Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
7 EBDAL ~ 94
7 Ebdal. Vekiller.
Şeyh'ül Ekber şöyle diyor: «Onlar yedi kişidir. Kim bir yerden bir yere bedenini kalıbında bırakarak, kimsenin onun gittiğini anlayamayacağı bir şekilde yolculuk ederse, o kişi Ebdal'den başkası değildir, İbrahim'in, selam ona olsun, kalbi üzre biçimlenmiştir.» Onların yüksek makamını belirterek Şeyh ibn'ül Habib diyor ki:
«Kendini Allah'a adayan Ebdal'in Yol'u açlıktır, uykusuzluktur, sessizliktir, yalnızlıktır ve zikirdir.» Bu, bütün büyük evliya tarafından teyid edilen bir sözdür.
Salihûn arasında sonradan olan mucizeler hakkında halk arasında nasıl durmaksızın konuşulursa, Ebdal'in ve onun ötesindekilerin bilinmesi ve saptanması da sadıkûn tarafından öyle konuşulur ve yadsınır. Ama hiç kuşku yoktur. Onlar vardır. Burada ve oradadır. Kalp bedene göre neyse, onlar da kozmosa göre öyledirler. Eğer zail olursa, beden de zail olur, çünkü onun hayatı ve anlamı odur. Onlardan bir haber yok değildir. Vardır, Ama Hakikat'lidendir, Hakikatli'nindir, Hakikatin dilindendir, cahilden, dedikoducunun dilinden değil. Ehdal; onlar bile manevî imkanlarının sınırlarını göstermezler.
4 EVTAD ~ 95
4 Evtad. Dört direk.
Onlar yedi Ebdal'dan seçilen dört direk ya da mertebedir. Haklarmda Şeyh'ül Ekber şunu söylüyor:
«Makamları dört Evtad'ın makamma uyan dört insanı gösterir. Eğer dünyada doğu, batı, kuzey ve güney varsa, her birinin bu yönlerde bir makamı vardır.»
Bu, tasavvufî hikmetin çekirdek merkezidir. Dört kişidirler ve biri öldüğünde bir başkası onun yerini alır. Bilinirler. Teyid ediyorum ki, yalnızca dünyanın dört köşesinin destekleri değil, ama Görünmez'de Kabe'nin, Allah'ın Evi'-nin de desteğidirler. Çünkü Ev (Beyt) zahirde Allah'ın Evi'dir, ama batında Allah'ın Evi inananların (müminlerin) kalbi, ya da kalpleridir. Allahü a'lem.
2 İMAMLAR ~ 96
2 İmamlar.
Şeyh'ül Ekber diyor ki; «İki kişidirler (iki Efraddırlar), Biri Gavs'in sağındadır ve yetkisi Melekût'tadır. Diğeri soldadır ve yetkisi Mülk'tedir. Arkadaşından yüksektedir. Gavs'in halefidir.»
Nesnelerin görünen yanlarındaki mükemmelliği gördüğünüz gibi gizli yanlarındaki biçimlenmenin mükemmelliğini de görün. «Allah'ın yaratışında bir noksan bulamayacaksınız.» Burada, manevî gerçekliklerin iki hakiminden herbiri bir başka yönden hüküm sürer. Bu suretle birinin bir görevi vardır, diğerinin de bir başka görevi...
İdrak teyiddir ve idraksizlik onlann aleyhine kanıt değildir.
Eğer, O'nun, güzelliğiyle zahiri biçimlendirdiği biçimlenmeyi idrak edememişseniz, onu batında hiç anlayamayacaksınız demektir. Hiç fark yoktur. Her dünya birbirine zıttır, insan alemi iki dünya arasında uzanır, böylece bir boyutu görünür ve çözümlemeye elverişlidir ama diğeri gizlidir ve yalnızca bu Yol'u bilenlerin ilmiyle bilinebilir. Ve Allah ' tek Bilici'dir.
KUTUB ~ 97
Kutub, eksen.
Ve bu ikisinden bir çıkar. O 'kutub'tur. Şeyh'ül Ekber şöyle diyor: «Bu Gavs'tır. Allah'ın her çağda dünyaya dikkatle baktığı yer olan kişiyi gösterir, İsrafil'in, selam ona olsun, kalbine göre biçimlendirilmiştir.
Aşıklar Sultanı beyan etti:
«Bu yüzden gökler benim üzerimde döner, öyleyse, kendisi merkez olduğu halde onları kuşatan Kutbu bir düşün!..» Dünya onun etrafında döner ve yıldızlar evreni anlam ve yerini onun dinginlik ve aşkının yüce merkezîliğinden alır. Onunla yalnız Allah'ın yüceliği zahirdir. Dili yalnızca Allah'ın hikmetinden ve Allah'ın kudretinden konuşur. Her an Allah'ı ulular.
Beyan etti: «Mührün ve Kutublar'ın O'nun Nuruna nispeti, damlanın nur ve hayatiyet okyanuslarma nisbeti gibidir.» Burada, zamanının Kutbu Şeyh ibn'ül Habib bu yüce ariflerle Rasul Muhammed'in nuru arasındaki ilişkiye işaret ediyor. Ayrıca, Meşişiyye'deki beyanatı da teyid ediyor:
«Ey Allah'ım, o Senin herşeyi kuşatan Sırrındır; Seninle, Sana yönelten ve Senin önünde duran en kalın perdendir.
HAKİKATLER HAZİNESİ
Ey Allah'ım! öz'ün yüce okyanuslarından doğan Nurların ilki olan Peygamberimiz Efendimiz Muhammed'e salat ve selam eyle. Görünen ve görünmeyen her iki dünyada Sen'in bütün tecelliyatının her bir mükemmeliyetinde isimlerin ve Sıfatların manalarını O görür. Tam bir aşkla ve salih amellerle hamdedenlerin, kulluk edenlerin birincisi O'dur. Biçimler dünyasında da, manalar dünyasında da bütün mahlûkatm yardımcısı O'dur. Ve Salat ü Selam O'nun ailesine ve ashabına olsun, öyle ki, O'nun şerefli yüzündeki perde bizim için de kalksın ve bizi bütün mertebe ve tecellilerde Sana iletsin. Ya Mevlam! Onun rabıtasıyla, hareket ederken de dururken de, bakarken de düşünürken de bize rahmet eyle!..
* * *
Övgüler Rabb'ımıza olsun; bütün söylenenlerden yüce olan, Kadir olan Rabb'e... Ve selam olsun Peygamberlerine ve hamd Allah'adır... Alemlerin Rabb'inedir.
 
Tasavvuf Hakkında Bilmek İstedikleriniz
Bu sayfada yer alan sorular ve cevaplarında Prof.Dr. Hasan Kamil Yılmaz tarafından hazırlanan ve Altınoluk Dergisi- Erkam Yayınları tarafından yayınlanan "İslam Tasavvufu" adlı eserden yararlanılmıştır.
SORULAR & CEVAPLAR
btzbul1a.gif
Tasavvuf nedir?
btzbul1a.gif
Tasavvuf, İslâmî hayatı yaşama biçimi, ruh hayatı, rabbânîlik, ihsan ve tezkiye gibi isimlerle anılan bir ilim ve müessesedir. Tasavvuf, adıyla olmasa bile,muhtevâsı ve müesseseleriyle Allah Rasûlü'nün hayatında ve Kur'an'da var olan bir kurumdur. Allah Rasûlü'nün temsil ettiği "Siyâsî, ilmî ve ma'nevî" otoriteden üçüncüsünün müessese ve ilim olarak uzantısını oluşturmaktadır.
btzbul1a.gif
Tasavvufî hayat ferdî olarak yaşanamaz mı?
btzbul1a.gif
Bu soruyla iki şey kasdedilmiş olabilir. Birincisi evrad ve ezkârıyla, riyâzat ve mücâhedesiyle, seyr u sülûk ve tarikatıyla tasavvufun ferdî olarak yaşanıp yaşanamıyacağı; ikincisi kişinin kendi başına kitap ve sünnete uygun bir kulluk yapıp yapamayacağıdır. Öğrenmek başka, uygulamak ve yaşamak başka şeylerdir. Tasavvuf öğrenileni yaşamayı fiilî olarak öğreten bir eğitim kurumudur. Eğitimde güçlü şahsiyetlerin başkalarını etkileyerek kendi boyası ile boyaması söz konusudur. Çünkü terbiye, olgunlaşmış şahsiyetlerin, insanın eksik ve ham tarafları üzerinde yaptığı olumlu etkidir. Türkçe’deki: "Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan" sözü bu etkileşimi gösterir. Birinci şekliyle; yani tasavvufun seyr u sülûk ve tarikatıyla ferdî olarak yaşanması mümkün değildir.Çünkü bu eğitim sisteminin amacı bir mürebbî ve mürşidi gerekli kılmaktadır. Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi tasavvufi terbiyede de üstâda ihtiyac vardır. Bu konuda Şeyh ve mürşide âid meselelerde daha ayrıntılı bilgiler verilmiştir. İkinci şekliyle; yani insanın kendi kendine kitap ve sünnete göre kulluk yapması elbette mümkündür. Eldeki yazılı bilgilerden yararlanarak insan iyi bir müslüman olabilir. Ancak birlikteliğin heyecan ve coşkusu daha farklıdır.
btzbul1a.gif
Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?
btzbul1a.gif
Bu sorunun tasavvuf konusundaki belirsizlikleri gidermek amacıyla sorulduğuanlaşılmaktadır. Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı,şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu içinbunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için birtakım ölçülere ihtiyac vardır. İşte o ölçüler şunlardır: a- Ehl-i sünnet ve'l-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç, b- Kitap ve sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel), c- Düzgün bir muâmelât , d- Muhammedî bir ahlâk.
btzbul1a.gif
Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır: a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir, b- Tasavvufi bilginin konusu ma'rifetullah'tır, c.Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir, d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir. e-Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı olarak kabul edilir. f- Tasavvufi eğitime tarikat denilen özel yollarla kat’edilir. Lüma' müellifi sûfîlerin sahtesini hakikisinden ayırmak için şöyle bir ölçü koyar: 1- Haramlardan kaçınmak, 2- Farzları îfâetmek, 3- Dünyayı ehl-i dünyaya bırakıp dünya-perest olmamak.
btzbul1a.gif
Tasavvufun mertebeleri nelerdir?
btzbul1a.gif
Tasavvufun tahalluk ve tahakkuk olmak üzere iki mertebesi; yani boyutu vardır. Tahalluk, tasavvufun eğitim boyutudur. Tasavvufi hayat, tarikat, manevi makamlar, seyr u sülûk ve âdâb gibi konuları kapsar. Tahakkuk ise tasavvufun ma'rifet, işâret ve bilgi boyutudur. Bu da insanın ma'nevî eğitim sayesinde ahlâk ve takvâ açısından yükselişi ve Allah'a yaklaşması sonucu kâinattaki bazı ilâhî sırlara âid elde ettiği bilgilerdir. Nitekim Kur'an'daki: "Allah'tan korkun Allah size öğretsin." (el-Bakara, 2/282) âyeti takvânın bir takım manevî bilgilere erme vesilesi olduğuna işaret etmektedir. Bir kudsî hadisteki: "Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder. Hatta ben onu severim. Ben onu sevince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı... olurum" (Buhârî, Rikak, 38) ibâreleri, kulluk ve nâfile ibâdet ile insanın kâinâttaki ilâhî kudretin etkisini anlamaya başlayacağını anlatmaktadır. Aslında ehl-i sünnet inancına göre bütün insanların fiillerinin gerçek mutasarrıf ve hâlıkı Allah’tır. Ancak insanlar gözlerindeki dünya ve mâsivâ perdesi sebebiyle bunu görememektedir.Yani bir başka ifade ile herkesin gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı Allah’tır. Çünkü bütün fiillerde yaratıcı O’dur. İnsanlar bu gerçeği nâfile ibâdetlerle Hakk’ın sevgilisi olacak konuma geldikleri zaman farkedebilirler. Kur’an’da Allah’ın, kulların fiillerini kendine izâfe etmesi bundandır. Nitekim "Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı." (el-Enfâl, 8/17) "Bildikleriyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir." (Hilyetü’l-evliyâ, X, 15) hadisinde de aynı konuya işâret edilmektedir. Tasavvufun bu iki özellği tasavvufî hayat ve tasavvufî düşünce olmak üzere iki mertebenin meydana gelmesini sağlamıştır. Bunların ikisi de birbirine bağlı olmakla birlikte aslolan kulluğa yardımcı tasavvufî hayattır.
btzbul1a.gif
Günümüzde tasavvufun içine pekçok hurâfeler karışarak bozulduğu görülmektedir. Özellikle menkıbeler konusunda sıkıntılar var. Net bir tasavvuf ortaya konmuyor? Bu konuda neler yapılabilir?
btzbul1a.gif
Bu soruda herhalde tasavvufun bozulup gerilediğine işâret edilmek istenmektedir.Aslında İslâmî ilimler ve sosyal kurumlar bileşik kaplar gibidir. Birinin yükselmesi ve diğerlerinin yerinde sayması veya birinin seviyesinin düşüp diğerlerinin yukarda kalması mümkün değildir. İslâm dünyasında gerileme ve çözülme başlayınca bütün ilimler ve kurumlar bundan nasîbini almıştır. Medrese, tekke ve ordu üçlüsünün oluşturduğu sosyal müesseseler birbiriyle âhenkli biçimde çalıştıkları, birbirlerini rakip görüp dışlamadıkları zamanlar yüksek seviyede hizmet vermişlerdir. Bu müesseseler birbirini bütünleyen özelliklerini kaybedip rekabetle birbirini yıpratmaya başlayınca genel bir gerileme başlamıştır. Tekke ve tasavvufi kurumların parlaklığını kaybettiği dönemde, medrese veya ordunun hâlâ yüksek hizmetler verdiğini söylemek mümkün değildir.Bu itibarla gerileme ve çözülme bütün kurumlarda, birlikte yaşanmıştır.
 
Günümüzde tasavvufî hayatın içinde bulunduğu öne sürülen bid'at ve hurâfeler aslında İslâm toplumunun ortak problemidir. Tasavvuf, ya da başka İslâmî çevrelerde görülen bir takım bid’at ve hurâfelerin temel sebebi bilgi eksikliğidir. Çünkü bugün insanlarda manevi hayata ilgi, bilginin çok önündedir.Bu ilgiyi doyurup iyiye kanalize edecek gerekli kurumlar bulunmadığı ve dini bilgilenmede problemler olduğu için insanlar din adına çoğu zaman hurâfelere takılıp kalmaktadır. Hurâfe ve bid’atin tek sebebi cehâlettir. Ehl-i sünnet çizgisinde müteşerri ve cehâletten kurtulmayı görev sayan tarikatler hurâfelerle mücâdele etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda başta Nakşbendiyye’nin Hâlidiyye kolu olmak üzere pek çok tarikat, ilim ve medrese çevrelerinin de desteğiyle bir tecdid, yenilenme ve ıslahat hareketi başlatmış; hurâfe ve bid’atlere karşı bayrak açmıştır.
btzbul1a.gif
Menkıbelerle ilgili sıkıntılara gelince işe önce menkıbenin ne olduğundan başlayalım. Menkıbe (doğrusu menkabe) lügatte övünülecek fazilet, hüner ve meziyet demektir. Istılahta ise peygamberler, sahâbîler, tarihî şahsiyetler, mezheb imamları ve sûfîlerin övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivâyetler, demektir. Kur’an’da geçmiş peygamberlere ve ümmetlerine âid bir takım kıssaların yer alması, hadislerde de böyle rivâyetlerin bulunması "kıssacılık" diye bir mesleğin meydana gelmesini sağlamıştır. Kıssacılara "kussâs" denilir. Halk kıssalardan hoşlandığı için bunlar, vaaz ve irşâdda bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır. Sûfîler başlangıçtan beri bu tür kıssalardan oluşan, peygamberler, sahâbîler ve ilk devir sûfîlerinin kıssa ve menâkıbını yazılı ve sözlü olarak nakledegelmişlerdir. Tabiî, bir meslek hâline gelen bu alanda halk muhayyilesinin de katkılarıyla zaman zaman abartılı rivâyetler de gündeme gelmiş, hattâ zamanla işin özünü ve nasihat değerini ihmâl eden bazıları, sadece kıssa ve menkıbe yazıp nakletmeyi ve olağanüstü bir takım olaylardan bahsetmeyi daha önemli görür olmuştur. Halbuki kıssa ve menkıbelerde gaye, okuyan ve dinleyenlere bir mesaj ve öğüt vermektir. Bu gayeye uygun olarak yazılan ve anlatılan menkıbelerin yararlı olduğunda şüphe yoktur. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi bir takım olağanüstülüklerin bulunduğu keramet ve menkıbeleri, halkın kahramanlık duygularını tatmîne yarayan şeyler olarak görüyorum. . Nasıl bir kurgubilim filmini gerçek sanmak yanlış ise menkıbelerde anlatılan bazı şeyleri de böyle doğrudan dinin temel esası gibi sanmak ve öyle sunup algılamak da yanlıştır. Bugün Batı’da ruh hastalıklarının tedavisinde sûfî menkıbelerinin kullanıldığına ilişkin bir takım yayınlar göze çarpmaktadır. Bu da bize bunların bir takım fonksiyonlar icra edebilecek önemini göstermektedir. Yerine göre kullanılır ve dînî bir nass gibi görülmezse menkıbelerin de yararlı olabileceğinde şüphe yoktur. İslâmî ilimlerin hepsinde meydana gelen canlanma, yenilenme tasavvuf muhitlerinde de görülmektedir. Ancak nasıl fıkıh, tefsir ve hadiste bugün müslümanlar dün oldukları seviyeyi henüz yakalayamamışlarsa tasavvufta da yakalayamamışlardır. Kaldı ki tasavuf bir ilim olduğu kadar manevî ve rûhî bir hayattır. Bu yüzden bu konudaki gelişmeler daha büyük önem arzetmekteve zamana ihtiyac göstermektedir. Bu konuda neler yapılabileceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Önce tasavvufun ilim boyutu tasavvuf klâsikleri denilen Kuşeyrî Risâlesi, İhyâ, Kutü'l-kulûb, el-Lüma', et-Taarruf ve Keşfu'l-mahcûb gibi müteşerri kaynaklar ile tasavvufi düşünce ürünü klâsik eserlerden yararlanılarak ortaya konmalıdır. Ardından tasavvufun eğitim yönü demek olan seyr u sülûk boyutu, işi tezgâhtarlığa vardırmayan liyâkatli ve şerîata merbût mürşidlerce hem yazılı eserler, hem de fiilî örneklerle takdim edilmelidir. Böyle bir ortamın gerçekleşmesinden sonra belli bir süreç içinde mutlaka gelişmeler olacaktır.
btzbul1a.gif
Bazıları "Tasavvuf, Yunan mistisizminden alınmıştır." diyorlar. İslâm literatürüne girmiş bir ilim olan tasavvufun kaynağını açıklar mısınız?
btzbul1a.gif
Tasavvufun kaynağını yabancı kültürlerde arama kaygısı, daha çok müsteşriklerin gayretleriyle ortaya çıkmış bir görüştür. Muhtelif dinlerin mistik yapılarındaki bir takım benzerlikler onları bunların birbirinden alınmış olması anlayışına sevketmiştir. Bir takım müsteşrikler tasavvufun sadece Yunan mistisizminden değil, Hind, İran, Mısır, Hristiyan ve Yahûdî mistisizminden etkilendiği düşüncesini öne sürmüşlerdir. Aralarındaki bir takım benzerlikler sebebiyle bu düşünceleri öne sürenler, bu benzerliklerin insan fıtratından kaynaklanan özellikler olduğunu; her nerede bulunursa bulunsun ve hangi çağda yaşarsa yaşasın insanın belli ihtiyac ve temayüllerinin bulunduğunu görmezden gelmişlerdir. Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için bir gerçekse, rûhî hayat ve tasavvuf da din ve insan için öyledir. İslâm'da bulunan ibâdet ve muâmelâta âid bir takım ahkâm ve âdâbın Hristiyanlık ve Yahûdîlikteki âdâb ve ahkâma benzemesi, nasıl bunların oradan alındığı anlamına gelmezse, tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncelerdeki benzerliklerin de böyle bir takım dış kültürlerden aktarılmış olması anlamını taşımaz. Rengi, dili, kavmiyeti ne olursa olsun, insanların belli rûhî anlayışları hiç yabancılık çekmeden algılaması meselâ bir Japon'un İslâm tasavvufuna dair yazılmış bir eserden zevk alması bu ortak noktadan kaynaklanmaktadır. Bir ilmin İslâmî olup olmadığını anlamak için önce adına, sonra muhtevâsına, sonra da o ilim mensuplarının kendilerini şeriat karşısında hangi noktada gördüklerine bakmak gerekir. Bu üç esasa göre tasavvufu sırasıyla ele alacak olursak: a- Tasavvufun adının genellikle ashâb-ı suffenin "suffe"sinden, "safvet"ten ve "sûf" kökünden geldiği kabûl edilir. Bu kelimelerin üçü de İslâmî menşelidir. Tasavvufun kökü olarak "Sofia" kelimesinden bahsedilmişse de, gerek sûfîler ve gerekse araştırıcılar tarafından reddedilmiştir. Hattâ bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin sofia kökünden geldiğine karşı çıkmış, bunun yerine yün anlamına gelen "sûf" kökünden geldiği görüşünü benimsemişlerdir. b- Tasavvufun iki önemli muhtevâsı vardır: Eğitim ve bilgi. Tasavvuf, eğitimde temel olarak benimsediği zikir, tezkiye, tasfiye, rabbânîlik, mücâhede gibi esaslar ve üsve-i hasene (model şahsiyet) ilkesiyle bir yaşama biçimidir. Kur'an'da 250'den fazla yerde geçen zikir lâfzı ve bu konudaki emirler, "nefsini tezkiye edenin kurtuluşa ereceğini" haber veren âyet (eş-Şems, 91/9); safvete ermiş kalb-i selim (eş-Şuarâ, 26/88-89) ve rabbânîlik (Âlü İmrân, 3/79) riyâzat ve mücâhede konusundaki ilâhî emir ve nebevî tavsiyeler aslında tasavvufî hayatın Kur'an ve sünnet menşeli olduğunu göstermektedir. Tasavvufun bilgi boyutu manevî eğitim, takvâ sonucu elde edilebilecek keşfî ve ledünnî bilgilerdir. c- Sûfîlerin kendilerini şeriat açısından hangi noktada gördükleri mes'elesine gelince ilk sûfîlerden itibaren meşâyıh ilimlerinin şerîata bağlılığını sık sık vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd: "Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır." Seriy Sakatî: "Tasavvuf kitap ve sünnetin zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez." ve Sehl b. Abdullah Tüsterî: "Bizim yolumuzun temeli şu yedi şeydir: Allah'ın kitabına sarılmak, Rasûlü'nün sünnetine uymak, helâl lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve hukuka riâyet." der. Bu tür söz ve uygulamaları çoğaltmak mümkündür. Mes'eleye bu açıdan bakıldığında da görülen sûfîlerin İslâmî bir yapı içinde olduklarıdır.
btzbul1a.gif
Tasavvuf alanında zaman zaman görülen bozulma çizgisinin nedenleri nelerdir? Tasavvufta otokontrol mekanizması var mıdır? Nasıl işler?
btzbul1a.gif
Bütün bilim dallarında ve kurumlarda olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman asıldan uzaklaşmalar ve bir takım sapmalar olmuştur. Bozulmanın temel sebebi liyâkatsizlik ve cehâlettir. Babadan oğula intikal eden şeyhlik anlayışı, liyakatsiz ve ehliyetsiz kimselerin kolayca şeyhlik makamına oturmalarını sağlamış, bu da tabiî olarak bozulma sürecini hızlandırmıştır. Önceleri tasavvufî eğitim için belli bir dînî altyapı sağlanır, ondan sonra tarîkata girilirdi. Önce tekke ve medrese arasındaki soğukluk bu yapıyı belli bir biçimde menfi olarak etkiledi. Ardından ehliyet ve liyâkatine bakılmadan şeyh çocukları tekkelere şeyh olmaya başladılar. Liyakatsizlikler sonucunda yanlışlık hızla artmaya başladı. Tasavvuf ve tarikatlerin iki otokontrol mekanizması vardı. Bunlardan biri tekkelerin kendi içinde seyr u sülûk ile işleyen ve ancak hilâfet alanlara irşâd imkânı sağlayan mekanizma. Özellikle büyük merkez tekkeler kendilerine bağlı taşra tekkelere yetiştirdikleri halifeleri gönderir, meydana gelebilecek şikâyetlere göre bu kişilerin azl ve tayinleri için meşihat ve saltanat makamına arîzalar takdim ederlerdi. Yetki ve sorumluluk âsitâne tabir edilen merkez tekkelerde olurdu. Teftiş ve murakabe de onlar tarafından yapılırdı. İkinci otokontrol sistemi ise en geçerli sosyal kontrol mekanizması olan halkın ve tarikat bağlılarının tepkisi ve kontrolü idi. Bütün sosyal kurumlarda olduğu gibi tekkelerde de bu mekanizma son derece önemliydi. Halkın eğitim düzeyinin yüksek olduğu dönemlerde etkili bir biçimde çalışır ve ehil olmayan kimselerin işbaşına gelmesini önlerdi. Ama halkın eğitim düzeyi gerileyince bu mekanizmanın etkisi de azaldı. Tekkelerin kendi içindeki otokontrol mekanizmasının zaafa uğraması ve halkın şikâyetleri, yöneticileri bir takım ıslah çalışmaları ile bu mekanizmaya işlerlik kazandırmaya yönlendirmiştir. Nitekim II. Abdülhamid Han tarafından kurdurulan "Meclis-i meşâyıh"ın amacı otokontrol sistemini daha sağlıklı bir biçimde hayata geçirmekti. Bu amacı gerçekleştirmek için bir takım çalışmalar yapılmış ve tekke şeyhlerinin dini ve tasavvufi eğitimleri için belli esaslar vaz’edilerek icâzet zorunluluğu getirilmiştir.
 

btzbul1a.gif
Bugünkü müslümanların hâline bakıp müslümanlık hakkında hüküm vermek nasıl yanlış bir yargı olursa, bugün toplumumuzda yaygın görüntülere bakıp tasavvuf hakkında söz söylemek de aynı şekilde yanlış olur. Gerçek tasavvuf elbette bugün çok bölük pörçük yaşanan tasavvuf değildir. Ya da bir başka ifâde ile bazı grupların öne çıkmış bir takım özelliklerini tasavvufun bütünü için bir yargı vesilesi yapmak yanlıştır. Aslında bu soruların cevabı asırlar önce verilmiş ve tasavvufun asıl gayesi ortaya konmuştur. Bakınız Yûnus ne diyor:
btzbul1a.gif
"Dervişlik olaydı tâc ile hırka
btzbul1a.gif
Biz dahi alırdık otuza kırka.."
btzbul1a.gif
Tasavvuf insanlara önce kendini sonra Rabbını tanıtma (ma'rifet) yolunu gösterir. Farklı özelliklerinin ortaya çıkması biraz da mürşid ve müntesiplerinin farklı karakter yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü yukarıda sayılanlardan hiçbiri tek başına tasavvuf değildir. Ancak sûfiler bir eğitim aracı olarak yerine göre mûsikîden de nazardan da istifâde etkişlerdir. Bugünün modern pedagojisinde insanın karşısındaki ile göz iletişimi kurmanın önemi kabul ediliyor. Göz ile kulak yüksek duyu organları sayılıyor. Bu iki duyu organının diğerlerine göre eğitimde çok daha etkili olduğu tesbit edilmiş bulunmaktadır. Nazar bir göz iletişimidir. Musiki de kulyak aracılığı ile kalbe ulaşma yoludur. Mutasavvıfların derdi bellidir. Gönüllere "Elest bezmi"nde verdikleri sözü hatırlatmak. Bunun için hangi aracı bulurlarsa kullanmışlardır. Aslında amaçolarak tasavvufta ne kisvenin, ne kerâmetin, ne nazarın, ne de güzel sesle söylenen mûsikî ve ilâhînin bir kıymet-i harbiyyesi vardır. Çünkü amaç kulluktur, ihsandır, rabbânîliktir. Rabbânîlik söz konusu olunca da sadece bilginin de çok önemi yoktur. Bilgi amelle, amel, ihlâsla, ihlâs ihsân ve îsâr ile beslendiği zaman anlam kazanır. Bugün bu konuda görülen eksiklik, tasavvufun değil, ferdlerin eksiklik ve kusurudur. Bunu tasavvufun geneline fatura etmek haksızlık olur.
btzbul1a.gif
Günümüzün bozuk şartlarında, herşeyin nefse ve şehvete hitâb ettiği bir zamanda sadece tasavvuf yeterli olur mu?
btzbul1a.gif
Günümüzde, herşeyin nefs ve şehvete hitâb ettiği bir ortamda tasavvufa belki her zamankinden daha fazla ihtiyac vardır. Ancak İslâmî ilimleri birbirinin alternatifi olarak görüp birini diğerinin yerine ikame etmek anlayışı yanlıştır. Çünkü her türlü ilimden arınmış "sırf tasavvuf" diye birşeyden söz edilemez. Tasavvuf fıkıhla, hadisle, tefsirle ve diğer İslâmî ilimlerle birlikte vardır. Bunlar birbirini bütünleyen ilimlerdir. Bunlardan sadece birisi ve birkaçını alıp diğerlerini almamak eksiklik olur. Zâten sûfîler de bunu bildiklerinden eserlerine ve yollarına diğer ilimlere âid bilgiler de koymuşlardır. Burada muhtelif kimselere nisbetle rivâyet edilen şöyle bir sözü hatırlatmakta yarar vardır: "Fıkıhsız bir tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz bir fıkıh fâsıklığa götürür. Fıkıh ve tasavvuf, zâhir ve bâtın beraber olunca tahkik ilmi meydana gelir."
btzbul1a.gif
Seyr u sülük ne demektir?
btzbul1a.gif
Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf ıstılahında seyr, cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifâdeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçen safahatın adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusûl; yani Hakk‘a vuslattır. Hakk’a vuslat Allah’ı görüyormuşçasına kulluk (ihsân) şuûruna ermek, dâimâ Hakk ile beraber bulunduğu (maiyyet-i ilâhiyye) bilincini yakalamak O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek fâilinin Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiâsından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can mülkünde ve cihan mülkünde Hakk’ı hâkim kılmaktır.
btzbul1a.gif
Tasavvuf erbâbında mutlaka herkesin seyr u sülûke girmesi gerekli olduğu ve intisâb edenin kurtulacağı anlayışı var. Bu doğru mudur?
btzbul1a.gif
Tasavvuf erbâbının herkesin seyr u sülûke girmesi konusundaki gayretlerinin muhtemel iki sebebi vardır. Birincisi insanda fıtrî olan gayret duygusudur.Çünkü herkes mensup olduğu sosyal çevreyi sever ve insanların orada yer almasını arzular. İkincisi kendilerinin tarikat ve tasavvufa girmekle elde ettikleri manevi hazzı başkalarının da tatmasını arzu etmeleridir. Çünkü tasavvuf ve seyr u sülûk, dînî hayatı bir model şahsiyet etrâfında, toplum atmosferi ve manevi kontrol mekanizması içinde gerçekleştiğinden bir birliktelik ve paylaşım ortamı doğurmaktadır. Tasavvufta seyr u sülûkte süreklilik ve devamlılık esastır. Tarikata girmekle iş bitmez. Adam vardır tarikata girmiştir ama tarikatın ve dînin kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediği için manevi açıdan tarikata girmeyenlerden daha geride olabilir. Ancak cemâat arasında bulunan böyle birinin uyarılıp düzeltilme şansı daha fazla olabilir. Kulluk görevleri gereği gibi yerine getirilmeden hiçbir bağlılık tek başına yetmez. Bâyezid’in müridlerine: "Bâyezid’in derisine girseniz onun ahlâkıyla ahlaklanmadıkça bir işe yaramaz?" sözü bu anlamadır. Seyr u sülûk ve intisâb, dünyevi ve uhrevi kurtuluşun tek reçetesi değildir. Çünkü manevi kurtuluş, son nefese bağlıdır.Son nefeste iman selâmeti elde etmenin yolu bu dünyada istikamet üzere yaşamaktır. Takvâya ermektir. İbâdet ve muâmelâtta ihsan ve ihlâsta devamlılıktır. İnsan bunları hangi surette gerçekleştirebiliyorsa ona sımsıkı sarılmalıdır. Sûfîler bu duyguları seyr u sülûk ile gerçekleştirdiklerinden bu konuda ısrarlı davranıyorlar.
btzbul1a.gif
İntisâb edip seyr u sülûke girmeyenin durumu çok mu vahimdir? İntisâb eden kişi zayıf da olsa bu halka içinde olduğu müddetçe kurtulur mu?
btzbul1a.gif
Gerek tasavvuf kaynaklarında, gerekse tarikat büyüklerirnin söz ve sohbetlerinde intisab edip seyr u sülûke girmeyen kişinin durumunun çok kötü olduğunu gösteren ifâdelere pek sık rastlanmaz. Ancak seyr u sülûk ehlini istihfaf eden bazı kimselerin durumlarının vehametini gösteren rivayetlere rastlanabilir. Sadece intisab etmiş olmak ve bunu bir varlık sebebi görmek doğru değildir. Allah’ın kullarını ve dostlarını sevmek, sevenlerle beraber olmak "Kişi sevdiğiyle beraberdir?" ilkesine göre manevi kazanç sağlar. Nitekim Buhârî’nin rivayet ettiği uzunca bir hadiste Allah kendisi için bir araya gelen ve zikreden kullarını bağışladığını; hattâ dünyevi bir amaçla o zikredenlerin arasında bulunan kimsenin de bu bağışlanmadan hissedar olduğunu belirtmektedir (Buhârî, Deavât, 66). Bu hadis iyiler ve zikir ehli arasında bulunmanın kurtuluşa vesile olacağını belirtmekte; bir bakıma iyiler ve zikir ehliyle birlikteliğe teşvik etmektedir. Tasavvuf erbâbının ümidi, belki bu hadisteki ehl-i zikir ile birlikte bulunanlara gelecek rahmet müjdesidir.
btzbul1a.gif
Tasavvufa girmeden önce belli dini eğitim almak gerekir mi?
btzbul1a.gif
Tekke ve medreselerin ortaklaşa faaliyet gösterdiği dönemlerde kişiler önce medresede dînî öğrenim görür, ardından manevi eğitim için tekke ve tarikatlere intisab ederlerdi. Bugünün şartlarında bu pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte bugün işin bilincinde olan mürşidler müridlerine seyr u sülûke girerken önce ilmihâli öğrenmelerini tavsiye etmektedirler. Çünkü farz ve haramlar bilinmeden tasavvufun tarif ettiği zâhidâne hayatı yaşamak zordur. Türkçe’de kişinin gündelik hayatta lâzım olan bilgilere "ilmihal" adının verilmesi tesâdüf değildir. Bu isim dînî bilgilerin maneviyat ve hal ile beslenmesi lüzûmunu göstermektedir. Bu bakımdan tasavvuf ve ilmihali birbirinden soyutlamadan öğrenmek ve birini diğerine alternatif görmemek gerekir. Önce temel fıkhî bilgiler öğrenilince İslâm tasavvufunu yaşamak kolaylaşır.
 
İNTİSAB & ZİKİR TARİFİNE BİR ÖRNEK
[Bu metin internetten kısaltılarak alınmış olup A.B.D.'nin Pennsylvania kentinde intisab eden müminlere bir Nakşbendi mürşidlerinden Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan'ın (k.s.) yaptığı tasavvufda zikir'in anlamı ve usulü hakkındaki konuşmadan özetlenerek bir fikir vermesi niyetiyle websitemize konulmuştur. ]
"...Evvelâ berâberce tevbe edelim:
Allah'a dönüş yapmağa tevbe derler. O halde anlaşılıyor ki, tevbe sadece "Tevbe yâ Rabbî!" demek değildir. Tevbe aslında insanın hayatını değiştirmesi demektir. Hayatının akışını, yönünü, yaşam tarzını değiştirmesi demektir.
Estağfirullàh... Estağfirullàh... Estağfirullàh...
Estağfirullàh el'azîm elkerîm ellezî lâ ilâhe illâhû... El hayyel kayyûme ve etûbü ileyh...
Yâ Rabbi! Yapmış olduğumuz, bugünkü yaşımıza kadar işlemiş olduğumuz hatalarımızı, günahlarımızı, suçlarımızı, kusurlarımızı lütfunla, kereminle bağışla... Bundan sonraki ömrümüzde bizi günahlara, hatâlara bulaşmadan sevdiğin kul olarak yaşamayı nasib eyle...
Tarikata girişte ilk yapılan iş tevbedir. Kul hakları olabilir.Kul haklarını da tevbe etmek silmez. Allah kul haklarını affetmiyor, sahibiyle helâlleşmeyi gerekli görüyor.
Tarikata giren bir insan mâdem ahiret saadetini kazanmayı esas alıyor; mâdem "Dünyada ahirette ben Allah'ın sevgili kulu olayım da, bahtiyar olayım, cennetlik olayım, iki cihan saadetine nail olayım!" diye bunu istiyor; bu iki cihan saadetini elde etmesine mani olan şeylerin bir kısmı da kul haklarıdır, onları da ödemeye girişecek. Helâlleşecek, dargınlarla barışacak, hak sahiplerine haklarını verecek.
Günahlarından, kul haklarından başka neleri vardır insanın?.. Namazları, oruçları, eğer kılmamış ise; kılmadığı namazlar, tutmadığı oruçlardan dolayı da vebali olabilir. Bunun vebali sanıldığından çok daha ağırdır. İnsanın bu dünyada iken namazları kılması lâzım; bir... Kılınmadığı namazları ödemesi lâzım; iki...
Devamlı abdestli gezin! Tarikatımızın usüllerinden birisi de budur. Abdestli gezeceksiniz. Abdestli olan bir insana şeytan tesir edemez. Abdest insanın mânevî bakımdan korunmasını sağlıyor, adetâ bir zırh gibi oluyor, şeytan ona tesir edemiyor.Bir insan böyle abdestli gezdiği zaman, gece abdestli yattığı zaman, melekler etrafında kendisine dua ederler.
Sonra her gün zikir vazifeleriniz olacak tarikata girdiğiniz için... Bu zikir vazifelerini yapacaksınız. Zikir nedir?.. Zikir bir ibadettir. Nasıl bir ibadettir?.. Çok kolay bir ibadettir. Hasta olan da yapabilir, ihtiyar olan da yapabilir, yatalak olan da yapabilir, felçli olan da yapabilir... Yeter ki aklı olsunAklı varsa zikri yapabilir. Çok kolay bir ibadettir, çok sevaplı bir ibadettir. Kolay olduğu için sevabı az değildir, sevabı çoktur. Kolay olmasının aksine, sevabı çoktur.
Bir kere bile Allah demenin sevabı çok... Lâ ilâhe illallah demenin sevabı çok... Estağfirullah demenin sevabı çok... "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammed" demenin sevabı çok... Bunlar hakkında yüzlerce hadis-i şerif var... Sevabının çok olduğu kesin... Siz de bir hadis kitabı okursanız,Peygamber Efendimiz'in zikre ne kadar düşkün olduğunu öğreneceksiniz.
 
İlk başta delil olarak gösterilen ayet-i kerime, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullàhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükreten ve esîlâ) "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin, sabah akşam onu tesbih edin!"
Tesbih de bir çeşit zikirdir, "Sübhânallah" demektir. Allah'ı çok zikredin, çok tesbih edin diye bildiriyor.
Sonra, sevdiği kulları, çok büyük mükâfatlar verdiği kulları anlatan bir ayet-i kerime var; şöyle başlıyor:
(İnnel müslimîne vel müslimât) [Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar...] diye başlıyor. En sonunda da, (Vez zâkirînallàhe kesîran vez zâkirât) "Allah'ı çok zikreden beyler ve çok zikreden hanımlar... (Eaddallàhu lehüm mağfireten ve ecran azîmâ.) Allah bunlara çok büyük ecirler hazırlamıştır, mağfiretine mazhar edecektir. Affettiği kulları arasına bunları dahil edecektir." diye bildiriliyor.
Demek ki, zikir Kur'an-ı Kerim'de seksen küsur yerde emredilen bir ibadettir. Kolay bir ibadettir, sevabı çok olan bir ibadettir. Şerefi çok büyük bir ibadettir. Çünkü sen Allah'ı zikrettikçe, Allah da seni zikreder. düşünebiliyormusun ki, kâinatı yaratan, alemlerin Rabbi seni zikrediyor. Allahın bir kulu zikretmesi onun için hem çok büyük şereftir, hem de kimbilir o zikirden neler neler kazanacaktır o kul...
Onun için zikir vazifeleriniz olacak, zikir vazifelerinizi yapacaksınız!
Zikir vazifelerini bütün müslümanların yapması lâzım ama, herkes her konuda ciddî ve titiz olmuyor, çalışkan olmuyor, vazifelerini yapmıyor. İbadetlerini bile yapmıyorlar. Biz müslümanlığı tam yapmak isteyen insanlar olduğumuz için, zikir vazifelerini de ihmal etmiyoruz. Bir de zikrin sevabı çok olduğundan, zikreden insanların kazancı birden büyüyor. Allah'ın sevgili kulu olması hızla mümkün oluyor.
İnsan Allah'ın sevgili kulu olmak için ne yapacak?.. Hadis-i şerifte bildiriliyor ki: "Kulum bana farz ibadetlerini yaptıkça, ben o kulumu iyi bir kul olarak sayarım, severim. Nafile ibadetleri yaptıkça da, kulum bana yakınlaşmaya devam eder." Yâni farzlardan ayrı fazîlet babından ibadetleri yapa yapa kulum bana yakınlaşmaya devam eder. Yâni Cenâb-ı Mevlâya ulaşmaya doğru bir gidiş var... (Hattâ ühibbehû) Nihayet ben o kulumu severim." Nafile ibadetleri yapa yapa nihayet Allah o kulu seviyor. Sevdiği zaman evliyası oluyor işte... O zaman kerametleri, her şeyi oluyor.
İşte Allah'ın o rızasını kazanmak için, en kestirme yol, en çok sevap kazanma şekli zikirdir. Onun için, tarikatta zikir vazifelerinizi yapacaksınız.
Her gün zikirleriniz olacak. Niye her gün... Çünkü, zikir dervişin gıdasıdır. Derviş mânevî gıdasını zikirden alır. İnsan yemek yemediği zaman halsiz düştüğü gibi, gıda aldığı zaman kuvvetlendiği gibi, derviş de zikirle kuvvetlenir.Zikri her zaman yapabilirsiniz. Zikrin mecburi bir zamanı olmadığı gibi yasak bir zamanı da yoktur. Bütün gün, istediğiniz bir zaman yapabilirsiniz.
Zikri tam usûlüne uygun yapmak istiyorsanız, sakin bir yerde, tenha, temiz bir yerde diz çökerek oturursunuz. Gözünüzü yumarsınız, tadını çıkarta çıkarta yaparsınız zikrinizi...
Evvelâ 25 defa "Estağfirullah" diyerek başlayacaksınız ki, bir mânevî temizlik olsun.
Sonra bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyacaksınız. Bunların sevabını Peygamber SAS Efendimiz'e ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş pirlerimizin, şeyhlerimizin ve evliyâullah büyüklerimizin ruhlarına hediye edeceksiniz.
Biliyorsunuz bu iş nasıl geldi bize kadar: Peygamber Efendimiz insanları hak yola davet etti, yaşadı. Ondan sonra vefat etti, ahirete göçtü. Ondan sonra Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi, hulefâ-i râşidîn geldi. Ondan sonra evliyâullah geldi, mürşid-i kâmiller, büyük alimler, Allah'ın sevgili kulları, mübarek kulları geldi. Bu irşad vazifesini yaptılar, yaptılar, yaptılar... Buna tarikat diyoruz.
 
Kimlerdir o büyüklerimiz: Bahâeddin Nakşıbend Efendimiz büyüğümüzdür, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz büyüğümüzdür, Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz büyüğümüzdür, Şehâbeddin Sühreverdî Efendimiz büyüğümüzdür...Hàlid-i Bağdâdî Efendimiz büyüğümüzdür, Mevlânâ Celaleddin Rumi Hazretleri yine büyüğümüzdür, akrabamız olan bir tarikattandır... Şâzelî Tarikatı büyükleri büyüklerimizdir. Yâni zikre oturduğumuz zaman onlara bir Fâtiha, üç Kulhüvallah gönderiyoruz. Bu gider; sen okursun, Allah onlara bildirir. Onlar da sizi bilirler. Dünyadan filânca şahıs bana Fâtiha gönderiyor, sevaplı şeyler gönderiyor, evlâdım benim diye sever.
Evliyâullah'ın ruhlarının hürriyeti vardır ahirette, serbestliği vardır, tasarrufatı vardır, vazifeleri vardır. Onlar insanların rüyasına girerler, hak yolu gösterirler, nasihat ederler. Öyle kabiliyetleri vardır evliyâullahın...
Sonra gözünüz kapalı üç rabıta yapacaksınız.
Rabıta tefekkür mânâsınadır burda... Üç tefekkür ve tahayyül yapacaksınız. Tahayyül, hayal etmek demektir.
Birincisi Rabıta-i Mevt... Yâni, bu hayatın fâni olduğunu, bir gün gelip öleceğinizi, öldükten sonra kıyametin kopmasından sonra kabirden kalkacağınızı, mahşer yerinde toplanacağınızı, Allah'ın insanları muhakeme edeceğini, sevapların günahların tartılacağını, iyilerin bir tarafa, kötülerin bir tarafa ayrılacağını; iyilerin sıratı geçip cennete varıp ebedî saadete ereceğini, kötülerin cehenneme atılıp yanacağını biliyoruz. Bunları düşünmeye rabıta-i mevt yapmak denir. Bunun aslı Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir. Efendimiz ölümü çok düşünmemizi tavsiye ediyor.
Ölüm biraz acı bir şeydir, korkunç bir şeydir amma, bu nefis ölüm korkusundan başka bir şeyle de ıslah olmaz. Nefsi ıslah etmek için en iyi çare bu olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz ölümü düşünmeyi tavsiye ediyor.
İkincisi insanın mürşidini düşünmesi: Rabıta-i Mürşid... .Nerde olursanız olun... Nerde olursak olalım bizimle irtibat kuracaksınız, zikre oturduğunuz zaman... Gözünüzü kapatacaksınız, bizi böyle karşınızda göz önüne getireceksiniz, bizimle mânevî bağlantınızı kuracaksınız.İnsan bu bağlantıyı kurduğu zaman ne olur?.. Bu bağlantıyı kurduğu zaman, büyüklerin mânevî halleri, feyizleri ona intikal eder. Yaptığı ibadetin tadını duyar, faidesini görür, feyzi çok olur, içi dışı nurlanır, tarikatta ilerler. Bu ilerlemeyi güzel yaparsa, Rasûlüllah'la buluşmaya gelir.Allah'la buluşmaya gelir.
Onun için, rabıta-i mürşidi de güzelce yapın! Bunu yaptığınız zaman feyziniz, zikir yaparken aldığınız mânevî duygular daha kuvvetli olacak, tarikatta ilerlemeniz daha iyi olacak.
Üçüncüsü: Rabıta-i Huzur...Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmen demektir. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:
(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) "Siz nerde olursanız olun ey kullar, Allah sizin yanınızda!.."
(Lâ tüdrikühül ebsâr ve hüve yüdrikühül ebsâr) "Kullar onu görmeze ama, o kulları görür." O bizi görüyor, her halimizi biliyor, her yaptığımızdan haberdar...
 
Gözünüzü kapattığınız zaman, Allah'ın huzurunda olduğunuzu düşüneceksiniz. "Sen beni görüyorsun, benim söylediklerimi biliyorsun! Söylemesem, içimden geçenleri biliyorsun!.. Sen alemlerin Rabbisin, ben seni kulunum... Sen her şeye kadirsin, ben senin lütfuna muhtacım... Ben fakirim, ben muhtacım, ben acizim... Sen bana lütfedersen, benim halim iyi olur. Ben senin iyi kulun olmak istiyorum, bana yardım etmeni istiyorum. Bana yardım et de ben de senin sevdiğin kullardan olayım, iyi kullardan olayım, iyi işler yapabileyim... Ömrümü rızana uygun geçirebileyim yâ Rabbi!.." diye dua edeceksiniz.
tesbih.gif
Ondan sonra Allah'ın huzurunda olduğunuz mânâsını kaybetmeden, elinizde tesbihle zikre başlayın!..
1. Yüz defa "Estağfirullah..." deyin!.. Hadis-i şerifte vardır, Peygamber Efendimiz SAS'in tavsiyesidir.
2. Yüz defa "Lâ ilâhe illallah" deyin!..
3. Bin defa "Allah..." deyin!.. Her yüz defasında "İlâhî ente maksudî ve rıdàke matlûbî" deyin!.. Bu da hadis-i kudsîden alınma bir sözdür. "Yâ Rabbi! Maksudum sensin, ben senin rızanı istiyorum." demektir.
4. Yüz defa salevât-ı şerife getirin! Bu da hadis-i şerifte vardır.
5. Yüz defa da Kul huvallàhu ehad'ı okuyun!.. Bu da hadis-i şerifte vardır. Hadis-i şerifleri uygulamış oluyorsunuz. Zikri hadis-i şeriflere uygun olarak yapmış oluyorsunuz.
Bu zikirleri böyle yaptıktan sonra dualar edeceksiniz. Annenizi, babanızı duadan unutmayacaksınız! Ondan sonra müslümanlara dua edersiniz.
Tabii, zikir bu kadarcık değildir. Zikir başka zaman da yapılabılır. Onu da zikr-i kalbî ile yaparsınız.
Şimdi ben size zikir telkin edeyim, beni dinleyin:
--Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah...
Buyrun, siz de hep beraber söyleyin, Allah şahid olsun:
--Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah...
--Allah...
--Allah...
--Allah...
--Şimdi ağzınızı kapatın, gözünüzü de kapatın!.. Allah demeyi içinizden devam ettirin, sessiz olarak...
 
Allah mübarek etsin... İşte böyle sessizce, dil dudak kıpırdamadan, kimse anlamadan yapılan zikre de zikr-i kalbî derler. İçinden yapıldığı için, kalbinden yapıldığı için kalbî deniliyor. Bunun sevabı çok yüksektir. Bunu kimse bilmez, gösteriş tehlikesi olmaz, başkasının dikkatini çekmez. Melekler de duymazmış, bilmezmiş bunu... Allah'ın bildiği bir zikir...
Bu zikre de devam edin! Yolda, işte, vasıtada, otururken, yürürken, hattâ yatakta uyumadan yatarken kalbiniz "Allah... Allah... Allah..." diye zikretsin!..
Siz de böyle zikri her zaman yapın...
Tabii, ana çizgiyi, ana çerçeveyi iyi bilmek lâzım!.. Bizim yolumuz iyi müslüman olmak yolu, Peygamber Efendimiz'in yolu, sahabe-i kirâmın yolu, Kur'an yolu; bunu iyi bileceğiz. Bu çerçeveden dışarı çıkmamak lâzım!.. Çünkü, bir çok insanlar din namına çerçeveden dışarı çıkıyorlar, başka şeyler yapıyorlar, günahlara giriyorlar, haramlara bulaşıyorlar... Hem dünyaları mahvoluyor, hem ahiretleri mahvoluyor. O bakımdan an çerçeveyi unutmayalım!..
Onun için size tavsiye ediyorum, Riyâzüs Sàlihîn kitabını okuyun!
Namazları evvel vaktinde kılın!..
Farz namazlardan ayrı öteki namazları,nafileleri kılacağız.Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği namazlardır. Nafile namazları kıldığımız zaman, Allah'ın sevgisini kazanırız. "Bak, kulum mecbur olmadığı şu ibadetleri de severek yapıyor!" diye Allah sever.
1. Sabah namazından sonra uyumayıp, Kur'an okuyup, Evrad'ımızı, dualarımızı okuyup, güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar meşgul olup işrak namazı kılmak...
Ne zaman kılınıyor?.. Güneş doğduktan yarım saat, kırkbeş dakîka sonra kılınabiliyor.
2. Sabahla öğlen arası bir duha namazı vardır. Öğlene kırkbeş dakika kalıncaya kadar kılınabilir. Dört rekât, iki rekât veya daha fazla olarak onu da kılın!..
3. Akşam namazının sünnetinin arkasından, Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği sevaplı namazlardan birisi olarak evvâbîn namazı vardır.
4. Yatsı namazını kılıyoruz.
Yatma zamanı gelince taze abdest alacaksınız, dört rekat namaz kılıp abdestli yatacaksınız!..
5. Geceleyin de uykunuzu bölüp teheccüd namazı kılmaya çalışın!
Bu namazları SAS Efendimiz tavsiye etmiş, biz de tavsiye ediyoruz.
Bazı sevaplı oruçlar var:
1. Bir kere haftalık pazartesi perşembe oruçları var... Peygamber efendimiz tutarmış, bize de tavsiye ediyor. Tutabilirseniz bunları tutun!..
2.Her arabî ayın başında ortasında, sonunda oruç tutmak tavsiye ediliyor.
3. Her arabî ayın ortasında, ayın onüç, ondört, onbeşinde, yâni dolunay olan gecelerin gündüzlerinde oruç tutmayı tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz...
Başka sevaplı neler var?.. İlim öğrenmek sevaptır, öğretmek sevaptır. Öğrenirsiniz, öğretirsiniz. Okursunuz, okutursunuz. Kur'an öğrenirsiniz, öğretirsiniz, ezberlersiniz. İslâm'ı yaymaya çalışırsınız.
Demek ki insan elinden geldiğince çeşitli hayırlar yapabilir. Kendisinden sonra da sevap kazanmasına sebep olacak eserler bırakabilir.
Genel olarak sevaplı işleri yapmağa dikkat edeceksiniz.
Genel olarak günahlardan kaçınmağa dikkat edeceksiniz; harama, şüpheliye yaklaşmayacaksınız.Helâlleri yapar, haramlardan kaçınırsınız. Sevaplı işleri yapar, günahlardan kaçınırsınız. Takvâ ehli müslüman olmağa gayret edersiniz.
Üçüncü ana prensibimiz nedir?.. Huylarımızı güzelleştirmektir. İnsan müslüman olur ama, insanın içinde iyi huylar olduğu gibi kötü huylar da vardır. Kötü huylar da kalabilir.
Kin tutmak kötü huydur. Hased etmek kötü huydur, kendini beğenmek kötü huydur. Kibirlenmek kötü huydur. Cimrilik kötü huydur... Bu kötü huyları insanın içinden çıkartması lâzım, iyi huyları alması lâzım!..
Tasavvuf, büyük ölçüde ahlâkı düzeltme yoludur.Onun için, kötü huyları atıp iyi huyları almak lâzımdır.
Aslında tarikat değimiz şey, eğitim demektir, ahlâk eğitimi demektir, tekke terbiyesi demektir. İnsanın kâmil bir insan olması demektir. Allah bu işleri yapmağa sizleri muvaffak eylesin...
Her biriniz bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyun da, bunları Peygamber Efendimiz'e, pirlerimize ve mürşid-i kâmillerimize hediye edelim, ondan sonra duanızı yapayım:
 
Bismillâhir-Rahmân-ir-Rahîm:
(İnnellezîne yübâyiuneke innemâ yübâyiunallàh... Yedullàhi fevka eydîhim... Ve men nekese ve innemâ yenküsü alâ nefsihî... Ve men evfâ bimâ àhede aleyhullàhe feseyü'tîhi ecran azîmâ.) Sadakallàhul azîm.
[Muhakkak ki sana bey'at edenler gerçekte Allah-u Teâlâ'ya bey'at etmişlerdir. Allah'ın kuvvet ve yardımı bey'at edenlerin üstündedir. Şu halde kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa, onun hükmünü îfâ ederse, Allah da ona büyük bir ecir verecektir.]
hdinize sàdık olun, Allah'ın yoluna vefâlı olun, sırat-ı müstakîmden sapmayın!.. Allah-u Teâlâ sizleri bundan sonra nefse şeytana yenilmeyenlerden eylesin... Yolunda dâim eylesin, zikrinde kàim eylesin... Tarikatın âdâbını, ahlâkını öğrenip, tekke âdâbına sahib kâmil, sàlih, velî, mahbub bir kul olmayı nasib eylesin...
Gönlünüzü nurlandırsın, gönlünüzün pasını izâle eylesin, gönlünüzün perdesini kaldırsın... Ma'rifetullaha erdirsin, ârif kullar olun... Aşkullaha, muhabbetullaha erdirsin; Allah'ın aşıkları olarak Allah'ın dinine aşıkàne hizmet eyleyin... Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin huzur-u izzetine sevdiği, râzı olduğu kullar olarak varıp, Rabbim sizi cennetiyle, cemâliyle taltif eylesin...
Bihürmeti esrâr-ı sûretil fâtiha!..
 
İCAD EDİLEN PUTLAR

"Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar Oysa onlara Rablerinden andolsun ki doğruluk rehberi gelmiştir" (Necm 23)
Bu putlar sizin ve babalarınızın taktığı isimlerden, yakıştırmalardan başka bir şey değildir Öyle değil mi? Siz kendiniz dikmediniz mi bu putları? Sizin kendi eseriniz değil mi bunlar? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz kendiniz koymadınız mı bu kanunları? Allah’ın elçisinin, Allah’ın sisteminin, Allah’ın mesajının karşısında şu savunduğunuz, şu tutunduğunuz demokrasiyi kendiniz icat etmediniz mi? Ona tutunarak Allah sistemini dışlamaya mı çalışıyorsunuz? Herkes bu demokrasiye inanmalıdır diyerek insanları bu kendi diktiğiniz puta imana mı çağırıyorsunuz?
Bu konuda Allah size bir delil de indirmemiştir Bu konuda, bu kendi akıllarınızdan, kendi hevâ ve heveslerinizden kaynaklanan bu putların, bu isimlerin, bu yasaların, bu demokrasinin hak olduğuna, doğru olduğuna dair Allah’tan bir delil, bir âyet de yoktur Yıllardır bu tür putlar egemenliğinde bir hayat yaşayan, Allah yasalarını bırakıp bu put sistemlerini uygulayan ülkelerin, toplumların durumları da belli Ahlâklarıyla, sosyal yapılarıyla, gençlikleriyle, sömürüleriyle, vurgunlarıyla, intiharlarıyla kanları ve gözyaşlarıyla herkesin gözü önündedirler
“Hayır hayır, onlar sadece zanna uyarlar” diyor Rabbimiz Hiçbir bilgiye sahip değillerdir onlar, sadece zanna tabi oluyorlar ve de nefislerinin, arzularının, hevâ ve heveslerinin peşinde giderler Şehvetlerine tâbi olurlar Canları neyi istiyorsa, arzuları hevesleri neyi emrediyorsa, bilginin dışında tâbi oldukları zanları onları nereye sürüklüyorsa oraya gidiyorlar Şehvetlerinin peşinde güdülüp gidiyorlar Onların kendi nefisleri, arzu ve hevesleri ilâhları, ilâheleri oluyor da onun peşinde sürüklenip gidiyorlar
İnsanlar kendi kafalarından, kendi hevâ ve heveslerinden bir şeyler üretiyor, bir şeyler dikiyor ve onlara tutunarak Allah âyetlerini, Allah bilgisini, Allah elçilerini reddetmeye kalkışıyorlar Kendi elleriyle diktikleri bu putlara dokunulmazlıklar izâfe ederek, onların kesin doğru olduklarını kabul ederek onların tartışılmasına bile izin vermiyorlar Allah diyor ki, “bütün bu yaptıklarınız sadece isimden ibarettir Sadece kendi yakıştırdığınız isimden ibarettir bunlar ve altlarında hiçbir şey yoktur”
Meselâ adâlet diyorlar ama adâletin “a” sına bile rastlamak mümkün değil Hürriyet diyorlar, eşitlik diyorlar, yasa diyorlar, demokrasi diyorlar, laiklik diyorlar, din ve vicdan özgürlüğü diyorlar ama başörtülülere kan ağlatıyorlar İnsan hakları diyorlar, adâlet konseyi diyorlar, güvenlik konseyi diyorlar ama sadece isimden ibaret, altında bu isme lâyık hiçbir şey yok Tüm dünyaya korkudan başka, zulümden başka hiçbir şey yaymıyorlar “Sadece isimden ibarettir bunların yaptıkları şeyler, altını kazdığınız zaman hiçbir şey çıkmaz, hiçbir anlam ifade etmez,” diyor Allah Dayandıkları hiçbir haklı sebep ve dayanakları yoktur
İşte şu anda görüyoruz ki tüm müşrik dünya kendilerine böyle putlar egemenliğinde bir dünya, bir sistem kurarlarken, bir put ihdas edip onun ismini koyarlarken acaba neye dayanıyorlar? Onların gerçekliği konusunda acaba kendilerine Allah’tan bir delil gelmiş midir? Hayır, ataları yahut kendileri böyle bir isim vererek meseleyi geçiştiriyorlar Zaten bu tür müşriklerin Allah’a inanmadıkları için Allah’tan bir delile, Allah’tan bir vahye dayanma düşünceleri dertleri de yok Yani bu adamlar dün de, bugün de kendilerinin, kendi inanışlarının, kendi dünyalarının sağlam bir dayanağının olmasını da istememektedirler Onlar sadece zanna tâbi oluyorlar
Hâlbuki onlara Rablerinden bir hidâyet, bir delil gelmişti
Rableri onları hiçbir zaman yolsuz yordamsız bırakmamıştır Tarihin her bir döneminde Rableri onlara kendi bilgisinden bilgi sunmuştur İşte son elçiye gelen hidâyet onların karşısında duruyor Allah bilgisi, Allah vahyi ve o vahyi en güzel örnekliliğiyle kendilerine sunan Allah elçisi ayan beyan, taptaze, dimdik karşılarında Daha Önce Mûsâ aleyhisselam, Îsâ aleyhisselam, İbrahim, Nuh, Hud, Salih aleyhimüsselam gönderilmişti, şimdi de son elçi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gönderildi Tarihin hiçbir döneminde insanları vahiy bilgisinden, hidâyetten mahrum bırakmayan rahmeti bol olan Allah şimdi de bu rahmet kapısını açıyor Peki, acaba niye bu insanlar Rahmân’ın bu rahmetinden istifadeye yanaşmıyorlar? Acaba niye bu insanlar kendileri için rahmet olan Allah vahyine, Allah bilgisine kulak vermiyorlar? Niye ilgisiz davranıyorlar bu Kitaba da kendi istek ve arzularını tanrılaştırıp, kendi hevâ ve heveslerini sistemleştirip, kendi oluşturdukları putlara, kendi oluşturdukları yasalara tapınıyorlar?
Bakın bunun sebebini bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle bir soruyla açıklar:
24 “Yoksa, her umduğu şey insanın mıdır?”
Yoksa her düşündüğü, her hayal ettiği, her umduğu, her arzu ettiği, her temenni ettiği şey insanın mıdır? Güç ve kuvvetinin sınırsız olduğunu mu zannediyor bu insan? Kendilerini yaratan Allah’ın kendi arzularına teslim olduğunu, onlar ne isterlerse, neyi münasip görürlerse Allah’ın onlardan razı olmak zorunda olduğunu mu zannediyorlar? “Allah bizim arzularımıza teslimdir, bizim münasip gördüğümüzü elbette o da münasip görecektir” demeye mi çalışıyor bu insanlar?
Ya da Allah katında şefaatlerini umdukları için diktikleri bu putlarından temenni ettikleri şefaate ulaşacaklarını mı umuyor bu insanlar? Bu putlarının kendilerini kurtaracaklarını mı bekliyorlar? Allah sistemine alternatif olarak geliştirdikleri bu sistemlerinin bu dünyada kendilerini mutlu edeceğini, huzur ve sükûna kavuşturacağını mı bekliyorlar? Her arzu ettikleri şeyin hemen gerçekleşivereceğini mi zannediyorlar? Kendilerinin dilediklerine hükmedebilecek Allah yetkilerine sahip olduklarını mı iddia etmeye çalışıyor bu insanlar? Rablerini, mâbudlarını kendi kendilerine belirlemeye mi kalkışıyorlar? Böyle yaratıcılarına kafa tutarak, kendi hevâ ve heveslerini Allah vahyinin önüne geçirerek, küfür ve şirk içinde bir hayat yaşadıkları halde yine de kendilerinin hidâyette olduklarını temenni etmelerinin kendilerini kurtaracağını mı umuyorlar? Hidâyeti, imanı sadece temenniden ibaret mi zannediyorlar? Allah yasalarını bir kenara bırakarak kendi kendilerine hayat programı yapmaya mı çalışıyorlar? Nereden, kimden almışlar bu yetkiyi? Hâlbuki:
25 “Hayatın ilki de, sonu da Allah’ındır”
Unutmayın ki âhiret de Allah’ındır, dünya da Dünyaya da, âhirete de egemen olan, dünyada da, âhirette de sözü geçen Allah’tır Dilediği her şeyi yapma, yaratma gücü sadece Allah’a aittir Öyleyse ey kâfirler, ey müşrikler, kesinlikle bilesiniz ki sizin kendi kendinize küfür ve şirk içinde bir hayat yaşadığınız halde yine de hidâyette olduğunuza, doğru yolda olduğunuza hükmetmenizin, bunu temenni etmenizin hiçbir değeri yoktur
Ali Küçük
 
Arınarak Ayağa Kalkmak

Çağ, yaşanmaya değer hayatı,mukadder olan geldiğinde,yaşanmış olmaktan pişmanlık duyulmayacak hayatı,mutlaka ve mutlaka gerekli kılan bir çağdır
O halde,ilk insan gibi ya da son peygamber gibi,yerimizden doğrulalım, kalkalım!
Bize hiç yoktan verilmiş olan bu hayatı Allah razı olsun diye değerli kılalım vahye uyduralım,
Önce nefislerimizdeki,her türlü gayri İslami anlayış ve duygulardan arınalımAmellerimize yerleşen,gayri İslami davranış ve alışkanlıkları terk edelim
Bir dönüm noktasında olmaktan rahatsızlık duymayalımHer dönüm noktası aranılan doğrunun bir parçasıdır
Kıyametin koptuğuna ikna edilsek bile, elimizdeki hurma fidanını dikmekten geri durmayalım
Dünyaya biçim vermek sorumluluğumuz değilAma öyle sorumluluklarımız var ki, onlardan kaçma ruhsatımız yok!
Asıl mesele,titizlik imanımız için yeterince titiz olamıyoruz
Mesela,şu bardak orda durabilir diyorsanız,hayır bunun yeri burası değil dersinizYok ne var orda da durabilir,dediğiniz anda, her şeyi olabilir saydığımız anda,titizlikten vazgeçiyoruz demektir
Ekmegin,gerçekten nasıl pisirilecegini,bilen adam,ekmegi pisirmede titizlik gösteren adamdırBir baskasıda,pisirebilir,ama iste en fazla yenecek kadarBu adama titiz diyemeyizBazı konularda titizlik göstermiyorsak,bu baska konulardada titiz olmadıgımız anl----- gelir
Otobüse koşarken,defterimizi,cüzdanımızı düşürebiliriz Ama normal yürürken,cüzdanını düşüren adama adam dememek lazım
İnsan kendisini,inancına katabilmelidirZamanımızda müslümanların en çok ilgisini çekecek konu para olsa gerek
Para,konusunu çok insan yanlış anlamıştırMevlana’nın dediği gibi “herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur Her kuşcağız inciri bütün olarak yutamaz”
Para kazanmak bir kusur değildirKusur dünyaya teslim olmak, kazanılan parayı koyacak yeri,bilememekten ya da yanlış yere koymaktan doğmaktadır
Para karasakız gibidirOnu elinde tutarsan iyi gelir ilaç olurAma kalbimize koyarsak,kalp gözümüzü kör edermanevi hayatı göremez oluruz
Hayattan istifade edeceğizAma,bunu hayatın bizden istifade etmesi için yapacağız
Elimizdeki para,kalbimizdeki iman’ı idrak’ı oradan sürüp çıkarmasınBize tuzak olmasın
Geçimimizi sağlamak,aile fertlerine bakmak için kazandığımız para ile her gün biraz daha,rahat yaşamak için kazandığımız para,arasında fark var
Bu ikisi birbiriyle çelişiyorAma insanlarımız,ikincisini tercih ediyorlar Sanıyorlar ki böylece güvence temin edilir
Halbuki,insanlığın kapıldığı,çok riskli bir düzeni desteklemiş oluyorlar Kapitalizm,kurulduğu günden beri bisiklete binme düzenidirBindiğiniz bisikletin pedalını çevirmediğiniz zaman düşersiniz
Onun için,insanlara bir şeylerden vazgeç ki;karşılığında ferah bulasın denildiVe insanlarda denileni yaptılar
Bizim,bu topraklarda,belimizi büken iki atasözü olduğunu okumuştum Bunlardan birisi “alem’e gelen düğün bayram” diğeri “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”
İnsanlarımız ,eğer bir felaket,herkesin başına geldiyse onu felaket saymazlar,düğün bayram sayarlar
Birde,bana dokunmayan yılan bin yaşasın derler de,yılanı beslerler ona dokunmadığı içinOndan sonrada,yılan dokunmasa bile artık öyle bir hale gelirler ki,pek rahat yaşayamazlar
Savundukları hayatı,yaşamayan insanlar,savunamaz hale gelmeye mahkum oluyorlar,
Seçtiğimiz anlama katılıp, hayatın kalbine yürüyebilmemiz
 
Dost özlemi, insanı ele verir Hasretimizi, sözlerimize sararak ortaya koyduklarımız, bir biçimde kimliğimizdir
Sevgilerimiz, inançlarımız, umut ve umutsuzluklarımız özlemlerimizin içinde saklı durur Zaman zaman içimizde saklı duran bu duyguları dile getirir ve iç dünyamızı deşifre ederiz
Aslında iç dünyamızdaki sevgi padişahının kuluyuz Bütün hikâyemiz, bu padişahın fermanı doğrultusundadır Birisini tanıyorum, bütün dünyasını ev, arsa, apartman üzerine kurmuştu Özü, sözü hep bunlardı Bu konudaki konuşmaları saatlerce dinler ve bundan büyük zevk aldığını söylerdi Sonunda başardı, birçok mülkün sahibi oldu Ne var ki, kendisi ihtiyarlayıp, varisleri tarafından bu mülkleri zoraki olarak elden çıkınca, bütün dünyası yıkılmıştı
Sürekli nelerden konuşuyorsak ve gündemimizi neler meşgul ediyorsa, biz oyuz Sözlerimiz, iç dünyamızın adresleridir Mecnun’un gündeminde hep Leyla vardı ve gerisi yalandı Ya senin gündeminde ne var? Mevlâ varsa korkma, dünyada ne varsa senin emrindedir Mevlâ’nın dışında bir şey gündemini oluşturuyorsa, o zaman da sen dünyanın emrinde bir hiçsin
Modernizmin kıskacında, hayat damarlarımız tıkanmış bulunuyor Neredeyse yirmi dört saat dünyanın ardından bir köle gibi koşup durmaktayız Fıtratımızın sesi olan mutluluğumuzu sürekli ileriye doğru ertelemekteyiz Bilmiyoruz ki mutluluk, bizim dışımızda bir Anka kuşu değildir ve bir gün gelip de gönlümüzün has bahçesine oturmayacaktır O, fıtratının yolunu açan insanlara bağışlanan bir nimettir
Caddelerde, sokaklarda, meydanlarda; hatta ibadethanelerdeki konuşmalara bir kulak kabartalım Herkes dostunu konuşuyor: Para Paranın bu denli gönülleri işgal ettiği bir dünyada, Irak işgal edilmiş, çok mu?
Aslında işgal edilen kalbimizdir O ne kötü işgaldir ki, oradan Hak kovulmuş ve dünyaya gel denilmiştir “Annemi özledim, babamı, sevgilimi, çocuğumu, yurdumu, sılamı özledim” diyen ne çok insan var çevremizde de; “Ben Rabbimi özledim” diyebilen bir Allah’ın kuluna rastlayamıyoruz!
Köleler dost olamaz Dünya kölelerinin dostu bulunmaz Dost, sana can bağışlayandır, canına kasteden değil
Rabbimizi garip bıraktık -haşa- O’nu kalbimizden sürgün ettik Sonra da O’nun aşağıladığı ne varsa gönlümüze doldurduk ve utanmadan bir de sevgiden söz eder olduk! Her yerde, her şeyden söz ediliyor, O’nun sözü edilmiyor Dünyayı yönetme iddiasında olanlar, O’ndan söz etmeyi ar sayıyorlar Zamanı yaratıp önümüze koyana şükredileceğine, zamane zavallıları “irtica” yaygaralarıyla adeta O’na savaş açıyorlar O ise, bütün bunlara rağmen Rahman sıfatıyla alemi bir mantı gibi bürüyor
Dünya sistemleri, bir grup insanın kalplerinde bulunan sevginin tezahürleridir Onlar, kalplerindeki dünya sevgisini padişah yapıp ona kul olabilirler Fakat mü'minlere ne oluyor ki, kalplerindeki Allah sevgisini yeryüzüne hakim kılmaktan çekiniyor, korkuyor, gevşek davranıyorlar? Yoksa, Allah’ın hakimiyeti dışındaki bir dünyada mutlu olacaklarını mı sanıyorlar?
Aslında herkes kendi zannıyla seviniyor ve dünya değirmeni de böylece dönüyor Fakat zannı Hakikat diye belleyip, insanlara “izm” diye sunmak ise en büyük cinayettir Putperestlik, somuttan soyuta doğru evrimleşti ve onlardan kurtulmak biraz daha zorlaştı
Demirin içinde saklanan kıvılcım gibi, insanların sırları da içlerinde gizlenmiştir Leyla’dan söz açılınca Mecnun ona kayıtsız kalamaz Bir yerde Allah’tan söz açılınca, birileri ona kayıtsız kalıyorsa, şeytandan kaçar gibi ondan kaçmak lazım Mevla demiyor mu; “Allah’ın ismi anıldığı zaman onların kalpleri titrer” diye Titremeyen kalp ölü veya baygındır Ölüler panayırında Hak kumaşı satabilene aşk olsun
Dünyayı ancak ölüler işgal eder; çünkü burası bir mezarlıktır Dünyayı sevmek, bir biçimde nekrofiliya (ölü sevicilik)dır ki, bu bir psikiyatrik problemdir Adamın dünyasına eğilenler, gitsinler mezarlıkları öpsünler, bari toprak onlara asıllarını hatırlatır
Doktor, hasta kızın nabzını tutarak memleket isimlerini saymaya başlar; fakat kızın nabzında bir değişme görülmez Ne zaman “Semerkant” ismi geçer, hastanın nabzı birden yükselir; çünkü hasta kızın sevgilisi Semerkantlı'dır
Allah sevgisiyle çöllere düşene Mecnun diyorlar, ne garip! Dünya sevgisiyle içini karartıp ebediyetini yok edenlere de “akıllı” diyorlar, ne garip! Ve bütün bu kavramları oluşturanlara “demokrat”, bu kavramlara da “demokrasi” diyorlar! Ne garip!
Ali taşçı
 
Ben İnsanım

Akik,bir tastirGül,bir cicektirAri,bir böcektiriblis,bir seytandirHame,bir
cindirCebrail,bir melekBen,bir insanimkendi türünü temsil eden bu varliklar arasinda
yerim neresi benim?
kimim ve kimin icinim? “Nefsini bilen,Rabbini bilir”Madem öyle,ben önce kendimi
bilmeliyimRabbimi tanimak ve dünyadaki yerimi belirlemek icin kendimi bir anahtar gibi
kullanmaliyimCevremdeki herseyi de o zaman anlayabilirimZira bakilandan
ziyade,”bakis”önemli

Kendimi tanirsam,”insan”i da tanimis olurum”Cüz”ler,”külli”lerin aynasidir Ben insanimVarlik bezmi etrafimda pervanedirCebrail benim icin Rabbimden haberler
getirir,haberler götürüriblis benim icin Rabbine düsman kesildiHame,o görünmez
varlik,benim mensubu bulundugum”bir güzel insana”ümmet oldu da sereflendiAkik benim
iltifatimla deger kazandiGül, bir anlik nazarim icin gülümserAri,bana hizmet etmenin
sevkiyle bal yapar
Aslim topraktir,ama ruhum görünmez fezalarda ucarGayb ile sehadet bende bulusur,mana ile
madde bende birlesirEfendi de benim,köle de
“Cihanin sultaniyim,ama Onun kuluyum” Zirveyim,secilmisim omuzumda üstünlük nisani
takili,akil nurudur basimda parlayan
Kendi basima bir hicimVarligim bir gölge,elimde olana “benim”deyisim bir vehimden
ibaretNeyim varsa O verdi Ben,onun icin varim ilmim,iradem ve kudretim hep Rabbimden
Ben ,Mabuduma kulluk etmek icin burdayim Acizligimi bilir kudretine
siginirim,zayifligimi görür kuvvetini dayanirim,fakirligimi anlar rahmetine
güvenirim,kusurumu fark eder affimi isterim
Yol tehlikelerle doluBu sirlar ormaninin her agaci ardinda bir düsman pusu
kurmusNefsim,can düsmanlarimla isbirligi halindeBen,ona gitmek isterimiblis beni
aldatip kendi yolunda yürtmek ister
önümde,gidilebilecek son noktaya kadar giden bir Rehberim,ilimde marifet yollarini tarif
eden söz mucizesi bir Kitabim var”Bilirim,gözüm kitapta,özüm izde oldukca iblis beni
aldatamaz”
Bütün kapilar bende acilir,bütün yollar benden gecer ve ona giderHem yolcuyum,hem
yolHem kapiyim,hem anahtar”Enfüsi tefekkür”bendedir,kendime girer ona giderim”Afaki
tefekkür”benim isimdir,ibretle cihan kitabini okur,okuturum
Her neye baksam onun Sifatlarini görüyorumNe yana dönsem Onun fiilleriyle
karsilasiyorumHangi varligin sinesine kulagimi yapistirsam,bana Onun güzel isimlerini
sayiyor
Ben,mana arisiyimVarliktan varliga ucar,balözü toplarimisil isil yildizlari,dalga dalga
denizleri,dumanli daglari,esen rüzgarlari,yagan yagmuru,gülümseyen cicekleri harman
eder,gönül dünyamda”IMAN”ballari yaparim Sonsuza yürümekten yorulan ve beni bugüne
cagiranlara sunu derim:”Güncel”in sig sularindami bogulayim?Bu gün var yarin yoklarla mi
oyalanayim?Dalga ugruna denizden mi vazgeceyim?Elmasi birakip da,“cam”icin can mi
vareyim?Altin icin bile olsa, Elmasi terkedene akilli denirmi?
Anlayin artik,sizinle olamamBedenimi verdim,ruhumuda veremem
Hayir!Hayir!Ben ebediyet yolcusuyumYolcu yoluna gitmeli!!!
 
ŞAHSİYET TEKAMÜLÜ
Benlik
Fıtrat: Kur’anda, insanın örneksiz, modelsiz, özgün yaratılışı anlamlarına gelen fıtrat kelimesi benliğin saf ve işlenmemiş halini ifade eder İnsan benliğini anlamada bize ışık tutan iki Kur’anî kavram daha var Bnulardan biri “sıbğa” (2/138), diğeri de “hanif” (Hacc: 31) kelimesidir
Kimlik: Kimlik, ‘Ben’in başkaları tarafından görülen ve adlandırılan yönüdür Bir kimseyi tanımak isteyenler “Kimdir?” sorusunu sorarlar Kişinin adı, soyadı, işi, memleketi, dini, tabiiyeti, sosyal statüsü, dünya görüşü, siyasi tercihi kimlik vitrinindeki en belirgin unsurlarıdır
Kimlik, her insanın özel ve özgün vitrinidir Bu vitrinde sergilenenler, içeridekilerin birer numunesi olmalıdır İçeride olmayan malı, müşteri çekmek amacıyla vitrinleyen sahtekar tüccar gibi; içinde olmayan duygu ve düşünceleri de kimlik vitrininde sergileyenlere Kur’an “münafık” adını vermektedir
Kimlik Vitrininin Unsurları:
1 Bedeni özellikler: İnsanın anatomik/biyolojik yapısı
2 Zihni özellikler: Öğrenme gücü, tanıma, analiz, sentez, değerlendirme, hafıza, hayal gücü, entellektüel kavrayış
3 Mizaç/Huy: Öfkeli, sıcakkanlı, hüzünlü, soğukkanlı, içe dönük, dışa dönük mizaçlar
4 İrade: Harekete geçme yetimizdir Paradigmalarımızı aşarak, akıntıya karşı yüzme, senaryolarımızı yeniden yazma, duygulara ya da şartlara göre değil, ilkelere bağlı olarak davranma gücünü verir bize Özgür irade kişiye, doğru bildiğini sosyal baskı nedeniyle değil, moda olduğu için değil, kendi kişisel bütünlüğü için yapabilme yeteneği sağlar Şahsiyetli insanın en önemli cephanesi irade, en güçlü silahı ise bilinçtir
5 Özel Yetenekler: Bir kişinin hem kolayca yapabildiği, hem de yaparken büyük zevk aldığı işler, o kişinin özel yeteneklerini oluşturur
Kimlik Krizi:
Başkalarına gösterilen kimlik ile insanın içindeki dünya(benlik) arasında çatışma varsa, orada bir kimlik krizi var demektir Kimlik bunalımına sebep olan başlıca hususlar; fıtrata uygun davranmamak, yeterince sosyalleşememek, sarsıcı olaylar ve büyük hastalıklardır İnsanın kimlik krizinden kurtulabilmesi için hayatını değişmez ilkeler/doğal yasalar üzerine bina etmesi gerekir Doğal yasaların kaynağı ise, doğanın yasalarının kaynağı ile aynıdır
Kişilik:
Kişilik kavramının Latince’de ifadesi “personality” dir Bu kelime, Latince’de önce maske anl----- geliyordu İslam “şahıs” kavramını yüz, çehre anl----- gelen “vecih” kelimesiyle karşılar Bu ise, Latince’de dış görünüş anlamındaki “persona” kelimesi ile yakın anlamlıdır Kur’an’da Allah’ın şahsını ifade etmek için “Vech-ullah” (2/115,272, 13/20, 30/37, 38) kavramı kullanılır İnsan şahsının ifadesi için de yine “vechullah”daki “vech” kelimesi kullanılır (2/111, 4/125, 22/10, 30/30, 31/21)
Kişilik bir insanı başkalarından ayıran zeka, mizaç, duygu, karakter, beden yapısı ve kendini ifade özelliklerinin bütünün ortak adıdır “Kim bu adam?” sorusunun cevabı kimliği, “Nasıl bir adam?” sorusunun cevabı ise kişiliği ifade eder İnsanın öznel yanı “benlik”, nesnel yanı “kimlik’tir Benlikte kimliğin uyumu ve dengeli bir hale gelmesine “kişilik” diyoruz Kişiliğin temelleri ergenlik dönemine kadar atılır, gençliğin sonlarında yerleşir, orta yaşlılıkta olgunlaşır
Kişilik özgün bir yapıdır Olgun yaşa ulaşmış bir kimsenin bir başka kimseye benzemesi, onun ile aynı olması için uğraşıp didinmesi, kendi kişiliğini özünden tümüyle değiştirmesi için çaba sarfetmesi boşunadır Çünkü hiç kimse bir başkası olamaz Taklitçi bir kişi olsa olsa, bir başkasının kötü bir kopyası olabilir Taklit maymunlar için faziletken, insanlar için rezalettir, alçaklıktır Allah taklidi değil, tahkiki teşvik eder Herkes kendisini olduğu gibi kabul etmelidir Ancak kişiliğini olgunlaştırmak için ömrünün sonuna kadar tekamül sürecini devam ettirmelidir İnsanın benlik, kimlik ve kişilik sürecindeki tekamül seyrini şöyle örneklendirebiliriz
Bir tohum toprağa düşer; uygun çevre şartlarında çeşitli aşamalardan sonra büyük, gelişir, yeşerir Önce bir fide, sonra bir fidan, sonra da yetişkin bir ağaç olur Ağaç oluşmuş, meydana çıkmış, gelişim tamamlanmıştır, ama her şeyde olduğu gibi tekamül sona ermemiştir Ağaç bir selüloz, bir hidrokarbon bileşiğidir Bu ağaçlardan çoğu bir arada bulununca ormanı oluşturur Belli bir jeolojik evrede, bataklıklardaki ormanlar bataklığa gömülür, yeraltında kalırlar Çevre şartlarının uygunluğunda, birbiri üstüne yığılmış ağaçlar, bir süreç içerisinde önce turbo, sonra linyit, sonra taşkömürü, sonra da antrasit niteliği kazanırlar Geçirilen her aşamada ağacın içindeki istenmeyen değersiz maddeler gittikçe azalırken, sabit karbon oranı da gittikçe çoğalır Antrasit olağanüstü yüksek sıcaklık ve basınç altında yani metamorfizma sonucunda saf karbon olan grafit niteliği kazanır Bir kurama göre de, saf karbondan oluşan grafit, uygun bir ortam içinde ikinci bir metamorfizmaya uğrarsa, “saf karbon kristali” haline gelir Bunun adı artık “elmas”tır Yöntemine uygun olarak kesilir ve bir de parlatılırsa, “pırlanta” elde edilmiş olur
İnsanlar madenler gibidirler Madenin cinsi, kişinin benliğini; işlenilmiş hali kimliğini, mücevher olarak kullanılması ise kişiliğini/şahsiyetini gösterir Kişiliğin oluşmasını, ağacın oluşmasına; kişiliğin tekamülünü de ağacın tekamülüne benzetebiliriz En değerli madenlerin en zorlu ve uzun bir süreç sonunda ortaya çıkması gibi, en olgun şahsiyetler de en zorlu yaşantılar sonucu ortaya çıkar
Bu noktada insanlığın en olgun örnek şahsiyetleri olan peygamberlerin niçin en çok sıkıntı çeken insanlar olduklarını daha iyi anlayabiliriz
Nasıl ki ağacın özü olan hidrokarbon tekamülünü sürdürüp içindeki diğer öğelerden arınıp yontulup parlatılmış saf kristalize karbon olan pırlantaya dönüşebilirse; insanın da tekamülünü sürdürüp içindeki olumsuzluklardan arınıp, kapasitesi oranında olumlu yönde gelişme sağlayabilir
Saf karbon kristali, ancak özünde karbon olan bir şeyin, uygun şartlar altındaki tekamülü sonucu oluşabilir Özü bambaşka olan bir şey (örneğin demir) elmasa dönüşemez Her şey ancak kendi özünde var olan bir şeyi geliştirip ön plan çıkarabilir Bir kişi de ancak kendi yapısına uygun özellikleri geliştirebilir Bu noktada insanın kendini tanıyarak olgunlaşma çabasına girmesi gerekir
Cemaat-Kişilik İlişkisi:
Silis adındaki mineral, tabiatta çok rastlanan bir mineraldir ve genelde istenmeyen, değersiz bir madde olarak kabul edilir Denizlerde, kumsallarda veya eskiden deniz olan bölgelerde kum tanecikleri olarak da bulunur Bu silis hem saf, büyük bir kristal halinde ise “kuvars” adını alır Kuvars, değerli bir süs taşıdır Şahsiyetli insan ümmete ve insanlığa katkılarıyla yararlı olan bir insandır
Bu örneklerde maddenin tekamülünün sürüp belli bir sonuca ulaştığını görüyoruz
Nereye Kadar Şahsiyet Tekamülü?
Tekamülün mutlaka bir sonuca ulaşması gerekmez Önemli olan, tekamülü sürdürebilmektir “İnsan kendini yeterli gördüğü zaman azar” (Alak: 5) Diyelim ki, şartlar elvermediğinden veya zaman yetmediğinden ağaç, sonunda pırlanta olamaz da turbo ya da linyit aşamasında kalır Bu, o kadar önemli de değildir Unutmamalıyız ki, tüm ağaçlar tekamülü sürdürüp sonuçta bir pırlanta olsalardı, ısınmak için kömür bulamazdık Tüm alüminalar saflaşıp metamorfizma geçirip yakut haline gelseydi, yüzde olarak içinde en çok alümina ve silis bulunduran ve insan için yakuttan çok daha hayati önem taşıyan “toprak” oluşamazdı
Benim kişiliğimin ana yapısı çoktan oluştu, ana yapı artık değişmez Ancak ben, beni bilmeye, o yapıyı tanımaya çalışırsam, bilip tanıdıkça da o yapıyla barışık ve uyumlu olursam, kişiliği o haliyle kabullenirsem; işte o aşamada sonra kişiliğimi, içindeki pisliklerden, olumsuzluklardan, çirkinliklerden, kötülük ve yanlışlıklardan arındırmaya çalışır, iyiliklerin yüzdelerini artırır, dış şeklini güzelleştirir, onu yapabildiğimce olgunlaştırıp hizmete sunabilirim
Sağlıklı, güçlü ve dengeli bir kişilik gerekenler:
1 Kendini Tanımak: Kendi gözüyle kendine bakmak, başkalarının gözüyle kendine bakmak, kulluk açısından kendini değerlendirmek kendini tanımanın gereklerindendir
Kendini iyi tanıyan kişi, kendi gerçekleriyle, beklenti ve amaçları arasında doğru beklentiler kurup, güçlerini, yetenek ve imkanlarını iyi kullanmayı başarabilir Bulunduğu durumla bulunmak istediği durum arasında doğru ve gerçekçi değerlendirmeler yaparak, erişilmesi imkansız hayallerin peşinden koşup yeni sürtüşme ve çatışmalara düşmez Her insanda gizli kalmış, ortaya çıkmamış, gelişmemiş bir takım güçler ve yetenekler vardır Kendini tanıyan insan bu güçlerini de keşfeder, geliştirir ve değerlendirir Kısacası insan, özeleştiri yapabilirse, kendini özdenetimden geçirebilirse ve kendini gerçekçi bir şekilde değerlendirebilirse, kendi varlığından kaynaklanan özellikler kazanarak kişiliğini olumlu yönde güçlendirebilir
2 Gerçekçi Yaklaşım: Güdülerin duyurulmasında, beklenti ve amaçların tespitinde ortaya çıkan engellerin aşılabilmesi için gerçekçi yaklaşım gerekir Bütün tutum ve davranışların taslağı düşüncelere çizilir İyi ve doğru davranabilmek, her şeyden önce iyi düşünebilmek, insanın kendi kişiliğini ve yaşadığı çevrenin şartlarını gerçekçi biçimde değerlendirmesine bağlıdır Başka bir deyişle, iyi ve doğru düşünen insanın iç dünyası ile dış dünyası arasında gerçekçi, sağlam ve gerekli bağlantılar vardır
Bu tür bağlantı, insan gelişme ve sürtüşmelerden kurtarır Gerçekçi düşünen insan, engeller karşısında durumu bütün ayrıntılarıyla inceleyip değerlendirebilir Aşılması mümkün engeller karşısında ise yeni değerlendirmeler yapar Ya engeli aşmak için yeni yollar bulur ya da kendi gücüyle aşamayacağını anlayıp gerçeği kabul eder Gerçekçi düşünmenin alışkanlık durumuna gelmesi, kişiyi yersiz kaygı ve kızgınlıklardan kurtarır Bu tür düşünce alışkanlığı ile insan, geçmiş yaşantılarının deneyim ve birikimlerini değerlendirip geleceğe ilişkin geçerli ve doğru kararlar alabilir Geçmişte yapılan hatalardan, karşılaşılan engellerden, hayal kırıklıkları ve bunalımlardan yararlanıp gelecek için sağlam dayanaklar bulur
İnsanın iç ve dış dünyasında sürekli olarak iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış zıtlıkları vardır Gerçekçi düşünen insan bu durumu olduğu gibi kabul eder Karşıt ve çelişik durumlardan yararlanıp yeni bileşimler yapar; sentezlere ulaşır Kötülükleri görerek iyiyi, çirkinliklerden kaçarak güzeli, yanılgıları azaltarak doğruyu bulur
3 İletişim (Duygu ve Düşünce Alışverişi): Kaygı ve kızgınlıktan kurtulmak isteyen insan, her yaşta ve çağda içinde yaşadığı çevrede sevgi, saygı, güven ve özveriye dayanan ilişkiler kurup sürdürmelidir İnsan sosyal bir varlıktır İnsanın yalnız kalması veya yanlış anlaşılması, onun kendisini yeterince ifade edememesinden kaynaklanır
4 Tolerans (Hoşgörü): Tolerans, kişilikten ödün/taviz vermek değildir Tam tersine, kişiliği örselenmekten kurtarmak, gereksiz kaygı, kızgınlık ve öfkeden korumak için alınan tedbirdir
5 Çalışmak ve Yoğun Uğraşlar: İnsanın toplumda bir yeri ve rolü olmalıdır, sorumluluk yüklenmelidir Çalışmanın, işin, uğraşının niteliği ve niceliği ne olursa olsun ilgi ve istekle yapıldıkça insana dirlik ve düzen kazandırır Bedensel ve zihinsel çalışmalar, yan uğraşlar, kaygıdan, kızgınlıktan ve korkudan kurtulmanın en sağlıklı yollarından biridir İnsana bir amaç, umut ve beklenti kazandırır Kişiliği olgunlaştırır
6 Amacı Olmak: “Yaşamak için bir nedeni olan, hemen her nasılı başarabilir” Bireyin işi, eşi, çocukları, arkadaşları ve onu hayata bağlayan önemli varlıklardır Hepsinden de öte varlık sebebini iyi bilmek, yüce bir amaç için çalışmak kişiliğin olgunlaşmasına yardımcı olur Önemli olan amaca ulaşmak değil, bir amaca sahip olmak, bu amaca ulaşmak için çalışmak ve uğraşmaktır
7 Yaşama Sevinci: İstek ve ilgiyle yapılan bir iş, bir uğraş insanın günlük hayatına anlam kazandırır Bunlar günlük hayatın dengeli, düzenli geçmesini sağlar İnsan bu yolla kaygı, kızgınlık ve kuşkunun yerine, daha olumlu duygu ve düşünceleri yerleştirebilir İnsanın tabiata ibretle bakması, insanlara sevgi ile bakması, kişiye yaşama sevinci ve gücü verir
8 Sevgi ve İçtenlik: Sevginin derinliği çou kez kişinin kendisini başkasıyla paylaşma isteğinin derecesi ile ölçülür Önce iki ayrı kişi, iki ayrı “ben” vardır Bu iki “ben” aralarında paylaşılmış bir alanı oluşturabilirlerse ortaya “biz” çıkar İşte “içtenlik” bu alanda gelişir Sevgi ve içtenlik pek çok aşamadan sonra oluşur, olgunlaşır Sevgi duygusu, sevgi eyleminden sonra ortaya çıkar Sevgi ve içtenlikle sömürüye yer yoktur Sevgi, “sahip olmak” anlayışını değil, “olmak” anlayışını gerekli kılar
9 İrade, Bilinç Vicdan, Hayal Gücü: Bilinç, önemli olanla önemli olanın belirleyicisidir İrade, eylemin belirleyicisidir Vicdan, doğru olanla yanlış olanın belirleyicilerindendir Hayal gücü ise empatinin kaynağıdır
Şahsiyetli kişi, bilincini kullanarak önemli işlere öncelik verir, vahiyle terbiye edimiş bir vicdanın sesine kulak verir; kınayıcının kınamasını önemsemez, hayal gücünü kullanarak karşısındaki insanla empati kurar, kendisini onun yerine koyar
10 Acı Duymak: Kişi, acı duymayı, hayatın kaçınılmaz gerçeklerinden biri olarak kabul etmeli ve bunu değişiklik için gerekli bir dürtü olarak görebilmelidir Bireyin mutsuzluğuna neden olan, başka insanlar değildir Duyulan acıdan kişinin kendisi sorumludur Asıl önemli olan, acıyı benimseyip onu geçirmek, zaman içinde gittikçe azaltmak için yapıcı davranışlarda bulunmaktır Büyük değişimlerin kaynağı, acı çekmede yatar Kişi, acı veren olayların her zaman olabileceğini kabul etmeli, ona göre hazırlıklı olmalıdır
11 Hesap Bilinci: Yapılan ve yapılması gerekirken yapılmayan bütün davranışların hesabını vermek düşüncesiyle yaşayan kişiler daha mutedil olurlar Günde kırk defa Din (Hesap) Günü’nün Sahibi olan Allah’a hesap bilinciyle divan duran bir mü’min, tüm davranışlarında bu bilinçle hareket eder
Şahsiyetli insan
Şahsiet, insanın kime ve neye olursa olsun, körü körüne itaati reddettiği ve aklıyla ruhunun üstün değerini kabul ettiği yerde başlar Her insan aynı ilahi eserin tek, benzersiz ve orijinal nüshasıdır İnsanlık âlemi, her sayfası biri diğerine benzemeyen; fakat birbirlerini tamamlayan büyük bir kitap gibidir
Şahsiyetli insan, kendi kafasıyla düşünüp kendi kalbiyle duyan; konuşup susacağı yeri, oturup kalkacağı yeri bilen; kimsenin gölgesi olmayan, kimseye de gölgelik etmeyen, sınırlarını koruyan; beden, zihin ve kalbi arasında denge kurabilen kişidir İnsanları madenlere benzetmiştik Her insanın kendine has özellikleri, madenler arasındaki yapısal farklılıklara benzetilebilir Maden doğru işlenirse, olgun şahsiyetler ortaya çıkarılır
Amacımız, insani benliğimizi İslamî kişiliğe dönüştürmek ve iman amel bütünlüğü sağlayarak beşerilikten insanlığa, insanlıktan müslümanlığa, müslümanlıktan müminliğe, müminlikten muhsinliğe doğru yol alarak insan-ı kamil olmak için çaba sarfetmektir
Şahsiyetli İnsanın Temel Özellikleri
1 Hakkaniyet: Eşitlik ve adalet anlayışına göre dengeli hareket etmektir
2 Kişisel Bütünlük: Kişinin kendisini ve başkalarını aldatmadan inandığı değer ve ilkeler çerçevesinde yaşamasıdır
3 Tutarlılık: Duygu ve düşünceleri davranışa aktarırken her yerde ve her zamanda süreklilik ve istikrarlılık gösterilmesidir
4 Dürüstlük: İlk üç ilkeyi hayatında içselleştiren kişinin özelliğidir Dürüstlük, güvenin de temelidir
5 Onur Eşitliği: Her insan, saygınlık bakımından eşittir
6 Hizmet: Şahsiyetli insan, gücünü insanların hizmetine sunan, hizmeti kendisine şiar edinen kişidir Bir şahsiyet abidesi olan Hz Muhammed “Sizin en hayırlınız, insanlara faydalı olanınızdır”
7 Gelişim: Bu ilke, biyolojik ve psikolojik süreçlerin göz önünde bulundurulmasını gerektirir Şahsiyetli insan, kendini geliştirmeyi hayat boyu devam ettiren bir kişidir
8 Potansiyel: Her insanın bir potansiyeli vardır ve kişi çalışarak bu potansiyele ulaşmalıdır İnsan yaptıklarının toplamı değil, bunun yanında yapabileceklerinin toplamıdır
9 Denge: Şahsiyetli insan; duygu, düşünce ve davranış dengesini kafa, kalp ve bedende kuran insandır
10 Girişimcilik: Şahsiyetli insan, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenerek gücü oranında çalışmayı prensip edinmiştir
11 Dayanışma: Şahsiyetli insanın hayatında, hayatın her öğesi anlamını diğer öğelerle kurmuş olduğu ilişkiden alır

ilkadim
 
KALEM BİTTİ


Ak kâğıt ile kara kalemin sevdaları, şimdi artık camaltı resimlerinde Her kalemle her şey yazılmaz, bilirsiniz Kamış kalem kâğıt üzerinde yazı yazarken tatlı bir cızırtı çıkarırdı Buna eskiler sarîr-i hâme veya kalem feryadı derlerdi

Aşağıdaki mısralar bu sebeple söylenmiş olsa gerektir

Sarîr-i hâmeme siz güldünüz tahayyürle
Kalem feryad eder, ağlar mürekkeb
Beni nâdan eline verme yâ Rab!

O devir hokka ile dividin devri idi O devir kalem efendileri ile birlikte tarihe karıştı

Kurşun kalemde bir ahşap sıcaklığı vardı O, mahrem duyguların süvarisi idi İçten geldiği gibi yazılan, yazılıp da kâğıtla bile paylaşmaya kıyılamayan duyguların

Yaşanılanı yazmak için bire bir idi kurşun kalem Sonra sus payı gibi üzerinde gezdirilen silgi Kalemin derdi içindedir Sahibi sırrı kendisiyle paylaşmış, sırrı onun incecik gövdesine yüklemiştir Taşıyabilir mi o narin gövde bunu? Rüyalarında bembeyaz kâğıtlar görür kurşun kalem Onlarn üzerinde gönlünce gezinip durur Sonra bir yerden sahibi ansızın çıkıverir “Sana güvenmiştim” diye seslenir Kurşun kalem kan ter içinde uyanır

Buna mukabil tükenmez kalem pervasız ve vurdum-duymazdır Ne hürmetkârdır, ne itaatkâr İki parmağım gözüne diye yazıyı âdeta dürte dürte sunar Mahremiyete hiç saygısı yoktur Buradaydı ama karaladım der gibi salananın yerini gösterir

Dolmakalem adının ve görüntüsünün aksine kaprisli bir sevgilidir Her duygu ve düşünce için ayrı tavırlar ister O tavırlar, inceli kalınlı uçlarla dile gelir Her zaman asildir Sahibi için masanın üzerinde daima bir merasim hazırlar Çantayı, çekmeceyi beğenmez o Sürekli cepte gezmek ister

Kalemlere veda Hanım sultanlara dair bir selâm saklasın; Topkapı Sarayı’nda; sedef kamalı yazı takımları Kalem bitti Devir okuma-yazma emirlerinin uygulandığı devir Sılaya hasret yok O hasretten yarına devredilebilecek duyguların barınağı mektuplar da Telgrafın tellerine kuşlar konmuyor! Telefonun tellerine sevgiler özlemler konuyor Bir gönülden bir gönüle tellerin üstünde büyüsü kalır mı kelimelerin?

Aşklar günübirlik; gençlik, sevgilisi için bile eline kalem almaya üşeniyor Postacılar beyannameler, çekler, protestolar ve üç kelimelik bayram kartları taşır Mektup mu? Unutulmuş Yazılacak ne kaldı ki! Memur kafalı daktilo tuşlarından ukalâ bilgisayarlara uzanan bir hükümranlıkta


Fatma Karabıyık BARBARASOĞLU
 
Güzellikten Aşka

Kâinatlar sayfa sayfa, satır satır, kelime kelime ve nakış nakış mânâlarla bezeli muhteşem bir kitap, bir meşher, bir saray; her parçasıyla bütün eşya, her çeşidiyle topyekün hâdiseler de "Daha güzeli olamaz" mazmununu aksettirecek çerçevedeki baş döndüren âhengi, büyüleyen nizamı, göz kamaştıran güzelliği ve en iyi peyzajlardan geçmiş bağ ve bahçelerden daha mükemmel intizamı ve zenginliği ile hassas ruhların başvurup değerlendirecekleri, değerlendirip en engin ihsaslarla şiirleştirecekleri öyle engin ve rengin bir kaynaktır ki, ne müracaat edenler bıkar-usanır, ne o kaynak biter-tükenir, ne de onunla alâkalı sözler ve hikâyeler Doğrusu, "Rabbin, (her biri birer mânidar lafz-ı mücessem olan) kelimelerini yazmak için eğer okyanuslar mürekkep olsaydı, hatta onlara bir misli daha takviye gönderilseydi, denizler tükenirdi de, Rabbin kelimeleri yine bitmezdi"[1] Evet ne zaman, nazarlarımızı makro âlemden enfüsî derinliklerimize, insanî değerler atlasımızdan kehkeşanlara çevirsek, değişik ihsas yollarıyla gönüllerimize akan mânâlar, tıpkı birer mızrap gibi kalb tellerine dokunur ve her dokunuşunda ruhlarımıza hakikat aşkından ne besteler, ne besteler duyurur! Duyurur ve bütün duygularımızı araştırma aşkına uyararak, hislerimizi ilim iştiyakıyla kanatlandırır ve vicdanlarımızda günde birkaç defa, imanın mârifete dönüştüğünü, mârifetin aşk u şevk ufkuna ulaştığını, fizikî mülâhazaların gidip tamamen metafiziğe bağlandığını hissederiz; hissederiz de, insan bütün bütün mâverâîleşip kendi potansiyel derinliklerine ulaştığını, derken nice gizli şeylerin bir bir ayânlardan daha ayân hâle geldiğini daha bir derince duyar ve "Hak'tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhan imiş" (Niyazî) diyerek, varlık içindeki yerini ve konumunu işaretler; işaretler ve ilâhî takdire bağlı mazhariyetlerini gürül gürül haykırmaya durur
Bu ölçüde hakikat merakı ve hak iştiyakıyla şahlanan her ruh, bütün insanî duygularını seferber ederek, her zaman içinde yüzüp durduğu Rahmeti Sonsuz'un o engin lütuflarını daha bir kuşatıcı ve daha bir şeffaf duyup hissetmeye, isimlerinin ışıktan menfezleriyle Zât'ını duyup tanımaya, kendi iç enginliklerinde O'nun kanaviçesinden antika nakışları daha net ve daha renkli görmeye, her lahza mazhar olduğu gizli-açık ihsanların cebr-i lütfî yönlendirmesiyle bir köle-efendi münasebeti içinde hep O'nu anmaya, anmanın da ötesinde hiçliği içinde Sultanlar Sultanı'nın engin lütufları sayesinde değerler üstü değerlere ulaştığı şuuruyla kendini ifade etmeye, yani kendi küçüklüğü çerçevesinde kalarak O'na nisbete bağlı izafî bir ululuğu haykırmaya; âcizliğini, fakirliğini, erişilmez bir gücün, tükenmez bir servetin enstrümanı gibi seslendirmeye ve başkalarının da aynı mülâhazaları paylaşıyor olduklarını düşünüp anlamaya yönelir ve âdeta kendi derinliklerinin tecrübeli bir dalgıcı hâline gelir Sonra da, kendi içinde derinleşip enginleşmesi ölçüsünde duyup hissettiği her mânâyı, anlayıp değerlendirdiği her hakikati başkalarına da duyurmaya çalışır; imanını Hakk'a kullukla seslendirir mârifetini tefekkür ve tecessüslerle besler derûnundaki alâka ve merakı her an daha da derinleştirerek iştiyaka dönüştürür mütalâa ve müşâhedelerinde sürekli hayret ve takdir ufuklarında dolaşır hayret ve takdirlerini kalbin kadirşinaslığıyla rafine ede ede duygu ve tefekkür dünyasını bir aşk çağlayanına çevirir; çevirir de, artık oturur-kalkar yalnız O'nu düşünür O'na vuslat hülyalarıyla dolaşır O'nu arar O'na ulaşmak için yine O'na teveccüh ufuklarını kollar her emareyi bir davet mesajı sayarak, döner yine O'na yalvarır hayatını bütünüyle O'nun huzurunda bulunmaya bağlar ve ağzını açıp bir şeyler söylemek istediğinde yalnız O'nu söyler; söylemeyi de aşarak, âdeta hep O'nunla söyleşir Hatta, bazen bütünüyle his olur, şuur olur, idrak olur ve her nesnenin gülen yüzünde duygularına, göz görmemiş, kulak işitmemiş, insanî tasavvurları aşkın ne ziyafetler, ne ziyafetler sunar!
Aslında, Allah'ın, Zât'ına olan sevgisinin (muhabbet‑i Zâtî) tezahürüne bağlı olarak yaratılan insan, ancak böyle davranmakla yaratılış esprisine uygun hareket etmiş sayılır; yani Allah'ın, Zât'ına ve sıfatlarına karşı olan muhabbeti, insanoğlunda O'na karşı aşk şeklinde tecellî edince, işte o zaman insan, yaratılış gayesiyle buluşmuş olur; böylece her şey de gider, yerli yerine oturur
Aşk, bütün varlıklar arasında insanoğluna ait bir iç kimliktir O, bu kimlikle, çokluk içinde çokluğa takılmadan, güvenle hep öz kaynağına ve merciine yürür her zaman gönlünde par par yanan aşkın ziyası sayesinde gözleri kaymadan, bakışları bulanmadan, sürekli hedefini gözetler-durur Hatta o, sürekli ona kilitlenmiş gibidir; ne mânâların aşılmazlığı, ne de mesafelerin amansızlığı, onda kat'iyen bir duraklama ve inhiraf meydana getiremez Gerçi aşk yolu oldukça çileli ve ızdıraplıdır ama, insan bir kere de o yola girdi mi, artık elemler birer birer lezzetlere dönüşür, rahmet, zahmetin önüne geçer; zehir de şeker şerbete inkılâp eder; hele bir de, gönül gözleri tam açılıp, bakıp gördüğü, temâşâ edip gönlüne nakşettiği her nesnede O'na ait izler, işaretler, mesajlar, değişik tecellî dalga boyunda nurlar görmeye başlayınca, artık onun nazarında izafî bütün ışıklar söner gider; güneşler görünmez olur aylar husufa uğrar yıldızlar, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılıp, karanlıklara gömülür "Arzın üstündeki her şey fenâ bulur gider; ancak azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zâtı bâki kalır"[2] fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da, bu seviyeye ulaşmış bir gönül, bedenin küçük bir mazrufu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün zarfını kuşatır; hatta, istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O'nu duyar, O'nu hisseder beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması türünden husufları bir ölüm ürperticiliğiyle karşılar ve müşâhedesini devam ettirmek için, durmadan farklı lütuf rampaları arar
Âşık, bazen his dünyasında aşk ve vuslatın birleşik noktasını öyle derinden duyar ki, fizikî âleme ait her şey gözünden silinir gider ve bir uçtan bir uca bütün varlığı O'na uzanan yollarda par par yanan ve ufuk ötesine işaret edip göz kırpan çerağlar gibi duyar Bazen de, iştiyakının vuslat ümidine aşkınlığı karşısında, içine kor düşmüşçesine ocaklar gibi yanar, yanar ama, "Yansam da ocaklar gibi, gam eylemem izhar" (M Lütfî) –Elverir ki, düşmesin sineme nâr-ı ağyâr– diyerek, ümit ve şevk karışımı bir ruh hâletiyle, hep iz sürmeye devam eder
Aslında aşk, ne ise odur; o, ne tam bir nâr, ne de nurdur Nâr da, nur da, onun mızrabının dokunduğu tellerden yükselen birer nağme, birer çığlık, birer sevinç, birer hafakandır Aşk, öyle paha biçilmez bir incidir ki, onun gerçek değerini bilenler de, ancak yine onun pazarında elli defa cevahir peylemiş sarraflar olabilir; "Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez" (M Lütfî) Evet, aşkı, tatmayan bilemez bilenlerin çoğu da söylemez veya söyleyemez söyleseler de, onu âşık olmayanlar anlayamaz
Kaderin âşığa belirlediği çerçevede, âşıkta sadece sevgiliye duyulan aşk u iştiyakın helecanları vardır O atlasta her renk sevgiliden bir tenezzül işareti, her hat, her nokta bir sonsuzluk remzi, her motif de bir vuslat çağrısıdır Âşık, kaderinin çehresine her temâşâ edişinde: "Allah'ım, gönlümü yarattığın ve aşkı var ettiğin için Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum Yıllar ve yıllar boyu Mecnun gibi hep iz sürsem ve tecellî pususuna yatsam -uzaklığım, konumum itibarıyla bana ait bir nakîse- işte böyle bir uzaklığı derinden hissedip, hep vuslat diyerek vadi vadi dolaşsam varlığın çehresine saçtığın güzelliklerle yer yer tanışsam; canlı-cansız her nesnede, "Bu da, O'nun ışığının gölgesi" deyip, "Her şeyi tûtiya gibi koklayarak yüzüme-gözüme sürsem" der; her his ve her duygusuyla, ayrı ayrı fakat tek ufuklu olarak O'nu benliğinin her parçasında duymak için çırpınır durur Aslında, böyle davranmayınca da, o ak sevdanın hakkı verilemez ya
 
Derinliklere doğru insan

Muhakkâr bir varlığım” diyorsun ey insan eğer bilsen (Mehmet Akif)
İnsanın en önemli yanlarından biri, onun kendi kendinin şuurunda olması ve kendi kendini kontrol edebilmesi olsa gerek Ne gariptir ki, çoğumuz itibariyle en fazla ihmal ettiğimiz husus da budur
Evet, sık sık kendini kritiğe tabi tutan kaç insan gösterebilirsiniz? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, zaafları-kabiliyetleri, boşlukları-güç kaynakları, kaybettikleri ve kazandıklarıyla her gün bir kere daha yeniden kendini keşfediyor ve kendi derinliklerinde dolaşıyor? Muvakkat bir hayret, geçici bir tecessüsle değil, hatta fenalıklarını deşeleyip kendini aşağılamak suretiyle de değil, belki, benliğini araştırma ve tanıma ihtiyacıyla, nefsini karşısındaki bir kanepeye oturtup, sonra da insaflı, hâzık ve rasyonel bir hekimin hastasını muayene etmesi gibi, onu gerçekçi bir anlayışla ele alan kaç ferd gösterebilirsiniz
Sokrates'in medresesinin alnına yazılı olduğu söylenen ve kendisinin de sık sık tekrar ettiği: “Ey insan kendini bil!” dünya kadar hikmete açık ilim yuvalarında bir bayrak gibi tüllendikten sonra, seyrini bizim tasavvuf mekteplerimizde sürdüren, sürdürürken de, lahut buudlu az bir değişiklikle:“Kendi benliğinin sırlarını kavrayan Rabbini de bilmiştir” şeklini alan bu ulu söz, bilmem kaç kadirşinas yorumcu ve kaç seviyeli temsilciye rastlamıştır? Ben sayılarının çok fazla olacağına ihtimal veremiyorum
Kendinden habersiz kendine yetmezlerin ve kendini keşfedememiş dar ufukların, başkalarını ve başka şeyleri bilmeleri imkânsız; onlar hakkındaki hükümleri de sathî ve tutarsızdır Bir baştan bir başa küre-i arzın temaşası, dağların mehip ve vakur konumları, nehirlerin ebediyyet duygusuyla inleyen çağıltıları, semanın her gün ayrı bir donanma gecesi gibi insanın rikkatine dokunan, onu büyüleyen en sehhâr, en baş döndürücü armonilerden daha sihirli ışık ve derinlikleri sonra bütün bu tenteneli perdeler arkasında sürekli bize ışıyıp duran ve vicdanlarımıza gamze çakan sonsuzluk televvünleri, gerçek manâ ve değerlerini ancak insanın derûnundaki marifet prizmasından geçirilmek suretiyle elde edebilirler Yoksa, levh-i mahfuz tezgâhında dokunmuş şu her biri birer mücessem lafız ve manidar kelimeler mecmuası olan topyekün varlığın bir manâ ifade etmesi şöyle dursun onun kaostan farkı kalmaz
İnsan, dikkatleri üzerine çektiği günden bu yana, sathî ve derinden, kabaca ve hassasiyetle, kuş bakışı ve etraflıca pek çok defa ele alınmış, üzerinde durulmuş fizîkî ve rûhî, cismânî ve kalbî, hissî ve aklî yanlarıyla tekrar tekrar değerlendirilmiş önemler üstü öneme hâiz bir varlıktır Ancak o, bazen, bal-kay-mak gibi şirin, bazen öğürtü hâsıl edecek kadar cıvık ve müteaffin bazen sonsuza açık ve âdetâ nâmütenâhî, bazen aptallığıyla sınırlı ve dapdaracık bazen tevazu ve mahviyetiyle sımsıcak, bazen kibir ve gururuyla takır takır ve yapayalnız bazen olabildiğine sinsi ve hâin, bazen alabildiğine açık, şeffaf ve emniyet buğulu bazen bencil ve ego yörüngeli, bazen diğergam, fedâkâr ve engin himmetli bazen vahşi, mütecâviz ve gaddar, bazen mûnis, hakperest ve merhametli bazen sahte, mürâî ve mütebasbıs, bazen yürekten, muhlis ve dobradop bazen basiretli, müdrik ve bakış zaviyesi sapasağlam, bazen de miyop, aptal ve şaklaban gibi birbirinden çok farklı ve birbirine zıt sıfatlarla karşımıza çıkar Bütün bunlara rağmen o yine insandır ve bu farklılıkların, bu zıtlıkların temelde onun özüyle alâkası da yoktur Temelde onun özüyle alâkası olmadığı gibi, bazılarının zannettiği şekilde onun iç güdüleriyle, korunma insiyakıyla ve üreme sevk-i tabiisiyle de hiç mi hiç alâkası yoktur ve aynı zamanda bunları, insanın, kendi kendini ne yapmak istiyorsa o olduğu (existansializm) düşüncesiyle irtibatlandırmak da kat'iyyen doğru değildir
Ondaki bu televvün; daha yaratılırken her şey olmaya müsâit ve “a'lâ-yı illiyyîn” den “esfel-i sâfilîn”e kadar hem nâmütenâhî yükselmelere hem de korkunç alçalmalara açık hususî fıtratında ve mahiyetine hem ruhânîlik hem de nefsânîlik nüvelerinin yerleştirilmesinde; dolayısıyla da, insan tabiatının ezeliyet hedefli ve peygamber yörüngeli bir gayeye yönlendirilebilmesinde veya yönlendirilemeyişinde ruhundaki insânî cevherlerin idrak edilişinde veya edilemeyişinde özündeki potansiyel gücün sezilip değerlendirilmesinde veya değerlendirilemeyişinde ledünnî derinlikleri araştırılırken kalbin katmanlarına inilişinde veya inilemeyişinde iradenin hakkının verilişinde veya verilemeyişinde şuurun perde arkası sırlarının sezilişinde veya sezilemeyişinde hissin mâverâiliğe yönlendirilişinde veya yönlendirilemeyişinde vicdan mekanizmasının işleyiş keyfiyetinin bilinişinde veya bilinemeyişinde aranmalıdır
Hayatlarını ruhun enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan eksenli sürdürebilenler, yer yer tabiatlarının bir yanındaki tümseklere, fıtratlarının çevresindeki dikenlere takılsalar da hep “a'lâ-yı illiyyîn”e doğru yürürler Bütün ömürlerini beden ve cismaniyetin mahbesinde geçirenler ise, bir girdâbın etrafında dönüyor gibi, her an biraz daha gayyâlara gömülür ve hep “esfel-i sâfilîn” e doğru sürüklenirler
İnsanı sadece aklıyla, şuuruyla, şuuraltıyla, hayvânî ihsaslarıyla veyâ içtimâî temayülleriyle ele alanlar, onun özüyle alâkalı hiçbir şey söyleyememiş, ciddî hiçbir şey ortaya koyamamışlardır Bir şey söyleyip, bir şey ortaya koymak şöyle dursun, onu iyice müphemleştirmiş, muğlaklaştırmış ve âdetâ bir ucûbe haline getirmişlerdir Bu akl-ı evvellerin kimine göre o “düşünen hayvan”, kimine göre, hayatı, sindirim-dolaşım-ıtrâhâta göre programlanmış bir hayatzede, kimine göre de her şeyiyle cismânî hazlara göre plânlanmış, şuuru da, şuuraltı da “libido” mezbeleliği ve insanda öğürtü hissi uyaran cıvık bir varlık
Oysa ki, mahiyetinde; aklında, şuurunda, şuuraltında, içtimâî temayüllerinde önemli birer yeri bulunan insan, bütün bunların verâsında, o ister, kader de yoluna su serperse, dünyada her şey aşılabilecek mahiyettedir ve zaman zaman aşmıştır da Evet o, hem kendini hem de bütün cihanları aşabilecek bir iç dinamizme sahiptir O, eğer cevherinde bulunan o sırlı, sihirli güç ve imkânları, bütün o güçlerin, o kuvvetlerin, o imkânların gerçek kaynağına yönlendirebilse kendini de aşar, fâniliği de aşar ve varlığın kokan, çürüyen, dağılan bütün değersiz parçalarına, değerler üstü manâ ve mahiyet kazandırarak onları ebediyete namzet hale getirebilir
Bugün, göklerdeki yıldırımları avuçlayıp insanlığın istifâdesine sunan, atomun, o küçüklerden küçük dünyasına girip, partiküller âlemine seyahat düzenleyen, milyonlarca sene ötelerdeki âlemlerle diyaloğa geçip, bu uzak mesafelerdeki varlıkları gören, işiten, hatta getirip gözler önüne seren duygularıyla, düşünceleriyle, tasavvurlarıyla, keşif ve icatlarıyla mesafeler üstü mesafeleri aşan insan, kendini hayvanî meralarda aramanın ve özündeki manâ ve muhtevâyı anlayamamanın cezasını çekiyor Onun bütün vahşeti, bencilliği, hak-hukuk tanımamazlığı, ihtirasları, nemelâzımcılığı, rahata düşkünlüğü, rehâvet zaafı bu inhirafında aranmalıdır
Evet o, dünyaları aşan dehasına rağmen, kendini yanlış manâlandırmanın, yanlış yorumlamanın kahrına uğramıştır
 

“Avalîm sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir” (Mehmet Akif)
İnsanı bedeniyle ele alan ve ona cismaniyet buudlarıyla yaklaşan düşünce, protoplazmanın yaratılışından bu güne kadar bütün tekamül vak'alarını, sadece ve sadece biyolojik bir gelişme olarak görmüş, transformizm vadilerinde dolaşmış, evolüsyonla zifaf olmuş; dolayısıyla da insanoğlunu hayvan seviyesine indirmiş, onu hayvanlar arasında aramış ve antropolojiyi de bir ahır, bir tavla nizamnamesi haline getirmiştir
Durum böyle olunca kendini hayvanlardan bir hayvan sayan insanın gâye-i hayâli ve kıymet idealleri, faide, keyif, eğlence, şahsî çıkar, daha doğrusu hayvânî bir mutluluk olacaktır Dolayısıyla da bu fâideyi sağlayan faaliyet türü, bu keyfiyet ve bu neşeyi temin eden teknoloji ve bu cismânî refaha hizmet eden imkânlar insanın değerler listesinin başına geçecek ve hemen her şeyin önünde, her şeye fâik bir hızla gelişecektir Tabii böyle bir değerler nizamı, daha doğrusu bu değerler kargaşası içinde de ne seviyeli bir düşünce insanı, ne azîmli bir ilim adamı, ne de gayretli bir sanatkârın yetişmesi düşünülemez Yetişenler de ya bir kısım şahıs ve kuruluşlara tabasbus ve dilencilikte bulunacaklar veya devlet kapısında asalak durumuna düşeceklerdir Zannediyorum, yakın tarihimiz itibariyle durum hep böyle olmuştur
Bugün, insanımızı kıvrım kıvrım kıvrandıran maddeci medeniyetin, bütün bunalımların kaynağı olduğu bedâhatini inkâr edecek kimse çıkmaz İlmî vak'aları karanlık faraziyeler üzerine kuran fiziğin temellerini sisli-buğulu bir zemine bina eden, plastik sanatlar ve edebiyatta bize ait her şeyi yıkan ve her şeyin içine mutlaka bir parça hezeyan ve cıvıklık pompalayan bin seneden beri “bünyan-ı marsus” gibi devam edegelen bütün ictimaî müesseseleri temelinden sarsan idare ve politikayı korkunç bir yalan ve aldatma arenası haline getiren aileyi toplum bünyesinde bir kanser hücresi şekline dönüştüren evet, bütün bu buhranlar yumağı medeniyetin insanlığa kaybettirdikleri, kazandırdıklarından daha fazla olduğu gibi, bir millet olarak biz de, ona yelken açtığımız günden beri, hiçbir zaman onun getirdikleriyle, götürdüklerinin yerini doldurmamız mümkün olamamıştır
Blokajı tamamen madde olan medeniyet kılıklı bu uygarlık, insanlık için huzur ve itmi'nan temininden daha ziyade, sürekli hırs ve tamâı kamçılamış obur bir “daha yok mu?” sistemidir Daha çok imkân, daha çok istihsal, daha çok kredi, daha çok kazanç, daha konforlu bir hayat, daha müreffeh bir yarın ve daha daha bir sürü şey Doğrusu insan kendi özünü manâlandıramayınca veya yorumlamada yanlışlığa düşünce, her şey kendisi için yaratılan bu muallâ varlık, böyle eşyanın mahkumu oluyor
Faidelinin; güzele, iyiye, doğruya tercih edildiği bir dünyada yaşıyoruz ve zannediyorum, günümüzün talihsiz insanlarının ard arda gelen belalardan bir türlü bellerini doğrultamamalarının asıl sebebi de işte bu Evet bugün, bilimi, tekniği, teknolojiyi olduğunun üstünde değerlerle tabûlaştıran, küstahlaştıran; buna karşılık, dini, ahlâkı, fazileti, estetiği, gereksiz ve lüzumsuz gibi gören gösteren akılsızlık, adeta çağın dehâsı sayılmakta Öyle görülüyor ki, gerçek insânî değerleri alt-üst eden bu çarpık düşünceden kurtulacağımız güne kadar, milletçe yaşadığımız sarsıntılar da, bulantılar da devam edecek
Keşke, gerçek insânî değerlere biraz daha erken uyanabilseydik!
Evet, tarihin katmanlarına altın, gümüş madenleri gibi sinmiş ve onun gerçek buudları sayılan manâ ve ruh, bize, faidenin; çıkarın, keyfin, eğlencenin değerler silsilesinde yeri olmadığını, olsa bile, sıfırın bir kaç milim üstünde olduğunu göstermektedir
Aslında insanı, diğer canlılardan ayıran en önemli hususlardan biri de işte budur Evet, insanın dışındaki her varlık, kendi faidesi, kendi çıkarı ve kâinat dengesi arkasında koşturulur; ancak insandır ki, hem kendini hem de bütün varlığı ve cihanları aşan bir manâ ve ruhu takip eder Hayvanlarda din duygusu, ahlâk endişesi, fazilet mücadelesi, sanat gayreti yoktur Kapıları sadece insan kalbine, insan duygularına açılan bu zümrütten sarayların biricik konuğu insandır Evet o, din ile ikiz olarak doğmuş ahlâkla sarılıp sarmalanmış ömrünü fazilet takibine vakfetmiş ve kendini sanatla anlatmış tek canlıdır en ibtidâî vasıtalarla yapıp ortaya koyduğu basit eserlerden ifade ettikleri manâ ve değerlerle gidip tâ sonsuzluğa ulaşan sanat harikalarına kadar her ses ve soluk, her renk ve çizgi, her şekil ve motif, onun fıtrat menşûrundan dökülen, onun derinliklerinden kopup gelen ona mahsus tayflardır
Bugün, çoğumuz, kudretin mahkumu insiyaklarla meydana gelen örümcek ağına, bülbül yuvasına, arı peteğine, kunduz hendesesine, sivrisinek maharetine, yılan balıklarının uzun ve dolambaçlı seyahatine ve Sevk-i İlâhî ağında daha nelere nelere hayretlerle bakıyor ve dehşete düşüyoruz Oysa ki, asıl hayret edilecek ve hayranlıkla alkışlanacak insandır İnsanın öteler buudlu ufkudur, dehasıdır ve kendi kendini aşmasıdır
Günümüzde çokları, kendilerini zirvelere çıkaracak olan gerçek insânî değerlere karşı kapalı olsalar da bu böyledir ve bunun tam anlaşılacağı güne kadar da kim bilir, küstahlaşan bilim, şımarıklaşan teknoloji ve faidenin dışında hiçbir değer kabul etmeyen medeniyet anlayışımızı daha ne ürpertici trajedilere sebebiyet verecek ve kandan, gözyaşından daha ne seylaplar meydana getirecek!
 
Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek" (Anonim)
Bu öldüren sevdanın hakkını verebilmek için âşık, sürekli gönül yamaçlarında O'nu izler; O'na ait saydığı her ses, her renk, her görüntü arkasından koşar durur; kâh sekerek, kâh emekleyerek, kâh uçarak; ama her menzilde gönül kulaklarıyla O'ndan bir "hoşâmedî" alarak, mecnunların iz sürdüğü gibi, gözlerini gönlünün emrine verir ve mesafelerin amansızlığına rağmen, en aşkın düşüncelerle ve bütün iç ve dış duygularını yolda bulunma hislerine bağlayarak, ruh atlasındaki vuslata koşar O, bir ölçüde aşk u vuslatı beraber yaşadığından, her menzili ayrı bir vuslat koyu gibi tasavvur eder ve bir gün bu kutlu yolculuğun biteceğinden korkarak tir tir titrer "Ne aşk bitsin ne ümit, ne de vuslat arzusu eğer bir gün mukadder olan vuslat bütün bunları alıp götürecekse, o da olmasın" der
Âşığa göre hoş olan, âşık olmak, aşk yolunda bulunmak, vuslat emare ve işaretleriyle yaşamak ve bu duygu tufanını sonsuza kadar sürdürmektir Evet, cayır cayır aşkla yanmak, her vuslat avansıyla tutuşup alevlenmek; alevlenirken de, "mükâfatı aşkın kendisi" deyip, sadece onunla yetinmek; işte gerçek aşk! "Bak şu gedânın hâline / Bende olmuş zülfün teline / Parmağım aşkın balına / Bandıkça bandım, bir su ver!" (Gedâî)
Zaten bu çerçevede olmayan aşka da aşk denmez ya! O, sadece aşkın dedikodusudur Aşk, aşk sözünün edildiği yerlerde aranmamalı O, alevin korla yer değiştirip durduğu yerlerde aranmalıdır Zira aşk, ya içten içe sahibini yakan gizli bir kor veya tahammül-fersâ bir hâldir ki, gönüle düşünce, alevi her yanda hissedilir Bu öyle bir alevdir ki, fitili de, yine onun gizliliğine emanettir Sır urbalarını atıp âlüfteleşen söze sermaye, felsefeye malzeme olan aşk, aşk değildir; o, aşkın ölgün bir resmidir Gazellere dökülen, bestelerin emrine giren ve onlara kul-köle olan aşka ait mırıltılar, sadece onun birer aks-i sadâsı ve kitaplarda anlatılanlar da, birer kaba tarifidir Onu gönül evinde gizli tutmasını bilenler: "Âşığım der isen, belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip, âhından ağyârı âgâh eyleme!" (Meçhul) der; içlerindeki bu fırtınayı kendilerinden bile gizlemeye çalışırlar; evet aşk, insan gönlünde ona ait her şeyi yakıp kavuran "lâ mekânî" öyle bir ateştir ki, ona, bu hâliyle ne semavî diyebiliriz, ne de arzî Semavî olan iştiyak bir Cennet sevdası ise, âşık, ona gönül bağlamayı Sevgiliye vefasızlık sayar; arzî olana gelince, onun hiç mi hiç alâkası yoktur Tahtını cismaniyet üstüne kurmuş, bütün oyunları göze cilve mecazî aşk, liyakat ve talep dengesi açısından aşk mesleğinde hilâbe (alış-verişte aldanma) sayılmıştır
Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, arzı da semayı da, doğuyu da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur ki, tecellîsi nur, içi buğu buğu huzur ve çevresi de, Sevgili kokusuyla buhur buhurdur Evet, aşk ateşiyle tutuşmuş yanan bir gönül, sürekli bir buhurdanlık gibi tüter ve âşığın iç dünyasının her yanına sevgilinin kokusunu duyurur; tabiî, sırdan anlayan çevredeki sırdaşlara da O, yer yer kendi içinden: "Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost / Bülend âvâz ile dersin, bakın deryada yangın var!" (Sûzî) der ve bu iç çığlıklarla nefes almaya çalışır; zaman zaman da: "Ey sâkî, aşkın oduna yandıkça yandım, bir su ver; / Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver!" (Gedâî) sözleriyle âh u efgânını gönül tellerinde seslendirir Ve vuslat çağrılarıyla inler; inler ama, hiçbir zaman da canını aşka adamadan geri kalmaz Zira, gerçek âşığın nazarında aşktan başka her şey bir abes, aşk çığlıklarının dışındaki her feryat da mânâsız bir sestir
Aşk, mekânda mekânsızlığın, zamanda zamansızlığın en doğru şahididir O, gökler ötesinden insanın kalbine salınmış ateşten bir zincir, bu zincirle bend olmuş kimseler de, aşkın azat kabul etmez bendeleridir Yansalar da, o zincirle bend olmuş olarak yanarlar ve öleceklerinde de yine aşk oltasında ölmeyi düşlerler Onlar, aşksız yaşamayı ömürden saymaz; aşksız geçen günleri de, heva ve heves rüzgârlarıyla savrulan hazan yaprakları gibi görürler Aslında âşık öyle bir canla içli-dışlı olmuştur ki, gün gelir, baharlar hazana teslim olur Renkler, siyahlara bürünür, ölüm türküleri söylemeye durur Gençlikler iki büklüm olup gider, yaşlıların peykelerine oturur bütün güzellikler, tıpkı duvarlardaki tablolar gibi matlaşarak, birer hatıra çerçevesine dönüşür, ama o can, bütün canlara can katar hazanı alevden renklerle tutuşturur yaşlılığa karşı gençlik iksiri ve çürüyüp giden canlara da hayat olur
Gerçek aşk, sadakat enginliğiyle derinliğini bulan aşktır Henüz sadakat ufkuna ulaşamamış bir aşk, içi her türlü zenginliklerle dolup taşan bir mağazanın umumî muhtevasını iyi bir vitrinle sergilemeye benzetilecek olursa, sadakatle oturaklaşmış bir aşka da, nâmütenâhî zenginliğine rağmen vitrinleri kapalı bir hazine nazarıyla bakabiliriz Evet, sadakatle derinleşmemiş aşk, içindeki kaynamaları dışa taşan köpüklü bir derya, sadakatle gerçek derinliğine ulaşmış aşk ise, içinde renklerin, seslerin eriyip gittiği bir umman gibidir O ummanın derinliklerinde ne renge rastlanır, ne dalgalarla karşılaşılır, ne de bir homurtu işitilir O, derinliği kadar sessiz, zenginliği kadar da renksiz -bu, bütün renkleri birden ihtiva eden bir renksizliktir- ihtişamı ölçüsünde de gürültü ve şovdan uzaktır
Bu nokta, aynı zamanda "hüsn"ün eksiksiz aşka, aşkın da huy, tabiat ve sorumluluk duygusuna dönüşmesi noktasıdır ki, bu noktada, bir taraftan, varlıktaki iç içe âhenk, iç içe mânâ ve iç içe güzellikler his, şuur ve idrakin hassas imbiklerinden geçe geçe, kalbin kadirşinas değerlendirmelerine bağlanarak aşka, iştiyaka, cezbeye, incizaba mecralar hâline gelir; diğer taraftan da, bu güçlü alâkalarla âşık gider, bütün benliği ile mâşuka bağlanır ve onun emrine girer Hz Mevlâna, bu hissi ifade sadedinde:
" Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, kul oldum
Kullar, hürriyete kavuşunca sevinir ve mesrur olur;
Ben, Sana kul olduğumdan dolayı şâd ve mesrurum" der
İmanını mârifetle bezeyemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz Mârifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında can çekişir durur Aşk ve muhabbeti Sevgiliye ulaşma yolunda kulluğa bağlamayanlar da, sadakatlerini ifade etmiş sayılmazlar Bu mülâhazalarımızı, aşkta zirve, ibadet ü taatte şahika büyük kadın, Rabia Adeviye'nin sözleriyle noktalayıp, konuyu bağlayalım:
"'Allah'ı sevdim' diyorsun; sonra da, O'na isyan ediyorsun Yemin ederim ki, bu anlaşılması zor, tuhaf bir tavır Eğer sen gerçekten O'nu sevseydin, O'na itaat ederdin; zira seven, sevdiğine kul-köle olur ve itaat eder"
 
Geri