz. Başkasına anlatmak için, geliştirmek için, düzenlemek için, felsefesini yapmak için, tefekkür etmek için...


S™fî kelimesini duymuşsunuzdur, mutasavvıf sözünü duymuşsunuzdur. İşte tasavvufa bağlı, o hayat tarzı içinde olan kimselere bu kelimeler verilmiş. S™fiyye demek, erbâb-ı tasavvuf demek.... Tarikat, tasavvufun özel bir metoda göre uygulanış yolu demek... Tasavvufî liderlere şeyh deniliyor, mürşid deniliyor. Onların öğrencilerine, talebelerine mürid deniliyor, derviş deniliyor Farsça... Arapça fakir deniliyor. Fakir, derviş kelimesinin Arapça'sıdır. Derviş, kapı kapı dolaşıp da bir şeyler isteyen demek... Fakir de, muhtaç demek...

Tekke denilen yerleri var... Tekkelerin büyükleri küçükleri var... Âsitânesi var, zâviyesi var, ribatı var... Bunları duymuşsunuzdur.


--İslâm tasavvufu, kendi kendine varlığı olan, kendi başına bir ayrı tasavvuf mudur?..

--Evet, İslâm tasavvufu kendi kendine, başka hiç bir yerde emsâli görülmeyen, eşsiz, emsalsiz, ayrı bir tasavvuftur. Hiç benzemez Hint tasavvufuna... Hiç benzemez Yunan tasavvufuna... Hiç benzemez İskenderiye'deki tasavvufa...

--Nerden çıkmıştır İslâm tasavvufu veya daha önceki tasavvuflar nerden çıkmıştır?..

--Dinî emirler üzerinde düşünmekten ve onları uygulamağa çalışmaktan çıkmıştır.

O halde İslâm'da tasavvufun kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim Allah'ın emirlerini toplayan bir kitaptır. Allah'ın emirlerini tutmak isteyen insanlar, Kur'an-ı Kerim'in harfini bile değerlendirmişler. Niye şu kelimeyi önce kullandı, niye bunu sonra kullandı?..


Bir misalle anlatayım: Diyor ki bir âdâb kitabında... Çeşitli işleri en güzel tarzda yapmaya âdâb diyoruz, o işin âdâbı diyoruz. Yemek yemenin âdâbı... Yemeği nasıl yiyeceğiz? Yemeğin içeriğinde neler olacak?.. Elimde bir elyazması eser var, orda yazmış, diyor ki: "Önce meyva yemek lâzım, sonra yemek yemek lâzım!" Bu modern bir şey, güzel bir şey... Şimdiki ilim adamları da aynı şeyi söylüyorlar: Meyvayı önce yemeli, mide dolmalı; öteki yemekleri yemeğe pek vakit kalmamalı!.. Böylece aşırı yeme önlenmiş olur vs. Bugünün doktorlarının tavsiye ettiği bir şey...

Peki nerden çıkartmışlar bunu?.. Elimdeki elyazması eser de diyor ki: "Kur'an-ı Kerim'den çıkmışlar. Çünkü:


(Ve fâkihetin mimmâ yetehayyerûn. Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn.) diyor Vakıa sûresinde... Yâni, "İstedikleri türlü türlü meyvalar olacak cennette... Ondan sonra çeşit çeşit kuş etleri olacak." Mâdem ki, kuş eti daha sonra söylenmiş; o halde yemekte önce meyva yenmeli; kızartmalar, kebaplar, bıldırcın dolmaları ve sâireler sonra yenmeli..." Müslümanın Kur'an-ı Kerim'i görüşü, anlayışı böyledir.


Şimdi biz Kâbe'nin karşısında, bir kaç arkadaş farz namaza durduk. Karşımızda, şu duvar kadar mesafede Kâbe-i Müşerrefe... İmam selâm verdi, biz de selâm verdik. Baktım yan taraftan, üç dört adam ilerden bir itiraz yükseldi, münakaşa başladı... eğildim baktım. Diyor ki:

"--Niye selâm verdiniz?"

Arkadaş da diyor ki:

"--İmam selâm verdi, onun için selâm verdik."

"--Olmaz!" diyor. Sakallı bir yaşlı zat... Suudlu anlaşılan, Türk değil... "Olmaz!" diyor.

"--Nasıl olacak?.."

"--İmam bir bu tarafa selâm verecek, bir öbür tarafa selâm verecek. Siz ondan sonra selâm vereceksiniz."

Şimdi ben tesadüfen veya tevafuken bir iki gün önce kitapta okumuştum o konuyu... Biliyorum. Dedim ki:

--Muhterem efendi! Peygamber Efendimiz buyurumuş ki, "İmama tabi olan cemaat onun yaptığı şeyi aynen yapsın ve sonunda namaz bittiği zaman, (İzâ sellemel imâmü fesellimû) imam selâm verdiği zaman, siz de selâm veriniz!"

Şimdi burda bir "fe" harfi var... Bu birkaç mânâya gelebiliyor Arapça'da... Bir mânâsı, "Hemen onun arkasından, hemen onunla beraber" Bir mânâsı da "O yapsın da, ondan bir müddet sonra" mânâsına gelebiliyor. O mezhep öteki mânâyı almış; bizim alimlerimiz de hemen mânâsına almışlar. "Mâdem rükûa eğilirken beraber eğiliyoruz, kalkarken beraber kalkıyoruz. O halde selâmı da beraber yapmamız lâzım!" diye anlamışlar. Ben bunu anlattım. Yâni dilbilgisine ait bir kuraldan ve tabii daha başka delillerden çıkıyor.

Etrafa birkaç meraklı da toplanmıştı. Dediler ki, "Amca bak, bu bilerek yapıyor, hadis-i şerifi de biliyor." "Bizim mezhebimiz bu!" dedim adama... Adam kızdı, "Peygamber Efendimiz'in zamanında mezhep yoktu." dedi. Mezhep yoktu ama, Peygamber Efendimiz'in sözlerini ve emirlerini yorumlayınca, mezhepler ortaya çıkıyor. Bir şeyi anlamağa, anlatmağa çalıştığınız zaman anlayış farkları ortaya çıkacak. İster istemez olacak. Sen de düşündüğün zaman, sen de bir şey yapacaksın, mecbursun.

Ve herkes bizi haklı gördü. Adama nasihat ettiler filân.

Demek ki, bazan bir kelimeden; yemekten önce meyva yenecek, kebap sonra yenecek... Bazen bir harften hemen imamla selâm verecek, sonra selâm verecek gibi bu kadar Kur'an-ı Kerim'e bağlı müslümanlar. Tasavvuf da ordan çıkmıştır; ayet-i kerimelerden ve ayetlerdeki emirlerden çıkmıştır.


Çok tasavvufî kitaplar var... Benim kütüphanem de dolu, siz meraklıysanız sizde de vardır. O kitapların hemen, aşağı yukarı aynı olan bir iç yapısı vardır. Tasavvufun tariflerini anlatırlar. Yüz tane tarifi, yüzelli tane tarifi ve münakaşaları orda anlatırlar. "Tasavvuf kelimesi nerden çıkmış?" filân... Ondan sonra bir geniş bahis açarlar: Tasavvufa kaynak olan ayetler filân diye...

Ben onları uzun boylu anlatmayacağım ama, "Kur'an-ı Kerim'den çıktığı isbatlanmıştır!" diyorum. Çünkü, biz nihayet tasavvufu burda bir giriş olarak anlatacağız. Ondan sonra Hacı Bektâş-ı Velî'yi anlatacağız ikinci bölümde... Ondan sonra da Hacı Bektâş-ı Velî'nin tasavvuf anlayışını, görüşlerini anlatacağız. Planımız bu... O halde plandaki yeri kadar anlatmamız gerektiğinden kısa geçiyorum.

Kur'an-ı Kerim'den çıkmıştır, kesin... Ben ilâhiyat profesörüyüm, kitaplar literatürde böyle diyor, araştırmalarımız da böyle... Tamam...

Hadis-i şeriflerden, Peygamber Efendimiz'in sözlerinden çıkmıştır. Bu hususta çok hadis-i şerifler var... Kesin yüzlerce, binlerce hadis-i şerif var... Ve Peygamber Efendimiz'in hayat tarzı, --bugünkü kelimelerimizle tarif etmemiz gerekirse-- tamâmen mutasavvıfâne veya tasavvufî bir hayattır. Tabii, Peygamber Efendimiz sonraki bir ceryana kapılmış da, o akıma tabi olmuş da mutasavvıf olmuş değil; demek ki, mutasavvıflar Peygamber Efendimiz'e tam uymaya muvaffak olmuş insanlar demektir. Bu onu gösteriyor.

Tarihte önce olan, arkadan gelenlerce takib edildiğine göre, Peygamber Efendimiz'in hayat tarzını en iyi uygulayabilen insanlardır mutasavvıflar... O halde sünnet-i seniyyeye en uyugun yaşam tarzında olan kimselerdir. Yüzlerce binlerce misal verebilirim.


--Peki, sizin bu tarif ettiğiniz çizginin dışında, başka türlü tasavvufî akımlar ve tasavvuf grupları, sufiyye grupları yok mu?..

--Vardır ve çok çeşitlidir. Bu çeşitliliği hoş görmek lâzım!.. Çünkü, bir kere tarihin derinliğinden günümüze kadar 1400 yıllık, 14 asırlık bir zaman boyutu var... Ondan sonra da eski dünyanın üç kıtasına yayılmış muazzam bir mekân boyutu var... Enini boyunu çarparsanız muazzam bir saha, alan çıkıyor ortaya... O kadar geniş sahada, bu kadar derin zaman içinde elbette bölgeler farklar olacaktır. Bilimsel bir şey... Zâten olmasaydı şaşırırdık, hayret ederdik; "Bu kadar beraberlik nasıl olabilmiş? Değişmemiş iklime göre, bölgeye göre..." diye...

Çünkü, saf bir rengi bile alsanız, beyazı bile alsanız, biraz boya çıkartabilen bir şeyle karıştırdığınız zaman, beyaz bile değişir; bej olur, krem olur, kurşunî olur, açık pembe olur... Yâni bulunduğu yerdeki tesirleri alır. İslâm da bir yere gitmişse, Orta Asya'daki İslâmî anlayış ile, Hindistan'daki İslâmî anlayış; Afrika'daki İzslâmî anlayış ile, Yemen'deki İslâmî anlayış farklıdır. Çünkü orada bir renk vardır daha önce... İslâm bembeyaz oraya gittiği zaman ya pembeleşmiştir, ya filizî olmuştur, ya gri olmuştur, ya bej olmuştur, ya koyu kara olmuştur... Bu normal...


Tabii çok bildiğiniz bir takım isimleri de söyleyebiliriz. Mutasavvıf deyince, büyük s™fî deyince, tasavvufun büyük mümessilleri, temsilcileri, onu temsil eden isimler; meselâ: Abdülkadir-i Geylânî, Kadirî tarikatının piri... Bahâeddin-i Nakşıbend; ki, mensuplarına Nakşibendî veya Nakşî deniliyor. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî meselâ... Mevlevî deniliyor, Türkler çok iyi bilir bunu... Pakistanlılar bilir, bütün batı da biliyor. Eşrefoğlu Rûmî... Meselâ, hepimizin başımızın tâcı, gönlümüzün sultanı Yunus Emre... Meselâ, Bursa'nın meşhur Emir Sultan'ı... Üftâde'si... Meselâ, Üsküdar'ın meşhur Aziz Mahmud-u Hüdâi'si...

Meselâ, Erzurum'un meşhur İbrâhim Hakkı'sı... Mârifetnâme isimli o muhteşem eseri yazmış olan, o rengârenk kültürü fevkalâde yüksek ve çeşitli bilgilere vukufla temas etmiş olan, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü cesaretle söylemiş olan, astronomi gözlemleri yapmış olan insan... Tillo'da... Siirt'in Tillo ilçesinde yatıyor, kabri orası...

Meselâ, İsmâil Hakkı Bursevî...


İşte Hacı Bektâş-ı Velî el-Horasanî --yâni Horasan'dan gelme-- bunlardan birisi ve çok meşhurlarından birisi... Buna da bağlı olanlara Bektâşî diyorlar. Ama Bektâşîler Hacı Bektâş-ı Velî'yi tam uygun mu, değil mi; onu konferansımda söyleyeceğim, belirteceğim.

Şimdi neden Marmara Üniversitesinin bu güzel, çok sevdiğim Uluslararası İlişkiler bölümünde --bu sizin dalınızı çok seviyorum, şahsen beğeniyorum-- neden bu konuyu seçmişsiniz veya beğenmişsiniz de salonu doldurmuşsunuz; gelip oturmuşsunuz, merakla dinliyorsunuz?.. Biliyorum merak ettiğinizi... Ben Bektâşî değilim, sünnîyim. Çünkü, orada sünnîliğe uymayan, şeriate göre biraz kabil-i tenkid, tenkid yiyen, münakaşa edilen taraflar var... Ama Bektâşîlik'le Nakşîlik arasında bir ilişki de tarihî bir gerçek... Böyle bir ilişki var, onu söyleyeceğim.

Benim Hacı Bektâş-ı Velî ile doğrudan doğruya ilgilenmem olmayabilirdi. Amma, Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde doktora tezimi İznikli Hatiboğlu Muhammed --İznik'li değil, aslında Denizli'nin Honaz kasabasından-- üzerinde yapmıştım. O böyle yüz hadis, yüz hikâye, tefsir kitabı vs. yazmış. Ben onun üzerinde doktora tezimi yaparken bir de baktım ki, bu Hatiboğlu Muhammed, Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir eserini de manzum olarak, şiir halinde ortaya koymuş. Ordan meseleye girdim ve o manzum eseri okuyunca, çok hayret ettim. Baktım ki, Bektâşîlerle Hacı Bektaş arasında, bugün Hacı Bektaş'ı seven insanlarla, "Bu bizim pirimizdir, başımızın tacıdır." diyen insanlarla Hacı Bektâş-ı Velî'nin kitabındaki fikirler arasında çok büyük farklar var... O zaman, bu beni enterese etti, ilgimi çekti. Onun üzerinde doçentlik tezi çalışması yapayım diye düşündüm.

İkinci sebebi de, Anadolu'daki Türk edebiyatının 14. Yüzyıl'dan kalmış eserleri çok az... Çok kıymetli o eserler, antika yâni... Onlardan birisi oluyordu bu Hatiboğlu'nun tercüme ettiği eser; yâni Hacı Bektaş'ın makalâtı... O bakımdan ben de onu orjinal bir çalışma olacak diye aldım. Hakikaten de orjinal bir çalışma oldu ve çok büyük etkisi oldu. Bizim bugünkü fikir ortamımızda çok ilgi çekti. Televizyonlarda, gazetelerde, toplantılarda, anmalarda bahis konusu edildi. Yâni, benim ilgimi çektiği gibi, halkımızın da ilgisini çekti.


Peki, sizin için konunun önemi ne?.. Benim için bu hususî bir önem taşıyor, böyle girmişim bu konuya; ama siz nerden ilgileniyorsunuz?..

Bir kere, Hacı Bektâş-ı Velî'den çok bahsediliyor; onun için merak etmiş olabilirsiniz. Ve bazı kimseler Hacı Bektâş-ı Velî'ye diyorlar ki, "Çok hoşgörülü bir insandı, modern zihniyetliydi. Kadın erkek ilişkilerinde çok demokrat idi. Kadın erkek bir arada... İçkiye filân da müsamaha ediyordu. Namaz kılmasa da oluyordu." Allah Allah... Böyle anlatıyorlar. Sonra, "Türkçüydü, anti-Arap bir zihniyete sahipti ve Arap kültürüne bir reaksiyon olarak Kırşehir'de bayrak açmıştı..." filân. Allah Allah... Böyle söyleniyor ve hâlâ platonik, efsanevî ve masalımsı anlatımlar devam ediyor.

Tabii Türkiye'de Alevî vatandaşlarımız da var... Alevî vatandaşlarımızın böyle sarkık bıyıklı dedeleri var, bağlandıkları kimseler var... Sakalı, bıyığı farklı... Onlar da Hacı Bektâş-ı Velî pirimizdir diyorlar, seviyorlar ve bunların da milyonları tutuyor sayıları... Onlar da ilgileniyorlar bu konuyla... O bakımdan benim çalışmam gibi onlar da bu konu ile ilgililer...


Hattâ Kemal Aytaç Bey vardı Ankara'da... Millî Güvenlik Kurulu'nda da görev yapmış; rektör yardımcılığı yaptı Malatya'da filân... Benim tezimi merak etmiş, okumuş, henüz tanışmıyoruz; "Bu şahısla tanışmak istiyorum!" demiş. Fakülteye geldi tanıştık. Ondan sonra da sevgimiz, muhabbetimiz devam etti. Malatya İnönü Üniversitesi'ne rektör yardımcısı olarak gitti. Oraya bizi transfer etmek istedi:

"--Buyurun, Ankara İlâhiyat'tan bizim Malatya'ya gelin!"

Ben dedim ki:

"--Ben sakallı bir insanım."

"--Mahzuru yok!" dedi.

"--Biraz kendimin tasavvufla ilgisi var..."

"--Olsun, buraya gelirsiniz, mürid toplarsınız." dedi.

Baktım, ne dersek evet diyor. Sonra bir haber gönderdi. Ordaki Alevî vatandaşlarımız, kardeşlerimiz demişler ki: "Hocamız bu doçentlik tezini ya kendisi bastırsın; ya da müsaade etsin biz bastıralım!.. Bu çok güzel, bunu merak ediyoruz." demişler.


Sonra, askeriyede de bir önemi var Hacı Bektâş-ı Velî'nin; çünkü, yeniçerilerle ilgisi var... Yeniçerilerin 94 tane ordusu var... Orta diyorlar; ordu demek veya bölük demek, askeri birlik demek... Onlardan bir tanesinde baş köşeyi Hacı Bektâş-ı Velî'nin mümessili temsil ettiği için, ordu ile de ilişkili...

Bazı paşalar o bakımdan Hacı Bektâş-ı Velî ile de ilgileniyorlar. Hattâ benim tanıdığım bir albay vardı. Hacı Bektaş kasabasını severek, hürmetle ziyaret etmiş. Yakınımızdı, Allah rahmet eylesin...

Sonra bu yıl, Ahmed-i Yesevî'yi anma yılı oldu biliyorsunuz. Biz önümüzdeki cumartesi pazar da Ahmed-i Yesevî'yi anma sempozyumu tertipliyoruz. Hacı Bektâş-ı Velî, Ahmed-i Yesevî'nin yoluna bağlı... Yeseviye tarikatından...

O bakımdan da bu yıl güncel olan, yâni fikir ortamında ilgi çeken ve bahis konusu edilen Ahmed-i Yesevî ile de ilgili olması bakımından önemli...

Kültür tarihimizde büyük yeri var... Bektâşî tarikatıyla ilgisi var... O bakımdan sizleri de ilgilendirmiştir muhakkak... Çeşitli meraklarla buraya gelenler vardır.


Şimdi Hacı Bektâş-ı Velî'nin hayatı hakkında bazı bilgiler vereyim size... Ondan sonra, eserleri hakkında bilgi vereceğim. Ondan sonra, görüşleri ve Makalât içindeki fikirleri hakkında iddialı şeyler söyleyeceğim. Mevcut bilgileri değiştirecek, altı kırmızı kalemle çizilecek şeyler söyleyeceğim. Ondan sonra da sorularınız olursa, onları cevaplandırmak için bir zaman ayırmayı düşünüyorum.

Şimdi bizim doçentlik tezini eksikli kusurlu bastılar, Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makalât'ı diye... Bunun tashih edilerek, düzeltilerek yeniden basılması lâzım!.. Hacı Bektâş-ı Velî hakkında onu seven insanların arasında bir takım menkıbeler, daha doğrusu menkabeler var; menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî... Menâkıb denilince, tarihi bilgi olmuyor da biraz daha sübjektif, gerçekliği münakaşa edilebilen, bazı konularda insanı biraz kuşkuya da düşürebilen bilgiler demek oluyor.

Onun için biz menkabeleri, Menâkıb-ı Hacı Bektâş budur diye söyleyemiyoruz. Alıyoruz Menâkıbnâme'yi, inceliyoruz. Şurası doğru olabilir, burası olmayabilir. Şurası şu sebepten, şu delilden dolayı, kanıtlardan dolayı doğru değildir diyebiliyoruz.

Hacı Bektâş-ı Velî'nin zamanı ile ilgili dökümanlar, belgeler çok azdır.


Hacı Bektâş-ı Velî Horasan'lıdır. Horasan bugün İran'ın kuzeydoğusuna, Hazar Denizi'nin güneydoğusuna rastlayan mıntıka... Özbekistan'ın, Türkmenistan'ın, Afganistan'ın bir kısmını içine alan bir bölge... Bu bölgede, Nişâpur şehrinde doğduğu rivayet ediliyor. Doğru olabilir. Bunun doğruluğunu eserin içindeki fikirlerin tahlilinden, Hacı Bektaş'ın kültürel yapısının incelenmesinden de te'yid ediyoruz. Böyle olduğu mümkün...

Hacı Bektâş-ı Velî, onu sevenlerin söylediğine göre Arap soyundan, hattâ Peygamber Efendimiz'in evlâdından... Yâni seyyid... Kendileri seyyid diyorlar, çok net olarak... O zaman tabii bir Arab'ın kalkıp da Türkçülük yapması olamaz.

Sonra Arap kültürüne reaksiyon olarak Kırşehir'de Türkçü bir cereyan başlatmış!?.. Bu masal, böyle şey olamaz. Mümkün değil böyle şey olması... Zâten, milliyetçilik cereyanları 19. Asır'da çıkmış. O asırda böyle bir miliyetçilik cereyanı yok... Kavmiyetçilik çok günah, ayıp diye düşünüyor herkes... Birçok kavimler bir potada erimiş, birbirlerini kardeş biliyorlar. Böyle bir şey bahis konusu değil... Şimdiki az düşünen düşünürlerin fantazileri... Mümkün değil...


Seyyid olması mümkün müdür?.. Mümkündür. Çünkü, Nişâpur Arap ordugâh merkezi idi zâten... Arapların fütühat ordularının karargâhı idi. Nişâpur'dan Arap olduğunu bildiğimiz çok alim yetişmiştir. Meselâ, Hâce Abdullah-i Ensârî; yâni ensardan, Medine'den, Medine kabilesinden... Çok net olarak sülâlesini, şeceresini biliyoruz Arap kavminden... Nişâpur'a yakın bir şehirden... Daha pek çok isimler verilebilir. Mümkündür, Hacı Bektâş-ı Velî de seyyid olabilir.

Zâten Makalât isimli eserini Farsça değil, Türkçe değil Arapça olarak yazmıştır. O devirde Farsça çok yaygın ve Hacı Bektâş'ın yaşadığı zamanda bir çok kimse Farsça yazıyor. Divanda, devletin kademelerinde Farsça konuşuluyor. Sonra Karamanoğlu Mehmed Bey, "Bundan sonra bargâhta, dergâhta Türkçe konuşulsun!" demiş de, Farsça'dan öyle vaz geçilmiş. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Konya'da --biliyorsunuz-- Mesnevî'yi Farsça söylüyor. Böyle bir durumda Arapça eser yazıyor. Doğru... Demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş.


Ne zaman yaşamış?.. Çeşitli rivayetler var, onları inceliyoruz. Burda detayı var, o detaya sizi sokmak istemem, yormak istemem. Mevlânâ ile çağdaş...

Tarikatların tekkelerinde tomarlar vardır. Böyle tomar halinde dürülmüş, deri veya çok sağlam kâğıt üzerine yazılmış şecereler vardır. Yâni, bu makama kim geldi, ondan sonra kim geldi, ondan sonra kim geldi?.. Böyle sıra ile yazılır ve intikal eder. Şeyhinden halifesine, ondan ötekine intikal eder. İşte o tomar denilen bu şecere kâğıtlarında verilen bazı rakamlar var.... O rakamların doğru olması mümkündür. Çünkü, o gibi evrak muhafaza edilmiştir, korunmuştur ve ordan alınmış olması mümkündür.

Altmışüç yıl yaşamış; milâdî 1209'da doğup, 1270'de vefat etmiştir o kayıtlara göre... Biz bunu birtakım vakfiye kayıtlarından da tesbit ettik, yanlışları düzelttik. Başka tarihler söyleyenler var... 738'de ölmüştür diyenler var... Mümkün değil; çünkü, ondan kırk elli yıl önce yazılmış vakfiye kayıtlarında merhum gibi ifadelerle bahsedildiğine göre, demek ki ondan evvel ölmüş diye çıkartıyoruz.

Yakın devirde onunla ilgili bilgi veren kitaplara bakıyoruz ve bu verdiğimiz rakamların doğru olduğunu tahmin ediyoruz. Hicrî 606 - 669, milâdî 1209 - 1270 yılları arasında yaşamış ki, bu Mevlânâ ile akran demektir, çağdaş demektir. Zâten menâkıbnâmelerde de onunla çağdaş olduğuna dair, birbirleriyle münâsebetleri olduğuna dair rivayetler var...


Konuşmayı canlandırmak için, o rivayeti anlatayım. Eflâkî diye Menâkıbül Arifîn'i Maarif Klasikleri arasında neşredilmiş olan, Mevlânâ'dan sonra yaşamış, onun torunuyla çağdaş bir yazar var... O Mevlânâ ile ilgili rivayetleri duyarak, çevreden toplayarak o eseri meydana getirmiş.

Diyor ki: Kırşehir'de bir Sulucakarahöyük denilen yerde --şimdiki Hacıbektaş kasabası-- bir şahıs varmış ve Mevlânâ'ya muhalif imiş. Bir müridini, halifesini oraya göndermiş. Demiş ki: "Git o Mevlânâ denilen adama, sor ki: Eğer aradığını bulduysa, Rabbine kavuştuysa, erdiyse, erenlerden olduysa; bu velveleyi, bu gürültüyü kessin!.. Bu gürültü ne?.. Bulmuş, muradına ermiş. Eğer aradığını bulamamışsa, bu gürültü niye?.. Bulamayan insanın bu gürültüsü iddia oluyor, palavra oluyor, gösteriş oluyor, tantana oluyor. O da tasavvufta makbul bir şey değil... Git bunları o zata söyle!" demiş Hacı Bektaş-ı Velî, Eflâkî'ye göre...

Eflâkî tabii, Mevlevî dervişi... Şöyle anlatıyor: Hacı Bektaş-ı Velî'nin gönderdiği şahıs Konya'ya gelmiş. sormuş:

"--Bu Mevlânâ nerdedir?.."

"--Falanca medresededir."

O medreseye gitmiş, kapısından içeriye girmiş. Mevlânâ o anda semâ' halinde...

Semâ' dediğimiz şey, artık radyodan, televizyondan hepiniz duydunuz, gördünüz, biliyorsunuz ki vecde gelerek dönmek... Tabii, vecdsiz dönüp de sonra vecde ulaşmak tarzında kullanılıyor şimdi... Eskiden tabii olan şekli, vecde geldi mi dönerdi insan... Şimdi döne döne vecde gelmeyi deniyorlar. Tersine bir çalışma...


Mevlânâ meselâ, kuyumcular çarşısında dolaşıyormuş. Selâheddin-i Zertûb'un --altın işçiliği işleyen kuyumcu Selâhaddin'in-- dükkânının önüne gelince... İçerden çekiç sesleri geliyor. Yüzük yapacak, bilezik yapacak altını... "Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı..." bir çalışma var. O seslerden Mevlânâ vecde gelmiş, başlamış semâ' etmeğe; yâni, pervâneler gibi dönmeğe...

Pervâne de aslında kelebek adıdır; sonradan yapılan bu elektrikli döner alet değil... Ve şöyle diyor:


Yeki gencî pedîd âmed, der in dükkân-ı zer kûbî,

Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî.


"Şu kuyumcu dükkânından bir hazine gözüme göründü. Şu kuyumcu dükkânından içeriye baktım; bir hazine gözüme erişti. Zuhura geldi ki, ne güzel sûret, --yâni görünüm-- ne güzel mânâ --yâni sîret, iç hali-- Dışı güzel, içi güzel... Ne güzellik, ne güzellik... Yâni orda o Selâhaddin-i Zerkûb'un dükkânına bakmış. Evet, esnaf... Kuyumculuk işi yapıyor, imalâtla meşgul...

O devirde mutasavvıfların ana fikirlerinden birisi de o idi. Kendi elinin emeğiyle helâl lokma kazanıp yemek... Hepsi bir iş sahibidir. Kimisi attardır, kimisi bakkaldır, kimisi bezzazdır... Kimisi böyle zerkûbdur, kuyumcudur... Çalışıyor ama, Allah eri... Allah'ın sevgili kulu durumunda olan bir kimse...

Mevlânâ onu kapıdan görünce... Yüzü güzel, nurlu... İçi güzel; kalbinin, sîretinin, mânevî halinin güzelliğini görmüş Mevlânâ... "Ne güzel yüz, ne güzel iç alemi; ne güzellikler, ne güzellikler..." diye coşmuş, semâa geliyor. Semâ' bu... Yâni böyle vecde gelip, kendinden geçip, aşka gelip dönmek...


Şimdi vecde gelmiş dönüyor Mevlânâ... Bir taraftan da bir rubâî söylüyor. Ama rubâîyi onlar bizim gibi düz okumazlardı. Yâni gazel demek, rubâî demek, o zaman için ses eşliğinde, makamla, bir ahenkle söylemek demek... Düz şiir okur gibi, böyle kaş çatarak söylemek değil...

Bir taraftan dönüyormuş, bir taraftan da bir ilâhî söylüyormuş ki, Türkçe'si şöyle:

"Eğer senin yârin, dostun, sevgilin yoksa, neden taleb etmiyorsun?.. Eğer yârını, sevdiğini, dostunu bulup ona kavuştuysan niçin tarab etmiyorsun?.."

Tarab etmek, sevinmek demek... Tarabya, Boğazda sevinçli işlerin olduğu yermiş demek ki... "Niçin o zaman da sevinç ızhar etmiyorsun?.. Tenbel tenbel oturmuşsun da, kendi acâip halinin farkında değilsin de, bizim halimize ne kadar acâip hal diyorsun. Halbuki, senin halin acaip... Yoksa kalk talep et, gayrete gel; varsa, sevincinden şıkır şıkır oyna!" demek istiyor Mevlânâ... O zaman Hacı Bektâş-ı Velî'nin tenkidine cevap vermiş oluyor.

Yâni, "Bulduysa otursun yerine!" demişti; "Buldumsa, sevincimden oynayacağım." diyor. "Bulmadıysa, yine otursun yerine!" demişti; "Bulmadıysam, aramak için bir coşkunluk içine gireceğim." demiş oluyor. Tabii bunlar bir meseleye iki ayrı bakıştır; ictihad farkı... Birisi o zihniyette, birisi başka zihniyette... İkisi de haklı olabilir, mümkündür; çünkü, niyetleri temizdir.

İşte böyle münâsebetleri olduğu düşünülüyor. Sizin hatırınızda çok rahat kalabilir ki, biz bir profesörden duyduk diyebilirsiniz, Mevlâna ile çağdaştır Hacı Bektaş-ı Velî... Öyle Orhan Gazi'yi görmüşlüğü, yeniçerilerinin kuruluşunda dua ettiği, kılıç kuşattığı filân yok... Olsa olsa, o işi torunları yapmıştır. Ondan sonra Hacı Bektaş'ın kendisi sanılmıştır. Aslında öyle olmadığı muhakkak...


Menteş adında bir kardeşi olduğu muhakkak... Aşıkpaşazâde diye bir kimse var... Kırşehir'den Kayseri'ye doğru geçerken sol tarafta görmüşsünüzdür; bembeyaz, şahâne, güzel, sevimli bir sanat eseri var... Aşık Paşa'nın türbesi... İşte onun torunu olan bir Aşıkpaşazâde var ki, Osmanlı tarihi yazmıştır. Tarihçilerimiz bilir. İçinizde o bölümde olan var...

Aşıkpaşazâde diyor ki, "Be bu Hacı Bektaş-ı Velî'nin ve çocuklarının ahvâlini bütün detayı ile biliyorum." diyor kitabında... Biliyormuş ama, söylememiş mübârek... Bildiğini yazsaydın ya... "Tevâtür-ü sahih ile hepsini bilirim." diyor. Kırşehir'lidir, bilebilir, doğrudur. Zaman bakımından arada uzun bir zaman farkı var ama, bilebilir. Diyor ki, "O şeyhlikten, müridlikten uzak, kendi halinde bir büdelâ aziz idi."

Büdelâ demek, evliyânın birisi gidince yeri otomatik doldurulan, sayısı belli, üçler, kırklar, yediler gibi birisi demek... Mânevî makamı vardı demek istiyor. "Kendi başında bir insandı. Öyle şeyhlik, müridlik, silsile, tarikat meselesi yoktu." diyor Aşıkpaşazâde...

Biz şimdi ilim adamı olarak, her tarih kitabında yazılanı kabul etmiyoruz. Müşkülpesendiz, talebeyi terletir gibi böyle yazarları da, eserlerini de terletiriz biz... İnceliyoruz, doğru değil...

--Niye doğru değil, nerden çıkarıyorsun?.. Aşıkpaşazâde Kırşehir'li... Hem ona da yakın bir zamanda yaşamış, sen yirminci yüzyılda yaşamışsın.

--Eseri var elimizde... Hacı Bektaş eserinde şeyhlikten, müridlikten, tasavvuftan bahsediyor. Sen de ilgisi yok diyorsun; doğru değil... Eseri, tekzib ediyor yâni... Biz delilleriyle onun ilgisi olduğunu göstermiş oluyoruz.


Özel hayatıyla ilgili çeşitli rivâyetler var... Adı bile münâkaşalı... Bazı rivayetlerde adı Bektaş... Bazılarında Bektaş isim değil lakab; adı Muhammed... Olabilir. Bektaş çünkü, Türkçe bir isim... Kendisi Arap asıllıysa, Muhammed diye ismi olabilir.

Horasan'dan geldiği kesin... Hacca gittiği kesin...

--Nerden kesin hacca gittiği?..

--Menâkıbnâmeye bakarsanız, inanmayabilirsiniz. Menâkıbnâme'de yazdığına göre, şeyhi Lokmân-ı Perende denilen mübârek zât hacca gitmiş. Hacda Arafat'a çıkmışlar. Arafat'ta müridlerine demiş ki, "Ah, şimdi bizim Nişâpur'da arafe günü... Her evde bir faaliyet vardır. Tavalarda pişi pişirilir." Hanımlar bilirler bu işi... Hamur yapılıyor. Kızgın yağın içinde pişiriliyor. Zeytin yağında pişer, peynirle güzel olur. Lokmân-ı Perende, "Nişâpur'da bugün ne güzel pişi pişmiştir, arafe günü bayram için hazırlık yapılmıştır." filân deyince; Hacı Bektâş-ı Velî evliyalık yoluyla şeyhinin Arafat'ta böyle dediğini duymuş. Horasan'dan almış eline bir tabağı, hoop gelmiş Arafat'a, pişileri getirmiş şeyhine... Tabii bu menkabe, böyle yazıyor Menâkıbnâme... Ondan dolayı adına hacı demişler.

Ama biz eserini incelediğimiz zaman, hac yapılan yerlerle ilgili o kadar canlı tasvirlerde bulunuyor ki, o diyarları gezmiş olduğu anlaşılıyor. Bir kaç defa da hac yapmıştır hattâ... Hem de şunu söyleyeyim, şu zamanda hacılık kolaydır amma, o devirde hacılık çok zor olduğundan, çok kıymetli bir unvandır. Herkes hacca gidemez. Osmanlı padişahlarından hacca giden bir tek fert yoktur. Belki vekil göndermişlerdir amma, kendisi gidememiş. Herkesin gitmesi kolay değil...

Şu bizim bir asır öncesine, vapurun ve otomobilin olmadığı devreye gittiğiniz zaman, birisinin adının başında hacı ünvanını gördüğünüz mü, gözünüzde büyüsün o... Yâni, kolay bir iş değil... Hem parası çok demektir, hem de çok zor bir işi başarmış bir insan demektir. Çünkü, yollar tehlikeli, çöller büyük, bata çıka gitmek zor... Sıcaktan ölmek kaderde var... Hacıların çoğu telef oluyor. Hacı Bektaş-ı Velî bu işi başarmış bir kimse...


Şeyh olduğu da, mürid yetiştirdiği de, tasavvufu bildiği de kesin olarak ortada...

Nesli var mı, yok mu?.. Bazıları diyor ki, "Evlenmedi. Yol evlâdıdır, Hacı Bektaş'ın evlâdıyım diyenler." Tabii bu bir söz, laf... Evlenmesi normaldir. Bazıları da diyorlar ki, "Evlendi ve çoluk çocuğu oldu. İşte o sülâle, onlardan gelenlerdir." Onun evlâdından olduğunu söyleyen bazı kimselerle de görüştük.

Hacı Bektaş-ı Velî'nin bağlı olduğu tarikat Yeseviye tarikatıdır. Altını kırmızı ile üç defa, beş defa çizerek kesin olarak söyleyebilirsiniz. Bütün münakaşaların ötesinde kesin bir gerçektir. Neden?.. Ahmed-i Yesevî'nin Fakırnâme'sini bulduk. Ahmed-i Yesevî'nin Fakırnâme'si ile Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makalât'ının bir bölümü tamamen aynı. Bin kelimeden sekiz on kelime farklı; o kadar aynı... Ötekiler de nüsha farkıdır, kâtibin hatasıdır filân. Ufak tefek değişiklikler...

Demek ki, tamamen Ahmed-i Yesevî'nin fikirlerini bu tarafa getirmiş bir kimse... Yeseviyye dervişi olduğu muhakkak... Ama, Ahmed-i Yesevî ile kendisinin arasında uzunca bir zaman var... Bu arada silsilenin halkasında kimler vardı?.. Bir Lokman-ı Perende ismi geçiyor. Perende Farsça, uçan demek... Peri de, kanatlı uçan şeylere deniyor; melek mânâsına... Lokman-ı Perende demek ki, evliyalık yoluyla uçan bir kimse olduğu için o ismi almış.


Fikir yapısı bakımından tamamen Ahmed-i Yesevî'ye bağlı... Ahmed-i Yesevî de biliyoruz ki, Abdülhalik-ı Gücdevânî Hazretleri'nin halifesi... Yâni Nakşiliğin ilk devresi olan Hacegâniyye tarikatından... Nakşî diyebiliriz Ahmed-i Yesevî'ye... Tabii Bahaddin Nakşıbend daha sonra yaşadığı için, Nakşîlik ismi sonra çıkıyor ama aynı kökten... Abdülhalik-ı Gücdevânî'den... O zaman Hacı Bektaş-ı Velî de Yeseviye tarikatından olunca, Nakşîlerle amcazâde oluyor, akraba oluyorlar, yakın oluyorlar; kesin...

Onun için, yeniçerileri kaldırdığı zaman padişah İkinci Mahmud, Bektaşî tarikatını da kapatmış ve ondan sonra da, "Bu Bektâşîler namaz kılmıyor." diye, Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhler tayin etmiş. Yâni onlar işi aslına döndürsün diye... Onun üzerine bazı Bektâşî babaları da biz Nakşîyiz diye müracaat edip, aslında Bektâşî olduğu halde Nakşî imiş gibi, tekkelerini alanlar da olmuş.


Bu namaz kılmama meselesi gerçekten var... Hacıbektaş kasabasına gittim, kütüphanelerini inceledim. Dergâh... Mevlânâ'nın Konya'daki dergâhı neyse, onun gibi; şahâne, çok güzel mimarisi olan, iç içe avluları, havuzları olan çok güzel bir yer...

İki tane cami var... Birisi dergâhın içinde sonradan yapılmış; onun için, Nakşıbendî camii deniliyor. Bir de aşağıda cami varmış; orda namaz kılınmıyordu benim gittiğimde... Dergâh içinde kılıyorduk biz vakit namazlarını... Altı kişi kılıyorduk, onu bildireyim size: Birisi bendeniz, ben fakir; ikincisi imam, üçüncüsü müezzin, dördüncüsü savcı, beşincisi hakim, altıncısı da Toprak Mahsulleri Ofisi müdürü Elazığ'lı Mehmet Bey... Hani beldenin Hacı Bektaş'ın çevresindeki ahalisi?.. Kimse camiye gelmiyordu yâni... Bizim gördüğümüz o...


Şiilik ve batınîlik isnadı var Hacı Bektâş-ı Velî'ye... "Hacı Bektâş-ı Velî Alevî idi; Şia akîdesine, tevellâ ve teberrâya kail bir insandı." Tevellâ demek, Hazret-i Ali Efendimiz'e ve onun evlâdına dost olmak... Teberrâ da onun muhaliflerine düşman olmak; Ebûbekir ve Ömer ve Osman'ı (rıdvânullahi aleyhim ecmain) defterden silmek, aleyhinde olmak filân gibi bir takdir, uygulama... İran'da var bugün...

Böyle olduğunu söylüyor Ord. Prof. Fuat Köprülü söylüyor. Gel de inanma, koca ordinaryüs profesör söylemiş diye... Ama doğru değil!.. Çünkü inceliyorum ben... Nerden söylemiş, araştırıyorum. Diyor ki: "Makalât'ın manzum tercümesinin başında böyle bir ifade var... Bakıyoruz aslında yok... Sonradan başkası oraya bir şeyler yazmış, böyle sanılmış. Hadi o sonradan ilâve ama, yine aslında acaba böyle bir görüş olabilir mi?..

Eserine bakıyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm'ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı haram biliyor. Şeriatin emirlerine bağlı olduğunu açıkça ifade ediyor. "Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah'a ulaşamaz!" diye açıkça söylüyor. Daha başka şeyler de söylediğini biraz ilerde anlatacağım.

Demek ki, doğru değil!.. Bunun da altını çizerek, kesin olarak, patentli, isbatlı söyleyebilirsiniz ki, öyle değil... Şeriatin ahkâmına bağlı, saygılı, namazlı niyazlı bir kimse olarak görünüyor, eserinde... Video kalmamış ki onun zamanından, bilelim. Eserini en önemli kaynak olarak görüyoruz. Başkalarının sözlerini duyduğumuz zaman, incelemek kaydıyla alıyoruz. Eserindeki fikirlerini önemli görüyoruz.


Hacı Bektâş-ı Velî'nin Eserleri:


1. Kitâbül Fevâid:


Ben asıl kütüphanemden başka kitaplar da getirecektim ama, oraya gidemedim. Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserleri arasında Kitâbül Fevâid var... Bunun birkaç elyazma nüshası var; birisi küçük, birisi büyük... Ben bunlardan bir tanesini görebildim.

Bizim bu sahada, her araştırıcı gördüğü şeyi söylemez. Bir yerde bir yazma buldu mu, saklar onu... Sır olarak gizler, başkası bilmesin diye... İşte şurada şu var diyemez yâni... Onun için siz ararsınız, göbeğiniz çatlar; sırtınızdan, alnınızdan terler boşanır. Bulursanız bulursunuz, bulamazsınız kalır. Şu yerde der, üniversite kütüphanesinde der. Üniversite kütüphanesinin altını üstüne getirirsiniz, ince elekle elersiniz; yok... Konya'da çıkar. Şaşırtmacalı söylerler.

Kitâbül Fevâid'de benim gördüğüm... Fevâid, faideli bilgiler demek... Kitâbül Fevâid de böyle güzel, faideli bir takım paragrafların içinde bulunduğu bir eser demek... Bu paragraflara bakıyoruz, bazılarında Hacı Bektaş'tan sonra yaşamış insanların bile sözleri var... Demek ki, Kitâbül Fevâid onun değil... Ama bazı paragraflara bakıyoruz, Hacı Bektaş'ın kesin eseri olan Makalât'taki bazı bilgiler, orda aynen var... Demek ki Kitâbül Fevâid onun olabilir; ama sonradan ilâveler yapılmıştır, karıştırılmıştır.


Biliyorsunuz, Yunus'un divanına karıştırmalar, eklemeler yapılmıştır. Böyle tam yazarın, müellifin kaleminden çıkmış eseri bulmak çok kıymetlidir. Biz böyle bir yazarın kendi eliyle yazılmış --hatt-ı desti derler eskiden, otoograf deniliyor Batı'da da-- bir nüshayı bulduk mu kütüphanede bayram yaparız ve bomba gibi patlarız. Gazetelerde, dergilerde makaleler yazarız; flânca kimsenin elyazısıyla kendi eseri bulundu filân diye...

Diğer yazarlar ilâveler yaparlar. Meselâ, hepinizin bildiği Süyman Çelebi'nin mevlidi... Bugün mevlidlerde okunulan pasajların bir kısmı, Süleyman Çelebinin ağzından, kaleminden çıkmış değildir. Daha sonraki asırlarda yazılmıştır ama, mevlid okuyanlar sevmişler onu, kendi mevlit nüshalarının arasına, iskambilleri karar gibi sokuşturmuşlar. Bu sefer Süleyman Çelebi'nin mevlidi ile, başka mevlidlerin şiirleri, ilâhiler karışmıştır. Mevlidler büyümüştür. Süleyman Çelebi'nin mevlidi 60 kilo ise, yirminci yüzyıldaki bir mevlid nüshası 150 kilo olmuştur. Şişmanlamış; o fidan gibi ise, bu tosun gibi kocaman olmuştur. İlâveler olmuştur.

Tabii biz edebiyat tarihçileri olarak mesleğimiz bu... Biz müellifin yazdığını bulmağa çalışırız, ilâveleri atmağa çalışırız. Asıl nüshayı bulamazsak, dedektif gibi onu kurmağa çalışırız. İpuçlarından, küçük mozaik parçalardan birleştirmeğe çalışırız. Araştırmama göre, Kitâbül Fevâid'in bir kısmı Hacı Bektâş-ı Velî'nin olabilir diyorum.


2. Fatiha Sûresi Tefsiri:


Tire Kütüphanesi'nde var dediler. Ben fakir de o kadar zahmet çektim, --hakîkaten o zaman da fakirdim, asistandım. Otel parası vermek, otobüs parası vermek zor geliyordu.-- Tire'ye gittim. Kütüphaneyi aradım taradım, bulamadım. Yok... Başka güzel şeyler buldum ama, onu bulamadım. Sonradan birisi bu eseri neşretti. Aldım okudum. Ama, bu Fatiha tefsirinin Hacı Bektaş'a ait olduğunu gösteren hiç delil yok... Hiç bir delil yok!..

Şimdi eski yazma eserlerde, adam bir eseri yazar bitirir; bitti mi sonuna bitti diye bir kayıt koyar... Sayfalar çok, başka bir eser daha yazar. Onu da bitirir, onun da sonuna bitti diye bir kayıt koyar, başka bir esere başlar. Böylece bir cildin içinde sekiz tane eser olabilir. Biz o zaman bu gibi eserlere "mecmuatür resâil" deriz. Yâni risâlelerden, kitaplardan meydana gelmiş bir kolleksiyon demek... Tek bir eser değildir.

Bir kolleksiyonda hiç Hacı Bektaş'a aitliği belli değil; tutmuş Hacı Bektaş'ın demiş. Yanlış... Edebiyat tarihçisi olarak ben reddiyorum, onun Hacı Bektaş'a ait olduğunu kabul edemiyorum.


3. Şathiyye'si var... Şathiyye demek, herkesin anlayamayacağı gizli, esrarlı bir takım sözleri tekerleme halinde söylemek demek... Böyle bir eseri var... Ama o da çok küçük, yâni bir sayfalık bir şey... Onun da açıklaması filân tarzında... Onun da yerini söylemedikleri için ben bulamadım, doçentli tezi yaparken... Onu bulan, şahıs Gölpınarlı... Gören şahıs yerini söylemediği için, biz bulamadık. Ama muhtevası çok bir şeyler getirmiyor bize... Kendisi nihayet bir sayfalık bir şey... Onun üzerine açıklamalar yapılarak, bir eser meydana gelmiş. Başkasının eserinin içinde bazı satırlar halinde...


4. Hacı Bektâş-ı Velî'nin Nasihatleri:


Yok böyle bir şey... İnceledim, hepsi apokrif, gayr-i mevsuk, ona isnad edilmiş eserler oluyor.


5. Makalât-ı Gaybiyye Kelimât-ı Ayniyye diye bir eseri olduğu söyleniyor. Şiirleri olduğu söyleniyor; inceledim, Hacı Bektâş'ın devrine ait dil ve uslûb değil... Her gördüğü sakallı insanın dedesi midir?.. Değildir. Her Bektaş ismi yazılı şiir Hacı Bektâş-ı Velî'nin midir?.. Değil... Her Yunus diye yazan şiir, Yunus Emre'nin midir; şu Tapduk Emre'ye odun taşıyan Yunus'un mudur?.. Hayır... Bir çok isim olabilir.

Bugün ben hatırlıyorum, Türkiye'de kaç tane Mehmet Aydın var... Kaç tane Lütfü Doğan var... İsim benzerliği olabilir.

Yunus'u bir kere çok net olarak biliyoruz ki, bir Mevlânâ'dan biraz sonra yaşamış bir Yunus var;


Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri...


diyen, biraz böyle iddialı Yunus... Bir de,


Şol cennetin ırmakları,
Akar Allah deyu deyu...


diyen Bursalı Yunus var... Çok net, çok kesin... Birisi Derviş Yunus, Aşık Yunus; ötekisi Yunus Emre... İsim benzerliği olabiliyor.

Hasılı, Hacı Bektaş'ın şiirleri diye söylenenler, --yurt içindeki, yurtdışındaki kaynakları inceledim-- onun değil...


6. Makalât:


Hacı Bektâş'ın elimizde bir tek eseri var... En geniş ve fikirlerini tam görebildiğimiz eseri Makalât... Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Velî el-Horasânî...

Makalât biliyorsunuz, makaleler demek... Makale de, filânca gazetenin başyazısı mânâsına, fikir yazısı mânâsına makale değil; bir konuda söylenmiş bazı sözler, fikirler demek... Makalât da, Hacı Bektâş-ı Velî'nin çeşitli konulardaki fikirlerini toplayan bir eser... Ama kompilasyon değil, toplama değil; eserin bir bütünlüğü var... Çünkü, bazı bölümlerde diyor ki, "Şimdi şu konuda bunu kısaca söylüyorum, ilerde anlatacağım." diyor. Demek ki eserin, yazarın kaleminden çıkmış bir bütünlüğü var...

Makalât'ın aslı Arapça imiş. Kütüphanelerde incelediğimiz zaman,ÊMakalât'ın Türçe tercümesinin iki şeklini görüyoruz: Birisi manzum tercüme... O Denizli'nin Honaz kasabasından gelip, İznik'e yerleşmiş olan Hatıboğlu Muhammed'in nazma çektiği, manzum olarak, şiir olarak yazdığı Hacı Bektâş-ı Velî Makalâtı... Bir de, düz yazı halinde, mensur olan Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Velî...

Düz yazı halindeki Makalât'ın nüshaları çok... Her kütüphanede birkaç tane bulabilirsiniz ama; hepsi cahil, ümmî, bilgisi az insanlar tarafından yazılmış ve daha sonraki asırlarda olduğu için güvenilir durumda değil... Tabii biz hangisi güvenilir durumda, hangisi ilâveli, hangisi tam, hangisi doğru; onu araştırdık. Dört beş senemizi harcadık, onu ortaya koymağa çalıştık. Bazı nüshaları karışmış, sayfaları karışmış vs.


Ord. Prof. İsmail Hikmet Ertaylan, Bahrül Hakayık diye tutmuş, manzum tercümeyi bulmuş Manisa kütüphanesinde... Hemen fotokopisini, faksimilesini çıkarmış, bastırmış... Sayfaları darmadağın... Bir incelememiş yâni... Kitap çok muntazam, meşin bir cilt içinde... Çok kaliteli kâğıda yazılmış, yazısı da güzel... Amma, sayfalarını okumağa başladığın zaman, burdaki konu öteki sayfayı tutmuyor, başka tarafa atlıyor. Demek ki, güzel yazmış hattat ama; eskilerin bir sözü vardır --hattatlar bizi affetsin-- :


"Küllü hattâtin câhilün."
(Her yazan kâtip biraz cahildir.)


O kendisini güzel yazıya vermiştir, sanatkârdır. Onun için mühim olan güzel yazmaktır. Ama, eserin iç yapısı o ayrı bir bilimsel iş olduğundan, onunla uğraşmaz o... Bir oraya bakar, bir buraya bakar, yazar; gerisini düşünmez.

Ordinaryüs Prof. İsmail Hikmet de, cildi güzel görünce --meşin, güzel bir cilt-- içindeki yazı da güzel; fotokopisini çekmiş, faksimile etmiş, basmış. Karma karışık... Canım çıktı sayfaları yerli yerine getirip, konuları birbirlerine bağlayıncaya kadar... Bütün sayfaları yırtacaksınız. Ondan sonra arada, hem de sayfa halinde değil, orta yerde değişiyor konu... Ordan keseceksiniz, öbür tarafa ekliyeceksiniz. Bunun için de elinizde delil olacak, havadan yapamazsınız. Yâni, karmakarışık bir şey... Ama onu düzenledik elhamdü lillâh... Ortaya koyduk, basılması lâzım!..

Bu şiir halindeki makalâtın basılması lâzım, çünkü önemli bir vesika... Onu basamadık. Bu bizim vazifemiz, basmamız gerekiyor. Ama düzyazı olanı, nesir olanı bastık. Çok uğraşarak, çok çeşitli nüshalarını birbirleriyle karşılaştırarak bastık. İşte elimizde bu var... Bunun da çok dizgi hataları var... Benim tashih etme imkânı bulamadığım bir zamanda oldu. Yeniden düzeltilerek basılması lâzım, ama oldukça güzel..


Şimdi Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kimisi diyor ki: "Bu Hacı Bektâş-ı Velî sarkık bıyıklı bir şamandı. İçki içerdi, şöyleydi, böyleydi... Tam orta Asya'nın şamanizmini getirmiş, Kırşehir'de uygulamıştır." Kimisi de diyor ki: "Hayır, o Hacı Bektâş-ı Velî idi. Hakikaten evliyâdan bir kimseydi, namazlı niyazlı bir kimseydi." diyor. Senin delilin ne, senin delilin ne?..

Ben üniversitede ders verirken çocuklarla diyaloglu ders anlatırdım. Bir şey yazardım, bu hususta fikriniz nedir? Şudur. Delilin ne?.. Hayır o değildir, şudur. O halde senin delilin ne?.. Her şeyde bir delil, kanıt arardık.

Şimi Hacı Bektâş-ı Velî hakkında, "Nasıl bir insandır, onu anlamak için bir Makalât'ı var elimizde... Makalât'ını iyice okursak, iyice tahlil edersek; Hacı Bektâş-ı Velî'nin nasıl bir insan olduğu ortaya çıkar. Ben de öyle yaptım. Hattâ ilk başta bunu bazı gazetelerde makale olarak yazdım.

Komik bir şey anlatayım size: Hacıbektaş kasabasına gittim. İlkönce bizi öğretmenler lokaline filan davet ettiler. Sonra baktılar ki, sakallı filân... Pek şey olmadı. Nihayet ofis müdürü Mehmet Bey bize yakınlık gösterdi. Ben bir lokantaya gidiyorum, yemek yiyeceğim; kırmızı şaraplar, beyaz şaraplar, votkalar, rakılar... Her masada var... Kasketli adam, yamalı elbisesiyle geliyor, onlardan içiyor. İçki kokusundan boğulacaktım, peynir ekmekten başka bir şey yiyemedim.

Ofis müdürü geldi diyor ki, --kulakları çınlasın sağsa, öldüyse Allah rahmet eylesin-- "Hocam, zâten Bektâşîlerle Hacı Bektâş-ı Velî aynı değilmiş. Hacı Bektâş-ı Velî içki içmezmiş, içkinin aleyhindeymiş. Ben Tercüman gazetesinde okudum." diyor. Ben hiç ses çıkarmıyorum, "O yazıyı yazan benim!" demiyorum. Desem, başkaları da bilse, belki iyi olmaz diye...


Hacı Bektâş-ı Velî, bizim sünnî inancımızı sergiliyor bu kitapta... Şiî olduğunu, Alevî olduğunu gösteren bir şey yok... Namaza saygı var, hacca saygı var... Haccı çok ballandıra ballandıra anlatıyor. Görmüş bir insanın canlı anlatımıyla anlatıyor. Zekâtı, cihadı, şeriatin emirleri neyse onları güzelce anlatıyor. Yâni, şeriatçı... Bazıları üzülecek ama, Hacı Bektâş-ı Velî şeriatçı... Yunus Emre nasılsa, Mevlânâ nasılsa, o da öyle bir kimse... Yâni üçü arasında bir fark yok...

Bazıları şöyle bir temâyül içinde, davranışları şöyle: Yunus Hacı Bektaş'ın dervişiydi veya onun yanına gitmişti, gitmemişti... Yok, gitmemiştir; Yunus başka bir insan!.." Yunus'u Hacı Bektaş'tan uzaklaştırmak istiyorlar, Bektâşîlikle ilgisi olmadığı için... Halbuki, Yunus'la Hacı Bektaş arasında çok net bir benzerlik var... Yunus'un şiirleri, Makalât'taki fikirlerin manzum şekli... Hele hele Yunus'un olduğu sonundaki imzasından ve tarihinden belli olan Er-Risâletün Nushiyye'si, tamâmen Makalât'ın bir bölümünün manzumudur. O kadar... Ve Yunus'un kullandığı terminoloji, tabirler, terimler tamâmen Makalât'ın aynıdır. Makalât'ı okumayan, Yunus'u anlayamaz.

Geçen sene Yunus yılıydı ya, ben Yunus'u anlatanlara bakıyordum, gülüyordum. Yunus'u anlamak için, Hacı Bektaş'ın kitabını okumak, bilmek lâzım!.. Dört kapı nedir, kırk makam nedir, üçyüzaltmış menzil nedir?..


Şeriat, tarikat yoldur varana,
Ma'rifet, hakîkat andan içeru...


Buyur bakalım anlat hocaefendi!.. Anlayamaz. Peki, sayın Profesör sen anlat!.. Anlayamaz. Neden?.. Makalât'ı okuyacak, o zaman anlar. Tamâmen bu kadar bir fikir bağlantısı var... Hacı Bektâş-ı Velî ile Yunus hakîkaten birbiriyle ilgili...

Hakîkaten gitmiş olabilir Hacı Bektâş-ı Velî'nin yanına Yunus... Ama Yunus da öyle, bir fakir oduncu gibi de görünmüyor. Parasız pulsuz, buğdayı da yok... Bilmem alıç yüklemiş, oraya gitmiş... "Alıcın parasını mı vereyim, buğday mı vereyim karşılığı olarak; yoksa himmet mi edeyim?" deyince, "Ben himmeti ne yapayım, buğday ver!" demiş filân... Öyle bir kimse gibi de görünmüyor. Yunus da tahsilli, bilgili, görgülü, yüksek, etrafından saygı görmüş bir insan; şiirlerinden onu anlıyoruz.

FKM'deki konferansımda misallerle de gösterdim, zamanında saygı görmüş, itibar görmüş yüksek bir şahsiyet, bilgili bir şahsiyet... O şiirleri, o mânâları tasavvufu iyice bilmeyen, hadisi tefsiri, dini iyi bilmeyen bir ümminin, oduncunun söylemesi mümkün değil...

Söyler ama, ben oduncuların hademelerin --bizim fakültede bazı böyle kimseler vardı-- şiirlerini biliyorum. Kültürünün azlığı dolayısıyla ya vezin bozuktur, ya kafiye düşüktür, ya fikirde bir insicamsızlık vardır, sakatlık vardır. Şıp diye anlaşılır, alimin sözüyle cahilin sözü bir olmaz.

Yunus alim bir insan... Yunus'un her sözü bir cevher, oturaklı bir söz...


Bizim profesör vardı, rahmetli Necâti Lugal Bey... Biz Fuzulî'den dersler verirdik. Fuzulî'nin bazı şiirlerini yazacağız, talebeye anlatacağız. Koca profesör, çok şahane, çok derin bilgisi olan bir kimse... Bana derdi ki, "Aman Esad, dikkat edelim, bu Fuzûlî'den korkulur." derdi. Yâni, öyle mânâlar kasdeder ki, siz o şiirde onu anlatırken anlatmazsanız, atlamış olursunuz. Şairin kasdettiği mânâyı yakalayamamış olabilirsiniz. Ondan korkuyor, koca profesör...

Yaşlı, ak sakallı, dersiâm olarak, Arapçayı Farsçayı şahâne bilen bir kimse olarak yetişmiş, Almanya'da 17 yıl kalmış bir profesör titriyor Fuzulî'den... Neden?.. Çünkü, Fuzûlî bilgili bir insan... Onun her sözünün, kullandığı her kelimenin bir değeri var... Su gibi akıyor. Vezin güzel, kafiye güzel, mânâ güzel, her şeyi güzel... Fuzûlî çok büyük bir şahıs...


Yunus da öyle... Ümmî olamaz, bilgili bir insan... Onun için Hacı Bektaş'a tabii bir derviş de değildir; bu da net olarak anlaşılıyor. Ona denk, onunla fikir yapısı aynı olan bir kimse... Demek ki, aynı yerden feyz almışlar. Yunus'u da biliyoruz, Yesevî dervişi... Yunus da Ahmed-i Yesevî'ye bağlı bir insan...

Yunus ve Hacı Bektâş-ı Velî'nin müşterek tasavvufî anlayışına göre, dinî konuda dört kademe vardır, dört kategori vardır. Dindarlar dört sınıfta toplanabilir: Birinci sınıf, ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf... Veya bunu ilkokul, ortaokul, lise, üniversite diye söyleyebiliriz. Dört kapı var, dört kademe var diyor, birincisi şeriat... Yunus da bunu söylüyor, Hacı Bektaş da bu eserde çok geniş olarak aynı şeyi söylüyor. Şeriat ehli olan insana, abid derler. Yâni şeriatın ahkâmına göre ibadet yapıyor, ibadetine bağlı bir insan...

İkincisi tarikat... Yâni bir tarikata girmiş, bir şeyhe derviş olmuş, mürid olmuş, tarikat çalışması yapıyor. Buna da zâhid derler. Zahid de, dünyaya sırtını dönmüş, fakrı ihtiyar etmiş, ahirete kendini vermiş bir kimse...

Üçüncüsü ma'rifet... Veya irfan... Ma'rifet deyince hüner mânâsına filân da geliyor da, farkları anlayın diye başka kelimeler de söylüyorum. Bunlara da arifler denilir. Bunlar Allah'ı bilen insanlar, Allah'a ermiş insanlar...

Dördüncüsü hakîkat... Hakîkat ehli... Bunlar da aşıklar...Veya Arapçası muhib... Veya Türkçesi emre... Emremek, sevmek demek, aşık olmak demek... Yunus Emre demek, aşık Yunus demek...

Demek ki, seviye olarak abid var, zâhid var, ârif var, muhib var... Onun için, Yunus kendisine Aşık Yunus diyor. Onun için,


Aşk imiş her ne var alemde,
İlim bir kîl ü kal imiş ancak!


diyor. Onun için Fuzûlî,


Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabib,
Kılma dermân kim, helâkim zehri dermânımdadır.


diyor. Aşkı en yüksek makam olarak söylüyorlar. Hepsi felsefe bakımından aynı... Fuzûlî de, Yunus'un Osmanlı tipidir. Ötekisi Selçuklu tipi, bu Osmanlı tipidir. Fikirleri aynı...


Hacı Bektâş-ı Velî diyor ki: Kul Allah'a kırk makamda erer. Bu kırk makamın onu şeriattedir, yâni ilkokul... Onu tarikattadır, yâni ortaokul... Onu ma'rifettedir, yâni lise... Siz anlayasınız diye, onlar liseyi filân bilmezlerdi; siz biliyorsunuz. Onu da hakikattedir, yâni üniversite, yüksek tahsil... Diyor ki, "Bu kırk makamın birisi eksik olsa, iş tamam olmaz. Kırkının da eksiksiz, tam takım mevcut olması lâzım!.." Buna bastırarak söylüyor Hacı Bektâş-ı Velî...

Ve misal veriyor: "Bir insan bir farzı inkâr etse olmaz!" diyor. "Haccı kabul etmese olmaz!" diyor. "Namaz kılmasa, oruç tutmasa olmaz!" diyor. Şimdi sen buna nasıl şaman diyebilirsin?.. Bu fikirleri böyle bastıra bastıra söyleyen bir insanı, nasıl başka bir yafta ile lekeleyebilirsin?..

--Efendim, Bektâşîler içki içiyorlar...

Hacı Bektâş-ı Velî'yi anma gününde kupalar yetmiyor, kova ile şarap dağıtılıyor. Kırmızı şarap mı istersiniz, beyaz şarap mı istersiniz?.. Kova kova, maşrabayı daldır, küp küp...

Ben bakkaldan peynir alacağım. Bakkalın arka tarafında iki tane küp var; kırmızı şarap küpü, beyaz şarap küpü... Çocuk geliyor, "Amca şarap ver!" diyor. Hangisini isterse onu dolduruyor. Böyle bir yer...


Hacı Bektaş diyor ki bu kitabında, "Bir kuyunun içine bir damla süçi damlasa..." Süçi ne demek?.. İçki demek, eski Türkçe... Eskiler süçi içip, esirirlerdi. Esrimek, sarhoş olmak demek... Osmanlılar da şarap içip, sarhoş oluyorlardı. Kimisi küfelik olmak üzere... Tabii hepsi değil de... Kelimeler devirlere göre değişiyor.

"Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, kuyunun bütün suyunu murdar eder; çünkü haramdır." diyor Hacı Bektâş-ı Velî... Ne yapmak lâzım?.. Kuyunun suyunu dışarıya çıkartmak lâzım!.. Kova kova dökeceksin dışarıya, kuyunun suyunu boşaltacaksın. "Ve..." diyor, bakın içki hakkındaki kanaatine: "Ve bu suların dışarıya döküldüğü yer yeşerse, çimen bitse ordan ıslak olduğu için... Ve o çimenden koyun yese, takva ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler!" diyor. Ben demiyorum, Hacı Bektâş-ı Velî diyor. Ben desem normal, sakallıyım ben... Ama, Hacı Bektâş-ı Velî diyor!..

Aslında hangi otu otlarsa otlasın, --başkasının tarlasından otlamamak şartıyla, haram olmamak şartıyla-- koyunun eti helâl olur. Ama takvânın mübalağasını söylüyor, haramlığını net olarak ifade ediyor.


Sonra Hacı Bektâş-ı Velî'nin çok üzerinde durduğu şey, güzel ahlâk... "İnsan ahlâklı olmalı!" diyor. Güzel ahlâkı da; tevâzudur, sabırdır, şükürdür ve sâiredir diye sayıyor. "İnsanın içinde güzel ahlâk olmalı, kötü huylar insanın içinden çıkmalı!" diyor. "Hased gibi, buhul gibi, cimrilik gibi, gazab gibi --hani sinirlilik, asabîlik, hop inmek, hop binmek, patlamak, tabakları çanakları havada uçurup kırmak vs.-- huylar da kötü huylardır. Bunlar insanın içinde olsa, dışını kaç defa abdest alıp yıkarsa yıkasın temiz olmaz, yine murdardır." diyor Hacı Bektâş-ı Velî...

"Bu kötü huyların insanın içinden çıkması lâzım!.. Murdar olur bunlar çıkmazsa..." diyor. "Çünkü," diyor, misal veriyor okuyucuları anlasınlar diye: "Bir şişenin içine içki koysalar, ağzını berkitseler, --berkitmek, sımsıkı kapatmak demek-- sımsıkı kapatsalar, deryanın kenarına götürseler yıkasalar, yıkasalar, yıkasalar... İsterse on yıl yıkasınlar, yine temiz olmaz. Çünkü içi içkidir, murdardır." diyor. İçki hakkındaki görüşü bu... Yâni, en önemli şeylerden birisi...


İşte Hacı Bektâş-ı Velî'nin tasavvuf anlayışı bu... "Sadece namazı, orucu, haccı, zekâtı yapmak yetmez; sadece dünyaya sırt çevirip, ahirete rağbet edip, tarikatta zikir çekip ibadet tâat yapmak yetmez; insanın ma'rifet ehli olması lâzım!.. Allah'ı tanıması, Allah'ı tanıyan bir insan olması lâzım; ondan sonra da Allah'ı seven, Allah aşıkı bir kimse olması lâzım!" diyor. tamâmen Yunus'un dediği şeyi söylüyor, tamâmen Mevlânâ'nın dediği şeyi söylüyor. Ve aşkı tasavvufî makamların en yükseği olarak zikrediyor.


Tabii fikirleri hakkında daha söylenecek çok şeyler var ama, ben galibâ zamanı yavaş yavaş doldurdum, harcadım. Sizin de sorularınız olabilir.

Bir de benzetmesi var... İnsan çok muhterem bir varlıktır demek istiyor. Hazret-i Ali'den gelir bu söz... "İnsan küçük alemdir." diyor. "Her bir insan bir alemdir, bir kâinattır. Senin vücudun, bedenin bir kâinattır. Dış alemde ne varsa, o da vardır. İşte dışarda şunlar, şunlar var; senin vücudunda bu var... Bu var... Bu var..." filân diyor. Meselâ, "Yeryüzünde Kâbe var, senin de içinde kalbin var. O da Kâbe gibidir." diyor.

Bu benzetmenin nerden başladığını biraz araştırdım. Tâ, Muhiddin ibnil Arabî Hazretleri'nin eserlerinde görüyoruz bu benzetmeyi... O şeyleri aynen almış.

İnsanın çok muhterem bir varlık olduğunu, kalbinin çok önemli olduğunu, kimsenin kırılmaması, üzülmemesi gerektiğini, toprak kadar mütevazi olmak gerektiğini, yetmişiki millete hor bakmamak gerektiğini güzel ifadelerle anlatıyor.


Bizim bu Makalât'tan faydalanarak Kültür Bakanlığı bir kitap hazırladı; Makalât'ı vulgarize etti, halkın anlayacağı şekle getirdi. Birisi çıktı Makalât'ın fikirlerini sizin anlayacağınız bir dille neşretti. Bilmiyorum piyasada mevcudu var mı?..

Sadeleştirdi güyâ ama, Makalâtı bilmek için çok şeyler lâzım, kolay değil... Arapça bilmek lâzım, Farsça bilmek lâzım, Osmanlıca bilmek lâzım... İslâm dinini bilmek lâzım, hadis-i şerifleri bilmek lâzım... Ve tasavvufu çok iyi bilmek lâzım!.. Bir kelimeyi yanlış kullanırsanız, çok yanlış noktalara gidebilir. Oralardan okuyabilirsiniz Hacı Bektâş-ı Velî'nin fikirlerini...


Özetlemek gerekirse, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin çağdaşı olan, Horasan'dan gelmiş, Nişâpur'lu, Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden bir seyyid olması kuvvetle muhtemel olan --ben onu kabul ediyorum-- bir sâde, gösterişsiz, mütevâzi, mübârek zâttır Hacı Bektâş-ı Velî... Sizin İslâm ve din anlayışınız, Kur'an ve sünnet anlayışınız gibi, bizim anlayışımız gibi anlayışa yakın görüşleri olan ve ahlâka çok büyük önem veren ama, ibadetleri hor görmeyen, ibadetleri küçümsemeyen, ibadetleri ihmal etmeyen bir gerçek mübârek zâttır. Hakîkaten velî lakabı isabetle verilmiştir kendisine; Hacı Bektâş-ı Velî'dir.

Tabii o öyleyken ondan sonra bu uygulamalar niye onun ana zihniyetinden farklıdır?.. Çünkü Bektâşî tarikatının asıl kurucusu Hacı Bektâş-ı Velî değildir de, Balım Sultan'dan sonra gelişen başka zihniyette insanların katkılarıyla oluşan bir tarikattır. Umumiyetle böyle dinî bilgileri kuvvetli olmayan kimseler oldukları için, işin gerçeğini dinde ve Kur'an-ı Kerim'de olduğu şekilde anlayamayıp, an'anevî olarak işi götürdükleri için, bizim bugün garipsediğimiz bazı şeyler olabilir.


Soru:

Peygamberimiz'in devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Bizde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?


"Peygamberimiz'in devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu." Doğru, katılıyorum. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Yâni dinle siyaset, her şey beraberdi. "Günümüzde ise ehl-i tarik, dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Tasavvuf erbabı dünyadan el etek çekmiştir, soyutlanmıştır." diyor; hiç öyle bir şey yoktur. Bu söz doğru değildir, bu görüntü doğru değildir. İslâm tasavvufunda bu yoktur.

Dünyadan soyutlanmak İslâm'dan önceki Hristiyan tasavvufunda, yahudilikte vardır. Ruhbanlıktır bu... Yâni, dünyadan soyutlanmak, bir kenara çekilmek, ibadetle meşgul olmak, mağarada yaşamak, dağın başında yaşamak, dağa keşiş dağı adını vermek... vs. Bu hristiyanlıktadır. İslâmlıkta yoktur; çünkü, İslâm ve Kur'an-ı Kerim ruhbanlığı yasaklamıştır. Ayet-i kerime vardır hakkında...

Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte:


(Lâ rahbâniyyete fil islâm.) "İslâm'da ruhbanlık yoktur."demiştir.

Onun için, böyle dünyayı terketmiş bir İslâm mutasavvıfı yoktur! İddialı söylüyorum. Mutasavvıfların hepsi dünya ile ilgilenmişlerdir; ama, dinî bir vazife olarak ilgilenmişlerdir. Dünyaya değer verdikleri için değil, dünyalık için değil...

Dünyevî şeylerle meşgul olmuşlardır. Hayır hasenat yapmışlardır. Mutfak çalıştırmışlardır, kazanlarla yemek pişirmişlerdir. fukaraya kendi elleriyle dağıtmışlardır.

Savaş olduğu zaman davullarla, bayraklarla şeyhlerinin arkasından cihada gitmişlerdir. Her türlü aksiyonun içinde capcanlı, dipdiri çalışmışlardır
 
Geri