Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden ne*den bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musu*nuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şey istedikleri için. Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa (özetle) kadınlara öy*le bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne ka*dar fazla, ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım!”
Bu sözler “Kürk Mantolu Madonna” adlı kitabın kahramanlarından Maria Puder’e aittir. Maria Pu-der, kendini anlayabileceğini umduğu Hatipzade Raif’le paylaşır düşüncelerini. Sabahattin Ali’nin 1943 yılında söz konusu roman karakterleri aracılı*ğıyla yaptığı tartışmaların bugün dahi geçerliliği*ni koruyor olması dikkat çekicidir. Yazar, toplum*sal cinsiyet rollerine uyum sağlayamayan iki bire*yin aşkı üzerinden kadın erkek ilişkilerini tartışır.
Roman iki bölümden oluşur, ilk bölümde, işten çıkarılan ve bir tanıdığının aracılığıyla iş bulan, genç bir memurla, romanın esas kahramanı Raif’in tanışması anlatılır ve genç adamın dilinden Raif karakteri tanıtılır, işinde başarılı, iyi derecede Al*manca bilen, çalışkan, içine kapanık, hakkı olma*sına rağmen terfi ve zam istemeyen, kimseyle özel bir diyaloga girmeyen, öğlen yemeğini evinden getirdiği yemeklerle geçiştiren biridir Raif. ilk bakışta “alelade” görünür. Fa*kat genç memur, zaman ilerledikçe onun sıradan bir insan olmadığını farke-der. Raif’in, hastalandığı zamanları, onun evine gitmek ve daha yakından tanımak için bir fırsata dönüştürür. Kızları, ev işi yapmaktan alıklaşmış eşi ve kurnaz kayınbiraderleriyle aynı ortamı paylaşan Raif’in evinde de mutsuz ol*duğuna tanık olur. işyerinde hor görülen Raif Efendi’nin, evde de aşağılan*dığını, kullanıldığını ve buna her defasında boyun eğdiğini görür. Raif her şeyin bilincindedir fakat bu farkındalık kendisine yönelen haksızlıklara karşı gelmesini sağlamaz. Genç adamın bu çelişkiyi görmesi Raif’e daha da merak*la yaklaşmasına neden olur ve aralarında sınırlı da olsa bir dostluk başlar.
Yazar kitabın bu bölümünde ailedeki yabancılaşmayı, yozlaşmayı, sade fakat etkileyici bir dille ifade eder. ikinci bölüm ise ölüm döşeğinde olan Ra*if’in genç arkadaşından, işyerindeki çekmecesinde sakladığı bir defteri iste*mesi ve genç adamın, bu defteri okumasıyla başlar. Söz konusu defter, Ra*if’in günlüğüdür. Ve burada Raif ile Maria Puder’in aşkı anlatılır.
Raif Havran’lıdır. Babası, “memleketin hali vakti yerindelerinden” sayılır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’mda oluşan karmaşa Türkiye’yi de etkile*yince oğlunu Almanya’ya göndermeye karar verir. Orada bir sabun fabrika*sında çalışıp, işin püf noktalarını öğrenecek ve memleketine döndüğünde bu bilgileri kendi sabun fabrikasında pratiğe geçirecektir! Fakat Raif’in gerçek*liği babasının emelini gerçekleştirebilecek nitelikte değildir.
Raif kendini yalnız hisseder ve onun yalnızlığı seçişi mizacmdaki sıkılgan*lıktan ileri gelir. “Bütün dünyada yalnızım… küçükten beri” diyerek karak*terini ifade eder. Paylaşmakta ketumdur, iç dünyasını ifade etmenin her bi*çimi onu korkutur. Güzel olanı “kıskançlıkla” ve “güvensizlikle” kendisine saklar. Yeteneklidir fakat becerileriyle somutladıklarmm, içsel yapısını ele verdiğini anladığı an her şeyden vazgeçer. Yazı yazmayı bu nedenle sevmez. Resim yapma tutkusu da bu korku nedeniyle sönümlenir. Kitap sayfalarından öğrendiklerini kendi çevresinde arar. Fakat hayat ona, kitap sayfalarındaki yerleri ve kahramanları vaat etmez. Bu nedenle memnuniyetsizdir. Ondaki bu durum Almanya fikrine sıcak bakmasına neden olur ve Berlin’de bir sabun fabrikasında çalışmaya başlar.
Maria ise Berlin’de yaşayan bir ressamdır. O da Raif gibi, teknesini yalnız*lığın sularına demirlemiştir. Fakat bu yalnızlıktan hoşnut değildir. Yaşadığı toplumda düşünsel olarak ileri olmanın getirdiği bir yalnızlıktır onunkisi. Toplumsal cinsiyet rollerini sorgulayıp, geleneksel kadınlık rolünü reddettiği için çevresi tarafından dışlanmıştır. Maria, babası küçük yaşta öldüğü için erkek tahakkümüne uğramadan büyümüş ve “bir erkek gibi” kendini görece özgür bir ortamda şekillendirme olanağı bulmuştur Raif in aksine kendine güvenir. Yüzünü köleleştiren ilişkilerden yana dönmez. Toplumdaki verili er*kek ve kadın karakterlerle uzlaşmaz! Ne toplum Maria’yı bu ileri özellikleriy*le kabul eder ne de Maria toplumu geri yanlarıyla sahiplenir. Sonuç, Mari-a’nm kaçınılmaz yalnızlığıdır!
* * *
Raif ve Maria’nm ilk karşılaşmaları Berlin’deki bir resim galerisinde olur. Raif, romanlardan öğrendiği Avrupa’nın bir Anadolu kentiyle olan benzerli*ğini görür ve ruhundaki sıkıntıyı bu şehirde de savuşturmayacağını anlar. Can sıkıntısıyla gezerken, bir gün önce gazetede ilanını okuduğu resim gale*risinin önünden geçmekte olduğunu fark eder. Ve içeri girer. Sergideki tab*lolardan birinin önünde mıhlanıp kalır. Sadece o tabloyu seyretmek için günlerce galeriye gelir. Bakışlarını tabloya kilitleyip öylece seyreder. “Kürk Mantolu Madonna” adlı portre ona çok tanıdık gelir. Çocukluğundan beri aradığı kadındır bu! Portre, ressamın kendisinin tasviridir. Bunu öğrenince Kürk Mantolu Madonna yani Maria Puder hakkında yazılanları okur. Ve so*kakta “tesadüf” eseri karşılaştığı Maria’yı takip edip işyerini bulur. Araların*da sınırlarını Maria’nm çizdiği bir dostluk ilişkisi başlar.
Maria ve Raif arasındaki ‘sohbetler’ büyük bir dikkatle dinlenmeye değer*dir. Maria, Raif’e yakınlaşmasının nedenini şu sözlerle ifade eder. “Sizde bi*raz kadınlık var. Şimdi farkına varıyorum. Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulunduğuna hükmettim.” Ra-if’in çekingenliği, dürüstlüğü, ilişkinin öznesi olarak Maria’yı kabul etmesi genç ressamı etkiler. O, Maria’nm karşılaştığı diğer erkeklere benzemez. Çün*kü ilgisi “erkek”çe değildir, ilk andan itibaren Maria ile olan ilişkisini duygu*sal veya cinsel sömürü üzerine kurmamıştır. Bu gerçek, Maria’nm Raif’e ya*kınlaşmasının temel sebebidir. Bu nedenle Raif’e değer verir. Fakat yine de temkinlidir. Kendisinden hiçbir şey istememesini salık verir. Raif, bir şey is*temeye kalkarsa her şey bitecektir!
Maria, cinsel kimliği nedeniyle ezildiğinin bilincinde olan bir kadındır. Ataerkil sistem üzerinden şekillenen toplumsal cinsiyet rollerinin kadını ikin*cil leştirdiğinin farkındadır. Küçük yaştan itibaren özgür bir ortamda büyü*mesi, onda erkeğin konumuna dair bir farkmdalık yaratır. Maria Puder’e gö*re erkek, dünyaya elde etmek için gelmiştir. Bu nedenle, çevresindekilere, il*le de kadınlarla örtülü veya açık bir savaş halindedir. Bütün uzuvlarını fet*hetmek için kullanır. Kadınlarla, ortak bir dünya yaratmaktan ziyade, onları kendi dünyasına ortak olmaya çağırır. Bütün varlığıyla kendisine ait olması*nı ister. Dünyasını lütfediyormuş gibi görünse de gerçekte kadının dünyasını gasp etmektedir. Erkek, bahşetmek konusunda tanrılarla yarışır. Üstünlü*ğüne olan yersiz güveni hep istemesine yol açar. Sevgi, ilgi, itaat, hizmet, fi*ziksel güzellik, çocuk, yemek en temel talepleri arasındadır. Önce şefkatle, bu işe yaramazsa çeşitli “savaş” oyunlarıyla ister, istemenin ve almanın hak*kı olduğunu düşünür. “Büyüklüğünü” ille de sözle ifade etmesine lüzum yok*tur. Beş bin yıllık sömürü tarihi, aşağılanmanın ve talep etmenin binbir çeşit dilini öğretmiştir ona. Böbürlenmeleri yahut küçümsemeleri için ise bir te*bessüm yeterlidir. Erkeklerin hak talep etmeleri çoğu zaman kadını küçümse*menin görünmez yöntemine dönüşür, istekleri reddedildiğinde “yıkıma” uğ*ramalarının nedeni sevilene ulaşamama acısı değil, gücünün smırlığıyla yüz*leşme gerçekliğidir.
Maria, erkek egemen değer yargılarının kadın erkek ilişkisine yansıması*nı şöyle ifade eder: “Kendilerini daim bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece itaat etmek, is*tenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz. Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum.” (s. 82)
Yaşadığımız dünya erkeğe mal edilen bir dünyadır. Ve kadm-erkek iliş*kileri bu gerçeklik üzerine bina edilir. Erkek, ilişkide belirleyici, baskın, kadın ise boyun eğen, kanaatkar olandır. Erkeğin yanında veya önünde değil, ar*kasında olmalıdır. Hem erkeğe “layık olabilecek” onu utandırmayacak bir gelişkinlikle hem de onu aşmayacak, kabul edilebilir ve pozisyonda hareket etmesini bilmelidir. Erk’ek eşitsizliğin çerçevesini böyle çizer. Etkinlik niteli*ğini kadına yakıştırmaz. Çünkü bilinçli etkinlik ve faal olma durumu insana dairdir. Bağımsız hareket etme niteliğine işaret eder. Çocukluktan itibaren “Büyük adam” moduna kodlanmış olan erkek, çarpık durumun sürmesini ka*dının geri bırakılmasına borçludur. Ve bu yüzden kendini öncü, kadını artçı ilan eder. Maria’nm kabul etmediği şey tam da bu eşitsizlik denklemedir. O, ardıl olmayı reddeder.
Maria Puder, erkek egemen sistemin kendisine biçtiği geleneksel kadınlı*ğı kabul etmez. Özgürlüğünden taviz vermez. Erkekleri, taşıdıkları gerilikler nedeniyle yargılar ve onları sevemez. Bu sevgisizliğini şöyle dile getirir: “Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi anlayınca, büyük bir teessür (üzüntü), hatta hiddetle beni terk ettiler… Güle güle. Ama niçin beni kabahatli zannettiler?.. Bu haksızlık değil mi?”
Maria kendi insanını arar. Çünkü yalnızlıktan hoşnut değildir. Onun ara*dığı erkek karakter, olması gerekin insan tipine de yakındır. “Ama sahiden bir erkek… Hiçbir kuvvete dayanmadan beni sürükleyebilecek bir erkek… Benden bir şey istemeden, bana hakim olmadan beni tenzil (aşağılama) etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek…”
Maria, önünde yürüyecek bir erkek istemez. Seveceği adam yanında yü-rümelidir. O, iki kişilik bir ilişki ister. Erkeğin hakimiyetini kabul etmez. Ken*dini var edemediği, kendinden taviz vereceği bir beraberliği reddeder. Aşa*ğılayan ve gerileten erkek gerçeğini sorgular… Onun, gücü, kuvveti yorum-layışı da gelenekselin dışındadır. Erkek egemen sistem kadına zayıflığı erke*ğe gücü bahşeder. Erkek, bahşedilen bu olanaklar ve nitelikler için çaba sarf etmemiştir. O, gücü edinmemiştir. “Babasından”, atasından miras olarak devralmıştır. Maria bu gerçeği sezgisel olarak kavrar. Ve “hakikaten kuvvet*li erkek” diyerek, erkek egemen iktidarın sağladığı ayrıcalıkları kullanmadan kadınla ilişkilenecek erkeği tarif eder.
Maria şu sözlerle kendini anlatmaya devam eder: “Beni yüzde yüz doyur*mayan, bana tam manasıyla lüzumlu görünmeyen şeyleri yapmak, beni kendi gözümde küçültüyor… Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadı*nın erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Niçin dalma biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin dalma biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız?.. Çocukluğumdan beri buna hep isyan ettim… Niçin böyleyim?”
O, onurlu bir kadındır. Kendisine aykırı şeyleri yapmak Maria’yı kendi gözünde küçültür. Kadınların erkekler karşısında edilgen bırakılışma ta*hammül edemez. Özgürlüğüne tutkuyla sahip çıkar. Bu özellikleriyle, top*lumsal cinsiyet rollerini reddeden ilerici bir kadın niteliğini sergiler. Dış*lanma pahasına da olsa ideal insanı arar. “iyi kadın” olmayı değil, özgür bir kadın olmayı yeğler.
Erkeğin sevgisinde de sömürü içeren bir şiddet biçiminin varlığını kav*ramakta gecikmez. Bazen, “niçin böyleyim” diyerek serzenişte bulunsa da gerçeklere gözünü kapamaz. “Hoş tutulan bir oyuncak” olmanın kolaylı*ğına aldanmaz. insan olma kaygısı içindedir. Ve o, geleneksel kadınlığın dar çerçevesine özgürlüğü sığdıramayacağmı bilir. Maria’daki temel fark, gerçeği öğretilenler üzerinden değil, edindiği bilgiler, izlenimler üzerin*den inşa etmesidir.
Ve devam eder Maria: “…Dünyadaki hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyet peşinde koşmaz. Ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin (bencil), kendini beğenmiş ve nahvetll (kibirli) fakat aynı zamanda kor*kak ve rahatına düşkün değildir” der.
Maria’yı öfkelendiren, bir daha sevemeyeceğine inandıran erkek ger*çekliği nedir?
Erkeğin egemen cins olması, ona somut olarak bir iktidar alanı yaratır. Fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik her türlü şiddeti kadın üzerinde uygula*makta özgürdür. Kadını eve hapsederek, hakkı olan özgürlük alanını daral*tır, ikiyüzlü ahlak anlayışı erkeğin çıkarma göre şekillendirilmiş ve onun ge*riliğine güç verir niteliktedir. Erkek!.. Doğar doğmaz kutsanıp erk’in bütün ayrıcalıklarıyla donatılandır. Geleceğine yön verme hakkına sahiptir. Bu ger*çeklikler, kadının emeğinin ve cinselliğinin erkek tarafından sahiplenilmesi-ni beraberinde getirir. Kadının sahiplenilmesi, karşılıklı yabancılaşmayı do*ğurur; kadın köleleştirilerek, erkek “insansızlaşarak” özünden uzaklaşır.
O, dünyaya haklarıyla, kadın ise yükümlülükleriyle gelir, itaat etmekle, bilincini karartan bir evi ve mutfağı dünyası olarak kabul etmekle yükümlü*dür vb. vb… Maria Puder, kadın ve erkek arasındaki bu eşitsizliği görür ve tepki duyar.
* * *
Bir kadın olarak, çalışmanın önemini bilir. Emek harcamayı sever. Ayakta kalmasının tek koşulu budur. Fakat çatışmaya dair de prensipleri vardır. Res*samdır ve bu işi zevkle yapar. Tablolarının satışa çıkarılmasıyla amaçladığı şeyi gerçekleştiremeyeceğine inanır. O, resmi, kendi düşüncelerini yansıtan bir araç olarak görür. “Dünyada” ciddiye aldığı tek iş resim çizmektir. Buna rağmen hayatını resim çizerek kazanmak istemez. Bunun nedenini de şöyle açıklar: “Resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi iste*ğimi değil benden isteneni yapmaya mecbur olacağım… Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim.” Pazar için üretimin sanatçı ve eseri arasında bir yabancılaşmaya yol açacağını sezer. Para için sanat ilkesi(zliği)ne sırt çevi*rir. Ve tablolarından sadece birkaçını sergiler. Hayatını ise bir barda keman çalıp şarkı söyleyerek sürdürür. O, mesleğinde de özgürlüğü “kıskançlıkla” korur. Düşünsel ürünlerin pazara çıkarılmasının, bedeni pazara çıkarmaktan daha vahim olduğuna kanaat getirir, ilkini daha gayri ahlaki bulur.
Maria’nın kadın-erkek ilişkisinde en belirgin halini alan kıskançlık duy*gusuna yaklaşımı da gelenekselin dışındadır. Raif’in “o adam sizi öptü ve hiç kıskanmadım” sözüne şöyle karşılık verir: “Demek beni kıskanmıyorsunuz hah. Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun}”
Erkek egemen sistemin yarattığı düşünüş tarzı, kıskanmak ve aşık olmak arasında doğru orantı olduğuna işaret eder. Oysa kıskanmak, özel mülkiyet dünyasına ait bir duygulanımdır. Kıskanmak, sahiplenmenin, kendine ait görmenin ürünüdür. Kadının sahiplenilmesi de herhangi bir eşyanın sahip-lenilmesindeki gibi kadının metalaşmasmı koşullandırır. Erkek, kadını mül*kü gibi görür ve bütün varlığından sorumluluk duyar. Kıskanır, çünkü ka*dının sadece kendi dünyasına ait olduğunu düşünür. Kadının başka birine gülmesi, konuşması, değer vermesi kabullenilmez. Kıskançlığın kaynağın*da sevgi değil, sahip olunan bir metayı yitirme korkusu ve hakimiyet duy*gusu yatar. Maira bunu, erkeğin kendi dünyasını sevmesinin ürünü oldu*ğunun farkındadır.
Raif, “Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir” derken tamamen samimidir. Onun sevgisi geleneksel rollerle şekillenen erkeklerinkinden farklıdır, ilişkide Maria’yı özne olarak görür. Kendisine ilgi duyan ve birlikte olmak isteyen ka*dınları sömürmeyi aklına dahi getirmez. Kendi doğrularını dayatmaz. Onun ilişkisinde, erkekçe böbürlenmenin ve kadını aşağılamanın izlerine rastlan*maz. Maria’yı yaşamındaki boşluğu durdurmanın bir nesnesi yapmaz. O’nu yaşamını güzelleştirmenin öznesi yapar. Raif bu yanlarıyla ilericidir. Fakat buna karşın zaman zaman yalpalar. Maria’nm kendisini sevmeme ihtimali karşısında inceltilmiş erkek yanları oraya çıkar. Maria hasta olduğu bir dö*nem Raif’i arayamaz. Ayrı geçen bu zaman diliminde Raif intihar etmeyi dü*şünür! intihar edecek ve sonuçta Maria da onun mezarı başında pişmanlığı*nı dile getirecektir! Raif’in sevgisi kaba bir şiddet içermez ama bu intihar dü*şüncesi onun sevgisindeki inceltilmiş şiddet biçimini ele verir. Onun geri ve erkekçe yanları bu durumlarda ortaya çıkar.
Zamansız gelen bir telgraf, Raif’e babasının öldüğünü ve derhal memle*keti Havran’a dönmesini bildirir, iki sevgili birbirlerine adreslerini bırakarak ayrılırlar. Raif işlerini yoluna koyunca Maria da onun yanma gidecektir. Hav*ran’a döner ve çalışmaya başlar. Aylar süren mektuplaşma birden bire kesi*lir. Raif’in yolladığı mektuplar postane tarafından alınmadığı gerekçesiyle kendisine iade edilir. Sonuçta, terk edildiğine kanaat getirir. Yıkıma uğrar. Erkekçe yargılarda bulunur. Maria’nm kimbilir nerede kucaktan kucağa atla*yıp ideal erkeğini aradığını düşünür. Bütün insanlara olan güvenini yitirir. Evlenir, çocukları olur. Onları sever fakat eve para götürmek dışında hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmez.
Yıllar sonra tesadüf eseri Maria Puder’in, “Raif’in çocuğunu” dünyaya ge*tirirken öldüğünü öğrenir. 8-9 yaşlarındaki çocuğu görür, ikinci bir yıkıma uğrar. On yıl boyunca bir ölüye kızmıştır. Ve tüm dünyaya bu yüzden küs*müştür! Pişmandır. Fakat artık hiçbir şeyi değiştirecek gücü yoktur. Bir ömür boyu bu acıyı sırtlayarak yaşar.
Raif’in “terk edilme” karşısındaki tavrını, Maria’nm ölmeden önce söyle*diği şu sözlerle yanıtlayalım: “Ne kadar başka olursanız olun gene de erkek*siniz.”