Kendimle Hasbihal

Konu sahibi son olarak 6 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
BÖLÜNMÜŞ BİR YÜZ NEYİ İFADE EDER?..

Yüzümüzün kendimize dönük yarısındaki kıvrımlarında, bakışlarında, gölgeliklerinde saklı olanı ya da saklanmaya mecbur ifadeleri kaç kişi bilebilir ve kaç kişi karanlığımıza aldığımız yüzümüzün görünen parçasından daha başka olabileceğini düşünebilir? Düşün ve gerçeğin, soyutun ve somutun, karanlığın ve aydınlığın aynı yüzdeki aynılığını kaç kişi söyleyebilir? Yüzde olanın yürekte olmadığını söyleyebilen. dil-i hak erbabı kaç kişi vardır? Ve kaç kişi yüreğimizin bir tarafının yüzümüzdeki gibi ışıksız, gölgeli ve kayıp olduğunu bilebilir?..

Soruyorum sana güncelin insanı, görünmeyen yüzümüzün iç aynalarında ortaya çıkan ayrıntılardan kaç kişimiz bahsedebilir? Ve kaç kişi gönlün ve görüntünün tek'liğinden söz edebilir? Sözün namusuna getirilen onca halelden sonra görünene dair hangi sözcükle dil uzatılabilir? İçimizde bir yerlerde duran o "biz" olanı kaç kişi aynı yüzün panosunda cesaretle sergileyebilir? Bizi an an idare eden yüzün neliğini pazara çıkartabilecek "iğne" ve "çuvaldız" sahibi kaç kişi vardır? Kaç kişi aydınlıkta tuttuğu yüzün kendi asıl yüzünden izler taşımadığı garantisini verebilir? Ve kaç kişi bir gün her şeyin aslına rucu edeceğini bildiği halde sunulan rolleri elinin tersiyle gerisin geriye itmezlik içine girebilir?..*

Yüzümüzün bütününde bizi tanıtlayan karanlığımıza aldığımız yanımız mıdır yoksa? Yoksa aydınlıkta kalan solgun, saklı tarafımızdan izler taşıyan durgun ve bedbin duran yanımız mıdır bizi esasta simgeleyen şey? Hangi parçası yüzümüzün bizi temsil eder. Ya da hangi yarısında yüzün kalmıştır yüreğimiz: Karanlıkta mı, gri aydınlıkta mı, hangisinde?..

Biz hangisiyiz? Ya da hangisi biziz?..

Kim bilir belki de her ikisine sarkan bir yürek taşıyoruz. Bir yüreğin iki yüzüyle yaşıyoruz belki de. Bir yürekle iki yüzü yaşatıyoruz; kim bilir. Yoksa yaşattığımız bu iki yüzle yaşamın dengesi mi ifadeye dönüşüyor? Bir dengenin spontan dayatması mıdır resmolan? Bir yürek üzerinde iki ayrık yüzün uyuma evrilmesinin mistik bir versiyonu mudur görülen; hani şu ying-yang gibi...

Doğanın yasası yüzümüzde mi teşhir oluyor yoksa. Zıt kutupların yasası. Siyahın anlamının beyazda gizli olduğu yasa. Aydınlığın karanlıkla anlamlandığı yasa. Gece olmadan gündüzün olamayacağı yasa... Yoksa yüzümüzdeki bu ikiye bölünmüşlük bu yasanın sinsi bir bilgelikle anlatımı mıdır?..

Bölünmüş bir yüz neyi ifade eder?..*


Nihat Turan

---Mesaj 22:54 de Eklendi ---------- Önceki mesaj 22:52 de Eklendi ---

KARAKTERİ VE KALBİ OLMAYAN BİR MODERN İNSAN TİPİ

Modern yaşamın kıvrımlarında kıvranan insan tipi çaresizdir. Başarısızdır. Aile, iş ve çevre planında zaaflıdır. İletişimi ve iç düzeni dağınıktır; kopuktur. Beyninde kuyrukları bir birine dolanmış onlarca tilki dolaşmaktadır. Midesiz ve kalpsizdir. Cesaretli pozlar altında alabildiğine bir korkaklık barındırır. Kendinden, kişiliğinden utanan ve sıkılan marazi bir tiptir. Günahkar ve çelişkilidir. Kendi çelişkilerini elinin altındakilere verdiğinin ayrımında değildir. Sorumlu olduğu kişileri kendi dünyasının sınırları dışına çıkarmak ister. Zira dünyası kir ve pas içindedir. Kırışıklıklarını, pürüzlerini makyajla gidermeye çalışan çirkin bir kadın(?) yüzü gibidir dünyası. Cilayla parlattığı yüzün arka ruh planı mat ve pörsüktür. Onun için kendini hep maskeler ve maskelerle oyununu oynar. O kadar çok yüzü vardır ki gerçek yüzünü o bile bulamaz-bilemez. Onlarca yüzü içinde hangisine tutunacağını kestiremez. İlişkileri ve iletişimleri ömürsüz ve maymun iştahı gibidir. Huzursuzdur. Mutlu lahzalar oluşturacak her yeni sebep onun huzursuzluğunu gidermeye kafi gelmez. Ben'leri arasında dalgalı, şiddetli ve yıkıcı gel-gitler yaşar. Böyle bir tip'in yani kendini kaybeden birinin ya da kayıpta olan birinin ailesi başta olmak üzere elinin altındakilere kendisin ki gibi bir an ve gelecek dışında kazandırabileceği ne olabilir?..

İstemediği şeyleri yaptığı için hep pişmandır. Pişmanlığı ve iç düzeni çelişik olan bu modern tip, arkaik ahlak geleneğinin cürufu üstünde yapayalnızdır. Çocuklarının geleceğine duyduğu kaygı aslında çocuğuna giydirdiği kendi kaygılarıdır. Kendi dünyasına değen meteor taşlarının açtığı geniş gediklere gömülen bu modern insan tipi kendi savrulmalarını, kendi tercihlerini ve kendi alışkanlıklarını çocuğu üzerinden kendisine eleştirel bir dille söyler. Hezeyan ve serzenişleri muhatabına görünse de aslında sesli bir içe dönük haykırıştır yaptığı. Evladına "bunu yap şunu yapma. Bunu al şunu alma" derken kendi alıp-alamadıklarını ve yapıp-yapamadıklarını hatırlayarak öfkelenir. Öfkesini evladına boca eder. Oysa her hatırlayış onu düzletmeliyken aksine yeni kayıplara yelken açmasına yol açar. Evlatlarına o beğenmediği ve hep yergiyle eleştirdiği ahlakı-terbiyeyi vermenin kırk bin yolunu ararken "..kendinde olanı değiştirmedikçe bir başkasında olanı değiştiremezsin" Kur'an sözünü-uyarısını anlamazlıktan gelir. Evlatlarına bir taraftan vermeye çabaladığı "erdem"lerin kendi yaşamının raflarında olup olmadığına bakma gereği bile duymaz..*

Aydınlıklardan öcü görmüş gibi kaçar. Karanlıklara sığınır. İçindeki o çirkin ve kötü çehreyi saklayabileceği yeni karanlıklar arar durur. Onun hali İncil'deki şu misal gibidir;"..insanlar ışıktansa karanlığı daha çok severler, çünkü yapıp ettikleri şeyler fena şeylerdir. O ki kötülük yapar, ışıktan nefret eder ve yapıp ettikleri için azar işiteceği korkusuyla ışığa gelmez." Adım attığı her yeni durak onun için sırrını ve karanlığını kaybetmiş olduğu için yeni bir durak arayışına girer. Her durak bir sonraki durağa geçmesi dışında bir fonksiyona sahip olmaz. Yaşamı duraklara bölmüştür. İnsanları sınıflara ayırmıştır. Adımını attığı yeni her durak-yaşam ve sınıflara ayırdığı her insan onun parçalanmışlığını ve çok yaşamlılığını artırmaktan öte bir işe yaramaz. Bulunduğu her yeni karanlık aydınlığa dönüşünceye-deşifre oluncaya kadar bir teselli ve oyalanma nedeni olur. Oyalanmak ya da oynamak midesine kramplar şeklinde otursa da o bu alışkanlığını devam ettirir... Kendi karanlığını sever. İnsanları kendi karanlığında kalpsiz bir oyuna çeker. Açıklanmamış isteklerle doludur. Bir çok isteğin ne olduğundan kendisi de emin değildir. Karanlıkta bir sır gibi ser'i içinde tuttuğu hayatı ucube bir ruh tadıyla tek başına bir köşede yaşamak ister. Modern yaşamın bir çok yüzle dekore edildiği sahnesinde mutluluk rolleri buldukça kendi iç rahatsızlığının biraz daha genişlediğini bildiği halde yeni sahte rollere nefes vermeye devam ederken bir misyonu yerine getirmiş gibi arz-ı endam eder... Bu bir buhran halidir. Bu bir yetinmeme halidir. Maymunlaşma ve parçalanma durumudur. Kişiliğin atomize olmasıdır. Atomlara ayrılan kişiliğin her zerresinde ayrı bir kişiliğin doğup ölmesidir. Ve ölen her kişiliğin çürüyen bedeninden yayılan o murdar kokunun içinde yaşamaya devam edebilme halidir…*

Nihat Turan
 
Gel Gidelim Dosta Gönül
(Yunus Emre)

Bir karardan durmayalım
Gel gidelim dosta gönül
Hasretinden yanmayalım
Gel gidelim dosta gönül

Kılavuz ol gönül bana
Gel gidelim yârdan yana
Canım kurbandır canana
Gel gidelim dosta gönül

Kara haberin almadan
Can bedenden ayrılmadan
Azrail bizi bulmadan
Gel gidelim dosta gönül

Gerçek murada varalım
Yârin hatırın soralım
Yunus Emre’yi alalım
Gel gidelim dosta gönül
 
Aşk

İşitin ey yârenler,
Kıymetli nesnedir aşk.
Değmelere bitinmez,
Hürmetli nesnedir aşk.
Hem cefadır hem safâ
Hamza'yı attı Kaf'a.
Aşk iledir Mustafa,
Devletli nesnedir aşk.
Dağa düşer kül eyler,
Gönüllere yol eyler,
Sultanları kul eyler,
Hikmetli nesnedir aşk.
Kime kim vurdu ok?
Gussa ile kaygu yok.
Feryad ile âhı çok,
Firkatli nesnedir aşk.
Denizleri kaynatır,
Mevce gelir oynatır.
Kayaları söyletir,
Kuvvetli nesnedir aşk.
Akılları şaşırır,
Deryalara düşürür.
Nice ciğer pişirir,
Key odlu nesnedir aşk.
Miskin Yunus n'eylesin?
Derdin kime söylesin?
Varsın dostu toylasın,
Lezzetli nesnedir aşk.

Yunus Emre
 
İyi geçinmek iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur...!

Oğuz Atay
 
Son düzenleme:
BİR DAMLA

Başkalarının hikayelerindeki yitik imgeler olarak kalmamak için uğraşıp duruyorsun. Sırf bunun için uğraşman bile senin çoktan yenilgiyi kabul etmiş olduğunu gösteriyor. Sessiz mumlar geçiyor gülüşlerinden, bir mehtap biliyor suskunluğunu, bir de karşıdan görünen selviler. Gökyüzünü maviye boyamaya çalışmaktan sıkılmadın mı hala sen?

Parmakların tedirgin, ellerini takip ediyorlar hareket ederken. Vücudun sanki yıllar geçmiş dokunmamış başka vücutlara. Ne kadar uğraşırsan bir başkasının şiirlerinde kaybolabilmek için, o kadar dibe batıyorsun. Düz yazılar da sıkıyor seni artık. Bir şeyler arıyorsun o selvilerin içinde, uzun sürecek bir şeyler...

Sıkılmışlık, tedirginlik, kaybedişler, uğranmayan en güzel duyguların rahat bırakmıyor ayaklarını. Nereye kaçacağını bilmediğin çocukluk saklambaçları gibisin. Küçükken en azından nereye saklanacağına karar verebilirdin. Oysa şimdi saklanacağın yerin yönünü bile bilmiyorsun. Birkaç nota var ellerinde çalmak istediğin, onlar da piyano başına oturduğunda gidiyor hafızandan. Tam bir işe başlayacakken, geçmişteki tüm başarısızlıkların geliyor aklına. Ne işe başlayabiliyorsun, ne de başarısızlıklarını kabul edebilmeye...

İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor. Hiçbiri kapından geçemiyor. Hiçbiri sana coşku veremiyor. Hiçbiri unutturmuyor kırgınlıklarını...Sen, ellerinde sarı sarı sönük şarkılar, ayaklarında renksiz birkaç adım, sabretmeyi bile bekleyemiyorken, bir de şimdi bu sıcak akşamlar bastırdı. Hani yağmurlar yağarken 'Soğuk nasıl olsa' der geçerdin. Dışarı çıksan da yürüyemeyecektin nasıl olsa. Caddeler buz keserken kalbini dinleyemediğini fark edemeyecekti yanından geçenler. İsyan etmeyeceklerdi. Ama şimdi...

Toprak kokusu gelmiyor derinden. Kurumuş güller bastırdı saksıları. Sulayamadığın için çok üzüldüğün çiçeklerin vardı senin eskiden. Şimdi? Koparılmayı bekleyen kuru dallar, eskiyen ezgiler var rüyalarında, artık özleyemediğin kardeşlerin var uzakta. Bahçelerinde koştururken çok yorulup bir bardak soğuk suyuna özlem duyduğun eski evler var yaralarında. Bu yüzden yaralarını saramıyorsun, evlerini görebilmek için...

Sessiz ol yine, yakışıyor suskunluk sana. Gözlerinden geçen gemiler seni nereye götürüyorsa, o kadar uzakta ol. Bir ada bulursan, geceyi de orada geçir. 'Yalnızdım çok yalnızdım. Martılar vardı bir tek beni dinleyecek. İşte o yüzden onlarla konuşurken hep seni düşündüm' de deme bana sonra. Martıların susup seni dinlemek dışında yapılacak daha önemli işleri var bu gece.Daha seni artık hiç sevmediğimi tüm gökyüzüne duyurmak için bulutlardan izin bile almadılar. Hele bir izin alsınlar da, sonra düşünürüm, bu haberi sana nasıl vereceklerini. Yok mektup bekleme hiç. O kadar uğraşamayacağım....Bir damla düşer selvilerin yapraklarından kafana belki, sen selvilerden uzun sürecek bir şeyler beklerken, kafanı tepeye dikip gerisini düşlersin. Sonra da 'Sadece bir damla yağmur yağdı ne tuhaf' dersin.

Aslında tuhaf olan bir damla yağmur yağması değil; benim senin için dökülecek ikinci bir damla gözyaşımın kalmamasıdır...*

Öykü Özü
 
Ey benim,
Mavi soluklarıyla saçlarımı dağıtan,
Küçük karanfilim,
Gidiyorum.
Öyle başını yana çevirip,
Ağlama…

Şarkı söyleyen kuşlarla,
Acıları tanımayan renklerden geçip,
Ellerimde,
Sabah denizden topladığım bir demet çiçekle,
Dönerim belki…

Hz.Mevlâna
 
Kanat çırpan kuşlara bakın.
Kanatlarının nasıl hareket ettiğine dikkat buyurun,
Bir aşağı bir yukarı.
Bir hüzün, bir saadet.
Böyledir hayat.
Hoş bir kararda, ahenk içinde, dengede.

Elif Şafak
 
Yenilgi, benim yenilgim
Yalnızlığım ve mesafelerim;
Binlerce zaferden daha değerlisiniz benim için

Halil Cibran
 
Can çekişmek nasıl bir şey bilir misin Olric?
Hayır efendimiz, nasıl bir şey.
Ona söyleyebileceğin o kadar şey varken susmaktır Olric.

Oğuz Atay



Sen acıyı biriktirmeyi seversin Olric. Sen biriktirmeyi seversin… Hadi devam et şimdi, Kuru yaprakları… Deniz taşlarını… Gözyaşını… Sorulamamış soruları… Senden kalan sesleri… Yaşanamamış paylaşılmışlıkları… Birlikte harcamak üzere kalbinde biriktirilmiş zamanları ve hüznü… Ve özlemi biriktirmeye.

Oğuz Atay
 
Sen bir dağsın,biz senin eteklerindeki çocuklarınız.Bir baba evladına bunu diyorsa,dünya gelse üstüne yıkılır mı o evlat.BIr baba evladına,Allah senden razı olsun diyorsa,o evlat her iki cihanda şad olmaz mı? Gerisi sizin olsun...
 
"Ne hoş bir güzelliği vardır;
Hafif adımlarla,
dünyadan gülümseyerek geçenlerin.
Kimseye bir kötülüğü
dokunmadan yaşayanların.
Onurlu bir yaşamı seçenlerin..."

Virginia Woolf
 
Çocukken hep olgun oldum.
Yaşımdan daha büyüktü adımlarım, insanlara olan tavırlarım. Şimdi çocuklaşmak istiyorum yorgun bedenime inat ne olur çok görmeyin..

Gülten Alp
 
Reading Zindani Baladi'ndan

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
(…)
Yasaların yargısı doğru mudur
Ya da yanlış mıdır bunu bilemem;
Bildiğim tek şey bu hapishanede
Demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,
Bir yıl kadar uzundur her geçen gün
Yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar.
Kabil'in Habil'i öldürdüğü
Günden beri hiç dinmedi acılar
Çünkü insanların insanlar için
Koymuş olduğu bütün yasalar
Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi
Taneyi eleyip samanı tutar.
Bildiğim başka bir şey daha var
-Ki bilmeli benim gibi herkes de-
İnsanın kardeşlerine ettiğini
İsa Efendimiz görmesin diye
Utanç tuğlalarıyla, parmaklıklarla
Örüldü yapılan her hapishane.
Parmaklıklar güneşi engelledi,
Kararttılar tatlı ay ışığını,
Cehennemi böyle ört bas ettiler
Yaptıkları bütün iğrenç şeyleri
İnsanoğlundan, tanrının oğlundan
Gizlemeyi ustaca başardılar.
Zehirli otlar gibi kötülükler
Büyür hapishanenin havasında,
Yok olur burada harcanıp gider
İyi olan ne varsa insanda:
Kapıyı tutar soluk bir keder
Umutsuzluk bekçiliğini yapar.
(…)

OSCAR WILDE
 
Muhammed Peygamber İdi O



MAHOMET
HZ.MUHAMMED

Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı
Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
"Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
Onsuz bir değerim olmazdı."
Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.
Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona: "Tanrı yardımcın olsun! " diye seslendi.
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar! " diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.
Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."
Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.
Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
"Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
"Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
"İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
"Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

VİCTOR HUGO
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri