Günlük Litürji Tonlamaları

🕒 Konu sahibi 4 saat önce aktifti
Kimse, seni sen olduğun için sevmeyecek. Herkes seni, seni sevmenin onlara ne kadar yakışacağını düşündüğü için, yani kendileri için sevecek. Ve bu da demek oluyor ki, insan böyle yaparak yine kendini sevecek. Sen hiç sevilmemiş olacaksın hikâyenin sonunda.


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
 


-Zavallı piçler. Ne için savaşacaklarını bilmiyorlar.

+Diego, bilmemeleri gerekir..

Mick Davis, Modigliani (2004)
Fotoğraf: Ken Loach'un 1995 yapımı, “Land Of Freedom” (Ülke ve Özgürlük) filminden.
 


Köşeye çekilip duruluyorum birden bazen. (tam bu aralarda.) Akmış yağmurun kirlettiği camın arkasında kalıyorum. (insanlardan hep bir adım geri.)
Bugün mü yarın mı diyorum ama aklım dünde. (zamanı sadece 4. boyut olarak bildim hayatta)
Suretim sıfatım rüzgara emanet, nasıl çarpıyor soğuk. (peşkeş çekilmiş bir hayatın nicesindeyim?)
Sağım solum diyorum, donuyorum. (iki yakasını göğsüme bastırırken montun.)
Akşam kalıyor tepemde, ben yine üşüyorum.
Bir köşeye çekiliyorum. İştahım hep sütten kesilmiş velet.
Birkaç paranteze saklıyorum. (yine birkaç şeyi.)
Ne başıyım cümlelerin ne sonu.
Yeşilin bir tonu diyorum yeterdi, ton'larca yükle koşuyorum, ne bir ağıt ne de bir trajedi.
 
Çok yakında düşüş.. Ama korkma.
Düşmek aynı uçmak gibi.
Sadece varış yolu daha kesin..

Sherlock Holmes
 
Bazı insanlar kendi güneş sistemlerinde yaşarlar; onları orada ziyaret etmek gerekir.

Nietzsche

 
-Çocuk neden sakat abi?


Doğuştan... Doğuştan denmez aslında. Hamileyken babasından ağır bi dayak
yemiş.

- Babası nerde?

- Sinop’ta

- Hapishanedeki? Geçen gün Uğur abla'yı hapishaneye giderken gördüm...

- Sevgilisi...

- Onun için mi bu şehirdesiniz? Ha?

- Uzun hikaye karışık... Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik, hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu, anasıyla yoksul, perişan... Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. Bi de Zagor vardı. (Burda müzik girer) Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filimciydi Yeşilçamda. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı... Sonunda, o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... Nikahlandık. İki taksi, bi dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bi gün bu o'rospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi
o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bi soruşturma... Dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor da koftiden içerde o sıra. Bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim
içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyo. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım, çaresiz evlendik ötekiyle. O ara, Zagor içerden çıktı. Sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı, bi sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi o'rospu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bi daha duyduk ki, iki kişiyi deşmiş Zagor: Biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün, beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle... Önce öldü dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo.Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... Ama bu sefer başka güzel o'rospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi para lazım, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. İlerde öderim dedi. Esnafız ya bizde, “Nasıl?” diye sormuş bulunduk. O'rospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. İçime bişey oturdu, ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! İşte o gün bu günden beri bu o'rospuyla, tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. Ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. O'rospu da peşinden. Sonunda dayanamadım: Ben de onun peşinden... Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyo hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyo milletin altına. Gel dönelim diye çok yalvardım. Evlenelim, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. Kancık köpek gibi izini sürüyo itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. Doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyo. Yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo, başka bişe demiyo. Sinop’ta oluyo bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor, bi isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip, Diyarbakır cezaevi'ne postalıyorlar. Çok geçmeden, bizimki depreşiyo gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol... Herif, kafayı yiyo tabii. Dönünce bi dayak buna: Eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyo. Uzun zaman anlaşılmamış. Ortaya çıkınca, bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. Çocuğu da alıp, vın Diyarbakır’a, Zagor’un peşine. Allah'tan herif, delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. Ben, o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. Epey bi zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bi gece bi büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bi ara gözümü açıp baktım: Karlı dağlar geçiyo. Bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, Diyarbakır’a geldik diyo. Baktım,
sahiden Diyarbakır’dayım. Bi soruşturma... Kale Mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? Görünce hiç şaşırmadı. Hiç bişey demedik. O gece, oturup düşündüm. Oğlum Bekir dedim kendi kendime,
yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte. Hııh!

Zeki Demirkubuz/ Masumiyet
 
Sen arkana bakma, yaşam adaletli değil. Uzakta gülüyor gözyaşların, yeterince hızlı koşamıyorsun..

Umay Umay

 
Yalnızım.
Gündüzler, geceler boyu yalnız,
Ne elimden tutan dost, ne yüzüme gülen kız
Dolaşıp durduğum sokaklar ıssız.

Sokaklar unutturmaz yalnızlığımı,

Bekarım.
Beklemez yolumu penceresinde karım.
Ne bir türkü duyarım bekar odamda ince
Ne dağınık eşyama değer kadın eli
Ne olurdu her akşam eve gelince
Masal gözlü bir çocuk 'Baba' desydi.

Rüyalar unutturmaz bekarlığımı

Çirkinim.
Usandım tek başıma türküler çağırmaktan
Biliyorum güzel değil gözlerim, dudaklarım
İçinizden çıkıp gitsem bir gün diyordum
Başladığım bütün türküler yarım
Öyle bakmayın yüzüme kahroluyorum...

Türküler unutturmaz çirkinliğimi...

Üstelik şairim bilemezsiniz
Her akşam rüzgar gibi sokaklara düşürek
Elleri ceplerinde birisi gezer
Bir yürek taşı gögsünde duygulu, ürkek
Ceylan Yüreğine benzer

Mısralar anlatmaz şairliğimi.

Yavuz Bülent Bakiler .

( üstelik bu adam şair )
 


“Seviştik.
Evet, bu bir günah.
Bilirsin, Tanrı her şeyi görür.
Sanırım orada durup saatlerce bizi izledi.
Ama şuna eminim ki, ikimizden biri olmayı her şeyden çok isterdi.”
 


"Kutsal kitabı okumuş olsaydın bir şey dikkatini çekerdi. Tanrı önce Adem'i yarattı, sonra da cenneti. Daha sonra Adem'i cennete koydu. Adem cennette olmasına şaşmıştı, bu ona doğal gelmemişti, değil mi? Havva'nın durumu başkaydı. O Adem'den sonra yaratıldı. Cennet'te yaratıldı. Cennet'in yerlisi. Sonra ikisi de cennetten kovulduklarında bu Adem ve Havva için aynı şey değildi. Adem ilk çıkış noktasına geri dönüyordu. Havva ise tersine doğduğu ülkeden sürgün edilmişti. Eğer bunu unutursanız, kadınlardan yana hiçbir şey anlayamazsınız. Kadınlar cennetin sürgünleridir…"

Michel Tournier
 
Kanunlara saygılı olmamı bekliyorlar. O zaman kanunları saygılı yapsınlar..
Suffragette (2015)

 
1972 yılının 8 Haziran günü Kuzey Vietnam'da bir tapınakta saklananların üzerine Amerikan uçağından dört napalm bombası atıldı.
Sağ kalan çocuklar, elbiseleri, saçları, vücutları yanık içinde, çığlıklar atarak kaçışırken, foto muhabiri Nick Ut kendisine Pulitzer ödülünü getirecek olan kareyi çekti.
Ortada, çığlık çığlığa koşan çıplak kız, Vietnam Savaşı'nın bütün dehşetinin isimsiz simgesi haline geldi. Amerika'yı dünya kamuoyunun önünde güç durumda bırakan, kendi ülkesinde protesto gösterilerine yol açan bir simge.
1982'de bir Alman gazeteci fotoğraftaki kızın peşine düştü. Kızın adının Kim Phuc olduğu ortaya çıktı. Bütün vücudu yandığı için Saygon'da 14 ay hastanede yatmış, yanık derisi ayıklanırken her seferinde acıdan bayılmıştı.
İleri bir yaşta, kocasıyla gittiği Moskova dönüşü siyasi mülteci olarak Kanada'ya sığınmıştı. O günlerde 34 yaşındaydı, evliydi, 3 yaşında bir oğlu vardı. Astım ve şeker hastasıydı, sık sık migren krizi geçiriyordu. Vücudunun her yerinde silinmek bilmez yaralar taşıyordu, cildi nefes alma yeteneğini kaybetmişti ama yine de "ne talihliymişim ki yüzümde en küçük bir leke bile yok." diye avunuyordu.
1995 senesinde Washington'da Vietnam Savaşı'nı anmak için bir tören yapıldı. Kim Phuc da oradaydı.Konuşması için kürsüye çağırdılar:
"-O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona geçmişi değiştiremeyiz derdim. Ama bugün de yarın da barışa hizmet etmek için elimizden geleni yapabiliriz..."
Konuşması bitince kürsüden ayrılıyordu ki, eline bir kağıt tutuşturdular. Göndereni işaret ettiler. Kim Phuc önce dönüp adama baktı. Adam orada öylece durmuş, eli ayağı titreyerek Kim Phuc'a bakıyordu. Sonra elindeki notu okudu: "Kim, o adam benim!" yazıyordu.
8 Haziran 1972 günü, Vietnam'daki o tapınağa napalm bombası atan uçağın pilotu John Plummer'di orada duran. Savaştan sonra yıllarca kendine gelememiş, ne yapacağını bilememiş, din adamı olmuş, o küçük kızın resmini gazeteden kesip sürekli cüzdanında taşımıştı.
Kim Phuc bir an adama baktı, sonra kollarını açarak ona doğru koştu.
Hangisinin yarası daha derindi dersiniz?


 
Bir zaman gelecek ve şöyle söyleyeceksin,

Bir zamanlar herkesin beni beğenmek zorunda olduğuna inandım, ama şimdi bu inanç artık yok.
Bir zamanlar, özgür olmak için, olabileceğim en iyi insan olmam gerektiğine inandım, ama artık inanmıyorum.
Bir zamanlar, öncelikle dünyada yapmam gereken her şeyi
yapmak zorunda olduğuma ve sadece bunu yaptığımda ve tatmin olduğumda dikkatimi Öz-araştırmasına çevirebileceğime inandım.
Bir zamanlar buna inandım.
Bir zamanlar, beni mutlu etmenin,
bir başkasına bağlı olduğuna inandım.
Sanki aradan çok zaman geçmiş gibi.
Bir zamanlar değersiz olduğuma inandım,
ama şimdi bunun saçmalık olduğunu görüyorum.
Bir zamanlar hazır olmadığıma inandım,
ama şimdi bunun doğru olmadığını görüyorum.
Bir zamanlar daha fazla alıştırma, daha uzun meditasyon yapmak ve daha samimi olmak zorunda olduğuma inandım,
ama bunun böyle olmadığını gördüm.
Hayat o kadar da yorucu veya acımasız değil.
Gerçek olmayan bir sürü şeye inandım.
Sonra, olduğum özgürlüğü hiçbir şeyin engellemediğini fark ettim.

Mooji
 
tanrı aşkı yarattığında çoğu insana yaramadı
tanrı köpekleri yarattığında köpeklere yaramadı
tanrı bitkileri yarattığında eh işte.. idare ederdi
tanrı nefreti yarattığında standart bir hizmete kavuştuk
tanrı beni yarattığında beni yaratmış oldu
tanrı maymunu yarattığında uyuyordu
zürafayı yarattığında sarhoştu
uyuşturucuları yarattığında kafası kıyaktı
ve intiharı yarattığında bunalımdaydı

senin yatakta uzanmış halini yarattığında
ne yaptığını biliyordu
sarhoştu ve kafası kıyaktı
ve sonra dağları ve denizi ve ateşi
aynı anda yarattı

bazı hataları oldu
ama senin yatakta uzanmış halini yarattığında,
tüm Kutsal Evren' in üzerine boşaldı..

Charles Bukowski
 
Kendimi sana sarıp meşgule almak istiyorum! :kabadayı::sırıt::cvcv:
 
Geri