Öncelikle bazı hususların altını çizmek gerek. Osmanlı yüzyıllar boyunca tutarlı ve mutlak bir çizgiyi takip etmiş bir imparatorluk değil. Pek çok paradigma değişikliği yaşamış ve kendi meşru zeminini inşa ederken pek çok husustan faydalanmış bir imparatorluktan bahsediyoruz. O sebeple Osmanlı'nın "Türk"e karşı tek ve mutlak bir görüşü var diyemeyiz. Bu noktada bir diğer tartışma doğuyor, Türklük. Türk'ler, Orta Asya'nın steplerinden modern dünya devletlerine kadar kendinilerini boyları üzerinden tanımlamış bir millettir. Bunun yansımasını bugün Kırgız'larda, Kazak'larda ve Özbek'lerde pekala görebiliyoruz. Nitekim Osmanlı da bilhassa kuruluş dönemi denilebilecek dönemde kendini Türk olarak değil, Oğuz olarak konumlandırmıştır. Bu konumlandırmayı da doğal akışında değil, kimi tarihçilerin iddia ettiği üzere tarihe müdahale ederek bir anlatı inşa etmek suretiyle gerçekleştirmişlerdir zira kendilerini Oğuz olarak görerek ve bu pozisyonda konumlandırarak bir meşruiyet elde etmeye çalışmışlar ve neticede başarılı da olmuşlardır. Osmanlı'nın meşruiyetini Oğuzlara dayandırmaya çalışması boşuna değil zira Anadolu, daha ilk akınlardan itibaren Oğuz'larla dolmaya başladı ve bir noktada onların desteğini almak önem arz ediyordu. Öte yandan bu Oğuz anlatısının inşası kabaca 15. yüzyıl dolaylarına dayanıyor. Bu dönem bir imparatorluk zemininin atılmaya başlandığı dönem aynı zamanda. İstanbul'un fethi ile hem Roma geleneği hem de Oğuz geleneği üzerine inşa edilmiş bir imparatorluk anlatısı artık iyice kurumsal bir meşru zemin haline geldi. Bütün bunlar bağlamında Osmanlı, Türk değildi veya Osmanlı Türklere karşı mesafeliydi/kendini öyle tanımlamadı vs. demek yanlış bir bakış açısı. Bunları diyebileceğimiz kırılma tam olarak bu dönemden sonra yaşandı. Yeni bir soylu saray sınıfı doğdu. Yeni saray sınıfıyla yeni bir saray kimliği ve dili inşa edildi. Sarayda yeni bir kimlik inşası sürerken Anadolu Oğuz'ları ile saray arasındaki mesafe epey bir açılmaya başladı. Bu mesafe sosyal ve kültürel anlamda öyle bir noktaya erişti ki artık saray, kendini doğuran o Oğuz geleneğine neredeyse taban tabana zıt bir anlayışın hakim olduğu bir yer haline geldi. Nitekim halk, hem edebiyatıyla hem sosyal yaşantısı hem de inançlarıyla artık sarayın yaşadığından bağımsız ve sarayın ihtiyaçlarını karşılamak dışında önemsiz bir hale geldi. Ölmesi gerektiğinde öldü, sarayı doyurması gerektiğinde doyurdu. Nihayetinde saray o önemsiz kesime de bir kimlik inşa etti ve imparatorluğun neticesi olarak Anadolu'nun Oğuz'ları artık Oğuz/Türkmen/Türk vs. değil, reayanın bir parçası haline geldi.
Doğru. Güzel anlatmışsınız hocam.
Ben kuruluşundan bahsettim birazcık, siz ise sonraki olan bitenleri anlatmışsınız.
Ama bu biraz zaruriydi gibi geliyor bana. Dediğiniz gibi İstanbul'un fethinden sonra imparatorluk bilinci (geçmişteki o büyük Roma İmp. gibi olma hayali) daha fazla artmış olmalı.
Hanedanlık olayı da doğru. Buna benzer şeyleri Çin İmparatorluğu ve onun hanedanlık sülalesinde. Japon İmparatorluğunda, İngiliz, Fransız, hatta ve hatta o Roma İmaparatorluğu'nda bile görüyoruz. İşin doğası gereği böyle bir süreç işliyor demekki, bir devlet imparatorluğa doğru evrilince. Sonuçta merkezi bir otorite ve monarşi yönetimi var.
Ve ülkeyi kuran milletten (Oğuz Türkleri) sonra, işin içine bir sürü başka kültüre, dine, ait başka milletlerde dahil oluyor. Ortak bir zemin ve bir ekosistem oluşturmak zaruri yani, bütüüüünn o devasa coğrafyada hüküm sürebilmek için.
Hanedan, Türk kimliğininden öte İslam medeniyetini birleştiriciliğini vurgulayarak, diğer müslüman etnisiteyi kontrol edebilmiş.
Ve aynı Roma İmparatorluğu'nun bir benzeri olduğu görüşüylede, diğer gayrimüslimler kontrol edilebilmiş. Çok uluslu olmasına rağmen tüm etnisiteye özgürlüklerinin verildiği bir yapı olunduğu bütün gayrimüslimlere aşılanmış. Onlarda bu ekosistemde önemli makamlara gelebileceklerini bilerek sorun çıkarmadan yaşamışlar.
Yunan, Bulgar, Romen, Sırp, Macar, Hırvat, Gürcü, Ermeni vs. vs.
Mesela Sultan Süleyman'ın veziri İbraim Paşa aslında Rum kökenliydi. Bazı kriterler olsa da (müslüman olmak gibi) bir sürü yüksek mertebe devlet adamı yabancı kimselerden olabiliyordu.
Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımı bütün dünyada popüler olmaya başlayınca Osmanlı'da isyanlarla çok uğraşmış.
Yunanistan'ın ayrılışı.
Bulgaristan'ın ayrılışı.
Balkanlardaki diğer ayrılışlar.
Ve malesef Birinci Dünya Savaşı yüzünden Arap coğrafyasındaki hüküm sürme olayınının sonlanması.
Yinede devlet, ilk kurulduğu yerde, Anadolu'da kabuğuna çekilerek güçlü kalabildi.
O kadar ağır darbe almasına rağmen. Hani deriz ya yedi düvel birleşmiş üstümüze gelmişler diye.
Harbiden Osmanlı son dönemlerinde, tamamen bitirilmek için, o dönemin dünyadaki en büyük ve tek büyük gücü olan Britanya İmparatorluğu ve yancısı Fransa tüm gücüyle Osmanlı'ya saldırdı ona rağmen yıkamadılar. (Çanakkale Savaşı'ndaki aylar süren insanüstü direniş ve zafer).
Fırsattan istifade, 300 yıl dinlerine ve dillerine ,özgürlüklerine zerre karışmadığımız Yunanlılar ve Yunanistan Krallığı'da, Anadolu'ya işgal harekatı başlattı.
Her yerden düşmanların saldırdığı o korkunç dönemde bile onları Ege'ye geri püskürtebilmeyi başardı Türkler.
Yani bildiğin denize döküldüler.
Öyle böyle 1923 yılına kadar varlığını sürdürebildi Osmanlı.
Sonrası ise başka bir serüven, başka bir macera.
Ben Türkiye'yi, Osmanlı'dan bile muazzam güzel bir ülke olarak görüyorum.
Modern bir devlet. Daha iyi yerlere gelmeye müsait sisteme sahip.
Atatürk bence gelecekte bir gün Türkiye Cumhuriyeti'nin çok iyi yerlere geleceğini düşünüyordu ve ona uygun bir sistemle kurdu Türkiye'mizi.