Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Nefs-i Emmare ne demektir

Nefis derken çoğu zaman nefs-i emmareyi kastederiz. Kötülüğü emreden bu nefis, zamanla terbiye göre göre, günahlardan uzaklaşa uzaklaşa safiyet kazanır. Sonunda Allah’ın razı olduğu bir nefis olma makamına kadar çıkar. Nefsin bir manası da zat demektir. Yani ruhla bedenin her ikisini birden nefisle ifade ederiz. Bir ayet-i kerimede, “Allah’ın müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığı satın aldığı” haber verilir. Bu ayette geçen ve Cennet karşılığı olarak Allah’a satılan nefis, Onun rızası yolunda kullanılan bütün organları, bütün duyguları, aklı , hafızayı ve bütün his dünyasını içine alır.

Nefis için değişik tarifler yapılmıştır. Bunlardan birkaçı:
“Bir şeyin zâtı, kendisi, hakikati.”
“Ruh, kalp, can.”
“Bedene müdebbir (bedeni idare eden) olan ruh.” (Elmalılı Hamdi Yazır)
“Şehvet ve gazabın başlangıcı olan kuvve.”,
“İnsandaki kötü vasıfları toplayan bir asıl” (Gazalî)
“Şehvanî arzulara ve şeytanî yollara itirazsız, severek giren ve daima kötülüğü emreden düşman.”
Nefs-i emmare, insan nefsinin en aşağı mertebesi ve “Muhakkak nefis kötülüğü emredicidir.” âyetinin haber verdiği büyük düşmandır.
Şehvet, hırs ve hasedin emrine girmekle, ruh ve kalbi aşağıların ve bayağıların hizmetine sokmağa çalışır. Kötülüğe aşık, harama düşkün, sefahate hayrandır. Hayırlı işlerde tembel ve ürkek, şerde cesur ve atılgandır. Şeytanı meleklere secdeden men eden haset ve kibir, bu nefsin önde gelen sıfatları ve en belirgin özellikleridir.

Bu imtihan dünyasında, insanlar nefislerinden ve şeytandan gelen kötü telkinlerle, İlâhî fermandan gelen hidayet haberleri arasında bir mücadele verirler. Kazanılan her mücadele, yani yapılan her ibadet, vazgeçilen her kötülük, uzak durulan her haram nefis için bir terakki basamağı ve bir temizlenme ameliyesi olur. Yükselme yoluna giren bu nefsin son durağı rıza makamıdır; Allah’ın taktir ettiği her şeyi rıza ile karşılayan ve böylece Allah’ın da kendisinden razı olduğu bir nefis olma makamı.
Bu makama eren nefse, Cenab-ı Hak şu hitapta bulunur:
“Ey mutmainne nefis (Güvenceye kavuşmuş ruh)! Sen Ondan O da senden razı olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış (dahil ol) ve cennetime gir.” ( Fecr Sûresi, 27-30 )
 
Tevekkül’ün Anlamı ve Önemi

Tevekk%C3%BCl-300x225.jpg


Çünkü “insan zayıf olarak yaratılmıştır” (Nisa, 28)

Sahip olduğu bütün yeteneklere ve ulaştığı başarılara rağmen insan temelde zayıf bir varlıktır Onu varlık sahnesine çıkaran kudret, onun yükümlülüklerini hafif tutmuş (Nisa, 28), ona gücünün yettiği kadar yük yüklemiştir (Bakara, 286) Çünkü “insan zayıf olarak yaratılmıştır” (Nisa, 28)Kur’ân’ın bu vurgusu, insanın fizik yapısından çok psikolojik yapısına, ruhsal alan özelliklerine yöneliktir

Karamsarlık, korku, endişe ve ihtiras, insandaki zayıf tabiatın en belirgin göstergeleri arsında yer alır

Geçmişte yaşanan acı deneyimler, çekilen ıztıraplar, mutsuzluklar, görülen ihanetler bazı ruhlar üzerinde kalıcı etki bırakırlar Hayatın geride kalan kısmının sunduğu bu “kara tablolar” insanın içinde yasadığı ânı ve geleceğini de etkisi altına alır Olaylar hep olumsuz bir bakış açısı ile değerlendirilirArtık, her şeyin geçmişin bir kopyası olarak gerçekleşeceği, hiçbir şeyin iyiden tarafa değişmesinin mümkün olmayacağı varsayımı hakim olur Adı üstünde, karamsarın dünyası “kapkara” bir dünyadır, bir zindandır

Korku ve endişe, sahip olduklarımızı yitirmek ya da istemediğimiz şeylerle karşılaşma düşüncesi ile insan ruhunun acı çekmesidir Psikologlar korkuyu, “dışarıdan gelen bir tehlikeye karsı ortaya konan duygusal tepki” diye tanımlıyorlar İhtiras ise, ulaşmak istediklerimiz uğrunda duyduğumuz aşırı istektirKaramsarlık geçmişten kaynaklanırken, korku, endişe ve ihtiraslar gelecekten beslenirler

Karamsarlık, geçmişin olumsuzluklarına takılıp kalmak, ruh dünyasında pasif bir yıpranma meydana getirir Bu ruh hali genelde, sahibini etkiler, hayattan koparır Korku, endişe ve ihtiraslar ise olumsuz bir aktivite yüklüdürler Sergilenen pek çok zulüm ve haksızlığın arkasında bu duygular yer almaktadırDa ha çok imkâna, daha çok güce ulaşma ihtirasının sebep olduğu sayısız trajediler ise toplumun her kesiminde sürekli yaşanmaktadır Tarih boyunca dökülen nice kanlar, verilen nice canlar; taç ve tahtı yitirme ve güçsüz kalma korkusunun, diğer bir deyişle güven ihtiyacının ürünüdürler

Korkular ve endişeler, insanı ezici bunalımların içine sokar Ruhsal ve ardından fiziksel pek çok problem ile karşı karşıya bırakır Endişe değil, güven; ihtiras değil ümit, hayatı yaşanabilir bir süreç kılar İslâm bu konuda çözüm getirici bir yöntem olarak tevekkülü ön plâna çıkarır

TEVEKKÜL, ANLAM VE ÖNEMİ

Tevekkül, hukuk dilinde çok kullanılan “vekâlet” kökünden türemiş bir fiildir Yine aynı kökten türeyen “tevkîl” fiili ile bağlantılıdır Tevkil, bir işi gördürmek üzere onu birine havale etmek ve bu konuda ona güvenmek demektir Tevekkül de, havale edilen is konusunda sadece vekile güvenmek anlamını ifade eder Bir Kur’ân terimi olarak tevekkül ise, yapılması gereken bir iş konusunda gerekli olan her araç ve yönteme başvurduktan sonra, beklenen sonu Allah’a havale etmek, bu konuda ona sonsuz bir güven beslemek demektir

Tevekkül kavramı çesitli türevleri ile Kur’ân’da kırk beş yerde geçmektedir Bu da İslâmî bakış açısı ile tevekküle atfedilen değerin bir ifadesidir

Bazı Kur’ân ayetlerinde verilen mesajın muhatabı doğrudan doğruya vahyi alan Hz Peygamber’dir Mesajın taşıdığı hüküm genel olmakla birlikte zata yönelik bir anlatım kurgusuna başvurulması, mesaja verilen önemin ve ona yapılan vurgunun bir göstergesidir “Sen, o ölümsüz ve daima diri olan Allah’a tevekkül et!” (Furkan, 58) ayeti ile benzeri ayetlerde (Nisa 81, Ahzab, 3) böyle bir yaklaşıma şahit oluyoruz Allah, “hayy” (ebediy- yen diri olma) sıfatına vurgu yaparak, kendinse tevekkül etmesini peygamberine emretmektedir Tevekkül, sadece Allah’a güvenme konusundaki bu yönlendirme, ayrıca duruma göre çesitli anlatım biçimleri ile genelleştirilmiştir

İnsan daima birine güvenme ve dayanma, birisinden destek alma, diğer bir ifade ile tevekkül etme ihtiyacındadır İşte bu noktada Kur’ân “Te-vekkül edecekler ancak Allah’a tevekkül etsinler” (İbrahim,12) uyarısını yanmaktadır “Müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler” (ibrahim,11) ayeti de özellikle iman edenleri tevekkül konusuna doğru hedefe yönlendirmektedir Neden “sadece Allah’a tevekkül” böylesine önemle vurgulanıyor ? Çünkü, Allah’ın dışında başvurulabilecekler de “tevekkül” ihtiyacındadırlar Onalar da, bir şekilde güvenecek, sığınacak, ümit bağlayacak bir varlığa muhtaçtırlar Bu sebeple, güvenleri boşa çıkarmayacak ve tevekküle layık tek varlık yüce Allah’tır “Allah kuluna yetmez mi?” (Zümer, 36) “Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter” (Talak, 3)

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere, bazı ayetlerde tevekkül açıkça ve doğrudan doğruya teşvik edilirken, bazen de Allah’ın kâfî geleceği ve onun güzel bir vekil olduğu (Âli Imran, 177), O’nun her şeye vekil olduğu (En’am,102; Yusuf 66) ifade edilerek dolaylı şekilde teşvik edilmektedir
 
Nefsi Terbiye Etmek

Nefse uyan kimse, hep İslamiyet’in dışına çıkar. Hayvanlarda akıl ve nefs olmadığı için, ihtiyaçlarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar.

İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için gereken şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, akla ve dine uymayı emrediyor.

İslam dini, insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, akla uymayı emrediyor. Nefse uymayı yasak ediyor. Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve medeni hayat için çalışmasında kusur ederdi. Nefs ile cihad sevabından mahrum kalırdı. Meleklerden daha üstün olma yolu kapalı kalırdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ahirette olacaklardan, sizin bildiklerinizi hayvanlar bilselerdi, yemek için et bulamazdınız!) [Beyheki]

Yani hayvanlar ahiretteki azapların korkusundan dolayı, yemekten, içmekten kesilirlerdi. Bir deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı, hayvanlar gibi, korkudan, yiyemez, içemez, yaşayamazlardı. İnsanların yaşayabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünya lezzetlerine düşkün olması iledir. Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Tabibin tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan istifade edilmesini emretmektedir.

İnsanlarda nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek gerekir. Süvariye hayvan gerektiği gibi, insana da beden gerekir. Hayvana bakmak gerektiği gibi, bedene hizmet etmek de gerekir. İbadetler beden ile yapılmaktadır.

Nefsin arzuları

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:


Allahü teâlâ, (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşın ve bu cihadda sebat edin, dayanın) buyuruyor. Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticarette kâr Cennet, zarar da Cehennemdir. Yani kârı, ebedi saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir.

Akıllılar, nefslerini, ticaretteki ortak yerine koyup, gerekli nasihati yapmışlardır. Bunlardan altısı şöyle:

1- Ticaret ortağı, insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez.
Her nefes, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir.

Akıllı kişi, her gün, nefsine demeli ki:

(Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır. Günlerimiz, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istense de ele geçemez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O halde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi haramdan kaç!)

Asi nefsimiz, emirleri yapmak istemez ise de, riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resulullah efendimiz, (Akıllı, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendine yarayacak şeyleri yapan kimsedir) ve (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!) buyurdu.

2- Nefsi kontrol edip ondan gafil olmamalı! Ondan gafil olursa, kendi şehvetine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımız, her düşündüğümüz şeyi bildiğini unutmamalıyız. Bunu bilenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan kâfirdir. İnanıp da, yapmamak ise, büyük felakettir.

3- Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kâr ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlar, kâr da, nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır.

4- Nefsin kusurları görülüp, ona ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, ceza olarak, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Hep böyle ceza vermelidir!

5- Büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Mesela bazısı, bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. İbadetleri seve seve yapamayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır.

6- Nefsi azarlamalı. Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur, tembeldir ve şehvetlerine kavuşmak ister. Dinimiz, nefsimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi emrediyor. Bu vazifeyi başarmak için, onu bazen okşamak, bazen zorlamak ve bazen söz ile, iş ile, idare etmek gerekir. Çünkü nefs, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşarken, rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmaya mani olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılıp, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Zira Allahü teâlâ (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. (Zariyat 55)

Kalb, ruh ile nefs arasındaki bir köprü gibidir. Marifetler, feyzler kalbe ruh vasıtası ile gelir. Kalb, his organlarına da bağlıdır. His organları, ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şey görünce, güzel bir ses duyunca, kalb bunlara bağlanır. Ruha veya nefse tatlı gelenleri sever. Bu sevgi insanın elinde olmaz. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, ruha güzel geleni karıştırır. Ruh kuvvetli ise, gerçek güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, evliyanın sözleri gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalıp nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. İbadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever.

Kalbi, nefsin elinden kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi kuvvetlendirmek gerekir. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur. Kalbini, nefsinin pençesinden kurtaran kimse, bir evliyanın Resulullahın vârisi, Allah’ın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahü teâlânın sevdiğini de çok sever.
 
TASAVVUF KAVRAMI

Kelime anlamı arındırma, saflaştırma, saflığın anlamındadır. İslami anlamda tasavvufun amacı, kalpteki gözün açılmasıdır. Ancak bu takdirde kalbin yolcusu kutsal yolculuğuna başlayabilir.

Tasavvuf; her biri kendisinden önceki aşamaların üzerine bina edildiği dört aşamadan oluşur.

Birinci aşama: Şeriat (Dini amme hukuku). Arapça anlamı “anayol” dur. Dinlerin büyük kısmında bulunan erdem ve etik öğretilerden oluşur. Şeriat dünyada doğru yaşamanın yolunu gösterir.

Sağlam, ahlaki, yada değerler, üzerine kurulu bir yaşam olmaksızın hiçbir mistisizm filizlenemez.

İkinci aşama: Tarikat: Arapça anlamı “patika yol” dur. Şeriat, dinin dış uygulamasını ifade eder. Tarikat ise manevi uygulamalardan oluşur. Şeriat, dışımızı çekici ve temiz kılar. Tarikat ise içimizin arınmasını amaçlamıştır.

Üçüncü Aşama: “Hakikat” dır. Mistik gerçeğin doğrudan tecrübe edilmesidir. Bu aşama ilk iki aşama uygulamasını teyit eder. Bu aşamadan öncekiler taklitten ibarettir.

Dördüncü aşama: “Marifet”. Derin hikmet ve manevi gerçeğin bilgisidir. Burası, elçilerin, peygamberlerin, bilgelerin ve evliyanın mertebesidir.

Şeriat: Seninki – Benimki

Tarikat: Benimki senindir, seninki benimdir.

Hakikat: Ne benimki vardır, ne seninki.

Marifet: Ne ben, ne de sen varsın.

Bilindiği üzere iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Önemli olan, beden gözünün değil kalp gözünün açık olmasıdır. Bu da “kalbin” “Takva” ile denetlenmesini gerektirir. Ancak bu sayede kalp ile tasdik kelime anlamından taşarak Allah sevgisinin başlangıcına yol açar.

Takva “Allah Korkusu” olarak da adlandırılmaktadır. Buradaki korku soyut korku olarak alınmamalıdır. “Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak, ibadeti sevgiyle yapmak, müminleri Allah için sevmek” şeklinde düşünülmelidir.

İnsan ruhunun bir iyiliği ve bir de kötülüğü emreden iki yanı mevcuttur. Kötülüğü emreden yanına “Nefis” diyoruz. Nefis “Takva” ile terbiye edilmelidir ki iyiyi, güzeli ve ahlaken daha yüksek seviyeleri araştırsın ve istesin. Tasavvuf bu anlamda kalbin gözlerinin açılarak nefsin terbiye edilmesi yoluyla insan - çevre – evren ve yaratıcı ile bütünleşme ve tekleşmeye (Vahdet-i Vücut) çalışma yoludur.

Bu bütünleşme sırasında kalbin yolcusu hiçbir zaman incinmeyecek ve incitmeyecektir.

İnsan ruhu, nefsi ve aklı daima şu sorgulama içinde olmalıdır. Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum?

Bu soruların cevabını araştırırken kendimizi tanımalı, daha sonra Rabbimizle bütünleşmeye çalışmalıyız..

Yunus’un deyişiyle:

“İlim, ilim bilmektir.

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmezsen

Ya bu nice okumaktır”

Mutluluk arayışının yolcuları mutlaka kalp, akıl, cemaat, zikir ve hizmet yollarını kat etmelidir.

Bu yolları kat eden sufi kendini dönüştürme konusunda önemli bir mesafe alacaktır.

Tasavvufta bir öğrenci ve bir de öğretmen vardır. Öğrenci “mürit” öğretmen de “Şeyh”tir.

En büyük şeyhin Muhiddin-i Arabi olduğu söylenir.

Öğrencinin tasavvuftaki yolculuğuna da “Seyrü Suluk”denir.

Mürit, bu yolculuğunda yedi makamdan geçer. Bunlar sırasıyla;

1- Tövbe: Günahlardan arınma,

2- Vera: Doğruluğu şüpheli her şeyden kaçınma,

3- Züht: Dünya zevklerinden el etek çekip ahireti dünyaya tercih,

4- Fakr: Elinin de gönlünün de boş olması. Eldekileri ihtiyaç sahiplerine infak etmek. Gönlüde sadece Allah sevgisi ile doldurup diğer her şeyden boşaltmak,

5- Sabır: Başa gelen her şeyi kabul etme. Hiç bir şeyden şikayetçi olmama,

6- Tevekkül: Gerekli bütün sebepleri yerine getirdikten sonra Allah’a dayanma,

7- Rıza: Halinden yakınmayı bırakmak Allah’ın tercihinin daima en iyisi olduğunu düşünmek,

Kurandaki ifadeyle “Raziyeten Marziyye’’ sıfatına nail olma. Sufi, tasavvuf yolundaki ruhsal eğitimini tamamlarken kendinin farkındalığını keşfedecek ve böylelikle zihinsel arınmasını tamamlayacak, düşünce, duygu, tutum ve davranışlarını sevgiyle bütünleştirecektir.

Kendi farkındalığının keşfedilmesi ancak beden ve zihnin sakinleşmesi, arınması ile mümkündür.

Bu da nefes alma pratiğinin geliştirilmesini gerektirir. Nefes varlıkların canıdır. Nefes gücü azaldığında irade azalır. Daha çok oksijeni beyne yollayıp onu daha etkin hale getirmek gerekir. Bu şekilde ruhun uyanışı başlamış olur.

Mürit, yaratıcı ile bağlantılı şekilde konsantrasyonunu yani dikkat ve enerjisini bir noktada yoğunlaştırarak ve odaklaştırarak “tefekkur” yoğunlaşmasına girmelidir. Böylelikle “Tevhit = Teklik Gözü” açılacak yansıma ve yanılsamalardan uzaklaşılacaktır.

Zihin ve bedenin ilahi ruh bilincine ulaşmasıyla kuşku ve her türlü nefsani arzulara eğilim azalmaya başlayacaktır.

Tevhit gözünün açılması sırasında kullanılacak yöntem ise “Zikir” dediğimiz ilahi kelimelerin vibrasyonu ile kalbin tetiklenmesi ve kutsal kelimelerin tekrarı ile de zihni kapasitenin arttırılmasıdır. Örneğin: bu kelimeler Allah, Muhammed, La ilahe illallah, Sübhanellah, Ya Hayy, Ya Kayyum vs. gibi.

Mürit, zihinsel arınmasını tamamlayarak daha önce, aile ve çevrede oluşan sınırlarını ortadan kaldır ve “Kamil İnsan” yolunda ilerler. Bunu yaparken hem kendi bakış açısını ve hem de karşısındakinin bakış açısını daima birlikte dikkate alır ve yanlışlardaki doğrular ile doğrulardaki yanlışları fark etmeye başlar. Farklılıklar kavranarak, farkındalıklar anlaşılır.

Ebu Said bin Ebi Hayr şöyle demektedir.

“Sufi olmak, sabit fikirlerden ve peşin hükümlerden kendini ayırmak, talihinden sakınmamaktır”.

Mevlana da “Dış görünümüne bakmayın, elimde olanı alın” demiştir.

Eski bir Türk Atasözü Tasavvufu “Tıpkı bir demir leblebiyi çiğnemek gibidir” diye tanımlıyor.

İmkansız gibi görünen bir yoldur. Ancak, sonunda sabır ile kazanılması yıllar alan “Nefs-i Mutmainne” düzeyi ile başlar. Artık zahiri heyecanlara ihtiyaç kalmaz. Daha derinlere inilir. En iç kalbe ulaşılır. Bunun sonu da Fenafillah tır. Bu aşamada derin mutluluk içinde varlık perdesi kalkar ve sadece kutsal kalarak Vahdet-i Vücut teşekkül eder.

Eğer sözler, kalpten geliyorsa kalbe girecektir. Eğer dilden geliyorsa kulaktan ileri gitmeyecektir.

Sufi için ibadet hem bir pratik ve hem de bir amaçtır. Hedef, sürekli ibadet ve zikir haline ulaşmaktır.

“Tasavvufa Giriş” anlamındaki bu özetlemeyi kısa bir derviş hikayesiyle bitirebilirz.

Fakir bir derviş, talebe okutacak okulu olmayan bir Arapça hocasına rast gelir. Hoca derslerini şehrin duvarına tebeşirle yazarak vermektedir. Derviş, hocaya kendi*sinin de okuma yazma öğrenip öğrenemeyeceğini sorar. Dervişin samimiyetinden etkilenen hoca ona ücretsiz ders vermeyi kabul eder. Duvara tek bir çizgi çizer ve açıklar; "bu elif harfi, alfabenin ilk harfidir" der. Derviş başını eğer, hocaya teşek*kür eder ve oradan uzaklaşır. İlk derste alfabenin en az yarısını öğretme adeti bu*lunan hoca şaşırır. Bu eğitim uzun bir süreç olacak gibi görünmektedir.

Derviş ne ertesi gün ne de ertesi hafta gelir ve sonunda hoca onu tamamen unu*tur. Aylar sonra derviş gözleri gönül ışığıyla parlayarak gelir. Hocayı hararetle se*lamlar ve ikinci derse hazır olduğunu söyler. Hoca içinden "bu hızla alfabeyi asla bitiremeyecek" diye düşünür, ama dervişe "Tamam. Şimdi ilk dersimizi tekrarlayalım. Elif harfini duvara yaz" der.

Derviş elif harfini yazar ve duvar yıkılır gider.

Bu öykü bize basit başlangıçlarda, genel olarak zannedildiğinden daha derin anlamlar bulunduğunu ve manevi tekamülün sırrının ne kadar çok öğrendiğimiz değil, öğrendiğimizde ne kadar derinleştiğimiz olduğunu anlatmaktadır.

Son olarak Sufinin, Dervişin amacının en büyüğü Allah’la birliktelik ve onda kavuşma hayali olduğunu belirtelim.

Prof.Dr.Robert Frager’in “Kalp Nefs ve Ruh” adlı eserinde belirtildiği gibi;

Sufiler genellikle ilimsiz, bir şeye bakmaksızın, bilgi almaksızın ve gözlem yapmak*sızın, tanımlamaksızın, örtmeksizin ve örtüsüz görürler. Onlar kendileri değildirler, eger var iseler bile, Hakk'ın icinde vardırlar. Onların hareketlerinin müsebbibi Al*lah (c.c)'tır ve sözleri Allah (c.c)'ın onların diliyle söylediği sözlerdir ve onların ba*kışları Hakk'ın onların gözlerine giren bakışlarıdır. (Cenab-ı Hakk buyurdular ki; "Ben bir hizmetkarımı sevdiğim zaman, Ben, onun Rabbi, onun kulağıyım böylece Benimle duyar, Ben onun gözüyüm, böylece Benimle görür ve Ben onun diliyim böylece Benimle konuşur ve onun eliyim, böylece Benimle alır”.

Vahdet realitesi, günlük tecrübelerimizi aştığı gibi, lisanımızın ifade gücünü de

aşar.

Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşan müminler ilahi okyanusa dalmışlardır. Sanki şimdiye kadar perdelenen güneş tam yörüngesinin zirvesindedir ve onun*la inananlar arasında hiçbir bulut yoktur. Bu güneş müminleri yakar ve onları hem içten, hem de dıştan değiştirir.

Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşanlar, yalnızca Allah (c.c)'ı düşünür. Tıpkı aç bir aslanla karşılaşanlar gibidirler; yok olacaklarına emindirler. Allah (c.c)'tan başka kimseden yardım gelmeyeceğinden hiçbir kuşkuları yoktur. Adetlerin ilerisindedirler; çünkü artık dünyevi meselelerle ilgileri yoktur. Kendi gizli hatalarından ve gizli ruhlarındaki iman eksikliğinden korkarlar. Allah (c.c)'tan başka hiçbir şeye yüzlerini çevirmezler.

Cenab-ı Hakk'la vahdet haline ulaşanlar, aynı anda hem suya kanmış hem susuz, hem aç hem tok, hem çıplak hem giyinik, hem görür hem kör, hem alim hem cahil, hem bilge hem aptal, hem zengin hem fakir, hem hayatta hem ölü*dürler. Cenab-ı Hakk'la vahdet tek başına akıl ya da mantıkla anlaşılmaz; çünkü Allah (c.c) onların dostu ve yardımcısı olmuştur. Onlar kendi benliklerinin enani*yetini kırmış ve onu kontrol altına almışlardır. Bu hal aklın muhakemesini aşar.
 
NİYYETİN EHEMMİYET


[FONT=&quot]Hadîs-i Şerîf: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur.” (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Buhârî)​
[FONT=&quot]Hicrî:[/FONT][FONT=&quot] 28 Safer 1434 •Fazilet Takvim[/FONT]​

[FONT=&quot]NİYYETİN EHEMMİYETİ

[/FONT]
[FONT=&quot]İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurdu:[/FONT]​

[FONT=&quot]“Yemek yemekten maksat, nefsi nasiblendirmek olmamalı, aksine, ibadete güç ve kuvvet elde etmek için olmalıdır. Başlangıçta bu niyyet(e muvaffak olmak) kolay olmasa bile, kendini buna zorlamak, bu niyetin ele geçmesi için iltica ve tazarruda bulunmak; Allâhü Teâlâ’ya yalvarmak lazımdır.[/FONT]​
[FONT=&quot]Elbise giymekte niyet, ibadet ve namazı kılmak için zînetlenmek olmalıdır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de;[/FONT]​
[FONT=&quot] “Ey âdemoğlu! Her mescit yanında ziynetinizi tutunuz (yani gerek tavaf ve gerek namaz halinde elbisenizi üzerinize alınız, en güzel hal ve hey'ette bulununuz)...” (A'raf sûresi, âyet 31) buyrulmuştur. Güzel elbiseler giymekten maksat, insanlara gösteriş olmamalıdır. Zira bunlar menolunmuştur; yasaklanmıştır.[/FONT]​

[FONT=&quot]Bütün hal ve hareketlerde, Allâhü Teâlâ'nın rızasını gözetmeye ve İslam dininin icablarıyla bedeni ve kalbi ile amel etmeye gayret etmek lazımdır. İşte böyle yapıldığı takdirde insan zâhiriyle (bedeniyle) ve bâtını ile (kalbiyle), Allâhü Teâlâ’ya yönelmiş, Allâhü Teâlâ'yı zikretmiş olur.[/FONT]​

[FONT=&quot]Mesela bir kul, başından sonuna kadar tamamen gaflet olan uykuyu, ibadetlerini yaparken tembellikten kurtulmak, ibadetlerini daha uyanık olarak eda etmek niyetiyle uyursa, bu uyku aynen bir ibadettir. Bu şekilde uykuya devam ettiği müddetçe de o kimse sanki ibadette gibidir. Çünkü o kimsenin niyeti, ibadetleri daha iyi eda etmektir. Hadîs-i şerîfte;[/FONT]​
[FONT=&quot]“Âlimlerin uykusu, ibadettir.” buyrulmuştur… (İmâm-ı Rabbânî, Mektubat 3/17)

[/FONT][FONT=&quot]Hicrî:[/FONT][FONT=&quot] 28 Safer 1434 •Fazilet Takvim[/FONT]
[/FONT]
 
Günah Hastalığından Kurtulmanın İlâcı: Tevbe ve İstiğfar


Maddî kirleri sabun ve su giderdiği gibi kalbi karartan, insanı cehennemlik yapan, mânevî hastalık ve kirleri de tevbe, istiğfar ve Allâh’tan korkarak gözlerden akıtılan nedâmet yaşları giderir.

Doğuştan, insan gâyet temiz ve güzel yaratılmıştır. Peygamber Efendimiz, insan kalbinin fıtraten ayna gibi beyaz yaratılmış olduğunu beyân buyuruyor. İnsan, bu kalbi karartır, içine şüphe, vesvese, fitne, fesat, kin, intikam ve hased gibi zulmânî hisler doldurursa o insan korkunç bir hastalığa tutulmuştur. Bu hastalıktan kurtulamazsa Allâh korusun gideceği yer cehennemdir. Bu hastalıktan kurtulmanın çâresi de tevbe ve istiğfar etmek, ayrıca kalbinden kötü niyet ve hisleri atarak, pişmanlık gözyaşları dökmektir.

İnsan günah kirlerinden temizlenmek için tevbe ve istiğfara devam etmelidir. Bilhassa gece yarılarında ve seher vakitlerinde namaz kılarak ve salevat-ı şerife ve dualar okuyarak Cenâb-ı Hakk’ tan af ve mağfiret dilemelidir.


Ümitsizlik Doğru Değildir


Emin de, yeis de küfürdür. Yâni, “Ben şu kadar hayırlar yaptım; artık Cennet’i kazandım” gibi inanç ve düşünce içinde olarak kendisini Allâh’ın gazabından emin kabul etmek, veya: “Ben bu kadar günahlar işledim. Cehennemi boyladım. Bana kurtuluş yoktur” gibi bir yeis (ümitsizlik) içinde bulunmak da küfürdür. Peygamberimiz: “Mümin, korku ile ümit arasında olacaktır” buyuruyor. Mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden dolayı ümit mevkiinde, kendi noksanından dolayı da korku mevkiinde olacak. Öyle ki, Cennet’e bir kişi girecek deseler, “Acaba ben miyim?”, Cehennem’e bir kişi atılacak deseler, “Acaba ben miyim?” diyecektir.

Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk: “Kulum bana bir karış gelirse ben ona bir kulaç varırım, kulum bana yürü-yerek gelirse, ben ona koşarak varırım” buyuruyor. Bu hadîs, Cenâb-ı Hakk’ın kendisinden af ve hidâyet isteyen kuluna af ve hidâyeti lütfetmekteki acelesinin ifâdesidir.


Tevbenin Kabul Olmasının Şartları


İnsan, işlediği günâhın zararını bilmelidir. Çünkü günah insanı dünya ve ahiret saadetinden uzaklaştırır.
İnsan, işlediği günahlardan kalben elem ve pişmanlık duymalıdır.
Bir daha günah yapmamağa kararlı olmalıdır. Bir günah işleyince hemen akabinde iyilik yapmalı, namaz kılıp istiğfar etmelidir. En büyük istiğfar tesbih namazıdır.
Ayrıca hakkına tecâvüz ettiği kimselerle helâllaşmalıdır. Kalb gaafil ve günah yapmaya istekli olduğu halde sırf dil ile yapılan tevbe ve istiğfar faydasızdır.



Büyük İstiğfar


سُبْحَانَ ٱللهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ ٱللهِ ٱلْعَظِيمِ اَسْتَغْفِرُ ٱللهَ ٱلْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

“Sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhi’l-azıym estağfiru’llâh’el-azıym ve etûbü ileyk.”

Bilhassa kendisinden büyük günah sâdır olmuş kimseler ise, aşağıdaki şu duâya çokça devam etmelidir:

ٱَللّٰهُمَّ مَغْفِرَتُكَ اَوْسَعُ مِنْ ذُنُوبِى وَرَحْمَتُكَ اَرْجٰى عِنْدِى مِنْ عَمَلِى

“Allâhümme mağfiretüke evseu min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî.”

İnsanda bütün günahların ve kötü ahlâkların baş sebebi “nefs-i emmâre” dir. Peygamberimiz nefisle alâkalı “Senin en büyük düşmanın iki kaşının arasındaki nefsindir” buyurmuşlardır. Şimdi Mehmed Şemseddin Nuri Hazretlerinin Miftâhul Kulûb isimli kitabından nefsin ne olduğunu kısaca öğrenelim.


Nefs-i Emmâre


“İnsanda iki ruh vardır: Birine ruh-i hayvânî denir ki, bu Cenâb-ı Hakkın celal sıfatının tecellîsi ile yaratılmıştır. Birine de ruh-i sultânî denir. O da Cenâb-ı Hak’kın cemâl sıfatının tecellîsi ile yaratılmıştır . Beden ülkesinde bu iki padişahın birer veziri ile birer şeyhulislâmları vardır ki, vücüt iklimini onlarla idare ederler. Ruh-i hayvanînin veziri aklı maâş ve mercii (danışmanı), Şeytan’dır. O, Şeytanlarla istişâre eder. Ruh-i sultanînin de veziri aklı maâd ve şeyhulislâmı melektir. O da onlarla istişare eder. Ruh-i hayvanînin zevki, yiyip içmek, giyip kuşanmaktır. Yani zâhirde insana lezzet verecek ne varsa onların hepsinden safâ ve kuvvet bulup, ruh-i sultanîye gaalip gelir. Ruh-i sultanînin zevki, zikir, fikir , ibâdet ve Allâh’ın emirlerine itâat ve yasaklarından kaçınmaktır. Ruh-i sultanî, işte bunları yapmakla ruh-i hayvanîye gaalip gelir.

Yukarıda anlatıldığı gibi, bunlar vücütta hükmederler. Birinin sıfatı diğerinin sıfatına zıt olduğu için daima birbirleriyle muhârebe ve mücâdele ederler. Ruh-i hayvanînin aslı “emmâre bissüü” dür. Yani mübâlağa ve şiddetle kötülüğü emredicidir. Ona “nefis” ismi verilir. İşte bu sıfat Cenâb-ı Hakkın celal sıfatının mazharıdır ki, daima hakkın rızâsına muhalif şeylerden lezzet ve kuvvet bulur.

Ruh-i sultanînin asıl sıfatı sâfiyedir. Ona sıfat-ı insan ismi verilir. (İnsan bu sıfata sahip olduğu zaman kamil insan olur.) Bu sıfat Cenâb-ı Hakk’ın cemâl sıfatının mazharıdır ki, daima Cenâb-ı Hakkın rızâsındadır ve ondan bir adım ayrılmak istemez. Bu sebeble, bu iki sıfat birbirine tamamen zıt olup, vücut ülkesinde muhârebe ederler.

Meselâ, bir vücutta ruh-i sultanî ruh-i hayvanîye gaalip olmayıp, ruh-i hayvanî kendi haline bırakılırsa, sıfatı emmârelikte kalır. Zamanla ruh-i hayvanî ruh-i sultanîye gaalip olur ki, o kimse hayvan gibidir. Belki daha alçak olup “hasireddünya vel âhireh” (Dünya ve ahıreti hüsranda) kalır. Amma, ruh-i sultanî, ruh-i hayvânîyi kendi hâline bırakmayıp, her an mücâhede ve muhârebe ederse, o zaman ruh-i hayvanîyi ister istemez kendine bağlar. Her emrine itaat ettirerek ilahî emri yerine getirmiş olur. İşte bu kimselerin kurtuluşa ereceği umulur. Fakat yine de düşmesinden korkulur. Çünkü nefsin hîlesi çoktur.”
 
ZULÜM Ne Yap Ne Razı Ol

Kötü sözde zulüm vardır. Kabalıkta, vurdumduymazlıkta, hoyratlıkta, kırıp dökmekte zulüm... Müslüman zulmetmez.

Evde, işte, apartmanda, köyde, şehirde, yolda, trafikte, caddede, pazarda... Ne kimseye zulmederiz ne zulme razı oluruz. Haksızlık etmeyecek, hak yemeyeceğiz. Herkesin, her şeyin hakkı var. Allah’ın, insanların, hayvanların, tabiatın.. Müslümanlık hakka riayettir.

Ölçü bellidir: Başkaları bize yaptığında rahatsız olduğumuz her şey, bizim de yapmamamız gerekenlerdir. Daha da ötesi bize normal gelen hareketin bir başkası için can yakıcı olabileceğini dikkate almak gerçek nezaket, üstün bir ahlâk, tasavvufî edeptir.

Dünyanın her yerinde zulüm kol gezerken adalet ışığını taşıması gerekenler duyarlılığını yitirirse bu vebalin altından nasıl kalkarız?

İslâm’ın mesajı çok açık: Ne zulüm yap, ne de zulme razı ol.

Zamanla bazı kavramların gerçek manası unutulur. Ya da anlamı daralır veya değişir. Bu daralma veya değişim, çoğu zaman dilin zaman içinde geçirdiği değişimlere bağlıdır. Fakat İslâmî kavramlar sözkonusu olduğunda bu unutulma veya değişim sadece dilin tabii değişimiyle izah edilemez. Ne yazık ki İslâm’la başı hoş olmayan çevrelerin önemli katkısı vardır bunda. Öyleyse bir unutturma, değiştirme ve yozlaştırma çabasını akılda tutmak lazım.

Dergimizde sık sık kullandığımız, hatırlatmaya çalıştığımız böyle pek çok kelime ve kavram var. İhlâs, takva, hayâ, taat, amel-i salih ve daha birçokları... Bu kelime ve kavramlar dağarcığımızdan eksildikçe İslâm’ı kavramamız da zorlaşıyor.

Bir de millet ve milliyet, adalet ve zulüm gibi anlam daralmasına uğramış, İslâmî içeriğinden boşaltılmış kavramlar var ki, bunları da asıl çerçevesine oturtmak gerekiyor. Zulüm kavramı üzerindeyiz bu ay.

Yeni hayat yeni zulüm

Toplumsal hayat gittikçe daha fazla iç içe geçiyor. Birkaç kilometre kareye artık daha fazla insan düşüyor. Aynı yolları, aynı dükkânları, aynı binaları daha fazla insan kullanıyor. Hemen herkes gün boyunca pek çok insanla muhatap oluyor, temas kuruyor.

Aslında topyekün dünya, kitle iletişim ve hızlı ulaşımla küçülüyor.Binlerce kilometre ötedeki bir olaydan anında haberdar oluyor, etkileniyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız çağda, insanlar arası hukuk daha yoğun ve karmaşık hale gelmiş durumda. Artık her adımımızda, her hareketimizde bilerek bilmeyerek bir başkasının hukukunu çiğneme, rahatsız etme, zarar verme ihtimalimiz artıyor. Çünkü daha yakınız. Çünkü kişisel alanlarımız başka pekçok kişinin alanıyla iç içe geçmiş durumda.

Hal böyle olunca, zulüm konusu üzerinde bir kez daha düşünmek, anlam çerçevesini incelikleriyle bilmek ve buna göre duyarlılık sahibi olmak gerekiyor.

Zulüm, bugün sadece eziyet etmek yahut can acıtmak anlamında zihnimizde yer alıyor. Oysa kavramın gerçekte ifade ettiği anlam ve buna bağlı olarak önemi çok daha farklı ve kuşatıcı.

Zulüm nedir?

Zulüm Arapça bir kelime. Orijinal manası “bir şeyi asıl yerinin dışına koymak, asıl yerinden ayırmak.” Meşhur alimlerimizden Seyyid Şerif Cürcânî rh. a. “Tarifât” adlı kitabında zulmü şöyle tarif ediyor: “Zulüm bir şeyi asıl yerinin dışına koymak. Dinin hükümlerine göre ise, hak yoldan ayrılıp bâtıl olana geçmek. Bu da zulümdür. Bir başkasının malını izinsiz kullanmak, dinin emir ve yasak sınırlarını aşmak da zulüm.”

Demek ki zulüm çok yönlü bir kelime. İslâmî literatürde emir ve yasak sınırlarına uymayan her söz, her iş bir zulüm. Eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak zulüm olduğu gibi, birinin hakkını çiğneyip adaletten sapmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek de zulümdür. Hatta kişinin “Allah’ın hakları” diye tabir edilen kişisel ibadetlerini ihmal etmesi de bir zulüm. Ama başkasına değil, kendine zulüm. Çünkü ebedi hayatını mahvediyor.

İslâm’ın ilk yükümlülük olarak öngördüğü iman da kelime olarak zulümle zıddından alakalıdır. Çünkü iman güven manasınadır. Müslüman kimse ilk başta güvenilir olan, kimseye zarar vermeyendir. Nitekim Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:

“Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buharî, Müslim)

Müslüman ne kendine ne başkasına, ne insana ne hayvana zulmetmeme hassasiyeti taşır. Hattı hareketinde zulüm ihtimalini daima akılda tutar. Zulme ve zalime karşı da susmaz, zulmü reddeder ve elinden geldiğince engeller.

Dört Temel İlke: Adalet, insaf, ihsan, emanet

Müslümanın davranışlarını belirleyen sınır adalet çerçevesinde belirlenmiştir. Adalet de ilk akla geldiği üzere suçluların yakalanmasından, hak ettiği cezayı bulmasından ibaret değildir.

Zulüm nasıl Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınırları aşmaksa, adalet de tek başına ve toplum içinde bu sınırlar içinde bulunmaktır. Yani dinen sakınılması gerekenden sakınmak... Mesela kimsenin hakkını yememek, hiçbir şeyi israf etmemek, ibadetlerini tam yapmak, vs...

Emir ve yasaklar çerçevesinde hareket etmek, yani Efendimiz’in ifadesiyle Allah’ın sınırlarını gözetmek zannedildiği gibi hayatı daraltan, kısıtlayan bir durum değildir. Helal sınırı dahilinde son derece geniş bir hareket alanı vardır. Yasaklar ise hem bu dünya hem ahiret için can simidi gibidir. Her şeyden önce kısıtlamaları olmayan bir hayatın nasıl tatminsizliğe ve ruhî boşluğa sebep olduğunu hekimler dile getiriyor. Yani haram tarafına geçmek kişinin hem kendine hem de başkalarına zulmetmesidir. Allah Tealâ yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Topunuz Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalbleriniz arasında ülfet oluşturup sizi yaklaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz.Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu, sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle beyan ediyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.”
(Âl-i İmrân, 103)

El-İnsaf!

Helal sınırlar dahilinde de insafı zorlamamak gerekir. İnsaf, manevi terazi gibi bir duygudur. Kişi kendine, ailesine, komşularına hep insaf terazisinde tartarak davranmalıdır.

Mesela meşru baba otoritesini sertlikten yana kullanmak, eşler arasındaki hakları sadece kendini merkeze alarak kullanmak insaf ölçüsüyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, mesela ticarette insanlarının alım gücünün üstünde fiyatlar koymak, sadece kâr oranını düşünmek insaf sınırlarını aşmaktır ve dolayısıyla zulümdür. Bir malı değerinin altında elde etmeye çalışmak da böyledir. Hanefî mezhebinde şöyle ilginç bir hüküm vardır: Bir kişi abdest için su satın almak zorunda kalsa, su satıcısı da bedelinin üstünde fiyat söylese, suyu almaz ve teyemmüm yapar. Bu hüküm çok yönlü okunabilir. Fakat en temelinde zulme kapı açmama yatmaktadır.

Her dem iyilik üzere ya da ihsan

İhsan müminin dünya üzerinde zulme karşı en güçlü silahıdır. Yani daima iyilik üzere olmak, daima iyiliği hedeflemek...

Allah Tealâ’ya karşı vazifeleri yerine getirirken ihlâs manasına gelen ihsan, aynı zamanda her durumda kişinin iyiliği hedeflemesi, iyiliğe yönelmesidir. Bu müslümanın bir nevi elbisesidir.

Yukarıdan beri saydığımız adalet, insaf ve ihsan hasletleri müslümana emanet, yani güvenilirlik kazandırır. Söz konusu üç özelliği barındıran müslümanın davranışları ve yaşadığı ortam doğrudan güvenilir hale gelir. İslâm adabına uygun selamlaşma bile doğrudan karşılıklı güveni teyit etmek için bir çeşit parola hükmündedir.
Müslüman kişi, hiç kimsenin olmadığı yerde bile iyiliği düşünür. Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Bir adam yolda yürürken bir dikenli bir dal gördü ve onu yoldan kaldırdı. Bu hareketinden dolayı Allah o kişiyi övdü ve onu affetti.” (Buharî)

Kendine zulüm

İslâm bize herhangi bir şekilde zulmeden kimsenin önce kendine zulmetttiğini öğretir. Çünkü bütün yapılanların hesabı günü geldiğinde sorulacaktır. Zulmün karşılığı da Allah’ın azabı olacaktır. İnsanın kendini bile bile azaba sürüklemesi kişinin kendine zulmüdür. Bu ister Allah’a karşı gelerek, ister ibadetlerini yerine getirmeyerek, ister kendi bedenine acı vererek, isterse de kul hakkına girerek olsun... Hepsi kişinin kendine zulmetmesidir.

Cenab-ı Hak peygamberlerinin dilinden bizim de yapıp ettiklerimiz karşısında kendimize karşı zulüm yapıp yapmadığımızı murakebe etmemizi ister. Hz. Yunus a.s. kıssası anlatılırken şöyle buyurulur:

“Zünnun’u (Yunus peygamberi) de hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin. Şüphesiz ben haksızlık edenlerden, zalimlerden oldum’ diye seslenmişti.”
(Enbiya, 87)

Musa a.s. Allah’a şöyle yalvarmıştır:

“Musa dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim.” (Kasas, 16)

Yine bu ayetlerden öğreniyoruz ki insan ne türlü bir zulüm içinde olursa olsun, ilk işi bu yanlıştan dönmek olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:

“Allah’tan sakınanlar bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 135)

Bir gizli zulüm: Zan altında bırakmak

Günümüzde zulmün son derece yaygın bir çeşidi de insanları zan ve töhmet altında bırakmak, şüphelenilen bir kişi haline getirmektir.

Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:

“Zandan sakının. Çünkü zan sözün en yalanıdır.” (Buharî, Müslim)

Gıybet ve dedikodu İslâm’ın şiddetle yasakladığı günahlardandır. Kişiyi zanna sürükleyen şeyler de ilk başta gıybet ve dedikodudur. Gıybet ve dedikodunun yaygınlaşması kişilerin birbiri hakkındaki kötü zannını artırır. Oysa şuurlu bir müslüman emin olmadan, gözüyle görmeden, kulağıyla duymadan asla konuşmaz, kimseyi töhmet altında bırakmaz.

Günümüzde, zan ve töhmet altında bırakma zulmüne en yaygın örnek, herhalde medya yoluyla yapılandır. Ne yazık ki medya bir çeşit güç unsuru olarak kullanıldığı için kasıtlı veya sorumsuzca yapılan karalamalar, hiç suçu olmayan insanların bazen işlerini kaybetmesine, ailelerinin dağılmasına hatta daha ileri giderek canlarına kastedilmesine sebep olabiliyor. İşte bu apaçık zulümden başka bir şey değildir.

Ailede zulüm

Müslümanın ailesine karşı eksiksiz yerine getirmek zorunda bulunduğu sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar anne babaya, eşe ve evlatlara karşı görevler olarak çeşitlenir.

Erkek, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamakla mükelleftir. Bu ihtiyaçlar, maddi imkanların elverdiği ölçüde ve insaf derecesinde tutulur. Alimlerimiz, kadının evlenmeden önce alışmış olduğu şartların sağlanması, elden geldiğince erkeğin görevleri arasındadır demişlerdir. Aynı şekilde kadın da kocasının gönlünü hoş tutmalı, ona karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmelidir. İşinden yorgun gelmiş kocaya evi rahatlatıcı bir mekâna çevirmek kadının yapması gerekenler arasındadır. Bu görevlerden herhangi birini keyfi olarak yerine getirmemek zulümdür, bundan sakınmak gerekir.

Allah Rasulü s.a.v.’in en son tavsiyesi şöyledir:

“Namaz… namaz… Bir de elleriniz altındakine dikkat edin. Onlara güçlerinin üzerinde yük yüklemeyin. Kadınlar hakkında Allah’tan korkun, Allah’tan korkun. Onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır, Onları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız. Allah’ın emri uyarınca onların namuslarını kendinize helal edindiniz.” (İbn Mâce)

Evladına kim zulmeder?

Anne-baba ise evlatlarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını yerine getirmekle yükümlüdürler. Çocuklarının yiyecek giyecek ihtiyaçlarını sağlamak, onları maddi zararlardan korumak ilk başta gelen görevlerdir. Çocuğun eğitimi ve dinî bilgilerin öğretilmesi de ebeveynin görevleri arasındadır. Bunları yerine getirmeyen anne baba çocuklarına zulmetmiş olur.

Daha doğduğu andan itibaren elden geldiğince çocuğun üzerine titremek, beslenmesine dikkat etmek, hastalandığında geciktirmeden doktora götürmek, ileride kronik hastalıklara sebep olacak şeylere karşı onu korumak ebeveynin vazifeleri arasındadır. Aynı zamanda çocukların huzurlu bir ortamda büyümesi de önemlidir. Sürekli kavga edilen, karşılıklı saygının yitirildiği bir evde eşler birbirine zulmettikleri gibi evlatlarına da zulmetmiş olurlar. Allah Rasulü s.a.v.’in buyurduğu gibi salih bir evlat yetiştirmek anne baba için ne kadar önemli ise, bir çocuk için maddi ve manevi huzur da o kadar önemlidir.

Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:


“Anaya babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, mülkiyetiniz altında olan kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (Nisa, 36)

Enes b. Malik r.a. şöyle demiştir: “Allah Rasulü s.a.v. kadınlara ve çocuklara karşı insanların en merhametlisiydi.”

‘Öf’ bile demeden

İslâm’da anne ve babaya karşı haklar da oldukça önemlidir. Onları asla incitmemek, meşru çerçevedeki sözlerinden çıkmamak gerekir. Mümkün mertebede onlara yardımcı ve destek olmak gerekir. Sıkıntılarını paylaşmalı, yaşlılıklarında onlara evimizi açmalı, onlara hizmet etmenin önemini bilmeliyiz. Bu konuda Allah Tealâ’nın emirleri ve Allah Rasulü s.a.v.’in tavsiyeleri çok nettir.

Ayet-i kerimede buyrulmuştur:

“Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra, 23)

Komşular ne çeker?

Komşuları incitmemek, onlarla iyi geçinmek, sıkıntılarına ortak olmak, elden geldiğince yardım etmek gerekir. İslâm’ın emri böyledir. Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Cebrail hiç durmadan komşu hakkına hürmeti vurgulardı. O kadar ki, ben yakında Cebrail komşuyu komşuya mirasçı yapacak sandım.” (Buharî; Müslim, vd.)

Komşuluk sadece evle sınırlı da değildir. Ticarette de komşuluk ilişkileri önemlidir. Bu hususta da insaf sınırı asla aşılmamalıdır.

Modern dünyada binalar büyüdü, ortak yaşam alanları değişti. Çok fazla ailenin bir bina ya da site içinde yaşıyor olması komşuluk ilişkilerini daha da hassas hale getirdi. Komşularımızı rahatsız eden her türlü hareket ve gürültü zulümdür.

Yine bize önemsiz gelse de aracımızı park ederken bir diğerini engelliyorsak, vakitli vakitsiz apartman içinde gürültü yapıp insanların huzurunu bozuyorsak, çöplerimizi insanları rahatsız edecek yerlere atıyorsak, balkonlarımızdan alttakilerin tepesine halı kilim silkeliyorsak, rastgele çöp atıp etrafı kirletiyorsak zulmediyoruz demektir. Aslında sadece evde değil; araba kullanırken, toplu taşıma araçlarında seyahat ederken, kaldırımda yürürken, alışveriş yaparken de dikkat etmemiz ve insanların hakkına girmememiz gerekiyor.

Dilleri yok diye

Her türlü aşırılığın yasaklandığı dinimizde, hayvanlara eziyet etmek de bizzat Allah Rasulü s.a.v. tarafından yasaklanmıştır. Düşmanlarına bile lanet etmeyen Efendimiz s.a.v. bir eşeğe zulmedildiğini görünce lanet etmiştir. Bu konudaki rivayetler oldukça açık ve hükümler kesindir.

Abdullah ibn Abbas r.a. rivayet ediyor: Allah Rasulü yüzü dağlanmış bir eşek gördü ve “Allah bunu dağlayan kimseye lanet etsin” buyurdu. (Buharî).

Abdullah ibn Ömer r.a. rivayet ediyor: Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu: “Bir kediye işkence edip öldüren kadına azap olundu ve bu yüzden cehenneme girdi. O, kediyi hapsettiği zaman ona hiçbir şey yedirmemiş, içirmemiş ve yeryüzünde bulduğu haşereleri yemesine bile izin vermemişti.” (Buharî)

Yine Allah Rasulü s.a.v. kuşu hedef yapıp ok atanları, hayvanları eziyet ederek öldürenleri, karıncaları yakanları bunlardan men etmiştir.

Devran zulümle dönmez

Büyük günahlar içinde insanları en çok felakete sürükleyeni zulümdür. Zira Allah Tealâ kendisine karşı yapılan isyanı affedebileceğini, kul hakkını ise helal ettirip gelmemizi buyuruyor. Allah Rasulü s.a.v.’in şu uyarısı meselenin ciddiyetini de göstermektedir. Efendimiz buyuruyor:

“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü o bir ateş kıvılcımı gibi semaya yükselir.” (Hâkim, Camiü’s-Sağîr)

Güçlü ya da zayıf, hemen herkes zulme maruz kalmakla birlikte, genelde kimsesiz, sahipsiz, biçare kimseler zulme uğruyor. Zulmün onlar üzerindeki tesiri daha can acıtıcı oluyor. Allah Tealâ zalimlerini sevmediğini, (Bakara, 57) zalim bir toplumu hidayete erdirmeyeceğini, (Bakara, 258) kıyamet gününde onların yar ve yardımcısının olmayacağını (Âl-i İmrân) açıkça buyurmuştur. Bir müslümanın temel karakteri ve hedefi daima adalet üzere olmaktır. Adalet işlerin maddi ve manevi olarak yolunda gitmesini sağlayan tek unsurdur. Zulüm geçici bir sistem kurabilir fakat asla devamlı olmaz. Zulmün yaygın olduğu bir ortamda her çeşit fitne ve fesat da yaygın olur. Haksızlıklar artar, rüşvet çoğalır, hırsızlık yaygınlaşır, hukuk sistemi doğru işlemez. Hukuk işlemediği için insanlar gayrı meşru yollara yönelirler. Aslında İslâm’ın zulüm konusunda gösterdiği hassasiyet de işte bu noktada önem kazanır. Zira müslüman kişi hayatı bir bütün olarak düşünür ve en küçüğünden en büyüğüne zulmün her türlüsünden sakınır.

Daima mazlumun yanında

Müslüman zulmetmeyeceği gibi, zulme engel olmayı da kendi onuru sayar, zulme uğrayana sahip çıkar. İnsanların zulme uğradığı bir ortamda imkanı varken zulme karşı çıkmayan kimse zulme ortak olmuş sayılır. Müslüman doğruyu söylemekten geri durmaz, hak olanı savunmaktan çekinmez. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir gün buyurdu ki:

– Kardeşine zalimken de mazlum iken de yardım et.

Sahabiler:

– Ya Rasulallah, mazlum kişiye yardım edebiliriz. Fakat zalime nasıl yardım ederiz, diye sordular. Buyurdu ki:

-Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır.” (Buhârî)

Allah Rasulü s.a.v.’in bir sefer esnasında yaptığı şu konuşmayla bitirelim:

“Zandan, sebepsiz ithamda bulunmaktan sakınınız. Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Birbirlerinizin ayıplarını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Karşılıklı çekişmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Allah kullarına nasıl emretmişse öyle kardeş olunuz.

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hor görmez.

Takva, (kalbine işaret ederek) işte buradadır. Takva işte buradadır.

Kişiye şer olarak müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her müslümanın diğer müslümana karşı ırzı ve malı haramdır. Muhakkak Allah sizin şeklinize ve bedenlerinize bakmaz. Bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buharî; Müslim)

Zulmü Terk Zulme Tahammül

18. yüzyılın büyük alimlerinden Ebu Said Muhammed Hadimî rh.a. “Risâletü’n-Nakşibendiyye” adlı tasavvufî-ahlâkî eserinde, müslüman ahlâkı üzerine önemli tespitlerde bulunur. Zulüm ile ilgili ise şunları sıralar:

Müslüman zulmü reddeder, zulme engel olur.

Komşusunu gözetir, sahip çıkar, onu korur.

İnsanları ayıplamaz, onları şüphe içinde bırakmaz.

İnsaf sahibidir, her şeyi insaf terazisinde tartıp değerlendirir.

Kişilerin haklarını yerine getirmekte acele eder.

“İnsan iyiliğin kölesidir” sözü gereğince iyiliğe meyleder. İyilik üzere olur.

İnsanların mübah sınırlar çerçevesinde tercihlerinin farklı olabileceğini bilir ve buna göre davranır.

İnsanlara eziyet etmez, zulmü terk eder, Kendine yapılan eziyete ise tahammül eder.”

‘Senin Hayrın Buysa...’

Hz. Mevlâna k.s. Mesnevî’de şöyle bir hikâye anlatır:

Padişahın biri cuma günü camiye gidiyordu. Muhafızları caddeye üşüşen halka bir taraftan çekilin diye haykırıyor, diğer taraftan da tekmeyle, sopalarla padişaha yol açamaya çalışıyorlardı.

Bu esnada tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de muhafızlardan sopa yemiş, kan revan içinde kalmıştı. Dayanamadı, padişahın arkasından şöyle bağırdı:

– Şu yaptığın zulme bak! Halkın önünde böyle yaparsan, Allah senin gizli zulümlerinden cümleyi korusun! Güya camiye gidiyor, hayır işlediğini sanıyorsun! Senin hayrın buysa, şerrin kim bilir nedir?

Zulüm Çeşitleri

Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim çok geniş zulüm tablosu çizer, onu çeşitlendirir ve her türünden sakınmamızı ister. Buna göre zulüm:

Allah’ın yasak kıldığı şeylere el uzatmak ve emrettiği hususlara karşı ilgisiz kalmak.

İnsanları dinî vecibelerini yerine getirmekten alıkoymak.

Halkın hukukuna tecavüz etmek.

Allah’ın haram ve helal kıldıklarını tanımamak.

Fitne ve fesada sebep olmak.

İnsanlara iftira atmak, haklarında gıybet etmek.

Dine hizmet edenlere karşı tavır almak, onlara düşmanlık etmek, onlarla uğraşmak.

Müslümanlar hakkında suizanda bulunmak.

Dini ve diyaneti şahsi çıkarlarına vasıta yapmak.

Mukaddes değerleri dünyevî hedeflere ulaşma yolunda kullanmak.

Yalan söylemek, sözden dönmek, emanete ihanet etmek gibi hususların hepsi birer zulümdür ve Allah bunların tamamından uzak durmamızı emreder.” (Siraceddin Önlüer, Kalbin Hastalıkları, cilt II, Semerkand Yay.,)

Ne Ekersen Onu Biçersin

Şeyh Sadi Şirâzî “Bostan” adlı meşhur kitabında şöyle anlatıyor:

Gaddarlığıyla ünlü bir köy ağası bir kuyuya düşmüştü. Sabahlara kadar yalvarıp yakardı, inleyip sızladı.

Derken, adamın biri gelip tepesine bir taş yükledi ve şöyle dedi:

– Sen kaç kişinin feryadına yetiştin ki can kurtaracak adam arıyorsun? Sürekli alçaklık, namertlik tohumları ektin, bugün harman vakti geldi. Bak bakalım eline ne geçti. Senin elinden yaralı gönüller inlerken senin yarana kim merhem olur? Bizim için sürekli kuyu kazıyordun, sonunda kazdığın kuyuya kendin düştün.

Halk içinde kuyu kazan iki tip insan vardır. Biri güzel huyludur, hayır sahibidir, insanların içini serinletmek ister. Öbürü kötü nam salmıştır, insanların oraya yuvarlanmasını ister.

Yaramaz kişiler iyilik ummasın. Ilgın ağacının meyvesi asla üzüm olmaz.

Güzün tarlasına arpa eken, hasat zamanı buğday çekeceğini ummasın. Ne kadar da emek çeksen zakkum ağacından meyve alamazsın. Kardeşim, ne ekersen onu biçersin.”
 
Vaktin Hakkını Vermek

Tasavvufî hayat, ilâhi muhabbete ulaşmak içindir. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmüne göre, bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.

Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.

İmam Şafiî hazretlerine duyduğu en güzel sözün hangisi olduğunu sordular. Şöyle buyurdu: “Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.”

Yani içinde bulunduğun vaktin gereğini yerine getirir, onu gereğince değerlendirirsen bu sana sermaye olur, ahirette de yüzünü güldürür. Onu ihya etmezsen seni öldürür. Yani o vakti kötü işlerle doldurursan buna göre karşılık bulursun.

Atâullah İskenderî k.s. hazretleri “Hikemü’l-Ataiyye” de şöyle buyuruyor:
“Allah’a muhabbeti olanla muhabbetten yoksun olanın arasındaki fark, vakte bağlı olan ve vaktin içindeki hakları yerine getirme derecesine göredir.

Vakte bağlı haklar, Ramazan ayının oruç hakkı, bir yılın zekât hakkı, günde beş vaktin namaz hakkı gibi haklardır. Vakte bağlı haklar, gafille arifin, günahkârla günahsızın halini, sevenle sevgilinin durumunu gösterir.

Allah Tealâ, kulunu bu haklara göre imtihan eder. Bu haklar dört meseleyi içine alır:

• Vakte bağlı olarak insan nimet içindedir. Allah’ın nimete bağlı olan hakkı, o nimete şükredip haramda kullanmamasıdır. Şükür, Allah’ın verdiği nimetle Allah’a isyan etmemektir. Rabbimiz cümlemize göz verdi. Bu bir nimettir. Bu nimetin hakkı, ibretle bakmak, Allah için ilim tahsil etmek, helali görmek, harama bakmamaktır.

• İnsan, nimet içinde olduğu gibi bela ve musibet içinde de olabilir. Bela ve musibet anında sabretmek, şikayet etmemek, Allah’a isyan etmemek gerekir. Bu haklar o anda gelip geçer, sonradan kaza edilmez. Bu yüzden de kul bu durumu anında değerlendiremezse manevi olgunluk elde edemez. Ariflerin bizden farkı ve üstünlüğü, vakte bağlı o hak içerisinde, bela ve musibetin geldiği o dakikada sabretmeleridir.

Kula bir bela ve musibet geldiğinde sabretmezse Allah Tealâ’yı insanlara şikayete başlar. Allah kula nasıl şikayet edilir!? Bu, Allah’ın üzerimizdeki hakkını zedelemek olur.

• Günah, gaflet, isyan içinde bulunduğumuz anlarda Allah Tealâ’nın üzerimizdeki hakkı ise tevbe, istiğfar, pişmanlık ve gözyaşıdır.

Nebilerle velilerin, velilerle müminlerin ve bütün iman sahiplerinin aralarındaki makam ve mertebe farkı, vakte bağlı olan haklarda, o anda gösterilen davranışa bağlıdır. Biz anında tevbe ve pişmanlık gösteremeyiz. Bunları sonradan yapmakla, vakte bağlı olan hukuku çiğnemiş oluruz.

• İtaat içinde bulunduğumuz anın da hakkı vardır. Allah’a itaat eden kul o anı nefsinden bilmemeli; bu itaati Rabbinin teveccühüyle başardığını anlamalıdır. İbadet ve taat vaktinin en önemli hukuku, ibadet ve amele güvenmemektir.

İbadet içinde bulunan kul, hangi kemalâtla ibadet ve taat yaparsa yapsın, Allah’ın yardımıyla yaptığını, Allah Tealâ’nın ibadetimize ihtiyacı olmadığını, ibadet ve taatin kulun kendi nefsinin ıslahına yarayacağını bilmesi gerekir.

Allah samimiyet ve sadakat ister. Bunun gerçekleşmesinin en temel şartı ilâhi muhabbete sahip olmaktır. Ancak bu muhabbetle ibadet âdet olmaktan çıkar, hukukuna uygun hareket edilmiş olur.
 
Nefs Nedir? Nefs Hakkında

Kalb, göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Buna, yürek denir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik cereyanı gibidir. Buna, gönül diyoruz. Ampul yürek ise, ışığı da kalbdir, buna gönül de denir.

Gönül insanlarda bulunur, hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki bütün aza, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İnsanın, inanmak, sevmek, korkmak, kalbindedir. İtikad eden, yani iman eden, kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü olan dinden kaçar. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ dinlerini Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşarlar. Ahirette de, ebedi, sonsuz saadete kavuşurlar.

Yürekli cesur demek iken, kalbi var veya kalbli demek yüreği hasta demektir. Yüreksiz, cesaretsiz, korkak demek iken, kalbsiz, merhametsiz demektir. Gönül kalb demek ise de, gönülsüz demek, kalbsiz demek değildir. Gönülsüz isteksiz demektir. Türkçe'den başka dile tercüme yapılırken, kalb eşittir yürek diye tercüme edilirse tuhaflıklar olur. İşte Arapça'dan veya başka dillerden Türkçe'ye tercüme yapılınca bu incelikler bilinmezse gariplikler ortaya çıkar.

Gönül bir de nefs anlamında kullanılır. Nefs kelimesi, yirmiyi aşkın anlamda kullanılmaktadır. Ruh, can, kan, benlik, iç, kalb, büyüklük, yücelik, irade gibi. Fakat daha çok iki anlamı vardır:

Birincisi, bir şeyin özü, kendisi, kişi. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Her nefs, ölümü tadıcıdır) buyuruluyor.

İkincisi, dine uymayan isteklerin kaynağı olarak kullanılır. Buna nefs-i emmare de denir. Bu nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Mesela hadis-i kudside (Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır) buyurulmuştur.

Nefsimizin mahiyeti nedir?
Allahü teâlâ insanda üç şey yarattı: Akıl, kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle ve dinimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve nefs dimağımızda, kalb, yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir, yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde bulunması gibidir. Peygamberler ve veliler hariç, herkesin nefsi, çok kötüdür. Bu kötü nefse, (nefs-i emmare) denir ki, kötülüklere sürükleyen nefs demektir.

İnsanın en büyük düşmanı nefsidir. Daha sonra kötü arkadaş ve şeytan gelir. Kötü arkadaş ve şeytan de nefse tesir ederek insana zarar vermeye çalışırlar. Onun için nefsin, emmarelikten temizlenmesi gerekir. Çünkü nefs, kâfirdir, daima Allahü teâlâya isyan etmek ister.

Şeytan, verdiği vesveseye insanın uymadığını görünce, bundan vazgeçer, başka bir vesvese verir. Âlimler, şeytanı köpeğe benzetmiştir. Köpek kovalanınca kaçar ise de, başka taraftan yine gelir. Nefs-i emmare ise kaplan gibidir, saldırması ancak öldürmekle biter. Nefsimiz de ölünceye kadar yakamızı bırakmaz. Bunun için nefsi tanımak ve zararlarından korunmak gerekir.

İmam-ı Maverdi hazretleri buyuruyor ki:
(Nefsin terbiyesi zaruridir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir, sonra çoluk çocuğu gelir) buyuruldu. Kur'an-ı kerimde de mealen, (Nefs-i emmare, elbette günahları, kötülükleri emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53)

Nefsini terbiye edemeyen, ona uyan acizdir, ahmaktır. Hadis-i şeriflerde, (Asıl kahraman, nefsini yenendir), (Aklın alameti, nefse galip ve hakim olmak ve öldükten sonra gereken olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah'tan af ve merhamet beklemektir) buyuruldu. Hazret-i Âişe validemiz, (İnsan Rabbini ne zaman tanır?) diye sual edince, Peygamber efendimiz, (Nefsini tanıdığı zaman) buyurdu.. (Edeb-üd-dünya)

Nefs-i emmare ile cihad, iki yolla olur:
1- Riyazet,
2- Mücahede.

Riyazet, nefsin arzularını yapmamak demektir. Nefs ahmak olduğu için her istediği kendi zararınadır. Nefs daima haramları ister. Mücahede ise, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Nefsimiz, iyilik ve ibadet etmemizi istemez. Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet etmekten daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.

Nefs, dünya zevklerine, lezzetlerine düşkündür. Bunların iyi, fena, faydalı, zararlı olduklarını düşünmez. Arzuları, dinimizin emirlerine uygun olmaz. Dinimizin yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yaptırmak ister. Fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanmaması için, kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak gerekir.

Aklı kuvvetlendirmek, İslam bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, dinimize uymakla olur. Dinimize uymak için, ihlas gerekir. İhlas, işleri, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmaktır. Kalbin zikretmesi ile, yani Allah ismini çok söylemesi ile ihlas hasıl olur.

Dinimize uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zayıflatır. Bu sebeple nefs, kalbin dinimize uymasını istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Aklına uymayıp, nefsine uyan, bunun için dinsiz olmaktadır. Allahü teâlânın, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığı için, kulların işleyeceği günahlar da Ona zarar vermez. Nefslerini terbiye etmeleri, nefsle cihad etmeleri ve böylece Cennete girmeleri için kullarına bunları emrediyor:
(Cenab-ı Haktan korkup, nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranların varacakları yer, muhakkak Cennettir.) [Naziat 40, 41]

Dine uyan, arzusuna kavuşur. Kur'an-ı kerimde mealen, (Nefsine uyanlardan, doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz) buyuruldu. (Ankebut 69 Tefsir-i Azizi)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
İnsanda kötü vasıfları toplayan nefsle cihad etmek, onu kırmak gerekir. Hadis-i şerifte, (Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir) buyuruldu. Peygamber efendimiz bir savaştan dönünce de, (Küçük cihaddan büyük cihada döndük) buyurdu. Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah büyük cihad nedir?) diye sual edince, Peygamber efendimiz, (Nefsle cihaddır) buyurdu. (Deylemi)

Nefsi her zaman aşağılamak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden de dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym]
 
Nefis kelimesinin yalınkat kökeni olan n-f-s, her ne suretle olursa olsun havanın çıkışına delalet eder. Rüzgar için de, soluk için de geçerlidir. Teneffüs, soluğun göğüsten çıkmasına denilir. İnsanı rahatlatan rüzgara da aynı isim verilir. Hadisteki “Rüzgara sövmeyiniz, çünkü o Rahman’ın nefesindendir” ifadesindeki nefes bu türdendir.

İşte bu kökten türeyen nefis, lügatte ilkin kan manasına kullanılmış. Hayızlı kadına “nüfesâ’”, lohusalığa “nifas” denmesi bu yüzden. Kan, canlılığı temsil ettiği için, can ve hayat manasında, bunu sağlayan ve manevi hayatın kaynağı olan “ruh” ve maddi hayatın kaynağı olan “kalp” manasında kullanılmış. Nefs, semantik süreçlerden geçerek en geniş anlamını kazanmış ve nihayet “bir şeyin kendisi, zatı” anlamında kullanılmıştır.

İslam ilahiyatında bir ıstılah olarak nefis şu manaya gelir: “Kendi kendinin farkında olan zat”. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: “Ben idrakine sahip olan kendinde varlık.”

Bu ıstılahi anlam bizi şuurlu varlıkların kapısına getirip bıraktı. Demek ki, nefis bizim ilahiyatımızda “şuurlu” varlıklar hakkında kullanılıyor. Kur’an’daki kullanımları da bu çerçevededir.

Mukatil, Kur’an’da nefsi “nefs” maddesi olarak değil, çoğuluyla “enfus” başlığı altında almış. Mukatil’in yorumuna göre, Kur’an’da nefis yedi ayrı anlamda kullanılmış. Bunlar ve ayetlerden getirdiği şahitler şöyle:
1. “Kalp” anlamına (53:23; 12:53; 50:16; 17:25).
2. “İnsan” anlamına (5:54; 5:32)
3. “Millet/ümmet” anlamına (4:29; 24:61)
4. “Tür/cins” anlamına (9:128)
5. “Can/hayat” ve “ruh” anlamına (6:93; 39:42).
6. “Öteki, yekdiğeri” anlamına (2:85).
7. “Yakınlık” anlamına (4:44).


Mukatil b. Süleyman’ın (öl. 150 h.) bu kelimenin Kur’an’daki kullanımıyla ilgili Kur’an’dan yaptığı çıkarımların itiraz edilecek yönleri bulunabilir. Mesela nefsin “kalp” anlamına kullanılışına getirdiği Yusuf 53. ayeti, bunlardan biri. Üstada göre ayeti şöyle anlamamız lazım: “Ben kalbimi temize çıkarmam, çünkü kalp kötülüğü emreder.”

Bu ayeti ben tercüme edecek olsam, şöyle ederim: “..Bununla ben kendimi temize çıkarıyor da değilim; çünkü, Rabbimin rahmeti(yle koruması) dışında, kuşku yok ki insan benliği, kötülüğün daniskasını işletebilir; şu da var ki Rabbim, rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.”

“Bu sözler Züleyha’ya mı Hz. Yusuf’a mı nisbet edilmeli?” ihtilafında benim tercihim birincisidir. Bu ayrı bir konu. Ayette iki kez “nefs” geçmekte, bizce bu ikisinin anlamı dahi aynı vurguyu taşımamaktadır. Birinci “nefis” doğruda doğruya “ben idrakine sahip zat”, yani kişinin “ben, kendim” derken kasdettiği “ben” iken, ikinci “nefs” bilinçaltında yer tutan şehvet, öfke, korku, hırs gibi güdüleri ifade eden “benlik/ego”dur.

Birinci “nefs” beyan ehlinin tarifine yakın iken, ikinci “nefs” irfan ehlinin tarifine yakın durmaktadır. Birinciyle ikinci bir dersek, o zaman “ben kendimi temize çıkarmam, çünkü ben kendim, kötülüğü emrederim” gibi bir anlam çıkar. Bu ise, insanın günahkar doğduğunu söyleyen kilise ilahiyatını destekler. Oysa ki insan, temiz bir fıtratla yaratılmıştır.

Yukarıdaki listede yer almayıp da Kur’an’da yer alan unsurlar da var. Mesela Kur’an’da ahiretteki insana “nefs” tabir olunur. Bu mahiyetini bilemediğimiz özel bir kullanımdır: “Ey (Rıza ile) tatmin olmuş nefis!” (89:27) ayeti buna örnek. Yine Kur’an’da “nefs” insan türünün kendisinden yaratıldığı ilk “öz” veya “töz” (Msl. 4:1). Ayrıca Kur’an’da Allah için kullanılır (Msl. 5:116). Hem insanı hem cin topluluğunu ifade için kullanılır (6:130). Fakat melekler içinhiç kullanılmaması, nefsin bilinçle bire bir alakasına yaptığımız vurguyu haklı çıkarması açısından ilginçtir.

Sanırım bir şey iyi anlaşılmıştır: Nefis Kur’an’da olsun, sözlükte olsun, gerçek bir “çok anlamlı” kelimedir ve yaklaşımların farklılığını biraz da kelimenin bu yapısı tahrik etmektedir. Bir dahaki yazıda nefsin İslam bilgi sistemleri içindeki yerine bakalım.
 
Nefsi Terbiye Etmek

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşın ve bu cihadda sebat edin, dayanın) buyuruyor. Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticarette kâr Cennet, zarar da Cehennemdir. Yani kârı, ebedi saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir.

Akıllı kimse nefsini, ticaretteki ortak yerine koyup, gerekli nasihati yapar. Bunlardan altısı şöyle:

1- Ticaret ortağı, insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez.
Her nefes, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir.

Akıllı kişi, her gün, nefsine demeli ki:

(Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır. Günlerimiz, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istense de ele geçemez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O halde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi haramdan kaç!)

Asi nefsimiz, emirleri yapmak istemez ise de, riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resulullah efendimiz, (Akıllı, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendine yarayacak şeyleri yapan kimsedir) ve (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!) buyurdu.

2- Nefsi kontrol edip ondan gafil olmamalı! Ondan gafil olursa, kendi şehvetine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımız, her düşündüğümüz şeyi bildiğini unutmamalıyız. Bunu bilenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan kâfirdir. İnanıp da, yapmamak ise, büyük felakettir.

3- Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kâr ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlar, kâr da, nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır.

4- Nefsin kusurları görülüp, ona ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, ceza olarak, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Hep böyle ceza vermelidir!

5- Büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Mesela bazısı, bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. İbadetleri seve seve yapamayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır.

6- Nefsi azarlamalı. Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur, tembeldir ve şehvetlerine kavuşmak ister. Dinimiz, nefsimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi emrediyor. Bu vazifeyi başarmak için, onu bazen okşamak, bazen zorlamak ve bazen söz ile, iş ile, idare etmek gerekir. Çünkü nefs, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşarken, rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmaya mani olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılıp, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Zira Allahü teâlâ (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. (Zariyat 55)

Kalb, ruh ile nefs arasındaki bir köprü gibidir. Marifetler, feyzler kalbe ruh vasıtası ile gelir. Kalb, his organlarına da bağlıdır. His organları, ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şey görünce, güzel bir ses duyunca, kalb bunlara bağlanır. Ruha veya nefse tatlı gelenleri sever. Bu sevgi insanın elinde olmaz. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, ruha güzel geleni karıştırır. Ruh kuvvetli ise, gerçek güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, evliyanın sözleri gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalıp nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. İbadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever.

Kalbi, nefsin elinden kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi kuvvetlendirmek gerekir. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur. Kalbini, nefsinin pençesinden kurtaran kimse, bir evliyanın Resulullahın vârisi, Allah'ın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahü teâlânın sevdiğini de çok sever.

Nefsimizin hoşuna giden şeylerin hapsi haram mıdır?
Nefsimiz kâfirdir. Haramlar ve mekruhlar onun hoşuna gider. Farzlar ve sünnetler hoşuna gitmez. Namaz kılmak ve oruç tutmak gibi ibadetleri yapmak istemez. Gıdası haramlardır. Haramları sever hep. Riyazet ve mücahede yapan nefsiyle savaşmış olur. Riyazet, nefsin arzularını yapmamaktır. Mücahede, nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir. Bir hadis-i şerif meali:

(Cennet, dünyada nefsin sevmediği şeylerle, Cehennem de nefsin arzu ettikleriyle bezenip süslenmiştir.) [Buhari, Müslim]
 
NEFS NEDiR

1. Nefis "kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat"tır.
2. Nefis dilde ve vahiyde çok anlamlı bir kelime olarak kullanılmıştır.
3. Buna bağlı olarak, İslâm bilgi sistemlerinin nefis telakkileri farklılık arz eder ve bu telakkilerin tümünün ortak paydası da değişken ve halden hale giren bir nefis tanımıdır.
4. Nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir.
5. Bilinç nereye yönelirse, nefis aynasında o görünür. İmana yönelirse Rahman, inkâra yönelirse Şeytan görünür.
Bu özet ışığında, "nefis terbiyesi" kavramı nasıl anlaşılmalıdır?
Öncelikle "nefis terbiyesinden" söz etmek, elbette maddi insandan değil "manevi insandan" söz etmektir. Ne var ki, insanda yer alan manevi fakültelerden sadece birinin terbiyesinden değil, top yekun "insan terbiyesinden" söz etmektir. Çünkü nefis "ben"e ait her bir fakülteyi kapsar.
Bu anlamda nefis terbiyesi, nefsin bilinçle "olmazsa olmaz" ilişkisinden dolayı, akıl terbiyesidir. Kur'an aklı kalbin bir faaliyeti olarak alır ve "akleden kalp" ifadesini kullanır. Buradaki kalp de "kan pompası" değil, Kaf 37'nin de açıkça ifade ettiği gibi, tabir caizse manevi bedene başkent olan manevi kalptir. Efendimiz, "kalp" kelimesini manevi kalbin yerine istiare yaparak kullandığı o meşhur hadislerinde, "Bedende bir et parçası vardır ki, o bozulursa bütün beden bozulur, o düzelirse bütün beden düzelir" buyurur.
Madem "akleden kalbe" manevi bedenin başkenti dedik, şöyle bir benzetme yapabiliriz: İnsan ülkesinin başkenti olan kalp kimin iktidarındaysa, bu ülkenin taşrasını oluşturan göz kulak, dil dudak, el ayak hep o başkente bağlı olarak çalışır. Taşranın kalitesini merkez belirler. Başkentteki kötü yönetim bütün ülkeye yansır. Sevaplar, imanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destek, günahlar şeytanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destektirler.
İman da, şeytan da o başkente göz diker. O başkentte imanın iktidarı, bedenin tüm taşrasına yansır. Göz hakkı görür, kulak hakkı ve hayrı işitir, dil hakkı ve hayrı söyler, el hak için kalkar, ayak istikamet üzre yürür. Yine akıl, bir kararda durmayan kalbi Allah'ın dediği istikamete bağlar.
Kalp başkentinde şeytanın iktidarı, bütün bunları tersine çevirir. Kalbi şeytana kaptırmış bir "nefs/ben/zat", şeytanın yörüngesine girmiş ve onun uydusu olmuştur: "Kim O Sonsuz Rahmet Sahibi'nin vahyine karşı kör davranırsa, onun şeytanı (olmuş) bir türün yörüngesine sokarız da, kendisi onun uydusu haline gelir." (43: 36).
"Nefis terbiyesi" adı altında, "terbiyeli şiş kebap", "terbiyeli köfte", "terbiyeli dolma" türü, kışkırtılarak azmanlaşmış bir nefis elde etmek istemiyorsak, bu terbiyenin kurallarını, âlemlerin terbiyecisi olan Rabbu'l-'Alemîn'den sormak zorundayız. Hiç, "yaratan bilmez mi"? Nefsi o yarattı. Yarattığının en güzel nasıl terbiye edileceğini de, o bilir. Yukarıdaki ayet işte bu gerçeği, vahyin merkezinde yer almadığı bir terbiye sürecinin, bırakın terbiye etmeyi, şeytana uydu yetiştirmekle sonuçlanacağını söylüyor.
"Terbiye" etmek, bu kalıbın dildeki özelliği gereği, "bir şeyi basit halinden alıp, aşama aşama potansiyel olarak barındırdığı kemaline doğru yüceltmektir". Burada terbiyesinden söz edilen insandır. İnsan terbiyesinden söz etmek için, insanı tanımak gerek. Kişinin kendi terbiyesinden söz edebilmesi için de, kendini bilmesi, tanıması gerek.
Nefis terbiyesinden söz ederken yine istiareye başvurmak zorundayız: Çift kutupluluk mahlukatın yasasıdır. İnsan benliği de bu yasaya tabidir. Yaratıcı yasası gereği, insanın içine bir pozitif, bir de negatif kutup koymuştur. Biri faz, biri nötr. Biri ışık hattını, diğeri toprak hattını temsil eder. Bu kutuplar, suladıkça gelişme potansiyeli taşır. Kişi hangisini sularsa, oradaki tohum büyüyüp serpilir. Negatif kutbu sulayan, sonunda Cehennem ağacı olan "Zakkum"unu büyütür, pozitif kutbu sulayan Cennet ağacı olan "Tuba"sını büyütür. Tercih insanındır; irade var olduğu sürece mazeret yoktur.
En garantili terbiye Rabb'in terbiyesidir; akıllı olan "nefs", O'nun terbiyesine baş koyar

NEFSİN KÖTÜ SIFAT VE ÖZELLİKLERİ

Kötülüğü emreden, insanlara Dünyadaki imtihanlarını kaybettiren nefsin yaklaşık 12 temel kötü sıfatı vardır: Açık ve gizli şirk, zulüm, küfür, yalancılık, şehvetperestlik, nefs arzusunu tanrı edinme, alaycılık-dedikodu, kibir, israf, cimrilik, hased-kıskançlık, ihanet-vefasızlık, öfke-kin.

AÇIK ŞİRK-ALLAH’A ORTAK TANIMA

7/91:Hiçbir şey yaratmayan, bizzat kendileri yaratılmış olan şeyleri mi ortak koşuyorlar?
17/22: " Allah " yanısıra tanrı oluşturma!...
4/116-117: Allah; Kendisine ortak koşulmasını affetmez, ama bunun dışında kalanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir. Onlar, Allah'ı bırakıp ta dişilere taparlar ve böyle yapmakla Allah'ı bırakıp sadece kendine hiçbir hayırı bulunmayan şeytana tapmış olurlar.

Şirk; Mutlak Tek olan Yaratıcı Kudret'e ortak tanımaktır. Cenâbı Allah Bir'dir; eşi, benzeri, ortağı yoktur ve hiçbir şeye de ihtiyacı bulunmaz. Müşrikler yani Allah'a ortak koşanlar ateist değildir. Allah'ı inkar etmezler, ancak Allah'a ortak tanırlar. Kur'ân'da belirtildiği gibi Cenâbı Allah, katilin bile günahlarını dilerse affedebilir, ancak şirkin affı suçlu bizzat af dilemedikçe yoktur.

Şirk çok çeşitlidir. Peygamber Efendimiz Mekke Şehrini İslâmlaştırmadan evvel, Kâbe de müşriklerin yapmış olduğu heykel şeklinde birçok putları bulunmaktaydı. Şehvetlerine çok düşkün olan Arap müşriklerinin bu putları genellikle kadın şeklindeydi. Kâbede, korku ve dehşet veren mabutları da bulunmaktaydı. Bunlar, güneşe, yıldızlara, meleklere de taparlardı. Cehaletleri ve nefislerinin kötülüğü doğrultusunda şeytana uymuşlar, açık bir sapıklık içinde bulunmaktaydılar. Peygamber Efendimiz; Mekke'yi fethettiğinin birinci günü, Kâbe'deki tüm putları kırdırarak yok etmişti.


GİZLİ ŞİRK-ALLAH’A ORTAK TANIMA

11/106: Onların çoğu Allah'a ortak koşma hali (Gizli şirk) dışında iman etmezler.
39/3: İyi bilin ki, halis Din ancak Allah'ındır. Allah'tan başkalarını veliler (dostlar) edinerek: " Biz onlara, sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz. " diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah, onların aralarında tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Her halde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.

Şirk yani Allah'a ortak koşma iki türlüdür: Açık şirk ve gizli şirk. İnsanların çoğu Allah'ı inkâr etmemekle beraber, O'na cehalet ve bilgisizlikten dolayı bilmeden gizli şirk koşarlar. Şefaatçi olacaklarını zannettikleri birtakım putları ve kimseleri aracı kabul ederler, böylece yedek tanrıları da kendi yaşamlarına sokmuş olurlar. Oysa Yüce Yaratıcı'nın dışında bir varlık, kudret ve kuvvet kabul etmek gizli şirktir.

Kur'ân, aracılık ve şefaatçılık yaparak büyük günah işleyenlere cevabını vermiştir. Kaf 50/16: " ... Biz insana şah damarından daha yakınız... " ve Bakara 2/225: " ... Allah'ın izni olmadıkça kim şefaat edebilir... " Peygamber Efendimiz: " Ben ümmetimin görünen şirklerinden korkmam, görünmeyen şirklerden korkarım. " demiştir. Başka bir hadisinde de: " Gizli şirk karıncanın ayakları gibidir, ses çıkarmaz. " diye buyurmuştur. Cenâbı Allah, kendisi ile kulunun arasına girenlere şiddetle karşıdır. Müddessir 74/11: " Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak. "

Gizli şirk nelerdir? Dini ikiyüzlülük bunların başında gelir.
Maun 107/1-7: " Gördün mü o dini yalan sayanı. İşte odur yetimi iter-kakar, yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Vay haline o namaz kılanlara ki, namazların da gaflet içindedirler, ikiyüzlülüğe sapanlar onlar. Ve yardıma engel olurlar. " Bu tipler; dindar görüntüsü altında, şeytanın yolundaki sapıklardır. Türbeperestlik de bir gizli şirktir. Bilmem hangi baba türbesi kısmet açar, şefaat eder diye onlardan yardım ummak dinimize tamamen aykırıdır. Mezarlık ziyaretleri; yalnızca ölüm hatırlanıp ibret olması düşüncesiyle haktır, o kadar. Nefs arzularını tanrı edinme de gizli şirke girer. Servet ve varlık ile şımarma bir toplumun batış sebebi olur. Gönlü Allah sevgisi ile dolu varlık sahipleri, mutlulukla ödüllendirilir, ancak bolluktan Allah'ı unutarak Dünya zevklerine dalanlar, azab ile ceza görmekten kurtulamazlar. Hıristiyanların " Mesih Allah'ın oğludur " gibi inanışları, Allah'a ortak koşmanın tipik sapıklıklarıdır.

ZULÜM - EZİYET ETME

3/57: ... Allah, zalimleri sevmez.
28/50: ... Allah, zalimler topluluğunu güzele ve doğru yola eriştirmez.
5/45: ... Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.

Zulüm; lügat manası olarak haksızlık, eziyet, işkence anlamındadır. Zûlüm yapana da zalim denir. Zalimler asla mutluluğu bulamaz ve kurtuluşa eremezler. Onlar, Allah'ın sevmediği nefislerin başında gelmektedir. (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevmedikleri)

KÜFÜR - GERÇEĞİ ÖRTME

2/276: ... Allah, nankörlüğe batmış günahkârlardan hiç birini sevmez.
8/55: Allah katında yeryüzünde dolaşan canlıların en kötüsü, gerçeği örtenlerdir. Bunlar iman etmezler.Küfür; gerçeği örtme, nimeti gizleme, inkâr etme, nankör olma manalarına gelir. Küfre sapana da kâfir denir. Allah'ın varlığını kabul etmeme sapıklığıdır. Gerçeği örten, iman etmeyen bu nefs; Allah'ın katında canlıların en kötüsü olduğunu Kur'ân açıklamaktadır.

YALANCILIK

40/28: ...Eğer yalancı ise yalancılığı kendi aleyhindedir... Allah, haddi aşan yalancıları doğruya ulaştırmaz.
16/105: Yalanı ancak, Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalancılık edenler onların ta kendileridir.

Tasavvuf ehli; " Emmâre nefsin (nefsin en kötü hali) başbakanı yalandır, önce o terkedilmelidir. " diye vurgulamışlardır. Kötülüklerin başı olan yalancılığı adet haline getiren nefs, en büyük sapıklığın içindedir ve hiçbir zaman doğru yola ulaşamaz. Çünkü yalan zırhı, nefsin işlediği kötülükleri örter ve yeni kötülüklere başlangıç zemini hazırlar. Nefsin arınması, kulun yücelmesi yalancılığı kesin olarak terketmekle başlar.

ŞEHVETPEREST’LİK

4/27: ... Şehvetleri peşinde koşanlar, sizin büyük bir sapma ile hak yoldan dönmenizi isterler.
19/59: ... Namazı bıraktılar, şehvetlerinin peşine düştüler.

Onlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır. Şehvetperest, şehvetine, cinsel isteğine aşırı düşkün demektir. Nefsin en kötü sıfatlarından. İnsanın hayvan seviyesine düşerek Dünya'da ki sınavını kaybetmesine yol açar. Şehvet; kulları Dünya'ya bağlayan, çalışma ve yaşam arzusunu körükleyen, neslin devamı için de mutlaka gerekli, Allah'ın kullarına bahşettiği büyük bir lütuf ve sunuşudur. Cenâbı Allah, bu yönümüzü ilâhî yasalara uygun ve dengeli bir biçimde, kurallara uygun kullanmamızı istemektedir.

Ancak nefsin aşırı, güçlü isteğini frenlemeyip haddi aşarak şehvetleri peşinde koşanlar, büyük bir sapıklık içinde kalacaklar, azgınlıklarının cezasını da bulacaklardır. Başkasının karısına veya kocasına göz dikenlerin, türlü sapık ilişkilerde bulunanların sonu yalnız sıkıntı ve acıdır. İnsanlar; destek ve kuvvetlendirilmesi gerekli en zayıf noktası olan şehvetlerin mahvedici etkisinden kurtulmak için, bütün azim ve iradesini kullanmalı, bunu öldürmek değil, ancak ıslah etmek esas olmalıdır. Örneğin üreme organını keserek nefsin şehevî arzusunu yok etmek yerine, onu frenleyip iyileştirerek disiplin altına almaktır.

NEFS ARZUSUNU TANRI EDİNME

45/23-24: İğreti arzusunu tanrı edineni gördün mü?... Dediler ki " Dünya hayatından başka hayat yoktur; burada ölürüz, burada yaşarız. Bize zamandan başkası zarar vermez. " Halbuki buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece öyle sanıyorlar.
28/50: ... Onlar, kendi arzuları peşinden giden kimselerdir. Allah'ın gösterdiği yolu bırakıp ta, nefslerinin arzularına uyan kimseden daha sapık kim olabilir.

Cenâbı Allah'ın gösterdiği yolu bırakıpta, zevk ve şehvete dönük arzuları tanrı edinenler, ancak büyük bir sapıklığın içine düşmüş olurlar: " Bu Dünya hayatından başka hayat yoktur. Onun için zamanımızı zevk ve sefa içinde geçirmeli, nefsimizin her türlü isteklerini yerine getirmeliyiz. " diyorlar. Oysa ki bu Dünya hayatının geçici olduğunu, esas yaşamın ahiret hayatı olduğu gerçeğini kabul etmiyorlar. Bakara 2/114 de şöyle buyrulmuştur. " Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar Dünya hayatının geçici menfaatleridir. " Ayette belirtildiği gib Dünya nimetleri insanlara yaşamak ve neslin devamı için çekici kılınmış, yaratılış yasalarına göre de gereklidir. Ancak kendilerini yaratan, sonsuz nimetler veren Cenâbı Allah'a hamd ve şükür etmeyi unutarak; nefsin geçici arzuları olan kadın veya erkeğe, oğullara, altın-gümüş ve paraya, mal ve servete, otomobillere, şan ve şöhrete, yiyip-içme ve eğlenceye aşırı hırs ve düşkünlük göstermek suretiyle onları tanrılaştırmak, Allah'a ortak koşmak demektir. Oysa şirk yani Allah'a ortak koşmak, hiç affedilmeyen yegâne günahtır. Nisa 48: " ... Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, onun dışında kalanı dilediği kişi için affeder, Allah'a şirk koşan büyük bir günah işlemiştir. "

ALAYCILIK - DEDİKODU , ŞÜPHECİLİK

49/11: Ey İnananlar! Bir topluluk başka bir topluluk ile alay etmesin. Olabilir ki alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Bazı kadınlar başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü takma isimler ile çağırmayın...
49/12: ... Şüphecilikten çok sakının. Çünkü şüpheciliğin bir kısmı ağır günahtır. Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın. Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi?
104/1: Arkadan çekiştiren, kaş ve göz hareketleriyle alay eden kimselerin vay haline!

Kur'ân; şüphecilikten, herkesten şüphe eden bu yıkıcı nefsten çok sakınmamızı, sinsi casuslar gibi ayıp aramak günahı işlenmemelidir. Dedikodu (gıybet) yani arkadan çekiştirme de,nefsin en kötü sıfatlarından biridir. Bir kimsenin arkasından onun hoşlanmayacağı şeyler söyleyerek dedikodu yapmak, doğru dahi olsa günahtır. Eğer yapılan çekiştirme yalan ise, iftira olacağından çift günah işlenmiş olmaktadır. Ancak kötü bir kimsenin kötülüğünden korunmak için arkasından konuşulursa, bu çekiştirme olmaz.

İnsanlar arasındaki yegâne üstünlük ölçüsü olan takva yerine; zenginlik, mevki, şöhret gibi iğreti nimetleri büyüklük ölçüsü yaparak alay etmeyi adet haline getirmek, nefsin yanılgısıdır. Cenâbı Allah böyle şımarık ve sapık kimselere de uyarıda bulunuyor: " Alay edenlerin vay haline! " Alaycılık nefsin arınmasını önlemekte ve Dünyada ki sınavını da kaybettirmektedir.

KİBİR

31/18: Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde kasılarak yürüme! Çünkü Allah, kurula kurula kendini övenlerin hiçbirini sevmez.
25/21: ... Kendi benliklerinde büyüklük kuruntusuna düştüler ve korkunç bir biçimde azdılar.

Kibir, insanın kendini diğerlerinden üstün ve büyük zannetmesidir. Nefsin bir tür hastalığıdır. Başı yükseklerde mağrur ve acımasızdır. Daha ileri hallerde; herşeyi yapmaya gücü olduğuna inanır, temel insancıl özelliklerini de kaybeder, saparak ta yoldan çıkarlar.

Kendini beğenme hastalığı olan egoizm ve bencillik hat safhadadır. Hep benlik duygusu hakimdir. Ben ve benimki kelimecikleri söz ve davranışın temelini oluşturur. Bu mülkün gerçek Sultan'ını ancak ölümünden sonra öğrenebilecektir.

İSRAF VE CİMRİLİKKISKANÇLIK - HASED

12/89: Hani onlar (Hz. Yusuf'un üvey kardeşleri) şöyle demişlerdi: Yusuf ve Kardeşi (Has Kardeşi Bünyamin) Babamıza muhakkak ki bizden daha sevgilidir... Babamız açık bir yanlışlık içindedir. Yusuf'u öldürün yahut bir yere atın ki, babamızın sevgisi bize kalsın.
2/109: Kitab ehlinden bir çoğu, hak kendilerince besbelli olduktan sonra, içlerindeki hasedden dolayı, sizi imanınızdan çevirip kâfir yapmayı arzu ederler...
4/54: Yoksa onlar, Allah'ın Kendi lütuf ve yüceliğinden verdiği nimeti çekemiyorlar da kıskançlık mı ediyorlar...
113/155: De ki: Sabahın Rabbine sığınırım... Kıskandığı zaman hasedcinin şerrinden.
16/90: Allah...kıskançlıkları yasaklar...

Kıskançlık, insanlarda derece derece mevcut bir duygudur. Ancak sevgisizlik ve ayrıcalıklı muamele bu hissi, Hz. Yusuf kıssasında olduğu gibi öldürme girişimine getirecek kadar azdırır. Akıl ve mantık bile bu hisleri söndürememiştir.

Hased; çekememezlik, kıskançlık demektir. Bu duyguyu taşıyanlar, kendilerinde olmayanın başkalarında da olmasına katlanamazlar, o nimetin de mahvolmasını isterler, bu gayelerine erişmek için de her türlü kötülüğü yapabilirler. Cenâbı Allah, hasedçinin kötülüğünden ancak Rabbine sığınılırsa kurtulmanın mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: " Hased bir şeytandır, öfke de bir şeytandır. "

İHANET - VEFASIZLIK

4/107: Nefslerine hıyanet edenlerden yana mücadele etme. Çünkü Allah, hainlikte aşırı giden, çok günah işleyenleri sevmez.
12/52: ... Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz.


İhanet; hainlik, vefasızlık, itimadı kötüye kullanmak, sözünde durmayıp oyun etmek demektir. Nefse ihanet ise; kendini aldatmak, bir menfaat elde eder zanniyle adaletten ayrılarak insanın kendisine zarar vermesidir. Kendini aldatmak, Cenâbı Allah'ın insanlara emaneti olan nefse ihanet demektir. Sözleşme ve emanetleri bozarak hainlik edenlerin hilesi başarıya ulaştırılamaz, böyle nefs sahipleri de yücelerek arınamazlar. (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevmedikleri, )

ÖFKE (GAZAB) - KİN

3/134: O Takva sahipleri ki... kızdıklarında kin ve öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler...
3/118: Ey iman edenler! Sizden olmayanları dost edinmeyin... Onlar sıkıntıya düşmenizi isterler... Ağızlarından kin ve öfke taşmaktadır...

Nefsin yıkıcı sıfatlarından olan öfke, kalbin intikam hissi ile coşmasıdır. Bu tür benlikler; olur olmaz her şeye hiddetlenir, kızar. Haşin, sert ve acımasızdır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: " Öfkeden korkunuz! Çünkü o, Ademoğlunun kalbinde yakılan bir közdür. "

Kin; öç almak için fırsat kollamak, intikam hissi ile dolmak demektir. Türlü nedenlerle hırsla kirlenen nefsin kalbi kararır, aklı fikri yalnız intikam alma hissi ile dolar. Bu duygu onu devamlı öfke halinde tuttuğundan, içten sevgi ve gerçek iman ile Cenâbı Hakk'a kulluk etmesine imkân vermez.

Kin ve öfkenin insan nefsindeki yıkıcılığını önlemenin yolunu Kur'ân, yukarıdaki ayetle açıklamıştır: " Takvâ sahiplerini yaptığı gibi, kin ve öfkelerinizi yutunuz ve insanların kusurlarını da affediniz ki iyiye ve güzele yönelebilesiniz. "
 
NEFSİN MERTEBELERİ

Emr Alemi'nden rabbanî bir lâtife olan insanî nefs , sıfatlarına göre farklı isimler alır. Hayvanî nefsin tesirinden uzaklaştıkça sıfatı değişir, mertebesi de yükselir. Nihayet tamamen billurlaşıp Rabbi'ne vasıl olur.

İnsan, aşağıda ismi geçen mertebelerden sadece birinde olabilir. Üst mertebelere yükselebildiği gibi, geri de düşebilir. Bu mertebe ve isimleri sırasıyla görelim:

Nefs-i Emmâre: Kötü his ve huyları, çirkin vasıfları barındırır. Şehvet düşkünü hayvanî nefsin hükmü altında olmakla, hayvanların yoluna girmiştir. Kötü işleri güzel görür. Hesap ve ahiret derdi yoktur. Sadece keyfini düşünür.

Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Allah'ın düşmanıdır. Hadis-i kudside: “Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.” buyrulmu ştur. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf a.s.'ın diliyle: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.“ (Yusuf, 53) buyrulmaktadır .

Bu nefsin bütün huyları bir kişide toplanırsa, o kişi şeytanların mertebesine düşer. Nefs -i emmarenin sahibi, ya fasık , ya münafık ya da kâfirdir. İtikadı düzeltmek, samimi tevbe ve ter*biye ile tedavi olur. Tezkiye edilmezse, cehennem ateşiyle temizlenmesi kaçınılmazdır.

Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefstir . Nitekim Allahu Tealâ : “ Nefs -i Levvâme'ye (kendini kınayan nefse) yemin olsun ki” ( Kıyame , 2) buyur*muştur.

Bu nefs sahibi, günah işlediğinde pişman olup tevbe eder, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Fakat günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ve kötülük arasında gider gelir.

Kendini beğenme, çekişme, gizli riya, makam ve şehvet tutkusu gibi nefs-i emmârenin bazı vasıfları bu mertebede de bulunur. Fakat nefs hakkı hak; batılı batıl görür. Yine bilir ki, bu sıfatlarla huzurdan uzaktır. Fakat onlardan kurtulamıyor.

Hali muhabbet, gidişi tarikat, mahalli Kalp'tir. Alemi Berzah Alemi'dir. Nefsiyle mücahedede sabit olursa Misal Alemi'dir. Uykuyla uyanıklık arasında –genellikle oturma halinde- Misal Alemi'n*den bir çok manalar temessül eder. Bu mertebede nefs ve şeytan birleşip vesveseyle kalbe saldırırlar. Tedavisi rabıta ve zikirdir.

Nefs-i Mülhime: Allahu Tealâ nefsin isyan ve itaatini vasıtasız ilham ettiği için bu makamda nefsin adı mülhime olmuştur. Nitekim Kur'an'da : “Sonra da o nefse isyan ve itaati ilham edene yemin ederim” (Şems, 8) buyrulmuştur .

Nefs, tevbe, zikir, rabıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Devamlı olarak kâmil mürşidden kalbine ilhamlar gelir. Bu mertebede hayvanî nefs tamamen ıslah olur. Haramdan kaçar, hayırlara koşar.

Alemi Ruhlar Alemi, mahalli Ruh'tur. Ruhunda ilâhi aşk ateşi parlamaya başlar. İlim, tevazu, yumuşaklık, kanaat, mert*lik, sabır, belaya tahammül gibi, güzel hasletler belirir. Visal rüzgarları esmeye başlar. Fakat şeytan ona açık ve bariz bir şekilde saldırmaya ba ş lar . Kendini ve amellerini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir, ümitsizliğe düşürür, Allah'ın azabına karşı ona emniyet hissi verir. Bu makamda mürşidin himmeti olmazsa tehlikeye düşebilir.

Nefs-i Mutmainne: Cenab -ı Mevlâ'nın “Ey tatmin olmuş Nefs” (Fecr , 27) hitabıyla ıstı*raptan kurtulup huzura eren nefstir . Her türlü şek ve şüpheden temizlenip rahatlamış, ayne'l - yakîne ve kâmil imana ulaşmıştır. Kötü huylardan tamamen pak olmuş, fenalıklara ar*zusu kalmamıştır. Seyri, Allah ile gerçekleşmiş (seyr-i meallah), velilik mertebesine ulaşmış*tır. Alemi, Muhammedî Hakikat, mahalli Sır'dır. Manevi tecellilerin mazharıdır . Sıfatları, te*vekkül, incelik, cömertlik, yumuşaklık, güler yüz, tatlı dil, kusurları bağışlama, hamd, şükür, müşahede, teslimiyet ve rızadır.

Nefs-i Râdiyye: İster bela, ister sefa, Allah'ın bütün fiillerinden razı olan, O'ndan başka her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi'nin rızasına nazarını diken nefstir . Bu nefse: “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön” ( Fecr , 28) kelâmıyla hitab edilmiştir. Seyri Allah'tadır ( Seyr -i fillâh ). Alemi Lâhut (Ruhanîler) Alemi; mahalli, Sırrın Sırrı'dır. Beşerî sıfatlardan büsbütün yok olmakla fenâya varmıştır. Fakat bu makama varanlar arif değil, velidirler. O yüzden başkasını irşad edemezler. Şeytan onların şeklinde başkalarının rüyalarına girip yoldan çıkarabilir.

Nefs-i Mardıyye: Allahu Tealâ'nın razı olduğu nefstir . Ariflerin makamıdır. Bekabillâh burada tahakkuk eder. Muhtaç olduğu ilimleri bütünüyle alıp, mana aleminden bu görünen madde alemine dönmüştür. Dış itibariyle diğer insanlardan ayırdedilmez . Fakat iç itibariyle bütün cisimleri altına çevirecek bir tılsım gibidir. Kendine lütfedilen marifet bilgi*sinden dünya halkına ikram eder. İlâhi bilgi dairesinin mahremidir. Onun müşahedesine ya*bancı bir diyar yoktur. Kendisine üfürülen ruh ile görür, bilir. Sesini uzaklardan işittirir. Mür*şidinden izin almak kaydıyla irşadı sahihtir. Bunların kıyafetinde şeytan başkasının rüyasına giremez. Seyri Allah'tan (Seyr-i anillâh )'dır. Alemi şu görünen maddi alem, mahalli Hafâ'dır .

Nefs-i Kâmile: Seçkin, saf, tertemiz nefstir . Allah'ın en seçkin dostları olan Gavs ve Kutupların makamıdır. Seyirleri Allah'ladır (Seyr-i billâh). Alemleri; kesrette (çoklukta) vahdet, vahdette kesrettir. Mahalleri Ahfâ'dır . Önceki bütün nefislerin güzel vasıflarını üzerinde toplamış*lardır. Her halleri ibadet ve zikirdir. Bir an Allah'tan gafil olmazlar. Onların muradı Allah'ın murad ettiği şeydir. Rızaları da öfkeleri de Mevlâ iledir. Allah için olan işleri yaparlar. Bunun için çevrenin ayıplaması ve çekiştirmesinden ürkmezler.

Cenab-ı Hak onlarla alemlere ikramda bulunur, belaları def eder. Saliklerin gönüllerinde onlar sayesinde haller zuhur eder. Allah'ın emirlerine riayet edenleri kendi öz çocuklarından çok severler. Ama herkese merhamet ve şefkatle bakarlar. İnsanların kusurlarına bakmazlar. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.

Pak ve tertemiz yüzleri huzur ve aydınlık saçar. Onları görenler Allah'a yönelirler. Mübarek yüzlerine edeple bakmak bile ibadettir. İnce ve lâtif sözleri katıksız hikmet bilgisidir. Gayet ince, zarif, yumuşak ve alçak gönüllülükle telkinde bulunurlar. Sıradan bir nazarları dahi dünya ve içindekilerden üstündür.

Bu dünyada onların kapısında bulunmaktan daha büyük devlet ne olabilir? Onlar olmadan bunca sarp yollar nasıl aşılır?
 
Ahlak

Allah’ın insana biçtiği değer ve insanı dünyaya gönderirken ona yüklediği misyon fevkalade önemlidir. Aslında bütün bu temel ahlaki değerler, insan olmanın özüyle alakalı değerlerdir. Rabbimiz, insana rahmetinin bir tecellisi olarak ona iki büyük inayette, yardımda ve destekte bulunmuştur. Birisi, insana düşünce akıl ve onur vermiştir. İkincisi de onlara Kutlu Peygamberler göndererek, Kutlu Elçiler göndererek insanın, o verdiği aklın, düşüncenin, yüce değerlerin çizgisinde yürüyebilme iradesini güçlendirmiştir. Dinlerden söz etsek de aslında tek din söz konusudur. O da Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ ettiği tevhit dinidir. Din, insani değerleri yeniden ortaya koymaz; onları sadece onaylar, destekler, teyit eder. Aslında din, insana o değerlere bağlı kalarak yürüyebilme iradesi kazandırır.

Biz o değerleri kendi özümüzde, içimizde buluruz. Kendi dünyamızda, kendi durumumuzda buluruz. Ama dinin bize kazandırdığı irade ile o değerleri hayata geçirme bilincini ve gücünü kazanırız.

Dinle ahlak ilişkisi de burada başlar. Hangi açıdan bakarsanız bakın, dinle ahlakın yakın bağının olduğunu görürsünüz. İman, kişinin Yüce Yaratan’a bağlanması, güven kazanmasıdır. İmanla emniyet aynı kökten gelir. İnanmak demektir aynı zamanda kişinin kendine, dünyaya ve Yaratana güvenle, sevgiyle bağlanabilmesi demektir.

Ahlaki değerlerimiz, etik değerlerimiz toplumun ortak değerleridir. Kişilerin bireysel inisiyatifleriyle, zorlamalarıyla, sübjektif değerlendirmeleriyle tanımlanabilecek kadar sade, yalın ve köksüz değildir. İşte burada din önemli bir katkı sağlamaktadır. Din toplumun tarihten süzülüp gelen ve insan olmanın özüyle bağlantılı, ortak, ahlaki değerleri teyit ederek, onaylayarak bize ayrı bir güç kazandırmaktadır. Dikkat ederseniz Kur’an-ı Kerim’de sözgelimi ahde vefadan söz edilir, adaletten söz edilir, başkasının hakkına saygılı olmaktan, başkasını sevmekten, sevgiyle bir arada yaşamaktan söz edilir. “Düşmanınız da olsa adaletten ayrılmayınız” buyrulur. Tabi ki burda müslümanın müslümana düşman olmasından bahsedilmez. Böyle bir durum zaten mümkün değildir.

Peygamber Efendimizin hadislerine baktığınız zaman bir dizi ahlaki değeri ve o değerlerin davranışa dönüşme bilinicini görürsünüz. Zaten kendisi de “”Ben dünyada güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim”" buyurmuştur.Burada işaret etmemiz gereken ikinci husus da bu ortak ahlaki değerlerin, kaygan zeminden kurtarılmış ortak ahlaki değerlerin, aynı zamanda bir hayat biçimi olabilmesidir.

Bu bakımdan görüşmelerimizin ana temasının etik davranış olmasını fevkalade önemsiyorum. Çünkü etik değerler tek başına bir şey ifade etmiyor. Etik değerlerin, artık hayatımıza girmiş, ayakları yere basan, yaşayan değerler olması önemlidir. Yoksa insanlar etik değerleri en güzel, en süslü kelimelerle ifade edip ona aykırı davranışlarla yaşayabilirler. Mesela bir düşünürümüz “”Ben ahlakın çok fazla konuşulduğu yerde rahatsızlık duyarım. Çünkü mutlaka ahlaka aykırı bir iş yapılıyordur, kanaatinde veya izleniminde olurum”" diyor

. Önemli olan etik değerlerin içimizde kökleşmesini, yerleşmesini ve tek başımıza da olsak düşünsel alanda dahi, ona aykırı davranmayı bir bakıma insaniyetimizi, onurumuzu ve yaratılış misyonumuzu kaybetme kadar tehlikeli görebilme bakışını kazanmamızdır.

Yoksa değerleri anlatmak ve konuşmak yetmez. O değerlerin davranış bilincine dönüşmesi gerekiyor. Herhalde toplumsal olarak da buna büyük ihtiyacımız var diye düşünüyorum.Elbette din seccade üzerinde kıldığımız namazdan ibaret değildir.

Yüce Yaratan’a el açıp dua etmemizden ibarette değildir. Ama onların bile dikkat edersek ahlaki davranışlarımıza büyük katkıları vardır. Hemen hatırlayalım, hepiniz bilirsiniz, Kur’an-ı Kerim’de çok özel bir ibadet olarak yer alan namaz ile ahlak arasında irtibat kurulur. Kur’an-ı Kerim’in bize anlattığına göre namaz, insanı bütün kötülüklerden alıkoymalıdır. Kur’an-ı Kerim bize, “kıldığınız namaz sizi bütün kötülüklerden alıkoyar” buyurur. Bir bakıma namaz bize, biraz önce ifade ettiğim etik değerlere uygun davranış bilinci kazandırır. Yüce Yaratan’ın huzuruna günde beş defa çıkan, iradesini yenileyen, O’nunla bağını yenileyen kişi, namazın dışında da bilincini ve O’nunla bağını devam ettirir ve herkese karşı böyle bir sorumluluk içinde davranır.

Bu bakımdan namaz ile ahlaki davranışlar, kötülükten kaçınma ve iyiliği, güzelliği yeryüzünde egemen kılma arasında kopmaz bir bağlantı vardır. Fakat insanlara kötülükte bulunan, kötülükten uzak durmayan, iyilik ve güzellik peşinde koşmayan kişilerin; İradesine kendisinin bile güvenmediği ve kişisel sohbetlerinde bunu dile getiren birilerinden ahlak namus gibi kavramları anlayabilmesi zaten beklenebilir bir davranış olmasa gerek. Dini böyle anlamak, böyle anlatmak ve dinin güzelliğini aramızda bir sevgi bağı haline getirebilmek. Dinin güzelliği sadece kişisel hayatımızı güzelleştiren ve bize sadece cenneti kazandıran bir değer, bir bakış, bir bağ olmamalı; aynı zamanda bizi birbirimize bağlayan, birbirimizi daha çok sevmemize yol açan, daha insanca hayat düzeni kurmamıza imkan veren bir ışık olmalı, bir rahmet olmalıdır.

Zaten Kur’an-ı Kerim’de dinin ve Kur’an’ın rahmet olarak gönderilmesi bu demektir. Kişisel rahmet değil toplumsal rahmet. Birbirimizi daha çok sevmek, daha çok sevebilmek ve bu sevgi üzerine toplum hayatını inşa etmek inşallah.
 
Hased nedir? Zararları nelerdir?

Fudayl bin İyaz’ın, “Mü’min gıpta eder, münafık haset eder.” buyurur. Bu söz bizim için hem güzel bir ölçü, hem de büyük bir tehdit içerir.

Bir insan, bir başkasının nâil olduğu maddî veya manevî bir ihsana kendisinin de erişmesini arzu edebilir. Bu haset değil gıptadır.

Hasette ise, haset edilen şahıstan o ihsanın mutlaka geri alınması arzu edilir. Yani, zengin komşusuna haset eden adamın temel hedefi, kendisinin zengin olması değil, komşusunun fakir olmasıdır. Bu ise, ancak münafıklara yakışacak kadar aşağı ve bayağı bir düşüncedir.

Bununla beraber, bu güzel sözü yanlış yorumlayarak, haset edenlere hemen münafık damgası vurmak elbette doğru değil.

Çünkü münafığın tarifi açık: Münafık, gerçekte iman etmediği halde iman etmiş gözüken kimsedir. Haset eden bir mü’mine, bu mânâda, münafık demek mümkün değildir. O halde bu sözü, “Sakın haset etmeyiniz, zira bu ancak münafıklara yakışan alçak bir sıfattır.” şeklinde anlamamız gerekir.

Haset hastalığına tutularak, kendi kaybına değil de, başkalarının kazancına üzülen bir insan ticaret bilmezliğin en ileri örneğini sergiler.

Hasetten kurtuluş için Bediüzzaman Hazretleri’nin bir tavsiyesi var: “Hasit adam haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattir(geçicidir).”

(Mektûbat)

Haset hastalığının temelinde, haset edilen kimseyi ve onun elindeki dünya nimetlerini ebedî zannetme gafleti yatar. Akıl planında, gerçeğin böyle olmadığını herkes bilir; ama, hissiyat hükmünü icra etti mi, zavallı akla kıvranmaktan öte bir şey kalmaz.

Bir asır sonra bütün haset edenler ve edilenler gibi, hasede konu olan mevki ve makamlar, servet ve devletler de başka insanların eline geçecekler; bir süre de onları oyalayacak ve hiçbirine gerçek yâr olmadan, bir başka gruba intikal edecekler.

Hasedin bir de kadere itiraz yönü var.

“Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için, insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisa Sûresi, 54)


Âyet-i kerimede, “Allah’ın lütfundan verdiği” şeklinde çok hikmetli bir kayıt var. Bu kayıttan hareketle müfessirlerimiz, meşru olmayan kazançlara haset edilebileceğini belirtmişler ve “Vurguncunun elindeki malın gitmesini temenni etmek haset değil, gayrettir, adalettir.” demişler.

Buna göre bir adam hırsızlık ederek zengin olsa, o malın ondan alınmasını arzu etmek haset değildir. Haset; “Allah’ın lütfüyle verdiği” meşru servet, makam yahut fazileti çekememektir. Bunların, bir müminden alınmasını arzu etmek ise, kaderi tenkit ve rahmete itiraz mânâsı taşır.

Bir insan düşünelim: Belli bir nimete ulaşmak için elinden gelen gayreti göstermiş, meşru dairede çalışmış, fiilî ve kavlî duasını yaptıktan sonra Rabbinin rahmetini, inayetini gözlemeye başlamıştır.

Bu insana yapılan İlâhî lütuf karşısında mü’mine düşen vazife, o nimete kendisi nâil olmuş gibi sevinmektir. Kadere iman da, İslâm kardeşliği de bunu gerektirir.

Prof.Dr. Alaaddin Başar
 
“AHLÂKINIZI GÜZELLEŞTİRİNİZ”

Edeb, zahirin ve bâtının yani hem için ve hem dışın güzelleşmesi, güzel ahlâkla bezenmesidir.

Edeb kulda ancak güzel ahlâkların kemâle ermesi ile tamamlanır. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz: “Ahlâkınızı güzelleştiriniz.” buyurmuştur.

Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz buyurdular:

“Bir babanın çocuğuna verdiği en değerli hediye iyi bir terbiyedir.”

“Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel bir isim vermesi, yerini, yuvasını güzel yapması ve onu güzelce edeblendirmesidir.”

“Bir adamın evladına bir edebi öğretmesi bir sâ’ mikdarı sadaka vermesinden daha hayırlıdır.” Zîrâ verilen belli bir miktardaki sadakanın sevabı kesilir. Ebeveynin evladına öğrettiği edeb ise sadaka-i câriye olup çocuk her işlediğinde sevabı devam eder.

Bütün edeblerin kaynağı Resûlullâh Efendimiz hazretleridir. Zâhiren ve bâtınan bütün edebler onda toplanmış ve “Beni Rabb’ım terbiye etti ve edebimi de ne güzel yaptı.” buyurmuşlardır. Her zaman Resûlullah Efendimizin sünnetine uymalıyız.

Allâhü Teâlâ insanı iyiliği ve kötülüğü kabûle hazır, edeb ve güzel ahlâkı kazanmaya ehil ve kabiliyetli yaratmıştır. Hem ıslâh etmek, hem de ifsad etmek kabiliyeti vardır.

Nefis (kötü ahlâktan) temizlenince işlerini akıl ile yürütür, zahirî ve bâtınî halleri; içi ve dışı doğru olur, ahlâkı güzelleşir ve edebler meydana gelir.

Ebû Ali ed-Dakkak (k.s) demiştir ki:

“Kul taatı ile Cennete, tâatindeki edebiyle de Allâhü Teâlâ’ya ulaşır

İlim, edeble anlaşılır, amel, ilimle sahih olur, hikmete amelle erilir.

Enes b. Mâlik (r.a) buyurmuştur ki:

“Amelde edeb(e riâyet etmek), onun kabulünün alâmetidir.”
 
Bazı kişilerin yaşadıkları birtakım sıkıntılar karşısında bağlı oldukları kişilerden himmet istedikleri ve onların himmetleri sayesinde o sıkıntılardan kurtuldukları, hatta bunu yakınlarında bulunanlar içinde talep ettikleri ve sıkıntılarından kurtardıkları belirtiliyor. Bunu nasıl açıklarsınız.Kişi yalnızca Rabbinden yardım istemeli değilmidir?

Tasavvufta himmet var mıdır?

Himmet, sâlihlerden maddî ve manevî konularda yardım istemek demektir. Bu ise daha çok onların dualarını taleb etmekle olur. Dinimiz müslümanları başkalarından dua istemeye teşvik eder. Anne babanın, yolcunun, mazlumun duasının reddolunmayacağına dair kaynaklarda rivayetler vardır. Sufiler de tüm müslümanların duasını almaya çalışır. Zira Hakk Teâlâ’nın rahmeti kimin vesilesi ile harekete geçer bilinemez. Allah Teâla bu duaları ister kabul eder, ister ahirete saklar, isterse de reddeder. Başka bir deyişle sâlih ve makbul kul da olsa insanların duasının yüzde yüz kabul edileceğine dair bir garanti yoktur. Hatta bu garanti Peygamber Efendimize (s.a.v) dahi verilmemiştir. Çok sevdiği amcası Ebû Tâlib’in İslam’a girmesi için yaptığı dualar kabul edilmemiş, “Ey Habibim sen dilediğini hidayete erdiremezsin Allah kimi dilerse onu hidayete erdirir” (kasas, 28:56 şeklinde bir ayet nazil olmuştur. Sufiler arasında bazı meşayihin duaları redd olunmaz şeklindeki düşünceler doğru değildir, Allah Teâlâ’nın iradesi olmadan hiçbir insanın duası şefaati ve aracılığı makbul olamaz. Bununla birlikte Allah Teâlâ’nın sâlih kullarının dualarını ve himmetlerini elde etmek için sâlik gayret etmelidir. Peygamberlerin ve onların gerçek mirascıları olan velilerin Allah tarafından kendilerine verilen manevi güçlerini yok saymak da doğru değildir. Onların duaları sebebiyle nice kavimler helak olmuş, niceleri de âbâd olmuştur. Nasıl ki kötü tıynetli insanların, şeytanların negatif enerjisi insanda kötü tesir bırakıyorsa aynı şekilde iyilerin de insan üzerinde pozitif tesiri olmaktadır. Aynı şekilde Allah doktorlara tıp bilgileri sebebiyle Şâfî isminden bir tecelli vermiş, onlar da insanlara şifa verebilmişlerdir. Şüphesiz yüce Rabbimiz verirken de alırken de hiçbir yardımcıya ve şerike ihtiyacı yoktur. Ne var ki Allah Teâlâ hem maddî hem de manevî konularda sebeplere binaen kullarına ihsanda bulunmaktadır, bu O’nun yeryüzündeki sünnetidir. Rabbimizin Hâdî, Mudil, Şâfî, Rezzâk gibi pek çok sıfatları kullar aracılığı ile tecelli etmektedir. Bundan dolayı sâlihlerin himmeti, insanın manevi gelişiminde çok önemlidir. İmam Rabbanî bu konuda: O büyüklerin sözleri, kalp hastalıklarına ilaçtır. Onların bakışları manevi hastalıklara şifadır. (168. mektup) demiştir. Burada önemli olan bu yardımın Allah’tan bilinmesi ve hiçbir varlığa O’ndan ayrı olarak güç atfedilmemesidir. Hayır ve şer her şey sadece Allah’tan gelir, kullar sadece vesiledir.

Bu konuda diğer önemli bir mesele de sâlikin sadece himmete güvenmemesi, kemâlâta ermek için elinden gelen gayreti göstermesidir. Sufiler arasında meşhur olan şu söz bu konuyu gayet veciz olarak açıklamaktadır. Sâlik “Baba himmet” şeyh de: “oğul gayret” der.
 
Rabıta nasıl kurulur.Rabıta kurarken nelere dikkat edilmeli?

Rabıta mürid ile mürşid arasında sevgi bağı demektir. Bu bağ kurulmadan yani mürid gerçekten şeyhini sevmeden verilen hiçbir rabıta reçetesi işe yaramaz. Bu sebeple rabıta nasıl kurulurdan çok gerçekten her haliyle insanlara örnek olan, insanlara peygamberi hatırlatan mürşid nasıl bulunur sorusuna cevap aramak lazım. Böyle bir zat bulunduğunda rabıta otomatik olarak kurulmuş olur.
 
Çevremizde bağlanmak istediğimiz tarikat mensubu yoksa ne yapabiliriz?

Bu durumda nefis terbiyesi ile alakalı tasavvuf kitapları okunabilir ayrıca İmam Gazali’nin tavsiyesi üzerine İslami bilgisine ve güzel ahlakına güvendiğimiz bir arkadaşımızdan bizde gördüğü kusurları bize bildirmesini istenebilir. Böylece bizim kendimizde göremediğimiz kusurları görüp onları tedavi etmeye ve nefis terbiyesi yapmaya gayret ederiz.
 
Geri