Bir öğle sonrasıydı. Filizlerde pencerenin önündeki sedire oturmuş dışarıya bakıyordum. Sallal Ali bağırarak evinden çıktı. İçerde başlattığı kavgayı dışarıda da sürdüyordu. Karısı "güzellik" demiyor. "ermişlik" demiyor, eline ne geçerse arkasından fırlatıyordu. Onlar dışarıda kavgalaşırken Filiz içeride gülünç şeyler anlatıyordu annesine. Gözüm dışarıda, kulağım onun anlattıklarındaydı. Ben de güldüm anlattıklarına. Ağzından salyalar akarak evinden çıkan Sallal Ali, kendisine güldüğümü sanrak bana döndü; öfkeyle "Kürt! Kürté diye bağırdı. Sallal Ali'nin beni "Kürt" diye aşağılamasından sonra, Filiz'in gözünde Kürtlüğüm tescil edilmişti. Bir şeyler sormak istiyor, sıkıntıdan yüzü kıpkırmızı oluyor, terbiyesi el vermediğinden soramıyordu. Bir gün dayanamadı, sordu. Adnan, öyle bir laf dolaşıyor, sen kürt müsün? İçimden gülmüş, şaşırtıcı yanıtlar verme huyum tutmuştu. "Nasıl desem bilmiyorum, sana söylemek istiyordum; ama beni terk etmenden korktuğum için bugüne değin gizledim. Ben Kürt'üm, Kürt'ün de kuyruklusuyum" dedim. Üzüldüğünde dudakları seğirirdi. Aynı şey oldu; dudaklarından seğirmeler geçti, Rengi kaçtı, Ağzını açıp bir şey söylemedi. Yemeklerden sonra ellerim, yıkarken elinde havlu, yanı başımda beklerdi. O günden sonra havlu elinde ellerimi yıkayadurayım, uzaklaşıp beni arkamdan seyrediyordu. Arkamda kuyruk aradığını seziyor, içimden gülerek onu merakta bırakmak istiyordum. Arkamda bir uzantı görmemişti ama kuşkudan da kurtulamamıştı.