Leben ist wie ein Zeichen, nur ohne Radiergummi ·♡♥ ·

Konu sahibi son olarak 4387 gün önce görüldü
Aşk Nedir?



Elle tutulmaz gözle görülmez bir şey diye tanımlarsak aşkı, o zaman yaşanan somut acılar, güzellikler neyin nesidir?
Tek başına aşkı tanımlamak her şeyden soyutlamak mümkün mü?
Hayır!
Ama şu var ki; aşk artık plastik gibi bir şey günümüzde... Her ne kadar farkında olmasak da, dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş, aşkın etrafını da sardı sarmaladı...
Aşk aslında hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir!
Ve bu yüzdende kalpleri ne zaman ele geçireceği belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun* hükümdarlığına giriverirsiniz.
Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır.
Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek bile yoktur.
Sevdiğiniz zaman akan sular durur! Küçücük bir çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili "tek"tir.
Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer, aşkın sırrını da çözerdik elbet.
Ama o zaman aşkın insanı alıp götüren o büyüsü de tamamen kaybolurdu.

Aşk, hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortaklığıdır!
Aşk, hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına, en soylu başkaldırıdır.
Ondan korkup kaçmak seviyorum diyene yakışmaz. Bu karşınızdakine haksızlık, kendinize de saygısızlık olur.
İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmese de, acı çekeceğini hissetse de, yarın terk edileceğini bilse de, ailesini karşısına alacağını bilse de taviz vermemeli aşkından! "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere ve şartlar ne olursa olsun sahip çıkabilmeli sevdiğine!
Aşk iste o zaman aşktır.
Bunun doğrusu yanlışı yoktur.
Çünkü doğru olan "aşk"ın kendisidir..!

Aşkın zamanı da yoktur.
Herhangi bir yerde, herhangi bir zaman diliminde, her halükârda ve hep hazırlıksız yakalar sizi...
Evli olmanız ya da bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız, bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umurunda değildir.
O yüzden aşk bazen, bütün bunlara dayanabilme yetiniz, tek başınıza karşı gelebilme yürekliliğinizdir.
Bazen de yepyeni hayata geçebilmenizin tek yolu!

Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de belli değildir.
Fazla vakti yoktur bazen, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur.
Deliler gibi seviyorsanız, bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya tahammülü öylesine zordur ki aşkın..
Ama seviyorum deyip aslında sadece ve sadece kendini kandıranlar içinde bir o kadar kolay..!

Aşktan kaçmayın ve aşktan değil, aşkın kaçmasından korkun.
Doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı!

Hayat kocaman bir yalansa madem...
O zaman bu kadar sahteliğin içinde doğru olan tek güzellik SEVMEKTİR!

Evet...
Aşk hayata karşı işlenilen "en doğru suç ortaklığıdır"...
Gerçek aşk cesaret ister, kocaman bir "yürek" ister...

Evet...
Aşk hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en "soylu" başkaldırıdır!

Evet...
Ondan korkup kaçmak gerçek sevene, seviyorum diyene yakışmaz!
Gerçek aşk, cinselliği karşınızdaki ile herhangi bir şekilde tadıp, doyuma ulaştığınızda, onu inkâr etmek demekte değildir...

Unutmayın ki;
Gerçek aşk zor olandır...
Gerçek aşk bekleyendir...

Siz siz olun;
Sakın sizi sevene haksızlık etmeyin.
Aksi takdirde bir gün gelir vebalini ağır ödersiniz...
 
Aşk iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. BEKLENTİDIR.
Aşk delicesine flört ederken yanındakinin hiçbirşey yapmama özgürlüğünü saklı tutmaktır. SAYGIDIR.
Aşk zaaflarınız olduğunu ortaya çıkarır. KABULLENMEKTİR.
Aşk şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. SABIRDIR.
Aşk saçlarda başlayıp topuklarda biten gezintidir. KEŞİFTİR.
Aşk sevişelim demeden sevişmek, yanındakinin ne istediğini bilmektir. ANLAŞMAKTIR.
Aşk korumaktır. SORUMLULUKTUR.
Aşk ciddi bir tokalaşmayı kıkırdamaya dönüştürmektir. MİZAHTIR.
Aşk "durma yoksa seni öldürürüm" lafını duymaktır. ŞEHVETTİR.
Aşk sevgilinizin ne olduğunu bütün çıplaklığı ile görmektir. GERÇEKTİR.
Aşk saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktır. NEŞEDİR.
Aşk sizi kucaklayan kolların sizi daha çok sarmasıdır. MUTLULUKTUR.
Aşk gecenin bir vaktinde "sen uyu benim yatmam gerek" dediğinizde "uyanık kalıp biraz daha seni görmek isterim" yanıtını almaktır. SICAKLIKTIR.
Aşk tanıdığınızı sandığınız insanın yeni yanlarını keşfetmektir. TAZELİKTİR.
Aşk uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır. DÜŞLERİN GERÇEK OLMASIDIR.
Aşk kocaman yatağın üçte birine sığışmaktır. YAKINLIKTIR.
Aşk "sızlayan burun ucu" lafının anlamını bilmektir. DERSTİR.
Aşk ecza dolabını açtığında, dişmacunu kapağını kapatılmamış bulmaktır. UYUMDUR.
Aşk pencereden baktığında kiminle olduğunu anımsamaktır. DÜŞÜNCEDİR.
Aşk rüzgarın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip, sevgilinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. YALNIZLIKTIR.
 
hayat ne demek
aşk ne demek
sevda ne demek
kim bilebiliyor acaba anlamlarını
tutturmuşuz bir sevda masalı
dilden dile nesilden nesile aktarıyoruz


kim bilebiliyo
Mecnun'un Leyla' ya olan aşkını
ya Kerem'in Aslı'ya olan sevdasını
Dagları delen Ferhat'ın Şirin için daha neler yapabilecegini...

Neden insanlar aşık olunca yemeden içmeden kesilir
Neden Uykusuz kalırlar geceler boyu sabahlara kadar
Neden gökyüzündeki yıldızları sayarlar
Acı çekeceklerini bile bile neden imkansızın peşinden koşarlar....
Aşk bir hastalıkmıdır yoksa...

Yagmur yagdıgında kaçışan insanlar
neden aşık olunca ıslanmak isterler....
Uykusuzluktan yakınanlar
Neden aşık olunca sabahlara kadar uyumazlarr....


ben bu nedenlerii cevaplayamadım hiç bir zaman....


Aşk neydi sevda neydii hayat neydiii
Belki söylemesi kolay ama yaşanması ve yaşatılması zor olan kavramlar...
kimileri Aşk olmadan sevda yaşanmadan
hayatın bi anlamının olmadgını söyleyip dururlar...
Bunu söyleyerek Aşksız Sevdasız nasıl yaşarlar...

Aklımda binbir türlü soru işaretii
ve ben yine uykusuz...
bunları yazıyorum...
bana bunları yazdıran ne acaba...


Aşk mı? Sevda mı ? Hayat mı?.....

alıntı
 
Herkese Söylenmiş Sözler

*I*

*Çok bilmiş kelimelerin akıl almaz haylazlıklarında, hep bildik anmaklarla
bıkma duymadığım ve bana yaşadığımı hissetiren çocukluk anılarımı karıştırır
dururum fotoğrafların eşliğinde. Yakama yapışıp hiç bırakmayacakmış gibi hep
gerisin geriye gitme arzusu alır durur beni bu zamanlarda. Nedenini hiç
sormaya cesaret edemediğim bu anları, hep bende kalsın edasıyla alıp heybeme
koyup yaşamak isterim. Çünkü tüm masumiyetimin doruğa çıktığı bu anlar bana
yaşamanın ağır aksak da olsa; hâlâ bir varolma mücadelesi olduğunu
inandırıyor.

II

Yaşam; çocukluktan alıp başımı, gençliğimle hayatı sorgulama eşiğine
getirmeden önce anlamak isterim ki; hazırlıksız yakalanışlarımla, uluorta
heyecanlarımla paylaşamadığım, tadamadığım ne kadar duygu varsa toplayıp
toplayıp cebime koymak ve bu kelimelerin güven duygusuyla üstüme çöken
geceyi huzur veren hâliyle yastığımın **altına, yani çocukluğumun hemen
yanıbaşına koyaraktan uyumak istiyorum.

III

Susmaya hakkı olanların dokununca paylaşacağı duyguların soluksuz hâliyle
yeryüzüne ayak basması anında nabzının atışını dinleyivermek; insan
bakışlarından kaçan bir uçarı kalbin her günün ve saatin kırıntısında yeni
bir dünya inşâ etme arzusu yatar.

IV

Kaybettiklerimizin usuldan seslerine rüzgârın şarkısıyla eşlik edecek her
sessizlik; bir kalbin bir kalbe olan yaklaşmasına hazırlanmış zemindir.

V

Sezgilerin, hatırlamasını bilerek kalbe uğrayan her saati; alımlı alımlı
söylenen sözler karşısında anlamını zamanın tüm genişliğine
sığdırabiliyorsa; kusursuz olan her sahtelik yol olup en uzakların komşusu
olur. *
* *
 
Hüznün ilacı, inna lillah; tesellisi ve inna ileyhi raciun idi”

Adı Jo’ydu. İstediği, dünya mutluluklarını kendisine tattıran hayat arkadaşını bir daha görebilmekti. Yaşarken o, kendisine, güvenmenin ve inanmanın önemini öğretmişti. Onu hem sevmişti, hem güvenmişti. Ona inanmıştı. Saygı duyduğu ve inandığı değerleri vardı. İnsan değerleri için gerekirse canını bile feda edebilmeli, diye düşünürdü. Kendisi de öyle yapmıştı zaten…
Ve Jo, kendisine onca güzelliği tattıran ve sevgilerinin “sonsuzluğuna” inandığı eşini, kaybettiği ve bir daha göremeyeceği için kahroluyordu. Çünkü ölümden sonrasını yok biliyordu. Dünya onun için manasızlaşmıştı. Yaşadıkları güzel anlar bir bir beliriyordu içinde… o samimi ve sıcak bakışları, gülüşü,… hatırlamak güzeldi, ama yok olduğunu düşündükçe…
*
Adı Abdullah’tı. Hani şu yaratılmışlardan herhangi birisi olan… yani Allah’ın kulu olan… O da tıpkı Jo gibi, sevmişti ve yaşadıkları her gün için şükretmişti. O da güvenmişti, inanmıştı. Onun hayat arkadaşının da değerleri vardı, uğruna gerekirse can verilmesi gerektiğine inandığı…
İnsandı ve elinden geldiğince “güzel” bir insan, kul olmaya gayret ederdi. Hataları olurdu, sürçerdi kimi zaman. Lakin bilirdi ki kalkabilmek ve af dilemekti önemli olan, elinden gelen için gayret etmekti. Gözyaşları ve duaları vardı. Değerlerini rıza için bilmişti. Gayreti rıza içindi. Yorulurdu kimi zaman, gücü tükenirdi, şeytan kandırırdı bazen ve nefis… Ama bütün bunları kendisine hatırlatabilecek bir arkadaşı vardı. Şükürdü. Ne büyük nimetti.
Onca güzelliği kendisine tattıran ve sevgilerinin kendilerine emanet edildiğini düşündüğü eşini bir daha göremeyeceğine inanmıyordu. Çünkü ölümden sonrasını var biliyordu. Dünya, geride kalanlarıyla yaşanması zor olsa da anlamsız değildi. Zira güzel olabilmek için çalışmaya devam etme vakti verilmişti kendisine bir borç olarak. Özlem’ine daha güzel gidebilmek için belki de… Bak, sen emanetini güzelce taşıyıp buradan alındıktan sonra esas diyara, ben senin kadar güzel olabilmek için çalıştım/ çalışıyorum, diyebilmek için… Öyleyse hamd ile, gayrete devamdı.
*
Adı Kerem’di. Tükendiği zaman “Ha gayret, gönlündeki güzel özü görüyorum ben, sen de hep gör olmaz mı?” diyen titrek ama coşkulu sesini hatırladığı yârine şükreden Kerem. Dünyaydı. Her istenilene kavuşulamayan mekândı. Üstelik de fâniydi, ömür ne kadardı ki?! Ne kadarı gitmiş, ne kadarı kalmıştı. Kanatsız meleği haklıydı. Öğrencilerine güzellikleri anlatmalıydı. Onlara, içlerindeki cevheri gösterebilmek için kelimelerden elbiseler giydirmeliydi hakikatlere… İmtihanların altında ezildiğini hissettiğinde, “Paşam, ha gayret” diyen eşinin titrek ve coşkulu sesini hatırlayıp yeniden bilenmeliydi. Her imtihandan daha güçlü çıkabilmek içindi madem çaba… Yine de er’di, gözyaşları ve duaları vardı.
*
Adı Nur’du. Dünya, ona, zor yönleriyle gülüyordu sanki çoğunlukla… Bazen gitmek istiyordu buralardan, her şeyden uzaklaşmak... İmtihanlardan, zorluklardan, sıkıntılardan, telaşelerden; hepsinden, yani ki her şeyden… Ama olmuyordu işte, öyle istenince gidilmiyordu. Müsaade gerekiyordu. Gelmek için olduğu gibi gitmek için de…
Coşku dolu ve ümitli başlangıçları olmuştu. Lakin… öyleydi işte!
Ah, o mesut günler, ne kısaydılar. Sanki bir andılar. Zamansız ve mekânsız bir an… Sanmışlardı ki bir ömür sürecekti. Olmamıştı. Nasipten öte yol yoktu. Yaşanmıştı da bilmişti.
Hasret ne yakıcıydı. Kendilerine tattırılan doyumsuz ve tarifsizdi de ondan mıydı? Kalplerine yüklenen acı mecburiyetler…
Yine de şükürdü. O kısacık an içinde sevmiş, sevilmiş; özlemiş, özlenmişti. Gözlerinin içinden gönlüne bakıp da “Bitanem, zayıf yanlarımız olabilir, insanız.. lakin yine de güçlüyüz, unutmayalım, yalnız değiliz, her dem Hu var.” diyen bir eşi olmuştu. Kalemi vardı. İçinde biriktirdiği nice öykü vardı.
Dünya, bazen kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyebilmekti. Hem afacanlıkları olsa da anbean, inanıyordu ve aşk ile bir Yâsin olabilirdi.
*
Adı Necat’tı. “Bize de kûşede zemheriden yalazlanan bir ah düşer...” der ve vazifelerini yerine getirmeye çalışırdı. Değerleri vardı ve onlar için koşuşturup dururdu. İnsandı, yorulurdu; sonra yeniden bilenirdi. Yağmurlu günlerde şakır şakır meşk ederdi, rahmeti yeryüzüne taşıyanlar ile… Kar’a şarkılar hediye ederdi kimi zaman. Baharları severdi. Dünya geçici bir imtihan mekânı, bir hayat mektebiydi bilirdi. Güzel bir hayat, güzel bir gidiş ve güzel bir karşılanış için, rıza için gayret ederdi. Canânı yârdı, yârendi, sadıktı... Nice duaları vardı.
*
Ben? Ben Can. Bütün bunlara tanık olandım. Bunlara ve daha nicesine… Her insan farklı bir âlemdi ve her âlemin birbirinden farklıydı sergüzeşti… Kiminin hayatı daha kar, kış, boran geçiyordu; kiminin biraz daha baharı bol… Dağına göre kar, derlerdi ya atalar. Öyle olmalıydı. Böyle inanılırdı. Lakin bilinen bir hakikat vardı ki hayatın içinde sevgi, saygı, güven, inanç, … gibi güzel hakikatler çoğunluktaysa işte o vakit kış içinde baharlar tadılabiliyordu. İmtihanlara daha rahat girilip çıkılabiliyordu. Yani ki destek de önemliydi, maddi-manevi.
"Her ıstırap çeken sanır ki çektiği acıyı başka kimse çekmemiştir." demiş ya Cenab Şehabeddin, dünya için haklı bir sözdü doğrusu! Lakin yaşama telaşesi içinde hayatlara tanık olurken ve de görürken nice hayatı biraz dikkat ederse insan, böyle demiyordu, diyemiyordu. O kadar çok kırık hayata tanık olmuştum ki ve olmaya da devam ediyordum... Her kişiye kendi imtihanları zor geliyordu. Gelmeliydi belki de er kişi olabilmek adına zor gele gele imtihanlar, gayret ve dua ile atlatılmaya çalışılmalıydı. Sanki dünya hayatının özeti bu idi...
...
-Efendim! Yazınız hazır mı? Dergiden aradılar da…
-Hı, yazı… bak görüyor musun, ben en son yazımı yazmaya oturmuştum. Hayatın kıyısından hikâyeler aktaracaktım okurlarımıza. Şahit olduklarımdan bahsedecektim. Kim bilir, o hayatlara benzer hayatları olup da ufacık ayrıntılar yakalayan olur diye…
-Evet. Peki, n’oldu efendim?
-Sonsuzluk Bir Özlemdir, diye başlamışız, lakin… anların içine dalınca ve geçmişte yolculuğa çıkınca kelimeleri unutmuşuz.
-Yani?
-Tamam, tamam… Hadi sen işine bak Hayri. Birazdan gönderirim. Önce şu pencereyi açıp biraz bahar havası alalım odamıza.
-Ama efendim, dışarıda kar fırtınası var. Bahar…
-Hele sen bir bardak çay getiriver bana, tek şekerli… hem unutma, kış içinde bahar gizlidir… sonra, sonsuzluk bir özlemdir.

Elif KONAR
 
Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis
kafayi..

Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar
vermis..


Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali
diyormus..


Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis..


Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...



Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona


-Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar istersen ona
git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan
içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus ..



Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor
demis ...

Adam kabul etmis..


Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde
zeytinyag doldurmus.


Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ...


Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse
kaybedersin..Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis
evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasil di(!)
Adam saskin..Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki ....


Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi
inceleyip gel ,demis Bilge...


Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir
bahçedeymis çünkü ...


Geri geldiginde bilge ,adama bahçe nasildi diye sormus ...


Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis

"--Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün
hayatin akip gider sen farkina varmazsin..Yada görebilecegin tüm
güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam
kazanir


"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizli"


ALINTI
 
Keloglan ve nasretin hoc



Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:


“ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden, Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

“ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kâğıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

“ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define, bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam, demiş. Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda, Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,
“ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

“ Hocam, bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
Hoca, Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

Nasreddin Hoca:

“ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına, Menekşe Sultan’ ı görür görmez âşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah, Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.


Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayet şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan, Hoca’yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.


Yazan: Serdar Yıldırım

Keloğlan Masalları
Akvaryum Yayınevi - 2011
 
1. ruh bilimcilere göre doğru olan önerme.
fakat bunun sebebi bizmişiz. eğer sevdiğimiz insanı günün her saati değil, belirli saatlerinde düşünmeye çalışırsak, her istediğimiz zaman görebilecek şekilde yaşamazsak, kısaca aşkın getirdiği her şeyi yavaş yavaş ve acele etmeden yaşarsak aşk daha uzun sürebilirmiş. iyi de bunlar zaten aşkın yapısına ters şeyler. düşünsenizse, telefon çalıyor sevgiliniz arıyor, siz açıp '' hayatım, telefon konuşması yapmamıza daha üç dakika var, acele etme lütfen '' diyip kapatıyorsunuz. ya da aynı cafede karşılaşıyorsunuz, fakat görüşme gününüz olmadığı için ''merhaba'' diyip geçiyorsunuz.

e o aşk bitsin zaten..
 


Kaynak:Yasemin Özçelik



Her Aşk, Bitmek İçin Başlar

*Okumakta olduğunuz satırları ne zor şartlarda yazıyorum bilemezsiniz. Başımda bir ağrı... Hatta ağrıdan da öte bir acı. Kalbime en son yerleşen kiracının vardı böyle kronik başağrısı... Ne üzülürdüm. Hala da üzülürüm. Ağrılarının nedenlerini araştırırken doktor oldum! Ben onun başağrılarını gidermeye uğraşırken, o oturduğu evi öyle bir talan etti ki sormayın. Siz siz olun, kimseyi kendinizden fazla şımartmayın! İşte bakın, şu an iki ağrı birden çekiyorum üstelik. Kalpteki sancının kaynağını biliyorum da, bu dayanılmaz başağrısının sırrına eremedim. Ama belki de "madem bu kadar üzüldün sevgili kiracının ağrılarına, o zaman ondan alıp sana veriyorum" diyor olabilir Yaradan. Bu durumda onunkinin dinmiş olması gerekiyor. Acaba ağrıyor mu hala, arayıp sorsam mı birazdan?

Di'li geçmiş zamanlı fiiller kullanmış olmam yanıltmasın şimdi sizi. Beyefendinin tahtı kalbimde duruyor hala; ama hiçbir duygu yitimi şaşırtmıyor artık beni. Her aşk bitmek için başlıyor biliyorum. Galiba ben artık yaşlanıyorum.

Bendeniz bir aşkın küllerinden ancak yüreğime düşen yeni bir korla sıyrılabiliyorum. Sigaraları birbiri ardına ekleyen insanlar vardır ya hani... Ya da "çivi çiviyi söker" diye tanımlar kimileri. Yanlış anlaşılmasın; adamları üst üste koyup pişti yapmıyorum! Yeni biri geldiğinde dünyama, bir önceki çoktan "fiilen" gitmiş oluyor. Aslında o giden kişi kendisini gitti, aşkımızı da bitti sanıyor ve inanın her giden bu konuda yanılıyor... Gerçek yaşanmışlıkların hiçbiri "elveda" diye bir kelimeyi tanımıyor... Hiçbir aşk kapıdan çıkışlarla bitmiyor.

Bazen bir düğmem olsun isterim kalbimde. Gelenlere kapıyı otomatik olarak açmak için değil de, yitip gidenleri şıp diye unutabilmek, anıların tortusunu yürekte biriktirmemek için... Tıptan rica ediyorum; bu konuda bir şeyler yapılsın! Aşkın bir türlü soğumayan küllerine su atamayanlar da benim gibi bu düğmeden taktırsın.

Fonda denk düşen şarkıyı duyurmak istiyorum şu an size... Ferhat Göçer söylüyor...

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Aşık olup da yas tutmayan var mıdır acaba? Yaşadığı aşkı bir kez bile kalbine gömmek zorunda kalmayan? Ya aşk ile acının kardeş olduğuna inanmayan? "Mutlu aşk vardır" diyerek hala kendini kandıran... Önemli olan aşkı tüm muhteviyatıyla buyur edebilmek belki de hayatımıza. Aşkın kendisi kadar beraberinde getirdiği acıları, döktürdüğü yaşları, huysuz kimyasını da sevebilmek... İçimi acıtan o gitmeler olmasa, gelişler de bu kadar anlamlı olmazdı belki de...

İlk yazılarıma aldanıp da "Bu kız aşık olmaz mı?" diye düşünenlere bu kez şiirden öte son kiracıya ithafen yazılmış bir mektup örnekliyorum. Hadi yine iyisiniz, para mara da istemiyorum :)

ÜNLEM

Bugün sesini duymak istedim. Özlediğimi hissettim. Olur ya insana hani bazen. Özel bir ses duymak istersin. Ayda bir kez bile olsa... Seni anlayan bir insan sesi... Ya da öyle sandığın. Yanılmış olabilirsin de. Sesinin iyi geleceğine inanırsın o an, ama duyamayabilirsin de. Zaten, o sesi duymak istediğin anın yoğunluğu geçince boşverip, her zamanki gibi hayata dönersin. Kaldığın yerden...

Hele ki ben ne çok alışkınım tüm bu hayal kırıklıklarını göğüslemeye. Doğduğum dakikadan beri vedalarla uğraşıyorum. Sarı saçların altındaki erken beyazları değirmende ağartmadım ki.

Binlerce vurgunla enkaza dönüşen kalbimin beynime verdiği emirle nihayetinde bir kadından çok erkek gibi düşünmeye başlıyorum ve senden -gelmeyen- haberle bir kez daha tüm dünyanın anasını satıyorum. ÜNLEM. Kimselere falso vermeden, mutluluk pozu veriyorum. Teoman'ın şarkıda dediği gibi, “Hem yara bandım hem yaram olamazsın”, biliyorum.

Yine hayal kırıklıklarımın, duygularım üzerinde geliştirdiği bir savunma mekanizması mıdır bilmiyorum, ama belki arayıp sormamanın iyi yanları da olabileceğini düşünüyorum. Aramıza giren uzun sessizlikler, bu durumun öyle olmasına alıştırıyor beni. Hiçbir insan bir diğerinin her şeyi olamıyor, bunu öğreniyorum. Ne kadar istesek de... Kimi zaman kendime bile şaşırıyorum; aramadığın zamanlarda sana karşı içimde beslediğim en sıcak duyguları deepfrizda muhafaza edebilmeyi nereden biliyorum?

Hayatta, senin beni arayıp sormamandan daha mühim şeyler var. Şükür ki hayattayız, şükür ki hayattasın mesela. Sevdiğin bir insanın suskunluğu, onun ebedi sessizliğinden iyidir en azından diye düşünmeye başlıyorum.
Ve zaman her yaraya devadır, hep söylüyorum. ÜNLEM
 

Aylak Adam (1959) Yusuf Atılgan'ın ilk romanıdır.

Konu
Bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatan kitap, dörde ayrılmış olup her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısını ele almıştır. Babasından kalan emlaklardan aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar.

Aylak Adam, aradığı ve tek tutamak olarak gördüğü gerçek sevgiyi, o kadını ararken aslında sürekli O'na teğet geçmektedir. Yolda, tramvayda ya da kumsalda çok yaklaşmakta; fakat O'na erişememektedir.

“ Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın! „


Kitaptan Alinti
 
Aşkın Gözyaşları / Tebrizli Şems


Sinan Yağmur - " Aşkın Gözyaşları


Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere kapanmasını bekleye dursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: “Allah’a kavuşmayı isteyeni Allah da sever” Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şemsin başını gövdesinden ayırmaktır
Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarp atın.
Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız. Şems hala son nefesini vermemiştir Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve: “Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum.” Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden san kağıda yazılmış bir not çıkar: “Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için
ölmek ne demekmiş.” Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır.Geceden sonra doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasılda aşk yağıyor..
ÖNSÖZ
Şems: Beni bu güne kadar doğru yazmayan kalemlere ses
Bugünün kalemleri, sözü kendilerinden önce yaşamış hakiki kalemlerden ödünç almadan yazamıyorlar. Ancak o zaman okunabilir sanıyorlar yazdıklarını. Ay gibi onlar. Kendi ışıkları yok… Güneşleri, (Şems’leri)!
Asıl kaynakla ilişkiye girmekten nedense korkuyorlar bu yansıtıcı kalemler. Ya çarpılırsak o ışıktan. Gözlerimiz kamaşırsa. Bu güne kadar bildiğimizi sandığımız Her şey doğru değilse… Bütün yazdıklarımızın bir yanılsama olduğu ortaya çıkarsa.
Sahte hayatların içinde yaşayarak nasıl varılır hakikate! Bir ses, bir sözcük nasıl gelir senin kalemine… O zaman hemen sarılırsın işte daha önce yaşanmış, yazılmış o hakiki yazılara… Ve hakikatle doğrudan ilişki kurmak yerine, o meşakkatli yolculuğu yapanların üzerinden bir defa daha yazmaya kalkışırsın, her sahte sözünüzle eksilttiğiniz gibi gerçeği. Beni yazmaya niyetlenen, beni tanımadan nasıl taşıyabilir deryamı çöllerine?
Tasavvufun tozunu yutmayanlar, Konya’nın yolunu tutmayanlar ne derece doğru anlayabilirler beni. Beni anlamayanlar, bana ait olmayan sahte düşlerini benim üzerimden taşıma cüretini nasıl bulabildiler? Yediğim bıçak darbelerinden daha derin acılar verir ruhuma beni olduğum gibi görmeyen yazılar. Ben ki kuralları yıkmaya gelmiş Şems, ben ki dünya nimetlerini elinin tersi ile itmiş Şems, nasıl olur da 40 kural yaftasını yakıştırırlar bana. Neden kendi entrikalarının ortasına yerleştirirler beni?
Karşılıksız sevgi yaşamak gerekiyormuş. Birini sevmenin, delice bir aşkla bağlanmanın, güzelliğini yaşamanın hazan mevsimine gelmek olduğunu bilmiyordum. Meğer hayatta ne çok şey kaçırmışım… Ya ben erken geldim, ya sen çok geç kaldın vuslata…
Cemşid, rüyasında görüp var olduğunu bilmediği maşuku için tahtından vazgeçerek Anadolu’yu karış karış gezdi. Ben Mevlâna için bahtımdan vazgeçmişim çok mu? Hangi kelam Kimya’nın sırrını çözmüş ki kalemleri ile Kimya’mı yazma cesareti bulmuşlar? Beceremedikleri acemilik yanılgısı aşk senaryolarında benim ismimi ve sevenlerimi kurgulamak hangi vicdanın sesidir? Aşkın kök salmış çınarından korkan, mum titrekliğinde kalemler taşıyan bu insancıklar ateşi avucunda taşıyan beni ve çınarlaşan aşkı nasıl açıklayabilirler?
Ateş (Aşk), ağaç. su sadece birer kelimedir sizin için… Bir hikâye kurup, içine yerleştirmeye çabalarsınız hemen bu kelimeleri… Onların kendi hakikatlerini hiç merak etmezsiniz… İç seslerini harflerin… Kanat çırpmalarını, kâinatın ahenkli zikrine katılışını her birinin… Ve sizi nasıl değiştirdiklerini göremezsiniz yaşarken… Siz sadece hikâyelerle ilgilenirsiniz… Hayatınızın bir hikâyesi olmadığı için kelimeleri zorla, o kurdurunuz derme çatma hikâyelerin içine sokmaya zorlarsınız.. Emrivaki bir yazım şeklidir bu! Kelimelerin gönlünü almayı bilmezsiniz! Onlara verilen canı hissetmeden, siz, kim olduğunuzu nasıl hissedeceksiniz… Aşkı bilmeden bir kelimeye dokunabilir mi insan? Onu yazıya nasıl sokabilir… Bahçeyi hazırlamadan ağaç fidanını toprağa nasıl dikeceksiniz… Yazının mümbit bahçesi için toprak gereklidir…
Aşkın sizin yazı bahçenize nur yağdırmasına ihtiyaç vardır… Aşkı bilmeyen bahçe, toprak, su olabilir mi? Bir kelime olabilir mi? Aşkı bilmeden bir insan yazıya oturabilir mi?
ŞEMS İÇİN ÖZEL MUKADDİME (NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR):
Şems ki Mevlâna’yı Mevlâna yapandır. Şems ile karşılaşıncaya kadar Mevlâna bir âlimdir. Konya’nın sevgilisi, olgun ve makul baş müderrisi. Aklın ve onun çocuğu olan, bilimin dairesi içinde dolaşan mantıklı bir İslâm âliminden bir cezbe adamı çıkaran Şems’tir.
Şems ansızın gelir. Yaşı kırkı bulmuş olan Mevlâna’nın belki de hiç beklemediği ve ümit etmediği anda. Ama kırk, peygamberi bir yaştır. Üstelik son fırsattır.
Çalınır kapı. Ardına kadar açılır kapı. Girer içeri sessizce yolcu. Geçiyordur. Uğramıştır. Kalır.
Gariptir Şems. Bu aniden gelen mağrur adam, mağrurluktan başka bir imlâyla mağrurdur. Sahte tevazuyu kibir ile eş tutar ve ondan bu yüzden nefret eder. Kabiliyet bir Allah vergisiyse onu saklamanın da sahtecilik anlamına geldiğini düşünerek mağrurdur. Dili bu yüzden bu kadar keskindir. Kaide dışı ama harikuladedir. Üstelik her kelâmında “belâ”ya bir davet vardır.
Karanlık ve siyaha ait yabana. Durak şaşırtan yolcu. Yolcuyu yolundan eyleyen dilber.
Kimliği belirsiz. Ama olsun: Şems’in saçları Tebriz’in gecesidir. Yüzü İsfahan’ın güneşi. Mihr ve mah onun kelâmından dökülür. Çünkü Şems hatırlatır. Ezelde büyük bir karşılaşma olmuştur.
Şemstir. Şems güneş demektir. Öyle bir taşkın yaratır ki Mevlâna’nın engin denizlere benzeyen ama henüz rüzgâr görmemiş sakin ve emniyetli ruhunda, Ay’ın küçük denizler üzerinde yarattığı gelgitlerin onun taşkını yanında esamesi bile okunmaz. Çünkü Mevlâna bir okyanustur. Şimdiye değin denizlerin, kamerlerin ardı sıra yürüyüp durmuştur da ancak şimdi güneşin cazibesine tutulmuştur.
Gündelik hayatın dağdağasından farklı bir boyutta, suyun toprağa kavuşması gibi değil, iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşurlar. Şems hem canı, hem cananı olur Mevlâna’nın Müridi ve mürşidi. Aslında bereketin taşkını bu çoğullukta. Kim âşık kim maşuk, bu kavuşmada belli değildir Ne gam! Aşktır aralarındaki. Zamanın, mekânın ve cinsiyetin sınırlarım çoktan aşmış, bu aslanlıkla aşkın kaynağına dayanmış, küstah nazarlarca kavranması mümkün olmayan bir aşk. Anlamayanlar da anlayışsızlıklarında mazur, nereden anlasınlar ki?.
Sonu o kadar kanlı geleceği için belki, Şems bir bıçak gibi böler Mevlâna’nın ömrünü tam orta yerinden ikiye. Öncesinde Mevlâna ne idiyse artık o değildir. Temkinliyse temkini bifakır, makul idiyse aklın sınırlarını çatlatır.
Şems sükûnet değildi. Mevlâna bu kadar fırtınayı nasıl taşıdı? Nasıl bu kadar yandı da yanmadı?
Şüphe yok ki Tebrizli’nin bariz vasfı karanlığıdır. Ama onun karanlığı karanlık değil sır olduğu için böyle aydınlatandır. Kim olduğu, ailesi, sülâlesi, mahiyeti belli olmamakla birlikte bu harikulade karanlığa en uygun düşen isim yine de Şemstir. Şems. Söylemiştim ki güneş demektir. Belki de bu yüzden Mevlevi ayininin rengi önce siyah, beyaz tennure sonra açılır.
Adı: Muhammed, Babası: Ali, Memleketi: Tebriz.
Sadece bu kadar. Başka hiçbir şey yok. Ne olur öyle kalsın! Çünkü başkasına gerek yok. Bu ne kadar içli bir kelamdır böyle. Ve ki, Şems’e ne kadar iyi yakışmaktadır.
İki kubbe var İslâm âleminde ki, ikisi de yeşil, Kubbe-i Hadra. Biri Peygamberin, biri Mevlâna’nın. Şimdi Mevlâna, Kubbe-i Hadrasının altında. Babası, oğlu, çelebisi ve kâtibi, Selâhaddin’i ve Hüsameddin’i ile üzerine titreyen zarif kalabalığının arasında. Dokunmaya kıyılamayacak denli soylu bir gül; nazlıdır, nazında. Vakurdur, vakarında. Şehirlidir, inceliklidir; nezaketinde, zarafetinde. Ve daha fazlasında, zamana uzanırken. Şems, uzakta. Karanlığında. Bir köşede. Tenhalığında. Yalnız yatıyor.
Yalnızlık aşkın vekâletidir. Ölüm aşkın kefaretidir.
Her aşk bir baş götürür. Bu kez baş veren Şems olmuştur.
(Nazan Bekiroğlu / Cümle Kapısı)
AİLEM
“Her şey insanoğluna feda iken, insanoğlu ise***** kendine cefa olmuştur.”
Ben Ali oğlu Muhammed. Tarihin andığı üzere: Tebrizli Şems. Dedem Azeri Türküdür. Babam Melekdadoğlu Ali,
Dedem Horasanlıdır. Dedem Alamüfte yetişip büyümüş daha sonra, Hasan Sabbah’ın talebelerinden olmuştur. Horasan’da dedemin ticari bir husumeti nedeniyle ailem Tebriz’e göç ederek oraya yerleşmiş. Ben burada 1183 yılında dünyaya gelmişim. Bana Muhammed ismini vermişler.
Soyum Şia’nın İsmailiyye mezhebinden, fıkhi olarak da Caferiyye ekolünü benimsemişlerdir. Dedemin çok hırçın, sivri dilli olduğunu söylerler. Çocukluğumda çok kavgacı ve sözünü esirgemeyen bu yapımdan dolayı annem beni hiç göremediğim dedeme benzetirdi. İnsanların iki yüzlülük ve yalakalıklarına tahammül edemiyordum. Yanlış yapanı gördüğümde öfkeleniyor lafımı esirgemiyordum. Babam bu özelliğimden dolayı:
— Deden dilinden belaları üzerimize çekti. Hiç kimse ile geçinemediğinden oralardan buralara göç etmek zorunda kaldık. Bari sen dilini tutmasını bil oğlum. Derdi.
Babam iflah olmam ve eğitim almam için beni medresede Kur’an öğrenmeye yolladı. Yaşıtlarım doğru dürüst cümle kuramazken ben yedi yaşında hafızlık eğitimine başlamıştım. Medrese hocası bana sıska çelimsiz olduğumdan “Tarla kuşu” lakabını vermişti. Oysa ben başlangıçta şahinleşecek sonra rüyalar kuşu üveyik olacaktım, onların haberleri bile yoktu. Sınıftakiler bir ayda cüzden Kur’an’a geçememişlerdi ben geldiğim günün ertesi Kur’an-ı Kerim’e başlamıştım. Hocam şaşırdı.” Sen normal değilsin tarla kuşu” demeye başladı. O gece babam teheccüd namazı kılmaya kalkmıştı. Abdest aldım arkasında namaza başladım. Selamdan sonra:
— Oğlum teheccüd cemaat namazı değildir, uykudan kalkınca kılınır üstelik sen mükellef yaşta değilsin. Ama namazı kılmana sevindim. Diye yanağımdan öperek odasına geçti. Rahlenin üzerindeki Kur’anı elime aldım okumaya başladım. Gecenin ortasında başladığım Kur’anı güneşin doğuşuna yakın bitirmek üzereydim. Gözüm yoruldu dinlenmek için uzandığımda içim geçmiş rüyamda melekler bana okuduğum âyetleri okuyordu. Uyandım. İçim sevinç dolu uyanışımla Kur’an’ı kapattım. Okuduğum âyetleri unutulmamak üzere ezberlediğimi fark ettim. Kur’anı tekrar elime aldığımda parmağım tevâfuken Şems sûresini açtı. Ayetleri okurken onuncu âyete gelince göğsümün balon gibi şiştiğini hissettim. Oraya bayılmışım. Kendime geldiğimde parmağım hâlâ onuncu âyetin üzerinde duruyordu. “Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.” Bu âyete çarpıldım. Tutuldum. Vurgun yedim. Şems sûresine âşık oldum. Bu âyetteki arıtmayı herkes nefsi köreltme anlar. Oysa nefsi olgunlaştırma şeytanı tökezletmedi. Toprağa tohum ekildiğinde yabancı her şeyden arıtıldığı gibi nefis de İlâhi ümitlerle arınır ve Allah’ın lütuf ve inayetine bırakır kendini.
Sabahleyin aileme:
— Bugünden sonra bana Şems diye seslenin. Kuran’daki Şems sûresine aşık oldu evladınız. O günden sonra ismim Şems olarak anıldı. Doğum yerimden dolayı Tebrizli Şems olarak tanındım. Dini ilimler hocam Rukneddin Secasi, derslerden sıkılıp pencereden bahçeye kaçtığım için, uçan mânâsında Parende demeye başladı. Haklıydı da Ömrüm boyunca hiçbir yere bağlanmaksızın oradan oraya uçan bir Şems i Parende olacagımı sezmiş olmalıydı.
Benim yetişmemde emeği geçen hocalarım: Ebu Bekir Selfebaf. Şeyh Kirmâni ve Rukneddin Secasi’dir. Ancak hocalardan faydalanmam ders tarzından ziyade, sohbet ortamında soru cevap şeklindedir. Genelde de münazara şeklinde geçiyordu ilim meclisimiz. Ruhumu tam mânâsı ile doyuran tek hocam Mevlâna’dır. Hoca dediğin hem öğrencin olmalı hem öğretmenin. Dostun olmalı. Sırdaşın olmalı. Hoca dediğin gönüldaşın olmalı. “Ben söyleyeyim sen dinle” dememeli. Söylemeden anlamalı. Hoca dediğin haldaş olmalı. Vaaz verir gibi konuşmamalı. Gönlüne ipotek koymamalı. Bazen hamur etmeli mânâyı. Bir kelime söylemeli ki ciltlerce kitaplardaki mânâyı akıtmalı. Damlada deryayı sunmalı hoca dediğin. Arayan olmalı. Aranılan olmalı. Hoca dediğin adayan olmalı.
ÇOCUKLUĞUM
“Sen teninle hayvan, ruhunla meleksin. Bunun için hem toprağa hem feleğe gidersin.”
Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Gece hiç uyumuyor sabahtan akşama kadar ağzıma bir lokma koymuyordum. Üstelik ne uykusuzluk çekiyordum ne de açlık. Sanki gizli bir el beni güçlü bir halde ayakta tutuyordu. Annem sıcak tandır ekmeği, yağlama, haşlanmış et ve tatlı getiriyor ağzıma bir lokma aldığımda çıkarıyordum kendimi tıka basa doymuş gibi hissediyordum. Günlerce açlık hissetmeden yemek yemediğim su içmediğim oluyordu. Yaşıtlarım oyun oynarken ben bir ağacın altında güneş doğduktan batana kadar oturuyordum. Babamın dediğine göre görülmeyen varlıklarla sayıklama halinde konuşuyormuşum. Benim bile anlamakta zorlandığım bu halimi kimseler de anlayamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu. Bana diyordu ki:
— Sen deli değilsin, bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola girmek için gerekli olan ne terbiye ne riyazet var. Ne de başka bir şey. Annen ve teyzen senin bu haline üzülüyorlar, sana cinlerin musallat olduğunu düşünüyorlar. Benden seni okutmam için hocaya, türbeye götürmemi istediler. Oğlum ne mecnun ne meczup, oturun oturduğunuz yerde diye susturdum. Muhammed’im nedir bu ahvalin? Babama dedim ki:…
 
Aşk’a dair, aşk üzerine öyküleriyle tanıdığımız Sena Demirci bu kez şiir tadında çıkıyor okur karşısına… Şiirle anlatı türünün sarmaştığı bir noktadan sesleniyor okuruna. Okurunun duygularına, yüreğine... Bazen bir duayla, bazen sevgiliye bir seslenişle...Yine severek okuyacak, yine duygularınızla hemhal olacaksınız…

“Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır.

Gölgemizin kuytuda saklı hayalidir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır.

Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.”
 
[ALINTI]

sadece filmlerde ve romanlarda olan bir durum gibi gözükse de var böyle insanlar. yıllar önce tanımıştım bir tanesini. evi ilk terkettiğim yıl olan 98'in kış aylarından birisinde.
bir bodrum katında poker oynarken tanışmıştım kendisiyle. çok üşüdüğüm için paltosunu vermişti bana. kendi paltomun üzerine giymiştim. o gece, o bodrum katına polis baskını olduğu için, apar topar götürülmüştük karakola. nezarette yedi kişiydik. birbirimize bakıyorduk. konuşamasak da anlıyorduk. anladığımızı sanıyorduk.

güneş doğmaya yüz tuttuğunda uyudu diğer beş kişi. biz kaldık. dışarıda polisler vardı. bizi her şeyden koruyan maaşlı erdem sahipleri.
salındık dışarı. 2 saat sonra. insanlar işlerine gidiyordu. dosyalarımız ise savcılığa. hakkımızda dava açılmayacağını biliyorduk. onun için de bir çay ocağına gittik. simitlerimizi aldık. iki çay söyledik. güneşi karşımıza aldık. göğsümüze saplansın diye.

çaylarımızdan birer yudum çekip simitlerimizden birer ısırık aldığımızda ağzını açtı, yaşlı dostum;

"bir ömür benimkisi. bir kadının uğrunda harcanmış koca bir ömür. altmış yedi yıllık bir ömür. içerisinde bir kez ibadet yok. içerisinde bir kez şükretmek yok. iyilik ve kötülük adına varolan her şey var. kumar oynamak, içki içmek... kimsesiz çocuklara yardım etmek, yaşlılara yardım etmek... her şey var bu koca ömürde. fakat hiçbir zaman değişmeyen tek bir sabit var; aşk!"

susuyoruz. lokmalarımızı yutup, birer sigara yakıyoruz. ilk nefes boğazımı yakıyor. ikincisi ise nefesimizi açıyor. yaşlı dostum çayından bir udum daha içip devam ediyor;

"varlığımın veya yokluğumun bir anlamı olmalı mı bilmiyorum ama ben anlamsızlıkları yeğliyorum. sevdim. karşılık beklemeden. sevdiğim kadın benim olsun istemeden. sadece sevdim. o meleğin gölgesi gibi. bi kaç kez açıldım kendisine. açıldım dediysem, öyle ilan ı aşk değil. hafif bi tebessüm. bi kaç iltifat.
gerisi gelmedi. babası olacak domuz yüzünden başkasıyla evlendi. iki çocuğu oldu. bi oğlan bi kız. beni de evermeye çalıştı anamlar. olmadı. vicdanım el vermedi. kalbimde başka biri varken, yatağımı başkasıyla paylaşmayı onuruma yediremedim. yıllar sonra öldü kocası. meğerse akciğer kanseriymiş. bizim melek kaldı ortada. kocasının parasıyla mutlu-mesut yaşadı. kızı öğretmen oldu. oğlu ise doktor. ben de bu süre zarfında sadece yaşadım. tadıp tadabileceğim her duyguyu tattım. bıçaklandım. ihbar edildim. yoğun bakıma alındım. unuttum. unutuldum. annemi özledim. babama küfrettim... sadece yaşadım. bi kaç kez bilerek o meleğin pazar alışverişi torbalarını taşıdım. galiba tanımadı beni. bir kaç kez de bir parkın bankında oturduk. havaların serinlediğinden bahsettik. bu kışın sert geçeceğinden. ömrüm, o meleğin ömrüne endeksliydi."

susuyoruz tekrar. aslında söylenecek o kadar çok şey var ki. göğsümü yarsa birisi. o kadar çok çığlık çıkar ki. sabahın o kendine has soğukluğunda titriyorum. yaşlı dostumun gözleri gülüyor. yeni bir çay söyleyip de sigarasını küllükte düzelttiğinde gözlerimin en dibine bakıyor;

"bir gün tam beni tanıyacak gibi oldu. bilerek değiştirdim yollarımı. buluştuğumuz parka gitmedim. beraber beslediğimiz güvercinleri öksüz bıraktım. bozamamazdım bu büyüyü. tanrı böyle istiyordu. bunu bozamazdım. oysa neler bozmamıştım ki. kendi bedenimden başlayıp, koca evreni alt üst etmiştim. ama bu aşkı bozamıyordum. o yüzden de benle buluşmaya geldiği bir pazar sabahı sarhoş bir **Spam/Adversiting** çocuğu, sabahın altısında ezmiş meleğimi."

tiz bir ses duyuyorum o an karşı kaldırımda. genç bir kız çocuğu yüksek bir binanın tepesini gösteriyor. oraya bakıyoruz yaşlı dostumla. başka bir genç, aşağı atlıyor. iki saniyede bedeni çakılıyor kaldırıma.
seviniyorum masumca. insanlar, uğruna intihar edebilecekleri kutsallıklarına kavuştukları için huzur doluyor kalbime. yaşlı dostuma dönüyorum. o da mutlu. her halinden belli. kendi intiharını altmış yedi yıla sığdırdığı için mutlu. elime dokunuyor hafifçe. bu kez fısıldıyor;

"islam inancında, öldükten sonra en sık sorulacak soru şuymuş; ömrünü nerede harcadın? ben cevabımı cebimde götüreceğim öbür tarafa. ömrüm; bir meleğin, bir aşkın uğrunda heba oldu. peki ya insanlığın ömrü?"

kalkıyoruz çay ocağından. birbirimizin sırtına dokunuyoruz kalabalıklaşmaya başlayan caddede. karşı kaldırımdaki cesedi kaldırıyor sağlık ekipleri. arkamı döndüğümde yaşlı dostumu göremiyorum. paltomun yakalarını kaldırıp da hayata karıştığımda, ömrümü heba edeileceğim bir kutsallık arıyorum. ömrümü heba edebileceğim bir kadın...
 
içimdeki dünya


Beyaz adam, şeffaf adam. Su gibi duru, çamur kadar pis; dinleyen, anlatan, susan, kıvranan adam... Şair kadar içli, katil kadar hapis... Beyaz adam, mavi gezegen ve renk kargaşası...
 
Hayatıma,hayatlarımıza dair her şey...Üzüntüler...sevinçler...mutluluklar...ayrılıklar..özlemler...başarılar...aklınıza ne geliyorsa,her şey...içten...olduğu gibi...net...

BAZEN HER ŞEY ANLAMSIZDIR YA...


Dün anlam yüklediklerim bugün ne kadar *anlamsız olabiliyor. Dün"Asla vazgeçemem, ayrılırsam yaşayamam" dediklerim şimdi yanımda değiller ve ne ben onlarsız öldüm, dünyalar başıma yıkıldı, ne de onlar hatırlıyor beni şimdi... Özlemiyor muyum? Hayatıma fazlaca dokunanlar var ki, onları hala özlüyorum.Yüzümde hoş bir tebessümle hatırlıyorum hatta...Dün hedef olarak seçtiğim hayallerimin çoğunu gerçekleştirdim.Eeee...Mutlu sonlar olgunlaştırmıyor ki insanı, bunu anladım.Her yıkılış yeni bir yükselişti. Her ayrılış beni daha bir büyüttü, daha bir olgunlaştırdı. Dün yalnızlıktan çok korkan ben, şimdi yalnızlığımla çok iyi dost oldum. Onu kabullenmeyi öğrendim. Bazen istemediğim zamanlarda da kapımı çaldığında *İstemesem de "Tamam, gitme" diyebilmeyi öğrendim. "Olamaz, bu da mı başıma gelecekti?" diye kendimi üzdüğüm her olaydan, daha güçlenerek, daha sağlam ve daha büyümüş çıktım. Hasta oldum... Çok hasta oldum. Öleceğimi düşündüm. Derinden hissettim hatta ölümü...Ölünebiliyormuş beyinde ve hissederek de...Bunu yaşadım. Beni çok değiştiren ve güçlendiren bir deneyim oldu. Şimdi diyorum ki, "İyi ki hasta olmuşum ve iyi ki olabilecek ve bir insanın başına gelebilecek en ağır travmalardan birini yaşamışım."Ölümle, yalnızlıkla, korkularla barıştım böylece. Artık hayat, canımı acıtmasını istiyorsam ve izin veriyorsam üzebilir beni...Hala zayıf olan yönlerim var tabii...Çok da fazlalar hatta...Onları da seviyorum. Beni, onlar ben yapıyor aslında...Güçlü yönlerimi zayıf yönlerimle, zayıf yönlerimi de güçlü yönlerimle keşfediyorum. Her biri birer yeni yol açıyor bana...Her yol, yeni bir keşif, yeni hata yapma olasılığı, yeni umut, yeni üzülme, yeni sevebilme, tecrübe, yeni huzur, yeni, yeni bir çok şey...Kırılmalar, tanımalar, hissetmeler, anlamalar, yeni zayıflıklar ve öğrenmeler...Ben bunların tümüyüm. Benim işte!!! Yada siz!!! ve yada diğerleri!!!...Her birimiz için geçerli değil mi? İnsanım işte...Hele de KADINIM... Evet bazen her şey anlamsız gelebiliyor... Sahnede bir oyuncu gibi hissedebiliyor insan kendini...Vee perde kapanacak bir gün...Böyle düşündüğünüzde, anlamsız geliyor işte ve yakın, çok çok yakın birini kaybettiğinizde...Sorgulama başlıyor..."Ne oldu şimdi, nasıl yani...İyi de, o zaman neden bu kadar *öfke, kırılma, çaba, ego, hırs, kıskançlık...O zaman biraz daha yavaş yavaş acele edebilir miyiz? Farkında olarak en azından. Lütfen farkında olarak, bilinçle...Yeni anlamlar keşfettiğiniz ama ölümün de her an yanınızda olduğunu bilerek ve kabullenerek"...
 
Olamayacak bir aşkın peşinden koşmak ya da biten ilişkinin ardından terk edilme gerçeği ile yüzleşememek... Takıntılı aşkların tehlikeli girdabına yakalananlar, kendilerini sonu gelmeyen bir çıkmazın içerisinde buluveriyorlar.


Eski sevgilisini bir türlü unutamayan ve takıntılı düşünceleri nedeniyle sonunda intihara kalkışan M.Z., iki yıl boyunca gördüğü psikolojik tedavinin ardından geçmişte yaşadıklarını anlatırken içinden bir türlü çıkarıp atamadığı huzursuzluğu artık hissetmediğini söylüyor.

"Onu aklımdan bir türlü çıkaramıyordum. Kafamın içinde şeytanlar cirit atıyor; artık hiçbir zaman bana geri dönmeyeceğini fısıldıyorlardı. Onun bende bıraktığı izlerin ve beni çıldırtmasından korktuğum bu düşüncelerin tehlikeli olduğunun, tıpkı kangrenleşmiş bir organın vücudu zehirlediği gibi beynimi ve ruhumu sinsice çürüttüğünün farkındaydım. Biliyorum; bu halimle etrafımdakiler için de bir üzüntü kaynağı olmuş, hatta hissettiklerimi anlattığımda bana yönelen bakışların tuhaflaştığını acıma ve korku dolu bir hal aldığını fark etmiştim ama ayrılığımızın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen vazgeçemiyordum bir türlü onu düşünmekten. Hele ki kokusu aklımdan çıkmıyordu bir an bile. Takıntılı düşüncelere sahip olduğumu fark etsem de diğer bir yandan onu tekrar geri kazanacağıma emindim ve bunun için çabalamak zorunda olduğumu hissediyordum. Ondan başkası ile olmayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Âşık olduğum adama ihanet edemezdim ne de olsa... Hayatıma başka bir erkeği dahil etmek bir kenara dursun; gündelik yaşamımı bile doğru dürüst yürütemez hale gelmiştim. Geceleri tek başıma oturup, saatlerce onu düşünüyor; birlikte geçirdiğimiz günleri hayal gücümde tekrar yaşatıyordum. Uykusuz geçen gecelerin ardından işe gitmekte zorlandığım için işten de çıkarılmıştım. Hiçbir uğraşım kalmamıştı; aslında bu durumdan çok da şikâyetçi değildim. Artık bütün vaktimi ona ayıracağım için içten içe mutluluk duyuyordum.

Yakalandığımda hissedeceğim utancın korkusunu da bir kenara bırakmıştım artık; onu her gün adım adım izliyor, kimlerle neler yaptığını öğrenmeden duramıyordum. Görüştüğü kadınları da zaman zaman takıp ediyor; onları kendimle kıyaslayarak kıskançlıkla karışık öfke duyuyordum ve sürekli acı çekiyordum. Tekrar onunla birlikte olmak için sahip olduğum her şeyi vermeye hazırdım. Kendimi değiştirebilir; olmamı istediği kadın olmak için bir saniye bile tereddüt etmezdim. Eskisi gibi hakaret etse, yapmadığını bırakmasa bile yeniden bana dönmesi için ne gerekiyorsa göze alırdım. Ne de olsa artık kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı."

AMANSIZ AŞK HASTALIĞI

Tıpkı M.Z. gibi günümüzde de birçok kişi, psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilen `takıntılı aşk hastalığına` yakalanabiliyor. Platonik bir aşk zaman içerisinde takıntılı bir hale dönüşerek; kişinin bütün duygu ve düşüncelerini esir alabiliyor. Karşı tarafın haberi olmaksızın hissedilen bu yoğun duygular zaman içerisinde tehlikeli bir boyuta dönüşerek hem kişinin kendisine hem de karşısındakine zarar vermesine kadar ileri gidebiliyor. İkili ilişkilerde de takıntılı aşkın farklı yüzleri ortaya çıkıyor...

Birbirlerine psikolojik veya fiziksel olarak zarar veren ancak ayrılmayı bir türlü göze alamayan çiftler kendilerini bir aşk çıkmazı içerisinde buluyorlar. Ayrılan tarafı aklından bir türlü çıkaramayan terk edilen kişi, geride kalan olmayı bir türlü kabul edemiyor ve tekrar bir araya gelmeye dair takıntılı düşünceler geliştirmeye haşlıyor. Aşık olduğu kişiyi aklından bir türlü çıkaramıyor; başkası ile yeni bir ilişkiye bağlanma düşüncesine tahammül bile edemiyor. Takıntılı aşk hastalığı zihnini ele geçirirken, tekrar bir araya gelseler bile bir türlü gerçekleşemeyecek olan mutlu bir ilişkinin hayalini kuruyor.
 
Geri