Kadınlar

Konu sahibi son olarak 6 gün önce görüldü
Louise Michel (1830-1905)​

“power is cursed, that is why I am an anarchist”​


Paris Komünü’ne hayat veren ve Komün’e kendinden izler bırakan kadınlardan birisi de Louise Michel’di.

Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biri idi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi. Yine ondan iyi bir eğitim aldı.

Louise ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği yapabilmesi için imparatorluğa bağlılık yemini etmesi gerekiyordu; Louise Michel bunu reddetti. Dedesinden aldığı eğitimle sıkı bir cumhuriyet taraftarı olmuştu. Sonuçta resmi okullar yerine özel okullarda çalışmak zorunda kaldı. Hatta 1853 ocağında Yukarı Marne bölgesinde Audeloncourt’da özgür bir okulu bizzat kendisi açtı. İki yıl sonra da aynı bölgede bir başka okulda cumhuriyetçi fikirleri çocuklara aşıladığı için ilk kez emniyetin dikkatini çekti.

Bunun üzerine Louise Michel Paris’e taşınmaya karar verdi. Onuncu bölgede Chateau d’Eau caddesinde bir okulda öğretmenliğe başladı. Okulun müdürü bayan Volier hayatı boyunca onun yakın dostu oldu. Paris Komünü’nün önde gelen isimleri arasında olacak olan Varlin, Eudes,Valles, Rigault ve Theophile Ferre ile de o zaman tanıştı. Bu sırada Paris’te katıldığı tartışmalarla anarşizmle de tanışmaya başlıyordu.
Louise Paris’te, 1871’in Ocak ayında teslimiyetçi hükümete karşı yapılan protesto gösterilerine ulusal muhafız üniforması ile katıldı ve ilk silahlı eylemine katılmış oldu.
Komünle taçlanacak olan 18 Mart ayaklanmasında Louse mantosunun altında sakladığı karabinası ile yer aldı. Komünün yenilgisinin ardından yakalanıncaya kadar da silahını elinden bırakmayacaktı.


**


--Fransız esirleri öldürmekle suçlanan komünarların, askerler tarafından st. bastille meydanı üzerinden kurşuna dizilmeye götürülürken; önlerine çıkıp, "esirleri ben öldürdüm!" demiştir. bu söylem bile louise michel'in kadın hakları ve kadınların yasalar tarafından tanınması için ne denli önemli taşıdığını göstermektedir. zira, o dönem yasalar kadınları tanımıyor ve söz hakkı vermiyordu. dolayısıyla, bu hareketi onu yasalar tarafından tanınmasına, yargılanmasına ve hak elde etmesine sebep oluyordu ..

**​

--"Erkek, hangi kesimdenolursa olsun, hep efendidir. Biz kadınlar onunla hayvanlar arasında yer alanayrı bir tür sayılırız. Proudhon kadınları ev kadını ve fahişe olmak üzereikiye ayırmıştır. Acı içinde itiraf ediyorum biz, çağlar boyunca bu hale getirilen,başka kasta dahiliz. Cesaretimiz varsa bu patalojiktir, bazı bilgileri kolaycaöğrenirsek, bu da patolojik bir durumdur. Ben bütün hayatımca buna güldüm.Bugün artık, yanlışlığı ileride anlaşılacak olan bütün hatalar gibi buna dagülüp geçiyorum."

--"iktidardaki namussuz adamlar zararlıdır; iktidardaki dürüst adamlar etkisizdir. özgürlük ve iktidarın birlikte olması imkansızdır."

--"bizim iktidarı ele geçirmemiz yalnızca bir tür iktidarın daha uzun süre hayatta kalmasına yarar; bunun yerine siz erkekler iktidarda kalın ki iktidar daha hızla bozulabilsin."


**​


Louise Michel’in imzasını taşıyan “Anarşistler Bildirisi” onun yaşamına damga vuran belli başlı fikirleri yansıtmaktadır:

"Anarşistler, düşünceözgürlüğünün her yerde tanındığı bir çağda sınırsız özgürlüğü savunmayı hak ve görev olarak bilen insanlardır... Özgürlükten yanayız ve bunun, kökeni vebiçimi ne olursa olsun, ister dayatılmış, ister seçilmiş olsun, kralcı ya dacumhuriyetçi olsun herhangi bir iktidarın varlığıyla bağdaşmayacağınainanıyoruz... Eşitlik olmadan özgürlük olamaz!... Bizim istediğimiz eşitlik,özgürlüğün önkoşulu olan fiili eşitliktir. Herkesten yeteneği kadar, herkeseihtiyacı kadar, diyoruz!"



**​

--Louise Michel anılarında,«Piç denilen çocuklardanım; ama bana dünyaya gelme bahtsızlığını bahşedenlerözgür insanlardı; birbirlerini sevdiler; doğumumla ilgili olarak anlatılansefil öykülerin hiçbirisi doğru değildir ve annemi yaralayamaz. O hayatım boyuncatanıdığım en dürüst kadındır» dedi.

**​


Mahkeme başkanı son sözolarak söylemek istediği bir şey olup olmadığını sorduğunda ise,

Kendini Savaş Konseyi diye adlandıran benim yargıcım olanheyetinizden…. tek isteğim yoldaşlarımın öldürüldüğü Satory meydanınagönderilmemdir. Beni de toplumunuzdan eksiltin. Zaten sizden bunu yapmanızisteniyor. Cumhuriyet savcısının hakkı var. Mademki özgürlük için çarpan heryüreğe bir parça kurşun nasip oluyor ben de hakkımı isterim. Eğer yaşamama izinverirseniz intikam diye haykırmaktan usanmayacağım.»


**​

LouiseMichel, Le Havre, Gaiety Music Hall’deki bir konferansı sırasında silahlısaldırıya uğradı ve başından ağır bir şekilde yaralandı. Saldırgan, PierreLucas adında, 32 yaşında bir Britanyalıydı. Karısı ve kendisi, Le Havre’dekibir dükkanda çok düşük ücretle çalışıyordu. Michel, karşıdevrimci propagandanınetkisi altında eyleme girişen bu kişinin mahkûm olması halinde ailesinin çokzor duruma düşeceği gerekçesiyle mahkemede onun aleyhinde ifade vermeyireddetti.


**​



“şimdi suskun olan yığınlar
okyanus gibi gürlediğinde;
yığınlar ölmeye hazır olduğunda
komün tekrar ayaklanacak.
sayılamayacak bir kalabalık olarak geleceğiz
bütün yollardan geleceğiz
ve karanlıklardan sıyrılan intikamcı hayaletler gibi gelirken
yumruklarımızı sıkacağız
bayrağı ölüm taşıyacak
al kanlara boyanmış kara bayrağı
ve alev alev göğün altında
özgürleşen toprak
mor çiçekler açacak…”

Louise Michel
 
“Ben Ulrike Bağırıyorum!”, (Ulrike Meinhof / 1934 – 1976)

68 kuşağının almanya kanadının sosyalist devrimci bayan lideri.Kocasının kendisini aldattıktan sonra çocuklarıyla beraber evden kaçmış ve Andreas Baader’ın çetesi ile birleşip fikirleriyle sivrileşerek RAF’ın Baader-Meinhof çetesine adını vererek liderliğini yapmıştır.. Bir çok banka soygunu ve anarşist eylemlerden tutuklanmış. Son olarak 1972’de tutuklandığında cezaevinde polisler tarafından tam anlamıyla psikolojik işkenceye maruz kalmıştır. Günlerce yemek yememiş ve aşırı zayıflamıştır. Cezaevinde paranoyaklığı artınca Andreas Baader’le arası açılmış ve duruşmalara katılmamıştır.Günlüğünde bugünleri şöyle özetler ; “artık yaptıklarımı savunacak takatim ; düşüncem kalmadı , düşünecek birşeyim kalmadı” ve bir gün cezaevindeki odasının penceresinin demirliğine kendini asarak intihar etmiştir.



Ulrike Meinhof Cezaevinde​

“Çok güvenli görünüyorsunuz! Fakat sanmayın ki bu böylece devam edecek! Öfke ve nefret büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerle birleşecek, biliyorum. İspanyol, türk, yunan, arap, italyan göçmenler ve avrupa’nın tüm ezilenleri…ve tüm kadınlar, ezildiğinin, aşağılandığının sömürüldüğünün farkında olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve beni neden öldürmek istediğinizi anlayacaklar… Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar, hiç biriniz umurumda değilsiniz. Asla beni delirtemeyeceksiniz! Beni sağlam öldüreceksiniz… mükemmel bir ruh ve mükemmel bir beyinle. Böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak! Herkes sosyal demokrasinin neye benzediğini anlayacak!…şimdiden cesedimi kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma kapatmanızı görür gibiyim. Ulrike Meinhof kendini astı diyeceksiniz. Kanlı ellerinizle kapıları yüzlerine kapatacak ve fotoğraf çekmeyi soru sormayı yasaklayacaksınız. Yasak diyeceksiniz, cesedi incelemek yasak! soru sormak, düşünmek, tahmin etmek yasak!! yasak!!… ama kendi korkunuzu yasaklayamazsınız! Her katile özgü korkuyu yasaklayamazsınız!Cesedim bir dağ gibi ağır olacak…yüz bin ve yüz bin…yüz binlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin oturduğunuz o sahte tahtı sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar! ..ve hep birlikte bağıracaklar: Ulrike Meinhof’u öldüremeyeceksiniz.”(Dario Fo, Ben Ulrike, Bağırıyorum)


Ulrike Meinhof gazeteciyken, 1964​


Ulrike Marie Meinhof, (d. 7 Ekim 1934 – ö. 9 Mayıs 1976). Alman radikal sol kanadı militanı ve gazeteci.Oldenburg’da doğan Meinhof, Baader-Meinhof Grubu olarak da bilinen Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kurucularından biriydi.İlk başlarda nükleer karşıtı hareketin bir üyesiydi ve konkret adlı radikal sol gazetenin editörüydü. 1961 yılında bir komünist olan Klaus Rainer Röhl ile evlendi. Bu evlilikten Bettina ve Regine adlı ikizleri oldu.1968 yılında boşanan Meinhof, Berlin’deki daha radikal solcuların arasına karıştı. Sol kanadın kullandığı sıradan mücadele araçlarının etkisizliği nedeniyle hüsrana uğrayan Meinhof, 1970 yılında Andreas Baader’in hapisaneden kaçmasına yardım etti ve daha sonra kimi soygunlarda ve sanayi siteleriyle Amerikan askeri üslerinin bombalanması eylemlerinde rol aldı. Grup Alman basını tarafından hemen “Baader-Meinhof Çetesi” olarak adlandırıldı. Meinhof şehir gerillası kavramı da dahil olmak üzere grubun ürettiği pek çok broşür ve manifesto kaleme aldı. Bunlar sıradan insanın sömürülmesi ve kapitalist sistemi suçlayan yazılardı.1972’de Langenhagen’de yakalandığında “ön duruşmalarda” 8 yıl cezaya çarptırıldı. Kendisine ömür boyu hapis cezası veren duruşmalar sırasında 9 Mayıs 1976’da JVA Stuttgart-Stammheim’daki hücresinde “ölü bulundu”. Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun üyeleri de dahil olmak üzere pek çok insan daima, onun Alman iktidarının temsilcileri tarafından öldürüldüğünü söylediler.2002 yılında, Meinhof’un beyninin ailesinin izni olmadan kafatasından çıkarıldığı ve üzerinde çalışmalar yapıldığı ortaya çıkarıldı. Magdeburg Üniversitesi’nden Bernhard Bogerts 1960larda Meinhof’un beynine yapılan bir ameliyat sonucu terörist yapıldığı gibi bir iddiada bulundu.

(Kaynak : Ulrike Meinhof – Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim, Versus Kitap, Aralık 2008)

Alıntı
 
YANACAKSAM DA KENDİ YÖNTEMİMLE YANARIM : SOPHİE SCHOLL

1942 yılının sonuna doğru Münih Üniversitesi öğrencilerinden bazıları, yakalarına, çantalarına, “beyaz gül” takmaya başlarlar. Bu masum imgede savaşın acımasızlığında dahi romantizmi yaşayan Sophie Scholl’ün etkisi büyüktür.


‘Beyaz gül’, Almanya’nın Münih Üniversitesi’nde öğrenim gören bir grup öğrencinin Nazi rejimine karşı başlattığı pasif direnişin ismidir. Hans ve Sophie Scholl kardeşlerin önderliğindeki harekete üniversiteden öğrencilerin ve bazı profesörlerin katılımı ile hareket zamanla büyür. Topluluk, hazırladığı Nazi karşıtı bildiriler ve şehrin çeşitli yerlerine yaptıkları graffitiler ile Hitler diktatörlüğüne karşı herkesi uyandırmaya ve harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Ocak 1943’te Stalingrad kuşatması kaybedilmiştir. Almanya tarafında 230.000 asker ve Rusya’da toplam 1.000.000 insan ölmüştür. Bunun üzerine Beyaz Gül hareketi temsilcilerinden “Komitanlar! komitanlar!”başlığını taşıyan el ilanı felsefe hocası prof. Kurt Huber tarafından kaleme alınır ve adreslere gönderilir. Çokça basılan ve elde kalan ilanların üniversite de dağıtma işide Sophie’ye verilir. Kendinden üç yaş büyük ağabeyi Hans’ta, okulda Sophie’ye katılır. Aynı gün içinde “Beyaz gül” imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Havada uçuşan antifaşist bildirileri okulun yüksek pencerelerinin birinden savuran Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ı gören okulun NSDAP üyesi hademesi Jakob Schmied derhal gestapoyu arar. Gestapo gençleri bulmakta gecikmez
İşkenceye alınan Sophie ve Hans’ın odaları aranır. Gestapo, Hans Scholl’un odasında örgüte ait tüm bilgilere ve isimlere ulaşır. ‘Beyaz gül’ün kurucusu diğer gençler ve sempatizanları çok kısa bir süre içerisinde tutuklanırlar. Bu arada felsefe öğretmeni Kurt Huber de gestaponun eline düşer. Sorgu dört gün sürer. Sophie ve diğer çocuklar direnir. Sonunda uydurma bir mahkemede “Hitler’ in Şeytanı” diye ün yapmış yargıç Roland Freisler’ in başkanlığında kurulmuş bir nazi mahkemesinde yargılanmaya başlarlar. Freisler ayağa kalkmadan çocuklara suçlarını sıralamaya başlar:“vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak, askerin moralini bozmak…” sonra savcı ayağa kalkar ve beyaz gül’le ilgili tarihe geçecek bir tahlil yapar: “Reiche’ın savaş sırasında gördüğü en tehlikeli propagandacı vatan ihaneti bu hainlerin yaptıklarıdır.”

Sophie Scholl ve topluluğun kurucularından ağabeyi Hans Scholl ile Christoph Probst 18 Şubat 1943 tarihinde üniversite içerisinde bildiri dağıttıklarının ihbar edilmesi üzerine Gestapo tarafından yakalandılar ve 22 Şubat’ta vatana ihanetten suçlu bulundular. Karardan sadece birkaç saat sonra boyunları vurularak idam edildiklerinde henüz 21 yaşında olan Sophie Scholl’un son sözleri şunlar oldu:

“Haklı bir dava uğruna kendinden vazgeçmeyi göze almış neredeyse hiç kimse yokken, doğruluğun galip gelmesini nasıl bekleyebiliriz ki? Böylesi güzel, güneşli bir gün ve maalesef gitmek zorundayım. Ancak bizlerin gidişiyle binlerce insan uyanacak ve harekete geçecekse varsın öleyim, ne önemi var?”
 

Simone de Beauvoir: Beyniyle yazıp, kalbiyle yaşayan özgür bir kadın | Hasan Saraç


“Etrafımızdaki dünyanın sarsıcı boyutlarına, cehaletimizin yoğunluğuna, bizi bekleyen felâket risklerine ve o muazzam topluluk içindeki bireysel zayıflığımıza rağmen, gerçek şu ki varlığımız kendi sınırlılığı içinde, sonsuza açılan bir sonluluk içinde sürdürme irademizi kullanırsak tamamen özgür oluruz. Ve aslında, gerçek aşkları, gerçek başkaldırıları, gerçek düşleri ve gerçek iradeyi tanımış olan her insan bilir ki, hedeflerinden emin olmak hiç kimsenin iznine, güvencesine muhtaç değildir; O kesinlik duygusu kendi içgüdüsünden kaynaklanır.”


Acaba Jean-Paul Sartre olmasaydı Simone de Beauvoir olabilir miydi? Sanırım hiç kimse bu sorunun cevabını kolay kolay veremez. Peki ya,Simone de Beauvoir olmasaydı Jean-Paul, “Sartre” olabilir miydi?



Kravatlı beylerin kafelerde croissant, café au lait ve Le Figaro ile kahvaltı ettiği, tuvallerine rengârenk fırça darbeleriyle hayat veren empresyonistlerin Montmartre sokaklarında şaraplarını yudumladığı, zarif şapkalı şık paltolu kadınların göz kamaştırdığı bir kış günü, 9 Ocak 1908’de Paris’te bir kız çocuğu dünyaya gelir. Adını Simone koyarlar. Babası George Bertrand de Beauvoir bir hukukçu, annesi Françoise zengin bir bankerin koyu Katolik bir kızıdır.


Simone, önce bir Katolik okulunda matematik, sonra Sainte-Marie enstitüsünde dil ve edebiyat, ardından da Sorbonne’da felsefe okur. Lisansüstü eğitimini büyük bir başarıyla tamamlayıp Fransa’nın en genç kadın felsefe öğretmeni olmaya hak kazanır. Simone, henüz yirmi bir yaşındayken, ufak tefek, olağanüstü zeki genç bir adamla, Jean-Paul ile tanışır. Daha doğrusu Sorbonne’da kendisi kadar başarılı olan bu çekici genç kızla Jean-Paul görüşmek istemiş, araya tanıdıklar girmiştir. İlk karşılaşmalarının üzerinden birkaç ay bile geçmeden Jean-Paul ve Simone ayrılmaz bir ikili olacaklardır. Yaşam boyu süren bu serüven, tutkunun, cinselliğin, hayatlarına giren başka kadın ve erkeklerle paylaşıldığı girift bir ilişkiye, sarsılmaz bir zihni beraberliğe dönüşerek efsanevi bir nitelik kazanır.


“Bence gerçek cömertlik, her şeyini vermek ama bunun sana hiç maliyeti olmadığı duygusunu yaşamaktır.”


Bir süre okullarda öğretmenlik yapan Beauvoir sonunda Paris’e yerleşip esas tutkusuna; düşünmeye, tartışmaya ve yazmaya odaklanır. İlk eseri L’Invitée – Konuk Kız 1943 yılında yayınlanır. Gerçekte Jean-Paul ve bir başka genç kızla kurdukları aşk üçgeni üzerine kurgulanan bu eser oldukça ilgi toplar. Sartre’ın da basılmadan önce okuduğu bu romanın kahramanı Françoise (Simone) kitabın sonunda öteki kızı öldürür. Bu aslında yazarın Sartre ile arasındaki zihni beraberliğe verdiği önemin dolaylı bir anlatımıdır. Peki, koyu bir Katolik olan annesinin, Simone’a gelişme çağında aşılamaya çalıştığı değerlere tepkisini, biseksüel roman kahramanına onun adını (Françoise) vererek göstermiş olabilir mi?


Beauvoir’ın ikinci eseri Pyrrhus et Cinéas – Denemeler (1944) savaştan yorgun düşmüş Fransız halkı tarafından övgüyle karşılanır. Kitapta Epirus kralı Pirus yeni bir savaşa hazırlanırken danışmanı Cinéas sorar:


“Neden?”


“Çünkü,” der kral, “bu savaş beni muzaffer kılacak.”


“Peki,” diye yeniden sorar Cinéas, “sonra ne yapacaksınız?”


“Sonra,” diye cevap verir Pyrrhus, “artık dinleneceğim.”


“Öyleyse neden şimdi dinlenmiyorsunuz kralım?”


Beauvoir’ın varoluşçu anlayışına göre kölelik ve sahiplenme, despotluk ve bağlılık ilişkileri içindeki insanlar, aralarındaki eşitsizliğe rağmen birbirlerinin varlığından beslenmektedirler. Bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yoktur. Başkaları adına biz hareket edemeyiz, zira herkes kendinden sorumludur. Buna karşın ahlaki değerler açısından başkalarına zarar verecek davranışlardan, seçimlerden kaçınmamız gerekir. Sessiz kalmak, bir başkasının yardımına koşmamak da bir seçimdir. Bir başka deyişle özgürlük kaçınılmazdır. Ve varoluşçular değişik inanç ve amaçlar doğrultusunda hareket etmeye zorlanmamalı, bilinçli ve etkin bir şekilde, arzu ettikleri duruşu sergileyebilmelidirler.


“Gerçek yeteneğinizi göstermek daima, bir anlamda, yeteneğinizin sınırlarını zorlayarak, ötesine gidebilmektir. Cüret etmek, araştırmak, yaratmak; işte ancak öyle bir anda yeni yetenekler ortaya çıkar, keşfedilir ve hayata geçirilir.”


Beauvoir’ın başyapıtlarından biri zihninde oluşturduğu düşünceleri, çelişkileri işte böyle cesurca kaleme aldığı Pour une Morale de L’Ambiguité (Belirsizlik Ahlakı Üzerine) adlı eseridir (1947). Sartre dışında Hegel, Heidegger, Spinoza, Nietzsche ve Kierkegaard’ın düşünceleri üzerine inşa edilmiş bir felsefe gibi algılansa da, Beauvoir çok saygı duyduğu düşünürleri yeri geldiğinde açıkça eleştirmekten de çekinmemiştir bu eserinde. Pour une Morale de L’Ambiguité bir anlamda dört yıl önce yayınlanan Pyrrhus et Cinéas’ın devamı niteliğindedir.


Beauvoir bu eserinde kişilerin özgürlüklerini arayan iç sesleri ile onları bastıran dış dünya koşulları arasındaki belirsizliği ele alıyor. Ona göre insanların varlığı bu iki zıt etkenin sürekli mücadelesi içinde sıkışıp kalmıştır. Bu nedenle önce bu belirsizliğin varlığını kabul etmeliyiz.


Beauvoir insanların içtenlikten uzak, farklı tutumlarla özgürlük ve sorumluluklarından kaçtığını öne sürer. İlk samimiyetsizlik kategorisi, özgün, doğal eğilimlerini tembellik ve bezginlik yoluyla inkâr eden “alt-insan”dır. Bu tehlikeli bir tutumdur, çünkü özgürlüğünü reddederken “alt-insan” acımasız, ahlaksız, şiddet eylemleri için “ciddi insan”ın piyonu haline gelir.


“Ciddi insan” en yaygın kaçışın örneğidir çünkü tüm özgürlüğünü objektif bir dış standarda dayandırmak ister ve onu kayıtsız şartsız, mutlak değerlerin emrine verir. Ciddi yaklaşımın bütünleşmek istediği obje önemli değildir; general için Askeriye, aktris için Şöhret, siyasetçi için Güç olabilir. Önemli olan, benliğin bunların içinde kaybolmasıdır.


Beauvoir’ın düşüncesine göre özgürlükten kaynaklanmayan, özgürlüğü hedef almayan tüm eylemler anlamını yitirmektedir. Bu anlamda ciddi insan, samimiyetsizliğin en temel örneğidir, zira özgürlüğü kucaklamak yerine kendini harici bir idole kaptırıp yitirir. Ciddi yaklaşım, “Dava”nın onu oluşturan insanlardan daha çok vurgulanmasıyla despotluk ve baskıya yol açar.


Bir başka samimiyetsiz tutum da, düş kırıklığı yaratmış ciddiyetin kendini hedef almasıyla ortaya çıkan “nihilist” yaklaşımdır. Sözgelimi, general askerliğin sahte bir idol olduğunu, varoluşuna anlamlı bir gerekçe oluşturmadığını anlayınca nihilizme sığınıp dünyanın herhangi bir anlamdan yoksun olduğunu iddia eder.
Özgürlük kavramı bir kez daha değerini yitirmiştir.
Simone de Beauvoir kadın haklarını felsefi açıdan irdeleyen ilk feminist yazar olma özelliğini 1949 yılında yayınlananLe Deuxiéme Sexe – Kadın, İkinci Seks adlı eserine borçludur. Orijinal haliyle iki cilt olarak basılan eserin ilk bölümü “gerçekler ve efsaneler” üzerine kuruludur. Yazara göre kadınların biyolojik farklılıkları, gebelik ve annelik dönemleri, onlara farklı sorumluluklar yüklese de gerçekte bir dezavantaj olarak değerlendirilmemelidir. Ayrıca cinsiyetlerinden kaynaklanan bu özellikleri, kadınların hak ve özgürlüklerine sınırlamalar getirilmesi ve bireysel farklılıklarının yok sayılması için bir gerekçe teşkil edemez.


İşte bu inançla Beauvoir, ikinci cilde “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyerek başlar. Bu eserin yetersiz ve içeriğini tam olarak yansıtamadan İngilizceye çevrilmiş olması uzun süre değerinin ortaya çıkmasını engellese de sonunda hak yerini bulur, yeniden İngilizceye tercüme edilir ve ölümünden sonra Beauvoir’ın ünü yayılmaya devam eder.


Kendisini feminist olarak sınıflandırmasa da Beauvoir hayatı boyunca özgürlüğünden ödün vermemiş, Jean-Paul ile süren ilişkisi, hayatına başka kadın ve erkeklerin girmesini engellememiştir.


Bu maceraların en çok iz bırakanı bir Amerika seyahati sırasında Chicago’da tanıştığı yazar Nelson Algren ile yaşadığı ilişkidir. İkisi de kırklı yaşlarına girerken Chicago’nun kenar mahallelerinde, sokak barlarında geçirdikleri üç gün Simone’u çok etkiler. Birçok kereler yeniden buluşsalar da Nelson’un Paris’e gelmek istemeyişi, Simone’un Sartre’dan kopmayı göze alamaması bu tutkulu aşkın sonunu getirir ve Nelson tüm ısrarlarına ve yakarışlarına rağmen Simone’u terk eder.


İlk tanıştıklarında Nelson’un yakın arkadaşı fotoğrafçı Arthur Shay, Simone’u banyo yapabilmesi için bir başka eve götürür. Sonrasını ondan dinliyoruz:


“Nelson Algren’in Wabansia meydanındaki mütevazı apartman dairesinde banyo yoktu, sadece bir lavabo vardı… Bir arkadaşımdan evinin anahtarlarını ödünç aldım ve onu [Simone de Beauvoir] arabamla oraya götürdüm. Kim bilir neden, banyonun kapısını açık bırakmıştı. Kenarda bekliyordum. Fotoğrafçı olduğum için birkaç kare çekme isteğimi bastıramadım. Simone deklanşörün sesini duyunca bana dönüp gülümsedi ve saçını düzeltmeye devam etti.”


Simone çırılçıplak aynada saçını tararken arkadan çekilmiş bu resim, yazarın yüzüncü doğum gününde haftalık Fransız dergisi Le Nouvel Observateur tarafından yayınlanır. Kadın örgütlerinin basılmasına karşı çıktığı bu resim çekilirken Beauvoir’ın aklından, yüreğinden ne geçiyordu acaba?


Katolik Kilisesi savunduğu ve kabul ettirmek istediği düşüncelere karşı çıkan insanlarla daima savaşmıştır. Orta çağlarda bu mücadeleyi o kişileri şeytanlıkla, cadı olmakla suçlayıp halkın gözü önünde yakarak ya da türlü işkencelerle pes ettirerek veriyordu. Daha sonraki yıllarda yöntemlerini değiştirse de mücadelesine devam etmiştir. İşte bu nedenle Vatikan Beauvoir’ın Kadın, İkinci Seks (1949) adlı eserini okunması yasak kitaplar listesine koymuştur. Beauvoir’ın 1953 yılında yayınlanan Mandarins adlı eseri de bu cezadan kurtulamaz ve yasaklanır. Bu eserinde Beauvoir bir yanda Nelson Algren’e olan aşkı ve Sartre’a olan bağımlılığı arasında yaşadığı ikilemleri ele alan bir roman yazmış gibi görünse de öte yandan sıradan insanların II. Dünya Savaşı’nda gösterdiği cesareti ve mukavemeti Nazi’lere karşı ortaya koyamayan solcu entelektüelleri ve onların elitist yaklaşımlarını açığa vurmakta ve bu eserinde onları korkaklıkla itham etmektedir.


Pek çok kitabı otobiyografik özellikler taşıyan yazar Mémoires d’une Jeune Fille Rangée – Bir Genç Kızın Anıları (1958), La Force de l’Age – Yaşlılık (1960), La Force des Choses – Koşulların Gücü (1963) ve Tout Compte Fait – Hesap Tamam(1972) adlı eserlerinde yaşamının farklı dönemlerinde hayata bakışını okurlarla paylaşır.


“Ölüm bizi buluşturamayacak. Böyle işte! Beraberliğimize gelince, tek kelimeyle harikaydı.”


1980 yılında Sartre öldükten sonra Beauvoir’ın da sağlık durumu kötüleşmeye başlar. O da hayat arkadaşı Sartre gibi uzun çalışma saatlerinde uyanık kalabilmek uğruna uyarıcı ilaçlar kullanmış, vücudunu yıpratmıştır. Sartre’ın anısına yazdığı Adieux – Sartre’a Veda (1981) son eseri olur.


Adeta nazire yapar gibi, Sartre’ın ölümünden (15 Nisan 1980) tam altı yıl sonra (14 Nisan 1986) Simone de Beauvoir son nefesini verir. Onu Montparnasse mezarlığında sevgilisinin yanına gömerler.


Parmağında bir diğer aşkının, Nelson Algren’in kendisine hediye ettiği yüzükle…
 
Emma GOLDMAN (d. 27 Haziran 1869, Litvanya – ö. 14 Mayıs 1939, Toronto)

If I cannot dance it is not my revolution!



Son nefesine kadar mücadeleyi bırakmadı bu “anarşist feminist kraliçe” (kraliçe ifadesi fazlasıyla çelişmiyor mu Emma’yla?) Defalarca sürgün yedi, yok edilmek istendi, halk düşmanı ilan edildi. Konuşma yapacağı yerlerde bütün kolluk güçlerinin seferber edilmesine sebep oldu, öyle de korkuttu iktidarı. Hatta onun yüzünden, ABD anarşistleri kolayca sınır dışı edebileceği -sanırız halâ geçerli olan-bir yasa çıkarmak zorunda kaldı. Yani kısaca devlet, askeriyle, polisiyle, kilisesiyle dur durak bilmeksizin saldırdı Kızıl Emma’ya. Ama nafile…

Emma, kişiliğiyle, ilham veren yaşamıyla, yeri geldiğinde hiç çekinmeden sorgulayıp değiştirdiği anarşist tavrıyla ve özellikle de kadını nesne olmaktan çıkarıp hayatın tam ortasına koyan düşünceleriyle yaşamaya devam ediyor zihinlerde.



***


Geleceğin bu azılı anarşisti, 1869’un 27 Haziran’ında, Litvanya’da, bir Yahudi olarak dünyaya geldi. (Mezar taşında 29 Haziran yazsa da doğum günü resmi kayıtlarda 27 Haziran olarak geçmektedir.) Emma henüz 13 yaşındayken ailesi St. Petersburg’a taşındı. Rusya onlar için tehlike arz ediyordu. Çünkü II. Alexander henüz öldürülmüştü ve Yahudilerin bir katliama kurban gitme ihtimalleri vardı.

***​



Taşındıkları ilk zamanlar Emma okula gidiyordu ama 6 ay kadar kısa bir süre sonra, ailesinin yaşadığı maddi sıkıntılardan dolayı okulu bırakıp çalışmak zorunda kaldı. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sı tam da bu sıralar karşısına çıktı. Sonradan kafasında tam anlamıyla netleşecek anarşist fikirler, bu kitapla birlikte filizlenmeye başladı Emma’da.

***​


15 yaşına bastığında, babası bu yeni yetme anarşisti evlendirmek istedi, Emma tabii ki karşı çıktı. 17 yaşında ise ailesinin kararıyla, kız kardeşi ile birlikte New York’a, diğer kardeş Lena’nın yanına gitti. Burada bir tekstil fabrikasında çalışmaya başladı.

***


On beş yaşındayken karşılıksız bir aşka tutulmuştur ve bunun üzerine sunları söylemiştir;

"Bunun acısıyla bir ton sirke içerek romatik bir yoldan intihar etmeyi düşledim. aşkımdan intihar etmemin beni mezarımda uçuk ve ilginç, solgun ve şiirsel göstereceğini düşünmüştüm. ama on altıma geldiğimde daha görkemli bir ölümde karar kıldım: ölene kadar dans edecektim."

***​

Anarşizmle bağlarını daha da güçlendiren ve onu tam anlamıyla bir anarşist yapan olay, 1886’da gerçekleşen, 1 Mayıs’ın doğmasına neden olan Haymarket Olayı oldu. Haymarket Meydanı’nda düzenlenen miting sona ermek üzereyken provokatörler tarafından polislere atılan bir bomba 7 polisin ölmesine sebep oldu. Bu olaydan dolayı yedi işçi idam cezasına çarptırıldı. İşçilerden ikisinin cezası ömür boyu hapse çevrildi, biri hapisteyken intihar etti, diğer işçilerden dördü ise asıldı. İşte bu olay Emma’yı anarşizmde bir üst noktaya taşıdı.

***


En önemli yoldaşı: Berkman



Sonraki süreçte New York’ta, o dönem anarşist hareketin Amerika’daki önemli figürlerinden biri olan Alexander Berkman ile tanıştı ve beraber yaşamaya başladı. 1892’de de Berkman ile Henry Clay Finch’e başarısız bir suikast girişiminde bulundular. Suikastın hedefindeki kişi yaralanarak kurtuldu. Berkman 22 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 14 yıl hapis yattı, 1906’da salındı.

Bu suikastı planlamalarının sebebi, Finch’in, fabrikasında başlayan grevi silahlı muhafızlarla bastırmasıydı.

****​

"Özgür insan,her türlü iktidara karşı olmalıdır.''
"Anarşizm, en militan bilinçlerin çarpıcı protestosudur. anarşizm, en sert saldırılara göğüs geren, çürümekte olan bir çağın çığırtkanlığını yapanlara direnen öyle bir güçtür ki kesinlikle taviz vermez, eğilip bükülmez."

***

“Vermezlerse alın!”


1893’te işsizleri kışkırttığı gerekçesiyle tutuklandı ve Blackwell Adası Cezaevi’nde 1 yıl hapis yattı. Tutuklanmasına sebep olan söylemi de bir başucu sözü oldu: “İş isteyin. Eğer iş vermezlerse, ekmek isteyin. Eğer ekmek vermezlerse, ekmeğinizi alın!”

***


Anarşist olması yetti


Tarihler 8 Eylül 1901’i gösterdiğinde, Şikago’da, McKinley suikastı sebebiyle tekrar tutuklandı. McKinley’i vuran kişi bir anarşizm sempatizanı Leon Czolgosz’tu. Ama olayla ilgisi olmayan kişiler de tutuklandı. Zira devlet, anarşist hareketin halk nezdindeki itibarını sarsmak istiyordu. Czolgosz idam edildi, Emma Goldman 24 Eylül’de serbest bırakıldı.

***​

Dünya Savaşı ve bir dönüm noktası



Emma Goldman 11 Şubat 1916’da tekrar tutuklandı. Bu kez tutuklanma sebebi, doğum kontrolü hakkında dağıttığı bilgilendirici dokümanlardı. Hayatının akışını değiştirecek tutuklanma 1917’de gerçekleşti. Goldman, Alexander Berkman, Eleanor Fitzgerald ve Leonard Abbott ile birlikte “Zorunlu Askerliğe Hayır” adında bir birlik kurdular ve I. Dünya Savaşı’na karşı gösteriler düzenlediler. Bu eylemleri üzerine 2 yıl tutuklu kaldılar ve sonra da vatandaşlıktan çıkarılıp Rusya’ya sürüldüler.


***

Rusya günleri: Büyük bir hayal kırıklığı


Rusya’da Bolşevikleri destekledi Goldman, ülkeyi gezip politik baskı ve diğer zor koşullara şahit olana kadar. Bolşevizme sempatilerini yok eden olay ise 1921’de gerçekleşen, Kronştad denizcilerinin ve askerlerinin Bolşeviklere karşı ayaklanması oldu. Bu süreçte Emma grevdeki işçilerle dayanışma içinde oldu, ama Kızılordu ve Troçki tarafından saldırıya uğradılar. Bu olay bir kırılma yarattı ve 1921 Aralık’ında Rusya’yı terk ettiler. O dönem yaşadıklarını “Rusya’daki Hayal Kırıklığım” ve Rusya’daki İlave Hayal Kırıklığım” kitaplarında anlattı.

****​

"kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir.ilk olarak kendisini bir seks objesi değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. ikincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır.bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur.


Belgeseli;

Fevkalade Tehlikeli Bir Kadın 1 - Dailymotion Video
 

Voltairine de Cleyre (17 Kasım 1866 — 20 Haziran 1912) ABD'li anarşist. Emma Goldman'ın sözleriyle “Amerika'nın yetiştirdiği en yetenekli ve keskin zekalı anarşist." Erken ölümünün, bugün diğerleri gibi tanınan bir anarşist olmasını engellediği kabul edilir.

***​

Michigan'da küçük bir kasaba olan Leslie’de doğdu, babasının ailenin geçimini sağlayamaması nedeniyle küçük yaşta zorunlu olarak Katolik manastırına verildi. Bu deneyim onun üzerinde Hıristiyanlıktan çok ateizmin etkili olmasına neden oldu. Sarnia'da (Ontario, Kanada) bulunan Manastır’da geçirdiği zaman hakkında Cleyre şöyle demiştir: “Ölüm Gölgesi Vadisi gibiydi, ve o boğucu günlerde ihmalin ve batıl inancın yakıcı cehennem ateşinin bedenimde bıraktığı beyaz yara izleri var.” Voltairine de Cleyre buradan Huron Michigan Limanı'nı yüzerek ve 17 mil yol yürüyerek kaçma girişiminde bulundu, ailesinin arkadaşları ile karşılaşması ardından babasına haber verilerek geri gönderildi. Yeniden kaçan Cleyre bu defa bir daha geri dönmedi.

Ailesinin, abolitionist hareket (ABD’de köleciliğin kaldırılmasını savunan grup) ve Underground Railroad hareketi (ABD'li kölelerin bu ülkeden özgür ülkelere kaçmalarını sağlayan grup)ile bağları, bitmek bilmez amansız yoksulluk, ismini felsefeci Voltaire’den alan Cleyre'in yetişkin yaşlarında radikal söylemlere sahip biri olmasında ciddi katkıları oldu. Manastır eğitimi ardından, Cleyre seküler özgür düşünce hareketine katılarak entelektüel çevreye dahil oldu, burada dersler verdi ve bu hareketin gazetesine, makaleleri ile katkılarda bulundu.

1880'lerin ortalarında ve sonlarında, içinde bulunduğu özgür düşünce hareketi zamanında, de Cleyre özellikle Thomas Paine, Mary Wollstonecraft ve Clarence Darrow'dan etkilendi. Düşüncelerinden etkilendiği diğer isimler ise Henry David Thoreau, Big bill Haywood ve sonraları Eugene Debs’dir.


Haymarket eylemcilerinin 1887 yılında asılarak idam edilmeleri ardından anarşist olduğu kabul edilir. Otobiyografik makalesinde “O zamana kadar mahkemelerde Amerikan yasalarındaki adalet esasına inanıyordum" diye yazmıştır, “Bu olaydan sonra bir daha asla böyle düşünmedim.” diyecektir.

De Cleyre mükemmel bir konuşmacı ve yazar olarak tanınır – biyografi yazarı Paul Avrich’e göre, o “yazınsal alanda diğer tüm Amerikan anarşistlerinden daha büyük bir yetenektir" ve anarşist ideallere adanmış yorulmak bilmez bir savunucu olarak [Goldman’a göre ] “imanlı şevki giriştiği her işe damgasını vurmuştur.”

De Cleyre'in esin kaynaklarından biri Dyer D. Lum'dır; "onun öğretmeni, güvendiği kişi, yoldaşı", idi, fakat Lum 1893 yılında intihar etti.



12 Temmuz 1890'da Harry adında bir erkek çocuk dünyaya getirdi, babası özgür düşünce çevresinden James B. Elliot idi; fakat de Cleyre, Elliot ile birlikte yaşamayı reddettiğinde Harry ondan alındı.

Tüm hayatı boyunca hastalıklarla ve depresyonu ile mücadele etti, en az iki kez intihar girişiminde bulundu ve 19 Aralık 1902'de bir süikast girişiminden kurtuldu. Saldırgan Herman Helcher adında Cleyre'nin eski öğrencilerinden, akıl sağlığını yitirmiş biriydi, Cleyre süikast girişiminin hemen ardından Helcher’i affetti. Bu konuda “Akıl sağlığının yerinde olmamasından kaynaklanan bu eylemi nedeniyle onu hapishaneye göndermek medeniyete hakaret olurdu” diye yazmıştır. Saldırı ona, konuşmasını ve konuya yoğunlaşmasını olumsuz etkileyecek kronik kulak ağrısı ve boğaz enfeksiyonu bırakmıştır.

Voltairine de Cleyre, Chicago-Illinois’de St. Mary Nezaret Hastanesinde hastalığı septik menenjit nedeniyle 20 Temmuz 1912 yılında öldü


Voltairine de Cleyre’nin siyasi görüşü tüm hayatı boyunca sürekli değişime uğramıştır, son olarak anarşizmin (önadsız) önemli savunucularından biri oldu, bu düşüncede –tarihçi George Richard Esenwein’e göre- "komünist, kollektivist, mutualist, bireyci gibi niteleyici isimler kullanılmaz." Bazıları için, [anarşizm (önadsız) ]farklı anarşist ekollerin bir arada varolmasına tolerans gösteren bir tutumu ifade eder.

Uzun yıllar de Cleyre, Amerikan bireyci anarşist gruplar içinde bulundu. Erken dönemde bireyciliğe bu bağlılığı kendisi ile Emma Goldman arasında yaptığı ayrımdan anlaşılabilir. “Bayan Goldman bir komünist, ben bir bireyciyim. Onun isteği mülkiyet hakkını yoketmek, ben ise onu savunuyorum. Ben mücadelemi ayrıcalık ve otoriteye karşı yürütüyorum, ki bu sayede mülkiyet hakkı, bireye uygun olan asıl hak, yokedilebilir. Goldman’a göre kooperatifler rekabetin yerini tamamen alabilir; ben ise rekabetin şu ya da bu şekilde her zaman olacağını iddia ediyorum, ve bunun böyle olması son derece istenen bir şeydir."

Goldman ve de Cleyre, kendi aralarındaki bu olumsuz tutuma rağmen entelektüel açıdan birbirlerine saygı duymaktaydılar. 1894 tarihli Emman Goldman’ın Savunması ve Mülksüzleştirme Hakkı adlı makalesinde de Cleyre mülsüzleştirme hakkını destekleyen bir yazı yazmış, fakat bununla birlikte yine de tarafsız kalmaya devam etmiştir. Makalesinde “Bir insanın en küçük duyarlı bir parçasının bile tüm New York şehrinin mülkiyet haklarına değer olduğunu düşünmüyorum… Yiyecek ve giyecek rüyası ile, hapishaneden uzakta, açlıktan ve soğuktan ızdırap çekmek ya da Timmermann ve Goldman'ın yanında yer alarak mülkiyet kurumlarına aleni eylemlere girişme kararının size kaldığını söylüyorum.” diyecektir.

De Cleyre son dönemde bireyciliği reddetme noktasına geldi. 1903 yılında “Çalışan sıradan işçilerin yapabileceği en iyi şeyin, paranın gücünden kurtulmak için, kendi işkollarını örgütlemek” ve “işveren - işçi ayrımı yerine elbirliği ile birlikte üretmek” gerektiğini dile getirmiştir. (“Neden Bir Anarşistim"). 1912 yılında Paris Komünü’nün başarısızlığının kaynağı olarak [özel] mülkiyetin korunmasını gördüğünü söylemiştir. “Komün Yükseliyor” adlı makalesinde, ona göre “Komünün düşmesinin başka nedenleri olmasına rağmen, asıl nedeni gerekli olduğu anda Komün taraftarları Komünist değildi.” Onlar siyasi zincirlerini, ekonomik zincirlerini bertaraf etmeden kırmaya kalkıştılar..."

"Sosyalizm ve Komünizm, her ikiside belli bir düzeyde ortak çaba ve yönetimi gerektirir ki bu tamamen Anarşizm ideali ile tutarlı olmaktan çok, daha fazla kontrolü sağlar; Bireycilik ve Mutualizm mülkiyete dayanarak, özel polis gücünün gelişimine önayak olur ki benim özgürlük anlayışımla uyuşmayan bir durumdur. “Bir Anarşist Olmak” adlı yazısında, “Kendimi yalın haliyle ‘Anarşist’ sıfatından başka bir şeyle tanımlamıyorum” diyecektir.

Voltairine’nin bireyciliği reddetmesinde komünizmi kabul etmesinin bir rolü olduğu hakkında çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Rudolf Rocker ve Emma Goldman böyle bir iddiayı öne sürmüşlerdir, fakat aralarında biyografi yazarı Paul Avrich'in bulunduğu başkaları buna itiraz ettiler. Anarşist yazar Iain McKay, de Cleyre’nin 1908 paranın olmadığı ekonomi savunusunun, komünizm olduğunu dile getirmiştir.

***​

Voltairine de Cleyre’nin 1912 tarihli doğrudan eylem savunması’na bugün yaygın biçimde atıfta bulunulur. Bu makalesinde, de Cleyre, Boston Çay Partisi’ni (Boston Tea Party) bir doğrudan eylem örneği olarak ele alır; ona göre “doğrudan eyleme her zaman başvurulmuştur, ve bugün bizzat onu lanetleyenler tarafından tarihte tasvip edilmiştir."

***


1895 tarihli Seks Köleliği adlı konferansında, de Cleyre güzellik idealini kadınların bedenlerine zarar verdiği için ve çocuklara uygulanan sosyalleşme etkinliklerini doğal olmayan cinsiyet rolleri yarattığı için eleştirir. Makalenin başlığı bundan da bahsedilmiş olmasına rağmen hayat kadınlarına atıfla kadın ticaretini anlatmaz; aslında burada konu edilen medeni yasaların kendi karılarına tecavüz eden erkeklere karşı hiçbir bağlayıcılığının olmamasıdır. Bu tür yasalar "her evli kadını; efendisinin ismini alan, efendisinin ekmeğine ve emirlerine tabi, efendisinin zevklerine hizmet eden zincirlenmiş köleye dönüştürür."

***​

De Cleyre savaş zamanları dışında tutulan orduya şiddetli şekilde karşı çıkmıştır, çünkü hazır ordunun varlığı ona göre savaşları daha olası hale getirmektedir. 1909 tarihli makalesi “Anarşizm ve Amerikan Geleneği”nde, barışı gerçekleştirmek için “her barışçıl insan, orduya desteğini çekmelidir, ve savaş isteyen herkes bunun maliyetini ve riskini üstlenmelidir; insan-öldürme mesleğini icra edenlere ne ücret ne de barınma sağlanmalıdır.” diyerek anti-militarist tutumunu ifade etmiştir.


Wiki
 
Paris Komünü’nde bir anarşist feminist: Nathalie Lemel


Nathalie Lemel 1871’de Paris Komünü’ne katılmış militan bir anarşist ve bir feministir. Komünün dağılmasından sonra “Komünün Kızıl Bakiresi” olarak anılan Louise Michel ile birlikte Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya’ya sürülmüştür.

Nathalie Lemel 26 Ağustos 1827 tarihinde Brest’te dünyaya geldi. 12 yaşına kadar öğrenim gördükten sonra kitap ciltçisi olarak hayatını sürdürmeye başladı. 1845 yılında kendisi gibi ciltçi olan Jerome Lemel ile evlendi ve üç çocukları oldu. 1849 yılında yeni bir kitapçı açmak için Quimper’e geldiler. Ancak kitapçıyı 1861 yılına kadar sürdürebildiler. Jerome’nin içkiye aşırı düşkünlüğü yüzünden iflas ettikleri zaman Nathalie eşini terk etti ve üç çocuğunu da alarak Paris’te iş bulabilmek için yola koyuldu.

Paris’te ciltçi ve perakendeci olarak çalıştığı sıralarda sosyalist hareket ile tanıştı. 1864 yılında Uluslararası Emekçiler Birliği (bilinen adıyla Birinci Enternasyonal) Londra’da Avrupa’da çalkalanmakta olan sosyal iklimin ortasında kuruldu. Ağustos 1864 yılında çok büyük bir çatışmanın ortasında Paris’teki ciltçiler greve gitmişlerdi. Aralarında Paris Komünü ile anılan sendikalist Eugene Varlin de vardı. 1865 yılında Nathalie Lemel Birinci Enternasyonal’e katıldı. Yeni bir grev başlatıldığında, Lemel grev komitesine girmiş ve o dönem bir kadın için çok nadir görülebilecek bir konuma, sendika delegeliğine seçilmişti. Mücadele içindeki erkeklerde olmayan bir bilinç ile Lemel açıkça kadın ve erkeklerin eşit ücreti için savaşıyordu. Bu o dönem için çok büyük bir talepti. Buna ek olarak İkinci Fransız İmparatorluğu döneminde de İmparatorluk’un radikal bir karşıtı oldu.

Paris Komünü isyanı 18 mart 1871’de başladı. Bugünden sonra Lemel birçok konuşma yaptığı kadın oluşumlarında son derece aktif bir rol aldı. Bu konuşmaların etkisiyle Elisabeth Dmitrieff ile Union des femmes (Kadın sendikası/birliği) adındaki feminist oluşumu kurdu. Büyük çabalar sonucunda Union des femes 1800 üyeye kadar ulaştı. Lemel’in verdiği feminist mücadele Paris komünü öncesinde ve sonrasında kadınların bir özne olarak ele alınmasını sosyalist hareket içerisinde pekiştirdi. Lemel’in en büyük başarısı kadın emeğinin sosyalist mücadele içerisinde görünür kılmak oldu.

11 Nisan’da Merkez Komite’ye üye olarak seçildi. Kanlı haftaya (Semaine sanglente) kadar Paris şehri komün tarafından yönetildi. Mayıs 21’de Versailles Taburu şehre girdi ve son karşılaşma 28 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu süre zarfında Lemel hem barikatlarda mücadele ediyor hem de yaralılarla ilgileniyordu.

Komün’ün yenilmesinden sonra Savaş Konsey’i komünarları Yeni Kaledonya’ya sürdü. Konsey kadınların ve erkeklerin ayrı olarak sürülmesi kararını alınca Lemel ve Louise Michel buna karşı koymaya çalıştı ancak en nihayetinde kadınlar erkeklerden 5 gün sonra Yeni Kaledonya’ya vardılar.

Üç yıllık sürgün ve hapis hayatından sonra dönemin cumhurbaşkanı Félix Faure tarafından ilan edilen genel af ile Paris’e dönüş yapan Nathalie Lemel; L’Intransigeant gazetesinde çalışmaya başladı. Tüm yaşananlara rağmen 1921 yılında hayata gözlerini yumana kadar hem işçilerin hem de kadınların hakları için mücadele etti.


Tüm yaygın kanının aksine anarşist düşünceler daima işçiler arasında büyük bir çoşku ile yayılmış ve gelişme imkanı bulmuştur. Marx Enternasyonal’de kendi teorik hegomonyasını kurmadan önce anarşist ve anarşizme yakın sosyalist fikirlerin enternasyonal içerisinde çok güçlü bir ses olduğu tarihisel bir gerçektir. Nathalie Lemel’in hayatı Marks ve onun otoriter fikirlerinin takipçisi olanlar tarafından unutturulmak istenilen anarşizm ve işçi hareketinin birinci enternasyonal ile güç kazanmış kayıp halkasıdır. Dönemin Avrupası’ndaki işçi hareketi içerisinde anarşizm ve anti otoriter eğilimli sosyalist fikirlerin varlığı bugün Ortodoks Marksistler tarafından hala görmezden gelinmektedir. Kuşkusuz Paris komünü ismini dahi bilmediğimiz Nathalie Lemel gibi militan anarşist kadınları ortaya çıkardı.

Bugün Nathalie Lemellerin, Louise Michellerin 1871’de Avrupa’nın ortasına bir dinamit gibi patlayan haykırışları efendisiz ve erkek egemenliğinden arınmış dünya hayali olarak hala sürmekte.

“Halkımız için ölmemiz gereken o son ana geldik! Kuşkuya ve zayıflığa asla yer yok! Tüm kadınlar silah başına! Tüm kadınlar mücadeleye!” - Nathalie Lemel

Kaynaklar:
Nathalie Lemel
Women in the Paris Commune

İkincil Kaynak: Meriç Aytekin
 
Meksika Devriminin Kadın Gerillalarından, Petra Herrera


Yirminci yüzyılın başlarında Meksika Devrimi sırasında, savaşçı kadınlar “soldadera” olarak biliniyorlardı ve geri lojistik hizmetlerden sorumlu idiler. Kadınlar genellikle kamp yerinin hazırlanması, yemek yapılması ve hasta bakımı gibi işlerle uğraşıyorlardı. Ancak bazı soldaderalar erkeklerle birlikte cephe önünde silahlı mücadele vermek istediler. Onların içinde en bilineni Petra Herrera’dır ve onca mücadelesine ve cesaretine rağmen hiçbir zaman haklarını alamamıştır.

Petra’nın ne zaman doğduğu bilinmiyor ancak Meksika’nın çoğu gibi yoksul ailelerin birinde 1800’lerin sonuna doğru dünyaya geldiği düşünülüyor. Petra’da pek çok genç gibi devrimci düşüncelerle yirminci yüzyılın başlarında tanışıyor. Onun kaderi asker toplamak için köylerine gelen Francisco Villa ile tanışınca değişiyor ve Petra cinsiyetini gizleyerek, giysilerini değiştirerek, kendisine erkeksi bir görünüm vererek Pedro Herrera’ya dönüşüyor ve yavaş yavaş Pancho Villa devrimci birliğinin bir parçası haline geliyor.

petra-por-saja30 Mayıs 1914’te İkinci Torreón Savaşı’nda gösterdiği cesaret ve kahramanlıklar nedeniyle adından saygıyla söz ettiriyor. Gerilla yetenekleri ile birlik içindeki konumu hızla yükselen ve yoldaşlarının güvenini kazanan Herrera bir gün, “Ben bir kadınım ve kendi adımla mücadeleye devam etmek istiyorum,” diye haykırıyor. Generalliğe terfi etmek üzereyken cinsiyetini açıklaması, kadın düşmanlığı yapan Pancho Villa’nın Torreón galibiyetini bir kadının hesabına yazma konusunda isteksiz davranmasına neden oluyor ve Herrera generalliğe terfi ettirilmiyor.


Karşı karşıya kaldığı adaletsizliğe isyan eden Dona Petra Herrera ise sadece kadınlardan oluşan bir tugay kurmaya karar veriyor. Başlangıçta cephe önünde savaşmak isteyen 25 silahlı kadından bir birlik oluşturuyor. Devrimci gerilla olmasının yanında iyi de bir stratejist olan Petra’nın önderliğinde ki birlik köyleri birbirine bağlayan köprüleri havaya uçuruyor ve kendisine haklarını vermeyen Villa tugayı yanında kadın savaşçılarıyla birlikte savaşmaya devam ediyor. Kadın Birliği’nin savaşa katılması 1914 yılında ki Zacatecas ve Tower’in alınması gibi büyük savaşların yönünü değiştiriyor ve Meksika Devrimi’nin belirleyicisi oluyor.

1919 yılında, Petra Herrera, Venustiano Carranza Meşrutiyet Ordusu’na katılıyor ve 1917-1920 yılları arasında kısa bir süre orduya liderlik ediyor. Savaş sırasında ki cesareti ve başarıları nedeniyle Petra Herrera olarak kadın kimliğiyle halk arasında kabul görüyor ve daha sonra emrindeki kadın birliği dağıtılıyor.

Petra Herrera’nın nerede, ne zaman öldüğü tam olarak bilinmiyor ancak yaygın olarak eşkıya çetesi tarafından saldırıya uğradığı ve ağır yaralanarak öldüğüne inanılıyor…

Alıntı
 
Constance Markievicz


Kontes Markiewicz, Constance Gore-Booth olarak 1868 yılında Londra'da doğdu. Babasının İrlanda'da, Sligo eyaletinin kuzeyinde, Lissadell'de bir yalısı vardı; çocuklar burada yetiştiler ve Constance ve kızkardeşi Eva, artistik ve politik fikirleri onlar üzerinde güçlü bir etki bırakan WB Yeats ile çocukluk arkadaşıydılar. Constance Londra'da Slade Sanat Okulu'nda sanat okudu, politik olarak aktif hale geldi ve Ulusal Kadınlara Seçme Hakkı Derneği'ne katıldı.

Paris'e taşındı, Ukraynalı bir aristokrat olan Kont Kazimierz Dunin-Markiewicz ile evlendi. Çift, Constance'nin kendini manzara ressamı olarak tanıttığı ve Birleşik Sanatçılar Klübü'nün kurulmasına yardım ettiği Dublin'e yerleşti. Artistik ve edebi çevrelerde sosyalleşerek devrimci vatanseverlerle tanıştı ve onlardan etkilendi. 1908'de Sinn Fein'e ve Inghinidhe ne hEireann devrimci kadınlar hareketine katıldı; ayrıca Abbey Tiyatrosu'nda oyunlar sahnelemeye başladı.

1909'da erkekleri askeri taktiklerde ve ateşli silah kullanımında eğiten bir organizasyon olan Fianna-Eireann'ı kurdu.


James Connolly'nin İrlanda Vatandaşları Ordusu'na katıldı, onların üniformalarını tasarlayıp yeminlerini yazdı. 1916 başlarında, St. Stephen'ın Yeşili'nde Michael Mallin'e komuta eden ikinci kişiydi. Shelbourne Oteli dahil etraftaki binalardan gelen keskin nişancı ateşleri altında kalınca, Kraliyet Cerrah Akademisi'ne çekildiler. İsyancılar teslim olunca, o da tutuklandı, Kilmainham Gaol'da hapsedildi, ölüme mahkum edildi fakat cezası sonradan müebbete çevrildi.

Genel af kapsamında 1917'de salıverildi ve 1918'de genel seçimlere katılarak Britanya Avam Kamarası'na seçilen ilk kadın oldu, fakat Sinn Fein politikasına paralel olarak koltuğuna oturmayı reddetti. Sonraları, Avrupa'da kabinesinde ilk kadın bakanı barındıran İrlanda kabinesinde İşçi Bakanı olarak görev yaptı. 1922'de hükümetten ayrıldı, Anglo-İrlanda Paktı'na karşı çıktı, İç Savaş sırasında aktif olarak Cumhuriyetçiler için savaştı. 1923 ve 1927 genel seçimlerinde tekrar hükümete seçildi. 1927'de öldü ve Dublin'deki Glasnevin mezarlığına defnedildi.
 
4283Susan_Brownell_Anthony_-_Age_28_-_Project_Gutenberg_eText_15220.jpg

Susan Brownell Anthony (15 Şubat 1820 - 13 Mart 1906), ABD'de kadınlara oy hakkı tanınması için verilen mücadelenin ilk öncülerinden. 1892-1900 arasında Amerika Kadınlara Oy Hakkı Ulusal Derneği'nin başkanlığını yürütmüş, kadınlara oy hakkı tanıyan, Anayasanın 19. Ek Maddesi'ni (1920) sağlayan ortamın hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.


Pamuklu dokuma imalatçısı olan babası Daniel Anthony, köleliğin kaldırılması akımının destekçilerinden olan Quaker idi. Susan Anthony, bağımsızlık havasının egemen olduğu ve ahlaki değerlere bağlı bir evde büyüdü. Üç yaşında okuma-yazma öğrendi. Ailesinin 1826'da Massachusetts'den New York eyaletindeki Battensville'e taşınmasından sonra, önce bir semt okuluna, ardından babasının kurduğu bir okula, en sonunda da Philadelphia yakınlarında bir yatılı okula gitti.


1846-1849 arasında New York eyaletinin kuzey kesimindeki bir kız okulunda öğretmenlik yaptı. Sonra Rochester'daki babaevine yerleşti ilk toplumsal mücadelesinei içkiyle savaş yanlısı olarak başladı. Bu hareket içinde kadınlara tanınan rolün ne kadar sınırlı olduğunu görünce, kendi türündeki ilk örgütlerden bir olan New York Eyaleti İçkiyle Savaş Kadın Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1852'den sonra, arkadaşları Elizabeth Cady Stanton ve Amelia Bloomer'ın kadın hakları için açtıkları kampanyalara katıldı. Kadın giyimi üzerindeki kısıtlamaları protesto etmek için bir süre kısa etek altına bol pantolon giyerek dolaştı, 1854'ten sonra kendini kararlı bir biçimde kölecilik karşıtı harekete adadı. 1856'dan İç Savaş'ın başlamasına değin (1861) Amerika Kölelikle Mücadele Derneği'nde görev aldı. 1868-1870 arasında New York'ta Stanton'la birlikte The Revolution adlı liberal eğilimli bir haftalık dergi çıkardı. Kadınlara erkeklerle eşit ücret verilmesi çağrısında bulunarak, New York Çalışan Kadınlar Derneği'nin kuruluşunda görev aldı. Anayasa'nın 14 ve 15. ek maddeleriyle Siyah erkekleri de kapsamına alan medeni ve siyasi hakların kadınlara da tanınmasını talep eden Anthony, 1872'de bir grup kadını Rochester'da sandık başına götürdü. İki hafta sonra tutuklandı ve yargılanmayı beklerken büyük ilgi gören dizi konferanslar verdi. Mart 1873'te yeniden kent seçimlerinde oy kullanmayı denedi. Daha sonra yargılandı ve seçim yasalarını çiğneme suçundan hüküm giydi; ama verilen para cezasını ödemedi. Anthony, bu tarihten sonra, ülkenin her yerinde verdiği konferanslar ve başkanı olduğu kadın dernekleri aracılığıyla, federal anayasanın, kadınlara oy hakkı tanıyacak biçimde değiştirilmesi için çalıştı.


Yakın arkadaşları Stanton ve Matilda Joslyn Gage ile birlikte, The History of Woman Suffrage (1881-1902;4 cilt, Kadınlara Oy Hakkının Tarihi) adlı kitabı derleyerek yayımladı. 1888'de Uluslararası Kadınlar Konseyi'ni, 1904'te ise Uluslararası Kadınlara Oy Hakkı Birliği'ni kurdu. Londra (1899) ve Berlin'de (1904) yapılan toplantılarda, kadın hakları konusundaki öncü katkıları dolaysıyla tüm dünya kadınlarının övgüsünü topladı.
 
KADIN MÜCADELESİNİN ÖNCÜLERİNDEN NEZİHE MUHİDDİN


Hayatını kadın hakları mücadelesine adamış, fakat fikirleriyle otoriter devletten farklı bir yol çizmeye çalıştığı için ömrünü bir akıl hastanesinde unutulmuş şekilde tamamlayan Nezihe Muhiddin’in hikâyesi…


“İyi bir hatip, karizmatik bir kişilik, esaslı bir feminist” olarak tanınan Nezihe Muhiddin, Osmanlı feminizminin öncü kişiliklerinden biri olarak, Batı’nın etkinliklerini, yayınlarını izlediği Şair Nigar, Fatma Aliye ve Halide Edib’in de içinde yer aldığı büyük kadınlar kuşağının son üyesi idi.

Muhiddin, 1889’da İstanbul Kandilli’de doğdu. Eğitimini evde aldığı derslerle tamamladı; Arapça, Farsça, Almanca ve Fransızca öğrendi. Yirmi yaşına geldiğinde meslek hayatına başladı. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür tayin edildi. Burada jimnastik, lisan, piyano, biçki-dikiş derslerinin öğretmenliğini üstlendi. Daha sonra Selçuk Hatun Sultanisi, Kız Hayat Mektebi ve İzmir Hilal Sultanisi müdürlüklerinde bulundu. Savaş zamanı okulunu dikimevine dönüştürdü, İlk Tedavi Hastanesi’nde öğrencileriyle birlikte hastabakıcılık yaptı. 1929’da Gazi Osmanpaşa Erkek Orta Mektebi’ne atandı ve buradan emekli oldu. İki kez evlendi: Muhlis Ethem ve Memduh Tepedelenligil, ancak hiçbir zaman kendi soyadını kullanmaktan vazgeçmedi.

Okul dışında, kadın hakları için yürüttüğü faaliyetlere ara vermeden devam etti. Sabah ve İkdam gazetelerinde ilmi yazılar, Peyam-ı Sabah’ta edebi yazılar kaleme aldı. İlk romanı (Şebab-ı Tebah) 1911 yılında basıldı ve bunun dışında üç yüz kadar öykü, sahnelenmiş piyesler, operetler ve filme alınmış senaryolar kaleme aldı.
Çalışan, üreten, rasyonel eğitim görmüş, meslek sahibi ve siyasal ve toplumsal hayata tam olarak katılan kadın, Nezihe Muhiddin’in idealindeki kadın kimliğini oluşturmaktaydı. Nezihe Muhiddin’in yaşamı boyunca benimsediği ve “kendi mefkûrem” diye adlandırdığı kadınlık mefkûresi, bugünün terimleriyle konuştuğumuzda kadınların kurtuluşu inancı, yani feminizmdi. Muhiddin’in düşüncesinde kadınlığın kurtuluşu öncelikle kadınların insan addedilmesi, sivil yaşama katılabilmeleri, toplumun üyeleri olarak kamu alanında yer almaları, toplumsal konumlarının yükselmesi; erkeklerde eşit düzeyde yurttaş ve toplumsal rolleri üstlenebilen, rasyonel, akıl yürüten modern insanlar haline gelmeleri isteği ve inancı demekti.


Muhiddin, Cumhuriyet’i “kadın hakları için uygun bir zemin” olarak gördüğünden daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 15 Haziran 1923’te, kadınlara oy hakkı ve siyasal haklar talebiyle “Kadınlar Halk Fırkası”nı (KHF) kurdu. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması bile yer alıyordu. Partinin açılmasına izin alabilmek için vilayete başvuruda bulunuldu, fırkanın kurulması için hükümetten beklenilen yanıt, tam sekiz ay sonra geldi.
KHF’nin programındaki bazı maddeler nedeniyle, “kadınların oy kullanma hakkı yoktu” ve partinin kurulmasına izin verilmedi, üstelik KHF bölücülükle suçlandı. Bunun üzerine Muhiddin, talepleri daraltarak Türk Kadınlar Birliği’ni (TKB) kurdu ve mücadelesini bu derneğin çatısı altında sürdürdü. TKB’ye ilgi duyanlar olsa da, rejimin sözcüleri kadın hakları mücadelesiyle alay etmeye çalıştı.

“…Kahvehane köşelerinde miskinane esrar çeken birine verilen bu hak, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?” diyerek Türk kadınına seçim hakkı verilmesinin gayet doğal olduğunu vurguluyordu.
Nezihe Muhiddin, Temmuz 1925’de Kadın Yolu dergisini çıkarmaya başladı. Ilk yazısı kadınlara siyasi haklar tanınması üzerine olan dergide, kadın hakları savunucusu genç erkek yazarlar da yazıyordu. TKB, Cumhuriyet Halk Fırkası’na üye olmak için 1926 yılında başvuruda bulundu. Kendisine verilen yanıt “kadınların hayır işleri ile uğraşmasının daha doğru olacağı” yolundaydı. Ama Nezihe Muhiddin kararlıydı. Nitekim 1927 yılında Denizli, Aydın, Afyon ve Diyarbakır’da şubeler açtı. Dahası, Cumhuriyet Halk Fırkası listelerinden seçimlere katılmak için kampanya başlattı.

“Biz, seçim hakkımızı elde etmeye dayalı idealimizden vazgeçmiş değiliz. Zira bundan vazgeçersek derneğimizin hiçbir varoluş nedeni kalmaz. Davamızın zaferi için ölünceye kadar çalışacağız. Bizim yaşamımız buna yetmezse hiç olmazsa bizden sonra gelenler için ortalığı temizlemiş oluruz.”

Dernek, kadınların seçme, seçilme hakkının olmadığı ilk seçimlerde inadına Nezihe Muhiddin’i ve Halide Edip Adıvar’ı aday gösterdi. (Halide Edip Adıvar hiç bir zaman TKB’ne üye olmamıştı, ayrıca sonradan yaptığı açıklamada da adaylığından haberdar olmadığını söyledi) Bu teklif de kabul edilmedi. Birlik bunun üzerine seçime erkek aday ile katılma kararı aldı. Ancak kendini “feminist erkek” diye tanıtan ve seçimler için bıyıklarını bile kestiren Kenan Bey alaylara tahammül edemeyince adaysız kaldılar.


Bu arada, Türkiye Kadınlar Birliği’nin üye sayısı 1 000’e yaklaşıp, 4 ilde şube açılınca, hükümet, TKB’yi kapatma kararı aldı. Nezihe Muhiddin, 1927’de usulsüz bir kongre ile TKB’den dışlandı ve zimmetine para geçirmekle suçlandı. Yunus Nadi, gazetesinde olayı “Oh! Çok şükür kurtulduk” şeklinde değerlendirecekti. TKB bundan sonra bir daha geri dönmemek üzere siyasi hattını değiştirecek, kadın hakları politikalarından uzaklaşacak, 1935’te “kendini feshedene” kadar hayır işlerine ve İstanbul’un çevre köylerindeki köylü kadınların eğitimine ağırlık verecekti. Sonraki yıllarda varlığını tam da rejimin istediği gibi bir yardım derneği olarak devam ettirdi ve hiç bir zaman “aşırı” isteklerde bulunmadı.


İstanbul’da 1935 yılındaki Uluslararası Feminist Kongre’ye ev sahipliği yapan TKB, kongre sonrasında, “Cumhuriyet kadınlara bütün hakları vermiştir, kadınların artık örgütlenmesine gerek kalmamıştır” gerekçesiyle kapatıldı. Kadınların 1908’den beri ısrarla talep ettiği siyasi haklar, kadınlara ancak 1934’te tanınmıştı.1935 seçimlerinde de Nezihe Muhiddin bağımsız milletvekili adayı oldu; ancak kazanamadı.
Bundan sonra Nezihe Muhiddin’den hiçbir gazete ve dergi bahsetmez oldu. Muhiddin küsüp köşesine çekildi, kendini edebiyata verdi. Bu dönemde 20 roman, 300 öykü yazdı. 1958’de lstanbul’da bir akıl hastanesinde yapayalnız vefat etti. Cenazesine TKB’li arkadaşlarından hiç kimse katılmadı.

Detaylı okuma için: www.obarsiv.com/pdf/YaprakZihnioglu_NB.pdf

Hazırlayan: Sibel Çağlar
 
Clara Zetkin


Clara Zetkin 1857'de doğdu. Fransız burjuva devriminin etkisiyle serbest burjuva eğitim alarak büyüdü ve ilk gençlik çağından itibaren sosyalizm düşüncesine sempati duymaya başladı. Leipzig'de burjuva kadın hakları savunucularının yönettiği bir öğretmen okuluna devam etti. Onun önerisiyle 8 Mart "Emekçi Kadınların Mücadele Günü" olarak kabul edildi. Zetkin, 1933 yılında hayata gözlerini yumdu.
Clara Zetkin, okul yıllarında sosyal demokratların toplantılarını izliyordu. Bu dönem, ülkesini siyasi nedenlerle terk etmek zorunda kalan Rus göçmeni, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi Ossip Zetkin'le tanıştı.

Clara Zetkin, 1878'de, sosyalistlerin ağır takibata uğradığı "sosyalistler yasası" döneminde Almanya'yı terk ederek önce Paris'e, daha sonra 1882'de Zürih'e gitti. Zetkin, Rus göçmen gruplarıyla ilişki halindeydi, SPD'nin illegal parti aygıtında çalışıyor ve illegal parti basınının dağıtımını yönetiyordu.

Clara Zetkin, Zürih'de 6 ay kaldıktan sonra, Paris'e Ossip Zetkin'in yanına gitti. Orada büyük yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Zetkin, Almanca kursları vererek ve çeviri yaparak geçimlerini sağlamaya çalışıyordu. Evrakları eksik olduğundan ve Clara'nın Alman vatandaşlığını kaybetmemesi için resmen evli değillerdi, ancak o Zetkin soyadını kullanıyordu.

1883 ve 1885'de iki oğlu, Maksim ve Kostya dünyaya geldi. Yaşam koşulları daha da kötüleşmişti. Kostya'nın doğumunun ikinci ayında bir sabah bütün eşyalarına el konularak evden atıldılar. Fransa'daki göçmenlik yıllarında sosyal yaşama ve Fransız işçi hareketine katılıyorlardı. Clara çok iyi Fransızca konuşuyor, ayrıca İngilizce ve İtalyanca öğreniyordu. Ve tüm mücadelelere aktif bir biçimde katılıyordu. Bu dönemde K. Marx'ın kızı Laura Lafargue ve Küba asıllı Fransız sosyalist Paul Lafargue ile yakın dostlukları vardı. Clara ve Laura, biri Almanya'da diğeri İngiltere'de büyümüş iki komünist kadın, enternasyonalist bir ruhla Fransız işçi semtlerinde ajitasyon çalışması yürütüyordu.

Clara'nın özel ilgi ve angajmanı siyasete yöneldiği ilk günlerden itibaren emekçi kadınların konumlarıyla ilgili oldu. Bu dönem Bebel'in ünlü kitabı "Kadın ve Sosyalizm" büyük ilgi görüyor ve emekçi kadınlara yönelik toplantılar yapılıyordu. Clara bu toplantıları kaçırmıyor ancak dinleyicilik rolüyle yetiniyordu, çünkü topluluk önünde konuşmaktan çok çekiniyordu. Clara'nın emekçi kadınların konumuyla ilgili söyleyecek sözünün çok olduğunu bilen eşi ve çalışma arkadaşları onu cesaretlendirmeye çalışıyorlardı. Clara, konuşmacı olarak katıldığı Leipzig'deki ilk toplantıda, heyecandan ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Bu toplantıda, kitle önündeki ilk konuşmasında bir yerde takılıp kaldığını ve sözünün devamını getiremediğini anlatıyordu:

"Masayla birlikte havaya uçacakmışım hissine kapıldım. Yoldaşlar, şefkatle bana fark etmez diyor, konuşmama devam etmem için beni yüreklendirmeye çalışıyorlardı. Sonunda kendimi toparladım ve konuşmamı sonuna kadar götürdüm." (Luise Dornemann, Clara Zetkin, Yaşamı ve Mücadelesi, sayfa 69, Almanca)


Zetkin'in çocukları küçük yaştan itibaren yoldaşları yanında büyüyordu. Çocuklarla yakından ilgilenenlerden biri, yaşlı bir komün savaşçısıydı. 1886'da Clara Zetkin'in kocası ağır bir hastalığa yakalandı ve iki yıl felçli bir yaşam sürdürdü. Bu yıllarda Zetkin, hem para kazanmak ve hem de kocasına ve çocuklarına bakmak zorundaydı. Kocasının adını kullanarak yazarlığa başladı. Bu dönem yazar kadın pek yoktu. Kadınlara siyasi toplantılar, siyasi çalışma ve parti çalışması genelde yasaktı. 1889'da Ossip Zetkin öldü. Bu esnada Clara 32, çocukları 6 ile 4 yaşlarındaydı.

1889'da II. Enternasyonal'in Kuruluş Kongre'sine katıldı. Burada tercüme görevlerini üstlendi. Ayrıca kadın sorununa ilişkin programatik nitelikte bir konuşma yaptı. Krupskaya, bu konuşmanın Rus delegeler üzerinde çok etkili olduğunu ve Bolşeviklerin kadın çalışmasında dürtücü bir rol oynadığını yazıyor.

1889'un sonunda Clara Zetkin, iş nedeniyle İsviçre'ye gitti. Ancak burada sadece 6 ay kaldı, çünkü aldığı para geçimine yetmiyordu. Böylece Almanya'ya ailesinin yanına döndü. Bu arada verem hastalığına yakalandı ve 1 yıl çocuklarıyla birlikte bir sanatoryumda kaldı.

Bir kadın için iş bulmak, o günkü dönemde oldukça zordu, hatta sosyal demokrat partide dahi. Clara Zetkin iş bulmak için bıkmadan çaba gösterdi. Sonunda Dietz Verlag adlı yayınevi ona çeviri işi verdi ve daha sonra da, 1891'de SPD'nin kadın gazetesi "Gleichheit"ı (Eşitlik) çıkarma imkanı tanındı. 14 günlük gazete olarak çıkan "Gleichheit" yayın hayatını tam 25 yıl sürdürdü. Başlangıçta Clara Zetkin, gazeteyi tek başına çıkarıyordu. Sekreterlik, redaktörlük, yazarlık, gazetenin mizanpajı... her şey ondan soruluyordu.

Anneleriyle birlikte oradan oraya taşınan çocuklar epey zorluk çekiyorlardı. Almanca, Fransızca, İngilizce ve Rusça karışımı bir dil konuşuyorlardı. Özellikle Fransız düşmanlığının yoğun olduğu Almanya'da okulda diğer öğrenciler tarafından itilip-kakılıyorlardı. Annelerinin "kızıl" olarak tanınması da bunda rol oynuyordu. Annelerinin davalarına sahip çıkıyor, kendilerini devrimci olarak görüyorlardı. Clara Zetkin, Almanya'da proleter kadın hareketinin öncülüğünü yapıyordu. 1897'de Parti Denetim Kurulu'na seçildi. Parti çalışmasına aktif olarak katılıyor, grevleri ziyaret ediyor ve toplantılar düzenliyordu. Yılda 300 toplantı düzenlediği oluyordu. Clara çocuklarını bazen yanında götürüyor, bazen de tanıdıklarına bırakıyordu.Clara Zetkin, 1900 yılında SPD'nin ilk kadın konferansının yapılmasına öncülük etti. Bu konferansta kadın çalışmasında ağırlığın proleter kadınlara ve işletmelere kaydırılması düşüncesi ön plana çıktı.

Clara Zetkin ile kendisinden 16 yaş küçük Rosa Luxemburg'un dostluğu 1898 yılındaki Stuttgart Parti Kongresi'ndeki tanışmayla başlar. Bu kongrede Bernstein revizyonizmine karşı mücadele belirleyici olmuştur. Rosa, teorik-siyasi alanda yetenekli, önder nitelikte biriydi. Bu iki kadın önder Hannover'deki parti kongresinde oportünist-revizyonistlerin saldırılarının hedefi olmuşlardı. 1903'te Crimmschauer Weber fabrikasındaki grevin sosyal demokratlar tarafından satılması üzerine Zetkin "Gleichheit" sayfaları üzerinden ateş püskürdü. Bernstein revizyonizmine karşı mücadelede Clara Zetkin bir dizi eski dostunu kaybetti. Bernstein ve Emma Ihrer vb. karşı kampta, revizyonist kampta saf tutmuşlardı.

Clara Zetkin, 1897'de kendisinden yaşça oldukça küçük sosyal demokrat bir ressamla ikinci evliliğini yaptı. 1918'de ikinci evliliği bozuldu. 1905 yılında Rusya'daki devrimi ilk selamlayanlardan biri Clara Zetkin'di. İlk eşi Ossip Zetkin dönemindeki ilişkilerle başlayan Rusya'ya yakınlığı hayatı boyunca sürdü.

Clara Zetkin, 1905-1907 yıllarında ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen, 1907 yılında Uluslararası Kadınlar Konferansı'na katıldı ve konferansı yönetti. 1910'da II. Enternasyonal döneminde, Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda, Clara Zetkin'in önerisiyle 8 Mart "Emekçi Kadınların Mücadele Günü" olarak kabul edildi.

1914'de I. Emperyalist Dünya Savaşı başladı. Savaş karşıtı tutumuyla Clara Zetkin polisçe sürekli izledi, evi basıldı, çeşitli baskılara maruz kaldı. Temmuz 1915'de tutuklandı ve Ekim'e kadar hapis yattı. 58 yaşındaki Clara Zetkin'in sağlık durumu iyi değildi. Clara Zetkin tanınmış bir kişi olduğundan, sağ sosyal demokratlar da serbest bırakılması için baskı yaptılar. Sonuçta kefaletle serbest kaldı. Bu dönemde Almanya Sosyal Demokrat Partisi derin bir ayrılık yaşıyordu. Sol sosyal demokratlar (Liebknecht, Luxemburg, Mehring) Spartaküs grubunu kurmuşlardı. Zetkin, hastalık nedeniyle grubun kuruluş kongresine katılamadı. Spartaküs grubu öncelikle Berlin'de etkindi. Zetkin ise bu dönem Stutgart'ta yalnızdı. Partinin bölünmesi onu oldukça sarsmıştı. Bu arada her iki oğlu askere alınmıştı.

Clara Zetkin, 1915'de Bern'de yapılan Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda sosyal demokrasiyle kesin ayrılığı savunan Bolşeviklerin tersine uzlaşmacı bir tavır takındı. Bunun üzerine İnes Armand ve Lenin tarafından eleştirildi.

1917'de Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi (USDP) kuruldu. Zetkin, başlangıçta USDP'ye girip girmeme konusunda tereddüt etti. O, Enternasyonal grubundaydı. 29 Haziran'da "Gleichheit" (Eşitlik) dergisinden ayrıldı ve "Leipzig Halk Gazetesi"nin kadın sayfalarını üstlendi. Ekim 1917'de Rusya'da devrim patlak verdiğinde hiç tereddütsüz devrimi selamladı. Bolşevik devrimin tarihsel rolünü ve önemini kavramıştı.

1918'de Almanya Komünist Partisi (KPD) kuruldu. Zetkin'e USDP saflarında kalması salık verilmişti, ancak Zetkin 1919 Mart'ndaki Parti Kongresi'nde USDP'den ayrıldı.

1919 yılında, KPD'nin önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht hunharca katledildi. Ossip Zetkin'den sonra Rosa ve Karl'ın ölümleri, Clara Zetkin için çok ağır bir darbe oldu. 1919 yazında bütün gücünü toplayarak KPD'nin inşa çalışmasına girdi. "Komünist Kadın" dergisini çıkardı.

Zetkin sürekli ölüm tehdidi altındaydı. O dönemdeki koşuşturmasını şu satırlar dile getiriyordu:

"Cuma günü yeniden parlamento ve akşam Esslingen'de KP(D)'nin büyük bir toplantısına katıldım. Salt bunlar için toplam 5 saatlik yol yürüdüm. Cumartesi yeniden parlamentoya ve değişiklik olarak akşam bir konferansa katıldım. Bu konferansta buradaki işçilerin de kafasını karıştıran Steinerci 'üçlülük' teorisiyle (Clara Zetkin Antroposofiyi kastediyor - yazarın notu-) boğuşmak zorunda kaldım." (Luise Dornemann , Clara Zetkin, Yaşamı ve Mücadelesi, Sayfa 361)

1919 yılında Clara Zetkin oldukça hastaydı ve bu nedenle planlananın tersine Berlin'e gidemedi. Ama biraz iyileştiğinde, derhal seyahate başladı. Bu arada merkezi yayın organında çalışmakta ve kadın gazetesi çıkarmaktaydı. Dahası, legal parlamenter mücadelenin de içindeydi ve Baden-Württenberg eyalet meclisinin üyesiydi.

Ulusal meclis seçimlerine katılıp katılınmayacağı KPD'de de başından beri tartışmalıydı. Clara, parti kongresinin aldığı seçimlere katılmayı reddetme kararına son derece kızdı. O, parlamentoyu, kitlelere ulaşmanın bir aracı olarak kabul ediyor ve "kitlelere konuşabilmek için gerektiğinde pislik yığınının üstüne çıkarım" (age, sayfa 367) diyerek görüşünü savunuyordu.

Clara Zetkin, 1920'de Reichstag'a seçildi. Paul Levi ile birlikte mecliste KPD'yi temsil ediyordu. 1920'de birinci Rusya gezisini gerçekleştirdi, Lenin ve Krupskaya ile görüştü. Aralık 1920'de düzenlenen KPD'nin kadınlar konferansında Rusya gezisi hakkında rapor verdi. Clara Zetkin'in "Kadınlar arasında komünist çalışmanın yönergeleri"ni kaleme alması bu döneme rastlar.

Clara Zetkin, Mart eylemlerinin değerlendirilmesi, Komünist Enternasyonal'in orta yolcu Serrati'ye karşı uzlaşmaz tavrını onaylamaması noktalarında ortaya çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle 1921 Şubatında KPD'nin Merkez Komitesi'nden istifa eder. Bu dönem KPD'nin 300 bin üyesi vardır. Bu günlerde Prusya'da seçimler yapılır ve KPD 1 milyon oy kazanır.

Clara Zetkin, istifasından sonra mücadelesinde oldukça yalnız kaldı, kendisiyle birlikte istifa eden diğer dört yoldaşı farklı bir çizgide ilerledi. Levi tam bir oportünist oldu.

Clara Zetkin, 1921'de Komünist Enternasyonal'in 3. Dünya Kongresi'ne katılır. Lenin, istifasından dolayı onu şiddetli bir şekilde eleştirir. Görüş ayrılıklarının odaklandığı nokta Bolşevik Partilerin örgütsel inşası ve demokratik merkeziyetçilik sorunlarıdır.

1921 Ekim'inde Clara Zetkin İtalyan Sosyalist Partisi'nin kongresine katılmak üzere gizlice İtalya'ya geçti. Bu kongrede sekter kanada karşı 3. Enternasyonal'in çizgisinin savunuculuğunu yaptı. Sınırı illegal olarak geçtiği bu gezi oldukça tehlikeli ve yorucuydu. Clara Zetkin, ilerlemiş yaşına rağmen bütün zorluklara göğüs geriyordu. Gece yarısı tarlalardan ve bataklıklardan geçmek, tel örgüleri ve hendekleri aşmak zorundaydı:

"Islak çoraplarıma ve çizmelerime rağmen, sınırı aştıktan sonra bir Alman treninde yer almak oldukça iyi bir histi. Bana genç insanların dahi bu sınır geçişlerinden sonra 3 gün yataklık olduğunu anlattılar, ben küçük bir üşütmeyle atlattım ve maceradan 24 saat sonra 4000 işçinin karşısına konuşmacı olarak çıktım." (age, sayfa 456)

Clara Zetkin kadın ve çocuk sorunlarıyla ilgilendi. Kadın yoldaşlarının problemlerini dinledi, işçi kadınların yaşam koşullarını yakından izledi. O, Komünist Enternasyonal Kadın Sekretaryası'nda Batı Avrupa sorumlusu olarak yer aldı. "Rusya Açlık Çekiyor" yardım kampanyasının yöneticiliğini yaptı. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu'nda faşizm tehlikesi vb. önemli sorunlarda çalışmalarda bulundu, konuşmalar yaptı. Birleşik Cephe konusundaki üç uluslararası toplantıda Komünist Enternasyonal'in temsilciliğini yaptı.


1923 yılında Clara Zetkin'in sağlık durumu giderek kötüleşti. Kalp rahatsızlığı, nefes darlığı çekiyordu. Ayrıca son Rusya gezisinde ayakları donmuş ve kalıcı rahatsızlık bırakmıştı. 20 Temmuz'da Komünist Enternasyonal kongresinde faşizme karşı konuşmasını oturarak yapmak zorunda kalmıştı. Artık ne yürüyebiliyor, ne de ayakta durabiliyordu. 1925'e kadar hasta yatağında kaldı. Bu arada KPD yasaklanmıştı (1923). Rusya'da tedavi gören Clara Zetkin bir taraftan da boş durmuyor ve burjuvazinin kışkırtmalarına karşı, Bolşeviklerin Kafkaslarda terör uyguladıkları yalanlarını yaymalarına karşı bir kitap yazıyordu.

Clara Zetkin, 1925 yılında yeniden Almanya'ya döndü ve Reichstag'da (Alman Parlamentosu) konuşmalar yaptı. Berlin'de Kasım ayında Wilhelm Pieck ile birlikte bir protesto mitingine katıldı. Almanya seyahatine çıkarak işçi merkezlerinde toplantılar düzenledi ve bu toplantılarda Rusya izlenimlerini anlattı. 1925 sonunda yeniden Moskova'ya döndü. Enternasyonal görevler onu bekliyordu. Komünist Enternasyonal Başkanlığı'nın ve Yürütme Kurulu'nun üyesiydi. 1925'den itibaren Enternasyonal Kızıl Yardım'ın başkanlığını üstlendi. O, 1927 yılında Almanya'ya yeniden döndü. Hastaydı, gözleri giderek daha az görüyordu, ancak mücadele azmi hiç eksilmemişti. Berlin'deki karşılama töreni tam bir kitlesel gösteriye dönüştü. Ekim 1928'de Sovyetler Birliği'ne geri döndü ve Doğu Kadınları Konferansı'na katıldı.

1930 yılında bir sanatoryumda yattı. Burada dahi mümkün olduğunca disiplinli bir çalışma programı uyguluyordu:

"Sabah saat 5'te yatağında oturarak yazıyordu -büyük harflerle, zorlanarak yazıyordu. Sonra giydiriliyor ve kahvaltıya oturuyordu. Kahvaltıda kendisine günlük basının en önemli makalelerinin, KPD'nin, Reichstag'ın ve Komünist Enternasyonal'in belgelerinin okunmasını istiyor yada raporları dinliyordu. Yemekten sonra doktorların tavsiyesine harfiyen uyarak yarım saat parkta geziyordu. Öğleden sonra mektuplarını yazıyor, bilimsel siyasi çalışmasını yürütüyordu. Hastalığı onu çok bunaltıyordu, arkadaşlarına sık sık bundan yakınıyordu." (age, sayfa 531)

Tüm bu hastalıklarına rağmen, Clara Zetkin, 1929-31 yılları arasında belirli aralıklarla Almanya'ya gitti. Faşizme karşı mücadele ve Birleşik Cephe günün konuları olarak onu da yakından ilgilendiriyordu. 1932 yılında Reichstag'ın en yaşlı üyesi olarak yaptığı açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında faşizmi teşhir etti. Kelimenin tam anlamıyla son nefesine kadar çalıştı. O'nun son çalışması "Lenin'in Kadınlara Vasiyeti" adlı yazısı oldu. Clara Zetkin, 20 Haziran 1933'de, 76 yaşında öldü.
 

Rosa Luxemburg (d. 5 Mart 1871 – ö. 15 Ocak 1919), Polonya doğumlu Alman marksist politika teorisyeni, filozof ve devrimci.

Tüm hayatı sosyalist mücadele içinde geçen Rosa Luxemburg’un doğum tarihine dair çeşitli bilgiler olsa da, kendisi Zürih Üniversitesi’ne verdiği belgede doğum tarihini 5 Mart 1871 olarak belirtiyor.

Rosa, iyi eğitimli, Alman ve Leh edebiyatı düşkünü yahudi bir ailenin kızı olarak Polonya’da dünyaya gelir. Luxemburg ailesi 1873’te Varşova’ya taşınır. Rosa beş yaşındayken geçirdiği ve onu bir yıl boyunca yatmaya mecbur eden kalça hastalığı, hayatı boyunca topallamasına neden olur. Yatarak geçirdiği bir yılı okuma yazmayı öğrenerek geçirir. Zaten canlı ve öğrenmeye meraklı bu kız çocuğu tüm eğitim hayatı boyunca da başarılı olacaktır.

Rosa dokuz yaşına kadar evde eğitim görür. 1880’de II. Kız Lisesi’ne başlar. Bu lise, babaları işgal ordusunda asker olan Rus kızlarına ve asilzade çocuklarına ayrılmıştır. Rosa Luxemburg Vakfı yayınlarında yer aldığı biçimiyle; bu okulda Rosa, bir Yahudi çocuğu olarak hiyerarşinin en altındadır.

O dönemin lise müfredatına anti semit ve Polonya düşmanı uygulamalar hâkimdir. Ders dili Rusça’dır ve öğrencilerin kendi arasında bile Lehçe konuşmaları yasaktır. Buna rağmen Rosa lisede en başarılı öğrencidir ama başarılı öğrencilere verilen altın madalyayı asla alamaz..


Sosyalizmle tanışıyor

Rosa öğrenciyken okulun yakınlarındaki bir kalede devrimcilerin, sosyalistlerin hücrelere atıldıklarını, taş ocaklarında çalıştırıldıklarını ve asıldıklarını görür. Okul döneminde kaleme aldığı bir şiirinde şöyle der; “Bütün ıstırapları, tüm o gizli, acı gözyaşlarını, karnı tokların vicdanına yüklemek istiyorum”... Kendi vicdanıysa ona, arkadaşları Adolf Warski ve Julian Marchlewskiyle birlikte Polonya ve Rusya’daki sosyalist çevrelerle ilişkileri olan ve işçi Marcin Kasprzak etrafındaki devrimci çevreye katılmasını söyler.

Kendilerine Alman sosyal demokrasisi gibi kitlesel bir örgütü örnek alan ve bireysel terörü reddeden grubun üyesi olan Rosa, öğrenciler arasında iki yıl boyunca ajitasyon çalışmaları yapar. Bunun sonucunda ise tutuklanma riskiyle karşılaşır. 1889 yılı başlarında bir saman arabasını içinde Polonya- Almanya sınırını geçer. Sadece 18 yaşındadır ve İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştır.

Zürih Üniversitesi

1889’da Zürih Üniversitesi’ne girer. Felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik eğitimi alır. O tarihte Zürih Üniversitesi, Avrupa’da kadın öğrencilere kapısını açan tek üniversitedir. Kadın öğrencilerin çoğu da Rus’tur. Zürih, politik açıdan ilginç ve geniş bir kütüphaneye sahip olmanın yanı sıra, Polonya’lı ve Rus göçmenlerin de buluşma yeridir. Hararetli tartışmaların her defasında geldiği nokta sosyal demokrasinin temel teorileri ve devrim olmaktadır. Rosa burada hayatında büyük etki bırakan insanlarla tanışır. Georg Plekhanov, Vera Zasuliç, Paul Axelrod gibi öncü Leh ve Rus Marksistleri ile arkadaş olur.

20 Temmuz 1898’de ise doktora diplomasını alır. Rosa, Kamu Hukuku ve Devlet Bilimleri Doktoru’dur artık. Doktora çalışmalarına devam ederken bir yandan da Julian Marchlewski ve Adolf Warski’yle birlikte Paris’te “Sparawa Robotnicza” (İşçilerin Meselesi) adlı Rusça ve Lehçe yasadışı bir dergi çıkarır. Bu dergiye takma isimle sayısız makale yazar. Bununla da kalmaz, mizanpajından, baskı ve dağıtımına kadar her şeyle uğraşır.


Siyasi Çalışmaları

Dergi Polonya’ya Alman sosyalistleri tarafından gizlice ve bir kısmı da Münih üzerinden dağıtımla gerçekleşir. Özgür bir Polonya için çalışmalarına devam eden Rosa’nın kafasında, Almanya, Avusturya ve Rusya’da devrim gerçekleştiği taktirde Polonya’nın özgür olabileceği fikri vardır. Bu ise milliyetçi bir çizgi çizen Polonyalı sosyalist grupların ve Polonya Sosyalist Partisi’nin ondan daha da uzaklaşmasına neden olur. Daha sonra bu görüşleri Rus sosyalist çevrelerle de ilişkisinin bozulmasına yol açacaktır.

1893’te Zürih’te toplanan II. Enternasyonal Sosyalistler Kongresi’nde delege olmak ister ancak olamaz. Bu arada Julian Marchlewski ve Adolf Warski’yle birlikte Polonya ve Litvanya Sosyal Demokrat Parti’yi kurar.

Almanya’ya geçebilmek ve orada rahatça siyasi çalışmalar yapabilmek için 1898 yılının Nisan ayında bir Alman göçmenin oğlu olan Gustav Lübeck ile sahte bir evlilik yapar. Böylelikle Alman vatandaşlığı kazanan Rosa Luxembuırg, Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) aktif bir üyesi olur. SPD o dönemde 100.000’den fazla üyeye sahiptir. Alman Sosyal demokrasisi, 19. yüzyılın sonlarında Sosyalist Enternasyonal içerisinde büyük saygı görmektedir. Rosa, SPD yayın organlarını gazetecilik ve teorik çalışmalarının bir platformu olarak kullanmak için Berlin’e gitmeye karar verir.

1900 yılına gelindiğinde Luxemburg’un fikirleri tüm Avrupa’da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmakta, yazdığı makaleler ilgi görmektedir. Özellikle Eduard Bernstein’in düşüncelerine getirdiği eleştiriler ile öne çıkar.

“İnsan en iyi, en hızlı başkalarına öğrettiğinde öğrenir”

1907 Ekim’inde Rosa Luxemburg, August Bebel tarafından açılan SPD Parti Okulu’nda eğitmenliğe başlar. Okulun tek kadın eğitmenidir. İktisat tarihi ve Ulusal Ekonomi derslerini vermektedir. Bu onun keyifle yaptığı ve titizlikle çalıştığı bir görevdir. Parti Okulu’nun amacı, parti üyelerini propagandist amaçlar için eğitmektir.

Parti Okulu, öğrencileri ve öğretmenleri daha ilk günden itibaren Prusya gizli polisi tarafından izlenir. 1914 yılında kapatılıncaya kadar da oradaki görevini sürdürür.

Rosa Luxemburg’un, Parti Okulu’nda yaptığı bilimsel çalışmalardan olan “Ulusal Ekonomiye Giriş” kitabı ancak 1925 yılında basılır. Kitapta, kapitalizmin yerine daha adil bir toplum düzenine geçilmesinin tarihsel zorunluluğunu anlatır.


Savaş Kapıda, Ekonomik Krizler, İşçi Eylemleri ve Yargılamalar

Bu sırada Avrupa’da giderek büyüyen bir savaş tehlikesi vardır. Rosa Luxemburg ise Enternasyonal’in kongrelerinde ve kent kent gezdiği kitlesel mitinglerde Avrupalı proleterlerin savaşa karşı dayanışmalarını isteyen konuşmalar yapar.
1910 yılı başlarında halk arasında, silahlanmaya, ekonomik krize ve adaletsiz Prusya seçim yasasına karşı hoşnutsuz sesler yükselir. Ülkenin her yerinde güçlü yürüyüşler yapılır. Politik ve kitlesel grevler işçi örgütleri açısından da bir gereklilik olarak görülmeye başlar ve maden işçileri büyük bir greve hazırlanır.

Partiyle ters düştüğü konu ise, Alman militarizminin yükselen değer olmasıdır. 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girer. Aldığı hapis cezaları onu yıldırmaz, faaliyetlerine devam eder.

25 Eylül 1913’te bir halk toplantısında söyledikleri yüzünden “yasalara ve hükümetin kararlarına karşı gelmek” suçuyla hakkında dava açılır. 20 Şubat 1914’te verdiği savunma ise büyük bir entelektüel zafer olur. Ancak bir yıl hapis cezası almaktan kurtulamaz. Karar Alman işçi sınıfı arasında kızgınlık yaratır.

1914 Haziran’ında yine ama bu sefer “orduya hakaretten” dava açılır. Savcı, kaçma tehlikesi nedeniyle hemen tutuklanmasını ister.

1914 Temmuz’unun sonunda ise Almanya’da savaş karşıtı mitingler zirveye ulaşır.

Birinci Paylaşım Savaşı

4 Ağustos 1914 Rosa Luxemburg için kara bir gün olur. Luise Kautsky, Rosa Luxemburg, Hatıra Kitabı, sf:40’ta şöyle diyor;

“Savaşın başlaması gerçeği Rosa için korkunçtu, daha korkuncu ise Alman sosyal demokrasisinin tavrıydı”
Alman Parlamentosu’nda sosyal demokrasinin savaş kredilerini onaylaması onun için, zaten yüreğiyle yabancılaştığı eski yoldaşlarından artık tamamen kopmak ve yakın düşünce arkadaşlarından oluşan küçük bir grupla Alman işçi sınıfı içinde yeraltı çalışmalarına başlamak için bir sinyal oldu.

Savaşın başlamasıyla beraber esen milliyetçi rüzgar SPD’nin de milliyetçi eğilime yönelmesine neden olur, ki bu Luxemburg’un fikirleri ile tamamen tezatlık oluşturmaktadır. Bu nedenle partiden ayrılır. 5 Ağustos 1914’de Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurar 1 Ocak 1916’da grubun adı Spartaküs Birliği (Spartakistler – Almanca Spartakusbund) olur Grubun devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916’da Luxemburg hapis cezasına çarptırılır.


Hapishane Yılları

Rosa Luxemburg’a hastalığı nedeniyle 31 Mart 1915’e kadar uygulanan infaz muafiyeti 18 Şubat’ta Frankfurt Savcısının acil tutuklama istemiyle bozulur. Rosa hapiste kaldığı zaman diliminde sayısız makale yazar ancak özellikle iki tanesi çok önemlidir. Antikritik’te Sermayenin Birikimi’ni eleştirenleri eleştirir. Sosyal Demokrasinin Krizi’nde ise, savaşın nedenlerini analiz ederek, Alman sosyal demokrasisinin basiretsizliğini eleştirir.

Sekreteri ve arkadaşı Mathilde Jacob’un yardımıyla yazılarını gizlice çıkardığı cezaevinde sağlığı da giderek bozulur ve serbest bırakılır. Ancak 10 Temmuz 1916’da yeniden cezaevine girer.8 Kasım 1918 Kasım’ında Luxemburg yeniden hapisten çıkar. Faaliyetlerine devam eder ve 30 Aralık 1919 tarihinde Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti’sini kurar.
Bu sırada 1917 devrimi gerçekleşir. Rosa Luxemburg, başta Almanya olmak üzere, başka ülkelerde de devrimin başlaması gerektiğini vurgular.

Katlediliş

Rosa Luxemburg tüm hayatını sosyalist mücadeleye adamıştır. Mücadelesinde karşılaştığı zorluklar ise onu asla yıldırmamıştır. Marie ve Adolf Geck’e 18 Kasım 1918’de yazdığı mektupta ; “beni tek teselli eden beni de muhtemelen öbür dünyaya göndereceklerdir” belki de her yerde pusu kurmuş olan karşı devrimin kurşunuyla. Ama yaşadığım süre boyunca size en sıcak, en sadık, en içten sevgiyle bağlıyım? diyor.

15 Ocak’ta “Piyade Muhafız Kıtası” Berlin’in batısını işgal eder. Eden Oteli’ni kurar. Kıtanın kumandanı yüzbaşı Pabs’tır. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck, tutuklanıp Eden Oteli’ne götürülürler. Pieck kaçmayı başarır. Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybederler. Aynı gün, Luxemburg ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştür.

Rosa Luxemburg’un ceseti 1 Haziran 1919’da Berlin Landwehr kanalının Freiarchen mevkiidende bulunur. Mathilde Jakop Rosa’yı ancak elbiselerinden teşhis eder. 13 Haziran 1919’da Karl Liebknecht’in yanına gömülür. Cenaze töreni tam bir mitinge dönüşür.

13 Haziran 1926’da Berlin Friedrichfelde’de bir anıt mezar yapılır. Anıt 1935’te Naziler tarafından yıkılır. Şimdiki anıt ise 1951’de yeniden dikilir.

Cinayetin suçluları ise hiçbir zaman cezalandırılmaz.


Alıntı
 

Sylvia 27 Ekim 1932’de ABD’nin Massachusetts eyaletinde, Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Çocukluğunun yansımaları ileri yaşlardaki ruh halinde oldukça belirgin bir biçimde gözlenebilmektedir. Yaşamı boyunca, küçük yaşta kaybettiği babasından nefret eder ve ilk şiirini sekiz yaşında babasını kaybettiğinde yazar.

Öğrencilik yılları ve manik depresif hayata merhaba

Çocukluk yıllarında rahatsızlığının ilk izleri gözlemlenmeye başlayan Plath, hayatı boyunca ileri derecedeki manik depresif bozukluğu ile boğuşur. 1950’de burs ile Smith College‘e gider. Ve bu okulda eğitimine devam ederken ilk intihar girişimini gerçekleştirir.

Plath, daha sonraki yıllarda kazandığı Fulbright Bursu ile Cambridge Üniversitesi‘nde eğitimini sürdürür. Başarılı öğrenclik yıllarında şiirleri okul gazetesi Varsity‘de yayımlanır.

Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden


Sylvia Plath’in ismi Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Marguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılın en büyük kadın edebiyatçıları arasında geçer. Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Plath, “Sırça Fanus” isimli eseriyle bilinir. Yazı dili; kırılgan, karamsar ve duygusaldır.

Büyük aşkı ve mutsuzluğu


Plath, hayatının aşkı, ünlü İngiliz şair, yazar ve çocuk edebiyatçısı Ted Hughes ile 1956’da tanışır. Hughes, Sylvia için hem bir kaçış ve sığınma noktası hem de çıldırtıcı bir deneyim olacaktır. Dönemin en iyi şairleri arasında görülen Hughes ile Plath tanıştıkları yıl evlenir. Evliliklerinin ardından Boston’da yaşamaya başlarlar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere’ye geri dönerler. Plath ve Hughes, Londra’da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton’a yerleşir. Çiftin, Sylvia’nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu döneme tekabül eder ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Plath Londra’ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlatır.

İkilinin iki çocuğu olur. Ancak Ted, Sylvia’yı daima ihmal eder ve aldatır. Ted Hughes’la evlendikten sonra Sylvia kendisini yaratıcılık açısından oldukça gerilemiş ve kısıtlanmış hisseder. Hayatının aşkıyla evlendiğini zannederken bir anda kendisini evde çocuklarına bakan, dışarıda gezen kocasını bekleyen bir kadın olarak bulur.

Ted Hughes ve Assia Wevill’in ilişkisi başlıyor


62 yılında ilk çocuğun doğumunun ardından Sylvia ve Ted’in arası, ihanet sebebiyle açılır. İhanetin başrolünde Assia Wevill yer almaktadır. Şair olan Assia ve eşi David Wevill çifti, 1961’de Plath ve Hughes çiftine komşu olur. Ted ile arasında başlayan çekim çok geçmeden bir ilişkiye dönüşür. Hughes’ın aldatmalarından bunalmış olan Plath için bu ihanet bir nevi bardağı taşıran son damla olur.

Unutulmaz ölüm anı


Sylvia 11 Şubat 1963 gününe her zamanki günlerden biriymiş gibi başlar. Belki de her zamanki intihar denemelerinden birini gerçekleştirme planı yaparak… İkinci kattaki çocuklarının kurabiye ve sütlerini hazırlar odalarına koyar. Sonrasında odalarını kapatarak dikkatlice kapının aralıklarını bantlar. Aşağı iner ve fırının gazını açarak kafasını fırından içeri sokar…

Plath hayranları, intiharında büyük etkisi olduğunu düşündükleri için Hughes’dan ciddi derecede nefret eder.

Plath’in izinden ilerleyen bir hayat ve…


Sylvia Plath’ın intihar ettiği sırada, Hughes’un çocuğuna hamile olan Wevill bebeğini aldırır. Hughes’la birlikteliğini sürdürür ve Plath ile Hughes’un çocukları Frieda ve Nicholas’a bakmaya başlar.
Assia, Hughes’in hayatındaki Plath boşluğunu doldurur. Plath ile yaşadığı şiir çatışmaları, Assia ile de devam eder. Hughes’un çevresi Wevill’in şiirleriyle ilgilenmez ve onu küçümser. Plath’in hayaleti, ilişkilerinin peşini bırakmaz. Wevill, Plath’den kalma eşyaları kullanır. İlişkileri Plath’inki gibi Hughes’un başarılarının gölgesinde bir hayat sürmesine benzer bir hal alır.

Son olarak tıpkı Plath gibi, hayaletler ve gölgelerle sarılı hayatını 23 Mart 1969’da bitirmeden hemen önce, Sylvia’dan farklı olarak, 4 yaşındaki kızı Shura’yı da öldürür. Gazı açıp kızının yanında ölüme kavuşur. Ted Hughes Assia’nın intiharını “önlenebilir” olarak tanımlarken, Plath’inkinden ise “önlenemez” olarak bahseder.

Plath’i tanımak için mutlaka okunması gereken kitap: Sırça Fanus


Plath’ın “Sırça Fanus” isimli kitabı 1963 yılında Victoria Lucas ismiyle yayımlanır. Ancak yazarın ölümünün ardından kitap, gerçek yazarının ismiyle basılır. Sırça Fanus; Sylvia Plath’in hayatıyla yarı otobiyografik bir roman olma özelliği taşır, hatta belki de daha fazla. Kitabın baş karakteri Esther Greenwood bir moda şirketinde burslu çalışmak için tıpkı Sylvia Plath gibi 19 yaşında New York’a gelir. İki karakterin fazlasıyla benzer özelliği bulunmaktadır; ikisi de şairdir, ikisinin de babası sekiz yaşında ölmüştür, ikisinin de bir erkek kardeşi vardır, ikisinin de ruh sağlığı zaman içerisinde bozulur.

İntiharları bile paralel çizgilerde ilerleyen Sylvia ile Esther, yöntemler ve sıralama bakımından benzer ölüm girişimlerinde bulunmuşlardır. Her zaman soğuk ve kişiliğini yansıtmaktan uzak olan Sylvia, bu kitapta çığlıklar atarak hayat hikâyesini anlatmıştır belki de.

Onu ölümün kıyısına sürükleyen sebepler


Sylvia’nın ölümünün tek sorumlusunun Ted olduğu doğru değildir. Sanatçı çocukluk yıllarından beri büyük bir bunalım ve buhran ile boğuşmaktadır. Elektroşok tedavileri, artık yazamadığını düşünmesi ve asla memnun olmaması; eşi Ted Hughes’ın onu aldatması, kıskançlık krizleri, evlilik hayatının zorlukları gibi pek çok sebepten Sylvia Plath kendisini bir sırça fanusun içinde nefessiz kalmış hissetmesine sebep olur. Sanatçı daha fazla dayanamayarak birçok intihar girişminden sonra 30 yaşında dünyayı terkeder.

İntiharlar silsilesi


Ted Hughes’un çevresindeki intiharlar Plath ve Wevill ile de son bulmayacaktır. Oğlu da kendini asarak annesi Sylvia Plath’in izini sürdürür. Bu, intiharın genetik kodları ile ilgili kafalarda soru işareti yaratan bir ölümdür.

Hughes’un seçtikleri ile Plath günlükleri


Sylvia Plath’ın Günlükleri (The Journals of Sylvia Plath) ölümünün ardından Ted Hughes tarafından derlenerek yayımlanır. Bu kitapta sanatçının çocukluk yıllarından beri tuttuğu günlükleri yer almaktadır. Ancak Ted’in günlüklerin arasından çocuklarının okumasını istemediği bölümleri imha ettiği de söylentiler arasındadır.

Onu daha yakından tanımak için izlenecek film: Sylvia


Sylvia’yı tanımanın bir başka yolu da Christine Jeffs yönetmenliğindeki Sylvia filmini izlemek. 1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath’ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filminde başarılı bir olay örgüsüyle anlatılıyor. 2004 yapımı film ölümsüz şairi daha iyi anlayabilmenin bir başka yolu.

***​

Ayna


Gümüşüm ve doğruyum. Önyargılarım yok
Gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
Olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
Zalim değilim, içtenim yalnızca
Küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
Çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
Pembedir duvar, benekli. Öyle uzun zaman baktım ki ona
Kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fakat titriyor.
Yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar

Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
İçimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
Havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.

S. Plath


ölmek bir sanattır
her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor
bu konuda iddialıyım sanırım.

S. Plath


Alıntı
 
DELİ BÜYÜCÜ KADIN ANNE SEXTON



Düşündüklerini, hissettiklerini ve o zamana kadar tabu sayılan konuları doğallıkla, yapmacıksız yazan, düş gücünün sınırları olmayan, o keskin parlak deniz gözleriyle tüm evrenin derisini soyup içini gören olağanüstü bir kadın, kendi deyimiyle “deli büyücü kadın”dır, Anne Sexton.


Anne Sexton 1928’de Massachusetts’in Newton kasabasında doğdu. Anne’in annesi de babası da alkolizmle savaştılar. Annesi çocuklarına karşı ilgisizdi, babası ise sözle saldıran, küfür eden seksüel olarak da O’nu taciz eden biriydi. Şiirlerindeki sancılı, kötü insanlar çoğunlukla aile bireyleridir. Ailesini “düşmanca” diye nitelendirdi. Anne Sexton’un depresif ruh halinin, alkolik olmasının özünde aile yaşamının büyük bir payı olsa gerek. 1945-1947 yılları arasında Rogers Hall adlı bir yatılı okulda okudu. İlk şiirlerini burada yazdı. Ama annesi Anne’i başkalarını kopye etmekle suçlayınca yazmayı bıraktı. 1948’de Kayo Sexton’la evlendi. Kayo, Kore’ye gidince Anne bir ajansta modellik yaptı. 1953 yılında Linda, 1955 yılında Joyce isimli iki kız çoçuğu dünyaya getirdi. Her iki çocuğunun doğumundan sonra da depresyona girdi ve terapiye başladı. Kocası Kayo sürekli seyahat eden bir satıcı idi. Anne ilk çöküşü 1954 yılında yaşadı, sevdiği teyzesi Nana ölmüştü ve ikinci çöküşü de 1955’te yaşadı. İntihar denemeleri yaptı, alkolikti. Anne Sexton, kendisine şiir yazmayı öneren Dr. Martin Orne ile tanıştı. Ve Boston Üniversitesi’nde John Holmes’un öğretmenliğiyle şiirlerini yazmaya başladı. Orada tüm yaşamı boyunca arkadaşı olacak Maxine Kumin ile tanıştı. Şiirleri The New Yorker, Harper’s Magazine ve Saturday Review’de yayınlandı. 1957’de Robert Lowell’ın öğretmen olduğu bir şiir seminerinde Sylvia Plath ile tanıştı ve arkadaş oldular. Söylentilere göre aşık oldular. 1960 yılında Sexton’un ilk kitabı To Bedlam and Part Way Back (Akıl hastanesine kısmen dönüş) yayınlandı. 1960’ların sonunda hastalığı işini etkilemeye başladı. Buna rağmen yazdı ve ikinci kitabı All My Pretty Ones (Tüm Sevdiklerim), 1962’de yayınlandı. Aynı yıl Levinson şiir ödülünü aldı. Sexton, 1963’te Plath’ın intihar etmesinden sonra “Slyvia’nın Ölümü (Slyvia’s Death) adlı şiiri yazdı. Plath’a çok arzuladıkları ölüme kendinden önce gittiği için kızgındı;


Hırsız-
Nasıl yerde süründün,
sürüklendin aşağıya tek başına
çok feci şekilde istediğim ölümün içine ve o kadar uzun zamandır
içine sığmadığımızı söylediğimiz ölüme



1966’da intihar girişiminde bulundu. Hiçbir zaman bitiremediği bir romana başladı. Aynı yıl Live or Die (Yaşa ya da Öl) adlı kitabı yayınlandı. 1967’de Sexton, Live or Die (Yaşa ya da Öl) kitabıyla Pulitzer Şiir ödülünü aldı. 1968’de “Anne Sexton and Her Kind” adlı bir rock grubu kurdu. Kendisinin de tedavi gördüğü Mc Lean Hastanesi’ndeki hastalara şiir dersleri verdi. 1969’da Love Poems (Aşk Şiirleri) adlı kitabı yayınlandı, yazdığı Mercy Street (Merhamet Caddesi) oyununda çalıştı. 1970’de bir intihar denemesi daha yaptı. Çantasında her zaman bol miktarda uyuşturucu, uyutucu haplar bulundururdu. 1971’de düzyazı şiirlerinden oluşan Transformations (Dönüşümler), 1972’de The Book of Folly (Akılsızlığın Kitabı) adlı kitapları yayınlandı. 1973’te Kayo’ya boşanmak istediğini söyledi.Yalnız kalması duygusal karışıklıklarını, depresyonunu, alkolikliğini iyice tetiklemişti, bu yüzden tedavi gördü. Birçok psikiyatristle ve diğer erkeklerle aşk ilişkisine girdi. 1974’te The Death Notebooks (Ölüm defterleri) adlı kitabı yayınlandı. Son kitabı The Awful Rowing Toward God’ı (Tanrıya Doğru Korkunç Kürek Çekiş) yazmaya başladı. Anne Sexton, 4 Ekim 1974’de Maxine Kumin ile öğle yemeği yedikten sonra, havanın soğuk olmamasına rağmen annesinin eski kürk mantosunu giydi, garajına gitti, arabasını çalıştırdı, radyoyu açtı, karbon monoksit gazını soluyarak çok istediği ölümün yanına gitti. Sexton, Ölümü İstemek şiirinde intiharla ilgili şunları yazmıştı bir zamanlar:


Ama intiharın özel bir dili var.
Marangozlar gibi onlar hangi alet çalışır bilmek isterler.
Neden yaptıklarını hiç sormazlar.



Anne Sexton’un üç yüz saatlik terapi kayıtlarını psikiyatristi Dr. Martin Orne’in biyograf Diana Wood Middlebrook’a dinletmesi etik anlayışa ne kadar sığdığı tartışılır. Middlebrook, Anne Sexton hakkında bir biyografi yazdı. Sexton’un akrabaları bu biyografiye karşı çıktılar. Babasının seksüel olarak Anne’i kullanmasını ve büyük teyzesi Nana’nın erotik sürtünmeler uyguladığını yalanladılar. Yeğenleri, “Başkalarının güller gördüğü yerde Anne, kan pıhtıları gördü.” diye yazdılar. O kayıtlardaki Anne’in anlattıkları gerçek miydi yoksa depresif dünyasının düş ürünleri miydi? Anne Sexton, bir keresinde psikiyatristine “Önemli olan babamın kim olduğu değil, O’nu nasıl anımsadığımdır” demiştir.


O’nu özellikle feministler “kadınların şairi” ve çağdaşları “itirafçı şair” diye nitelendirirler. Ben bu iki tanımlamanın da O’na uymadığını düşünüyorum. Çünkü O yalnızca gerçekleri değil, gerçeklerin ardındaki duyguları, düş dünyasıyla bağlantılarını, tükenmiş yaşamları, Tanrı’yı, ölümü, metaforları o keskin, çarpıcı imgeleriyle, zekice oynadığı dil oyunlarıyla kotarıp dışa vurmayı başarmıştır. Lois Ames, Sexton için şunları yazar: “İntihar eden bir şairden daha fazlaydı. Bir itirafçı şairden daha fazlaydı. Şiirleri putları kırdı.Yeri yardı, tarlaları sabanla sürdü ve tohumları ekti.” Kendini Tanrı’nın yerine koyar, meleklerle arkadaşlık eder, kendi tabutunu yaptırıp içine girer, rahimdeki bir fetüsün neler yaşadığını düşünür, odasındaki eşyalara anlamlar yükler, müziğe aşkını, düş dünyasındaki hayaletlerini ve daktilosunun inandığı Tanrı’yı yazar. O, maskelenmiş gerçeği arıyordu. Sexton bunu şöyle açıklıyordu: “Gerçeği arıyorum. O, bir çeşit şiirsel gerçek olmalı ve yalnızca bir olay değil, çünkü sizin başınıza gelen her şeyin arkasında başka bir gerçek vardır, yaşam sır dolu.” Büyü adlı şiirinde kendini şöyle anlatır;

Çok fazla hisseder yazan bir kadın
bu kendinden geçişleri ve kehanetleri!
Bisikletler ve çocuklar ve adalar
yeterli değildiler sanki; yas tutanlar ve dedikoducular
ve sebzeler asla yeterli olmadılar sanki.
Yıldızları uyarabileceğini düşünür.
Bir yazar özellikle bir casustur.
Sevgili aşk, ben o kızım.


Şiirlerinde çok derinden duyan, düşünen, zekâsının ve düşlerinin yarattığı esrarengiz bir zenginliğin atmosferinde yaşayan bir Anne Sexton’u görüyoruz. 1966’da yazdığı bir mektupta bu zenginlik hakkında şöyle der; “kanser gibi vahşice aşkla koşar”. “O, olağanüstüydü, kanatları olan bir balıktı” der Diana Hume George. Sexton, şiirlerinde olduğu gibi kendi yaşamında da tehlikeyi sever, cesurdur. Anne Sexton, Kötülük Arayıcıları şiirinde tehlikenin ve kötülüğün de öğrenilmesi gerektiğini vurgular



günün farkına varmadan önce
insan geceyi görmeli,
iyice dinlemeli insan içindeki hayvanı,
yürümeli insan bir uyurgezer gibi
çatının kenarında,
bedeninin bir parçasını fırlatmalı insan
şeytanın ağzına.





Lance Morrow, Anne Sexton için şunları yazar: “Anne Sexton, bir acıydı, gerçekte, fiziksel anlamda. Her büyük aile bir ya da iki acıya sahiptir: Bir gökkuşağı gibi renkleri olan yalancı, orta yaşlı bir çocuk. Ama acı, bir yolunu bulup Sexton’ın durumunda, mucize ile karıştı, O’nun kırk beş yıl sağ kalma mucizesi, kötü bir yedek çekiliş gibi O’nu çeken şey ve şiirlerinin mucizesi– altına gitmeden önce sahile doğru yüzdürdüğü karanlık, zeki nesneler.”


Sylvia Plath, her zaman ölü elleri, ölü sertliğini anlatır. Sexton her zaman öyle değildir. O aynı zamanda şiirlerinde küçük kızın annesi, aşık kadın, çocuk, gençtir de.Yaşamın büyülü, saf, eğlenceli yanını da anlatır. Babasının mezarına girip yanına uzanan, bedeninin bir parçasını şeytanın ağzına fırlatan, ölümün şerefine içen sanki aynı Sexton değilmiş gibi. Sexton’ın şiirlerindeki küstahlık doğrudan Robert Lowell’ın Life Studies’ini ve Sylvia Plath’ın Ariel’ini etkilemiştir. Anne Sexton, Lowell’dan daha savunmasız, daha kolay incinebilir bir kişilikteydi, Plath’den daha az alegorikti. O sizi odasına, mutfağına, arabasına, hastane odasına, her yere sürüklerdi. Sylvia Plath’ın güncelerinde as kısaltmasıyla 1959 baharından sonra Anne Sexton ismine rastlanmaya başlanır. Hatta Plath güncesinde Electra adlı şiirini kitabına koymamasının nedeninin Sexton’un şiiri olduğunu, O’ nun asla kendisi gibi zorlayarak yazmadığını, çok dürüst ve rahat bir tarzı olduğundan O’na gıpta ettiğini yazar. Sexton, Sinderella, Kurbağa Prens, Hansel ve Gretel gibi masalları modernize edip, geçerli kültürün eleştirisini yapan şiirler de yazmıştır. Sexton, kürtajın konuşulmadığı bir zamanda Kürtaj (Abortion) şiirini yazmıştı. Uterus, adet kanaması, mastürbasyon, ensest ilişki, zina, intihar gibi konularda şiirler yazmasına bazı okuyucular tepkiler gösterdi. Ve bazı çevrelerce ise feminist şiirin ilk temsilcilerinden biri olarak görüldü.


Diane Middlebrook Sexton’ın, bir şair olarak ortaya çıkış efsanesini yaşadığı psikolojik yıkımlara bağlıyordu: umutsuzluk batağından “yeniden doğuş.” Mildbrook’a göre Sexton’ın hayatını kurtaran şiir oldu. Anne Sexton, ölümle ilgili şunları söyler: “Hastanede ölmek istemiyorum – ya da bir şeyden korktuğumdan dolayı. Sylvia’nın ölümüyle çok büyülendim, ölme düşüncesi güzel. Kesinlikle sakat edilmeden: bakirelik bozulmaz da… ölmeyi seçerim. Uzaklaştırılan soluğa sahip olmak yerine – sakat etmeyle ilgili konuş! Annemle yaptılar bunu – ya da yaşam annemle ya da Nana’yla yaptı! Babam güzellikle ilgili bu şeye sahipti, fiziksel güzellik bu – Uyuyan Güzel kaldı güzel.” Güzel ölüm dediğini Anne her gece aldığı uyku haplarıyla gerçekleştirdi, kendini Uyuyan Güzel yapan haplarla…


Erica Jong, Anne Sexton hakkında şunları yazar: “Anne Sexton bazen derisiz bir kadın gibiydi. O her şeyi öyle içten hissetti ki, günlük olaylar sıklıkla O’na dayanılmaz geliyordu. Acıyı süzme yeteneği azdı. Paradoks olarak şairi şair yapan da derisizliktir. Dil armağanına sahip olmalı insan doğal olarak ama bu büyük armağan diğer lanet şey olmazsa kullanışsızdır: çok keskin bakan gözler, onlar sık sık kapanmak isteseler de. Gözleri şaşırtıcı derecede mavi, şaşırtıcı derecede keskindi. Hiçbir şey kaçamazdı onlardan, her şeyi gördü ve dünyada en çok da gördükleri acı doluydu, acı içinde yaşadı. Acıda kısa aralıklar verdi, o aralarda şiirlerini yazdı. Ama bana öyle geliyor ki Sexton uyuşmadan bu dünyada yaşamanın, çok acı dolu olduğu için öldürdü kendini. O asla uyuşmaya sahip değildi, tüm küçük karşı çıkmalar, tüm savaş hileleriyle yaşamak her dakika katlanılmaz oluyordu O’nun için. Sözcük O’nu bir süre oyalardı. Şiir bitince kişi gene yalnızdır. Şair yalnızca şiir yazma süresince mutludur.”


Anne Sexton mektuplarında, “ İntihar bir mastürbasyon biçimidir!” diye yazar. Hastanede yatmadan, yaşlanmadan, sakat kalmadan istediği gibi müzikle, içkisiyle mutlu öldü, yazacakları bitmişti, öyleyse “yaşamı” da bitmeliydi. Şiirleri, hala beynimizi kemiren fareler, boğazımızda patlayan deniz, uyanıkken gördüğümüz hayaletler gibi etrafımızda yaşıyorsa, ölmeyeceğini bilerek yaptı bu mastürbasyonu Anne Sexton.




Kilitli Kapılar


Biçimleri sürekli olarak değişse de


bu kasabada oturan melekler için,


her gece soğuk patates ve bir kase süt


bırakırız pencere kenarına.


Cennette otururlar genellikle,


bu arada, gözyaşlarına izin verilmez orada.


Ayı itip kalkarlar


haşlanmış Hint patatesi gibi.


Samanyolu, onların dişi kuşudur


birçok çocuğuyla.


İnekler gece olunca yatarlar


ama ay, o büyük boğa,


kalkar ayağa.




Ama kilitli bir oda var orada yukarıda


açılamayan demir kapısıyla.


Tüm kötü düşleriniz onun içinde.


O cehennemdir.


Kimileri, şeytanın kapıyı


içeriden kilitlediğini söyler.


Kimileri, meleklerin dışarıdan kilitlediğini söyler.


Suyu yok içerideki insanların


asla izin verilmez dokunmalarına.


Çatlarlar şose gibi.


Suskunlar.


Yardım istemek için bağırmazlar


yüreklerinin kurtçuklarla kaplandığı


içlerinin dışında.




İsterim o kapının kilidini açmayı,


paslı anahtarı döndürmeyi


ve her düşeni kollarımda taşımayı


ama yapamam, yapamam.


Yalnızca burada yeryüzünde oturabilirim


masadaki yerimde.



Çev. Dilek Değerli
 
Nilgün Marmara, (d. 13 Şubat 1958 - ö. 13 Ekim 1987)


''bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin...''


Anekdotlar:

“Yaşamın neresinden dönülse kardır”


“cinayet doğurulmuş olmaktır”​



“Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin, / Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…/ Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden, / Kesmeliyim soluğunu doğmuş olmanın! (…) /
Doğramalıyım bu tiksinç vücudu beynimle!”​



“(…) ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben.”

“Azımsanmayacak kadar ölmüşüm! Azımsanamayacak denli ölüyüm!”​



“Dirim çürüyor yanı başımızda! / Dağılıyor kokusu ölümün, / bu bezgin şafaktan. (…) / Ölümse bilir nasıl çıkacağını / -elden ve ayaktan- / Kendi kararı ve sonsuzluğuyla / yakın kılar artık, / cansız olmayı!”​



“Kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir. Ölüm yaşarken vardır, olmuştur cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir.”

“(…)Yavru Ceylan’ı nasıl öldürüyor, onu öldürmekle özgürleştirmek arasında hiçbir fark yoktur belki de.”​



“Hayat, hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı”​



“Üşümüşüm… / Bu yaklaşan kışla değil, / Deniz ürpertisi, göğün alacasıyla değil, / Ellerimin soğukluğu hep bir kalabalıkta. / Kaçışının gizini gönlünde tuttuğun / Bilisiz aşkı / (nı) ver bana! / Üşümeyeyim…”

“Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin, / Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi… / Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden, / Kalıvermeliyim öylece kaskatı!”​



“Biz ince yüzlü ince gözlüleri de sevdik, / Yanakları dolgun, yaşları eksik olanları da, / Sevdik toprağa karışma zamanını erteleyenlerin / sıkıntılarını da, kuşları da sevdik, böcekleri de!”​



“Sırt dönüşler, yalanlar, aşağılamalarla / daha da ıralıyor canı / varoluş sevincinin”

“Yeryüzünün tüm bağırsakları uzunluğunca umutsuzluğumuz (…) Çıkış yolu mu? Arka pencere hangi gezegene açılır?”​



“Kıyamet koparken bile fidan dikiniz”​



“Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim, / Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı / bekçi gizleri / (…) / -bu şiir- / Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim, / Dost kalmak zorunda bana ve sizlere! / (…) / -bu şiir- / Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü, / ulaşılamayanın
boyun eğen yansısı, / Sevda ile seslenir sizlere!”

“Yine de, o, zaman kedisi / pençesi ensemde, üzünç kemiğimden / çekerken beni kendi göğüne, / bir kahkaha bölüyor dokusunu / düşler maketinin, / uyanıyorum küstah sözcüklerle: / Ey, iki adımlık yerküre / senin bütün arka bahçelerini gördüm ben! ”​





.......



"Hayat hep yüzünle seviştik.. Tersinin hatırı kaldı.."

“Ölürken kahkahamı bırakacağım"

''Ey tiksinç aydınlık! Kusuluyor senin için, bil!''

''Sonra sözcüklerin kumda bıraktığı izlerin içine yerleştim''

“Benden sonra kuşlara iyi bakın”​
 

- 25 Ocak 1882 İngiltere’nin Londra şehrinde doğmuştur


- Victoria Çağı’ndan nefret eden Woolf, kadınların bu çağda okula gönderilmemesinden ötürü erkek kardeşleri gibi okuyamamış ve eğitimini evde tamamlamak zorunda kalmıştır


Hayat boyu bunun eksikliğini hisseden Woolf, babası Sir Leslie Stephen’ın kütüphanesindeki kitapları okuyarak ve annesinin desteği ile ders alarak kendini geliştirmiştir.

- Henüz 13 yaşındayken annesi Julia Stephen öldüğünde şunları söylemişti: “Olabilecek en büyük felaket.”


Annesine çok şey borçlu olduğunu biliyordu. Ona olan minnetini ve özlemini “Deniz Feneri” adlı eserinde yansıtmıştır. Romanla ilgili olarak Woolf’un kardeşi Vanessa, “Annemin portresi düşünebileceğimden çok daha ona yakın. Ama böyle mezardan geri gelmesi acı verici.” demiştir.

- Woolf, annesinin ölümünden çok etkilenmişti. 1924 Vogue çekimlerinde annesinin kıyafetleri içinde poz vermişti



Annesinin ölümü ile birlikte ağır bir sinir hastalığına tutulan Woolf korkunç sesler duyduğunu iddia etmiş ve insanlardan korkmaya başlamıştır.

- Ressam olan ablası Vanessa Bell’e özenmiş kitaplarını şövale üzerinde resim çizer gibi yazmıştır


-Kitaplarının ilk kapakları ressam olan ablası Vanessa Bell tarafından resmedilmiştir


-Erkek kardeşi Thoby Stephen’ı 25 yaşında kaybetmiştir


“Dalgalar” adlı eserinde işlediği tüm karakterler, Woolf’un kaybettiği erkek kardeşi Toby ile aynı yaşta ölen arkadaşları Percival’a hayrandır. Bu hayranlıkta, Woolf’un kardeşine olan özlemi yatar.


- Çocuk yaşta üvey abisi tarafından uğradığı tacizi anca ilerleyen yaşlarında itiraf edebilmiştir

Woolf’un yedi kardeşinden dördü, anne ve babasının önceki evliliklerindendir.

- Babasından pek hoşlanmadığı söylense dahi 1904’te babasının ölümünün ardından ikinci bir sinir krizi geçirmiştir

Kuşların Yunanca öttüklerine ve Kral 7. Edward’ın çiçeklerin içinden müstehcen şeyler fısıldadığına inanmıştır.

- “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

Bu sözüyle feminist duruşunu manifestoyu andıran bir biçimde özetleyen Woolf, sadece edebiyat dünyasında değil feminizm akımı içinde de yadsınamaz bir yere sahiptir.


- 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenmiştir

Bu evlilikte Leonard Woolf yayınevi sahibi olup Woolf’un yazdıklarını özgürce yayınlayabilecek olmasının büyük etkisi olmuştur.

- Evlendikten sonra, ev işi becerilerini geliştirebileceğini düşünerek bir aşçılık okuluna yazılan Woolf, en sonunda evlilik yüzüğünü pudingin içinde pişirmişti

“…tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur” (Woolf, Kendine Ait bir Oda)

- Romanlarında bilinç akışı tekniğini kullanmıştır

Bu tekniği ilk olarak Jacob’un Odası’nda kullanan Woolf bu kitapla başarılı olamasa da Mrs. Dalloway ile tam anlamıyla bir başyapıt çıkarmıştır ortaya.

Bilinç akışı tekniği: Yazar, karakterlerin hayatlarındaki pek çok izlenimi arka arkaya sıralayarak bir an içerisinde insanın zihninden geçen şeyleri bize tüm çıplaklığıyla verir. Bu gerçeklikte tam anlamıyla bir kurgusal gerçeklik yoktur, daha çok anın gerçekliği vardır.

- Vita Sackville-West’le yaşadığı lezbiyen aşk “edebiyat tarihinin en uzun ve en nefis aşk mektubu” olarak nitelendirilen Orlando kitabına konu olmuştur

Tensel bir temas barındırmayan bu ilişki günümüze de taşınmış olan romantik mektuplar üzerinden devam etmiştir. Woolf, Vita’yı kadın-erkek özelliklerini bir arada barındıran biri olarak görür ve ona ithaf olarak benzer bir konuyu işlediği Orlando eserini yazar. Vita’nın oğlu Nigel Nicolson, Orlando’dan “edebiyat tarihinin en uzun ve en nefis aşk mektubu” olarak söz eder.


- Başta Woolf’un veliahtı olarak görülen Sylvia Plath olmak üzere Gabriel Garcia Marquez, Truman Capote, Margaret Atwood gibi isimlere ilham kaynağı olmuştur

Türk edebiyatındaysa özellikle Nilgün Marmara’nın eserlerinde Virginia Woolf’un etkisi hissedilmektedir.

- Delilikle dahilik arasında gezinen parlak bir bilince sahiptir

Manik depresif özellikler taşıyan bir yazardı. 22 yaşından başlayarak üç kere intihara kalkıştı.


- Woolf, üç intihar denemesinin sonuncusunda başarılı oldu

Ceplerine taş doldurarak kendini Ouse Nehri’nin kollarına bırakan Woolf’un hayatını konu alan Saatler filmi, bu anı çarpıcı bir sahneyle ölümsüzleştirmiştir.

Bipolar bozukluğu sebebiyle tekrarlayan depresyon ataklarının etkisinde kalması ve ev işleri kadar basit konularda bile tetiklenebilen başarısızlık hissiyatlarıyla uğraşması onu psikolojik açıdan yorgun düşürmüşken bir de İkinci Dünya Savaşı’nın varlığı ile Woolf’un dünyaya ve yaşama dair umutsuzluğu iyice artmış ve dayanılmaz şiddette kronik bir buhran halini almıştır.

Eşine yazdığı mektupsa, edebiyat tarihinin en ünlü intihar mektuplarından biri sayılır. İşte, 18 Mart 1941 tarihli o mektup:


“En sevdiğim,
Yeniden delirmek üzere olduğuma eminim. O korkunç dönemlerden birine daha göğüs gerebileceğimizi sanmıyorum. Ve bu sefer toparlanamayacağım. Sesler duymaya başladım ve dikkatimi toplayamıyorum. Ben de yapılabilecek en iyi şey gibi görüneni yapıyorum. Sen bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin. Biri her ne yapabilirse hepsini yaptın. İki kişinin bizden daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum, ta ki bu korkunç hastalık gelene kadar. Artık mücadele edemiyorum. Hayatını berbat ettiğimi, bensiz çalışabileceğini biliyorum. Ve yapacaksın, biliyorum. Görüyorsun, bunu bile düzgün bir şekilde yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şey şu; hayatımın bütün mutluluğunu sana borçluyum. Bana karşı hep sabırlıydın ve inanılmaz bir şekilde iyiydin. Bunu söylemek istiyorum – herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey benden gitti artık. Hayatını daha fazla mahvedemem.
Sanmıyorum ki başka iki kişi bizim olduğumuz kadar mutlu olabilsin.

V. ”

***​

"yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi? ..."

***
"neden insanlara bilmeleri gereken hiçbir şey öğretilmez, sir jasper?"

***​

"ne aradıysam zıddını buldum, doğruyu aradım yanlışı buldum, dostumu aradım düşmanımı buldum, aramayı bıraktığımda ise doğruların ve yanlışların ötesinde renklerin zıtlığında resmin bütününü gördüm. ne doğru vardı, ne yanlış, ne kötü vardı, ne iyi, herşey olması gerektiği gibi. her şey olduğu gibi!"

***​

Bir kadın olarak benim ülkem yok. bir kadın olarak kendime bir ülke istemiyorum. bir kadın olarak benim ülkem bu dünya. Virginia Woolf


***​

" kadınlar, yüzyıllar boyu erkeklere ayna görevi gördüler; erkeği doğal boyutunun iki katı olarak yansıtma yolunda büyülü ve hoş bir kudretleri vardı"

***​

"bir hayalete karşı mücadeleye başlamak zorunda olduğumu keşfettim. bu hayalet bir kadındı, onu daha iyi tanıdıkça 'evin meleği' şiirindeki kahramanın adını verdim ona. evin hayaleti korkunç tatlıydı. olağanüstü alımlıydı. genellikle hiç bencil değildi. aile yaşamının zorlu sanatında mükemmeldi. tavuk varsa kanadı o alırdı. esiyorsa cereyanda o otururdu. kısacası, öyle yaratılmıştı ki, hiçbir zaman kendi düşünceleri ya da istekleri olamazdı, tersine başkalarının düşünce ve isteklerine uymayı yeğlerdi o. ve hepsinden öte -buna değinmeme gerek bile yok belki- arıydı. yazmaya başladığımda daha ilk sözcüklerde onunla karşılaşıyordum. kanatlarının gölgesi kağıdımın üzerine düşüyor, odamda eteklerinin hışırtısını duyuyordum... arkamdan usulca yaklaşıyor ve fısıldıyordu... sevimli ol, daha alımlı ol, kandır, cinsinin hilelerini kullan. senin de kendine ait bir beyninin olduğunu kimsenin anlamasına izin verme. ve hepsinden önce: saf ol. ve kalemimi yönlendirmeye çalışıyordu. şimdi, haneme kazanç olarak geçirdiğim bir eylemi anımsıyorum... arkama döndüm ve gırtlağına sarıldım. onu öldürmek için elimden geleni yaptım. eğer bu yüzden bir gün hesap vermem gerekirse, bunu kendimi korumak için yaptım, nefsi müdafaaydı. eğer ben onu öldürmemiş olsaydım o beni öldürecekti."

Virginia Woolf
 


- Doğum günü 7 Temmuz

Dört kız çocuğu bulunan bir ailenin üçüncü kız çocuğuydu. 6 Temmuz 1907 yılında Mexico City’nin güneyindeki Coyoacan’da dünyaya geldi. Ama o, doğum günü tarihini Meksika Devrimi’nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 olarak kabul etti.

- Tahta Bacak Frida

Frida Kahlo’nun sağlık sorunları daha çocukken başladı. Altı yaşındayken babasıyla çıktığı bir gezinti sırasında ayağı ağaç köklerine takıldı ve yere düştü. Bu olay sonrası çocuk felci geçirdi ve bir ayağı topal kaldı. Bu sakatlık nedeniyle kendisine “Tahta Bacak Frida” denmişti. Frida o günler için “Bir gerçek varsa o da bedenime acının ilk kez o gün girmiş olduğudur” dedi.

-Karakteri okulda şekillendi

Frida, kendine takılan lakaplar yüzünden hayattan soğuyacak biri değildi. Dönemin en iyi eğitim veren kurumlarından Ulusal Hazırlık Okulu’na kaydoldu. Okulun Frida’nın hayatında önemli bir etkisi oldu. Okul onu, dönemin kültürel ve politik hayatına yakınlaştırmakla kalmadı, sonraları Meksika düşün hayatında etkin olacak isimlerle dostluk kurmasını da sağladı. Aynı dönemde anarşist bir edebiyat grubuna dahil oldu. Bu yıllar, Frida’nın karakterinin oluşmasında büyük rol oynadı.



-İlk kazasını yaşadı

Tüm hayatını etkileyecek kazayı yaşadığında henüz 18 yaşındaydı. Okuldan eve dönmek için bir otobüse bindi. Yıl 1925, günlerden 17 Eylül’dü. Yanında o dönemki sevgilisi Alejandro Gomez vardı. Her zamanki gibi sıradan bir gün olması gerekiyordu ama olmadı. Bindikleri otobüs bir tramvayla çarpıştı. Otobüste bulunanların çoğu kaza sırasında hayatını kaybetti. Frida ölümden döndü ama bir demir çubuk sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Bunun yanı sıra vücudunda çeşitli kırıklar vardı.

- Kadife elbise sana çok yakışıyor

Kaza sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Haftalar, aylar boyunca sürecek zorunlu yatak seansları başladı. Kırıklar nedeniyle uzun bir süre vücudunun büyük bir kısmı alçıda kaldı. Daha sonrasında alçının yerini demir korseler aldı. Yatağa bağımlı olduğu dönemde ailesi ona resim yapması için tuval ve boya hediye etti. “Aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım” diyecekti Frida. Resme acılarını hafifletmek için başladı. Kendisini görebilmek için yatağının üstüne bir ayna koydurdu. O aynaya bakarak otoportreler yaptı. İlk çalışması kadife elbiseli otoportresi oldu.


-Fil ile güvercinin aşkı başladı

Kaza sonrası 32 ameliyat geçirdi. Sayısız kere doktora göründü, acıları için çeşitli ilaçlar kullandı. İki yılın ardından yeniden ayağa kalkmayı başardı. Hayat mücadelesinin ilk turunu kazanmıştı. Resim yapıyor, arkadaşları ile çeşitli partilere katılıyordu. Bunlardan birinde fotoğrafçı arkadaşı Tina Modotti aracılığıyla dönemin ünlü ressamı Diego Rivera ile tanıştı. Diego, ünü Meksika sınırlarını aşmış bir ressamdı ve Frida, Diego’ya büyük bir hayranlık besliyordu. Ondan resimlerine bakmasını istedi. Bu, Diego ile yaşayacakları uzun ve fırtınalı aşkın da başlangıcıydı.

- “…Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı”

Diego ve Frida, birbirlerinin hem aşkı hem de yoldaşı oldu. Zaten tanışmalarından kısa süre sonra da evlendiler. Her ne kadar ona aşkı yaşatmış olsa da en büyük acıları yaşatan kişi de yine Diego oldu. Frida, sonraları bu ilişkiyi tanımlamak için “Hayatımda iki büyük kaza geçirdim; biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı” cümlelerini kuracaktı. Frida 1931 yılında, evliliklerini resmettiği bir tablo yaptı. San Francisco Kadın Ressamlar Topluluğu’nun yıllık sergisinde sanatseverlerin beğenisine sunulan bu tablo, onun bir sergide yer alan ilk tablosu oldu.

- ABD’de Meksikalı bir kadın

İkili, Diego’nun aldığı resim siparişleri nedeniyle bir süre ABD’de yaşadı. Frida bu dönemde de resim yapmayı sürdürdü. Ama ABD günleri ilişkilerine pek de iyi gelmedi. Diego’nun sadakatsizlikleri Frida’nın canını yakıyordu. Her ne kadar Diego’dan sadakat değil bağlılık sözü istemiş olsa da, Diego’nun başka kadınlarla birlikteliğini kabullenmek düşündüğü kadar kolay olmadı. ABD ve Meksika arasında bölünmüş hayatını, 1933 yılında New York’ta yaptığı “My Dress Hangs There” isimli eserinde anlattı.

- Doğmamış çocuğa resimler

Frida’nın hayatında en çok istediği şeylerden biri çocuk sahibi olmaktı. Sağlık sorunları nedeniyle bir kez çocuğunu aldırmak zorunda kaldı. Bunun üstüne art arda iki kez düşük yaptı. Frida Kahlo 1932 yılında yaptığı “Henry Ford Hospital” adlı eserinde, yaşadığı acıyı tüm yalınlığıyla tuvale aktardı.


- Fotoğrafçı Muray ile uzun soluklu ilişki

Diego ve Frida birbirlerini çok seviyordu ama bu, başkalarıyla birlikte olmalarına engel değildi. Frida 1931 yılında Amerikalı fotoğrafçı Nickolas Muray ile tanıştı. Muray, Meksika’da tanıştığı Frida’ya tabiri caizse ilk görüşte âşık olmuştu. İnişli çıkışlı on yıllık bir ilişkinin ardından Muray, Frida’nın Diego’dan kopamayacağını kabullendi. Muray ilişkileri boyunca Frida’nın pek çok fotoğrafını çekti ve belki de Frida’nın en güzel portreleri hep Muray’ın elinden çıkanlar oldu.

-Hiç aklımdan çıkmıyorsun ki!

Diego ve Frida’nın ilişkisi gün geçtikçe kötüleşiyordu. Diego’nun, Frida’nın ablasıyla birlikte olduğu iddiaları durumu daha da zorlaştırdı. Frida, Diego ile evlerini ayırdı. Frida çalışmalarına devam etti. Yurtdışında sergilere katıldı. Keyfi yerinde görünüyordu ama hep aklının bir köşesinde Diego vardı. Hatta Frida ona yazdığı bir mektupta duygularını şöyle tarif etmişti: “Seni sevmeye başladığım o günden beri acı çeken bir yüreğim var”

- İsyan, devrim, özgürlük!

Diego ve Frida, iyi birer ressam olmanın yanı sıra dönemin politik hayatının da etkin isimlerindendi. Her ikisi de Komünist Parti üyesiydi. Hatta ülkesinden sürgün edilen Lev Troçki, eşi ile beraber bir süre Meksika’da çiftin yanında kaldı. Ancak Troçki ve Frida’nın ilişki yaşadığı iddiaları bu ziyaretin kısa kesilmesine neden oldu. Troçki ve eşi, Coyoacan’da başka bir eve geçti. Daha sonra Troçki bu evde uğradığı bir suikast sonrasında hayatını kaybetti.

- Ayrılık da sevdaya dahil

Diego ile evlerini ayırmıştı ama resmen boşanmamışlardı. Diego bir süre sonra bu ayrılığı resmiyete dökmek istedi. Bazı eleştirmenler, Frida Kahlo’nun yukarıdaki resmi boşanmanın etkisiyle yaptığını ve çok sevdiği saçlarını keserek kadının nasıl olması gerektiğine dair söylenenlere karşı ciddi bir eleştiri sunduğunu söyler.


- Birkaç küçük sıyrık

Frida Kahlo’nun tablolarının her biri, hayatından bir kesite denk düşer. “Few Small Nips” isimli tablosu da bunlardan biri. Bu sefer tuvaline yansıyan, gazetede gördüğü bir haber oldu. Karısını bıçaklayarak öldüren adamın sözlerinden etkilenmişti Frida. Adam mahkemede kendini, “But it was just a few small nips!” diye savunmuştu. Bu sözlerden etkilenen Frida; yaşadığı acıları, çektiği ıstırabı başka bir kadının acısında buldu.

- Rengi gören adamla rengi giyen kadının hikâyesi

“Diego rengi gören adam, Frida da rengi giyen kadındı ve 1922 yılından beri…” Bu cümleler, Frida’nın Diego’ya yazdığı mektuplarından birinde geçiyor ve devam ediyor: “Yaşanan tüm saatlerden sonra. Vektörler asıl yönlerinde devam ediyor. Hiçbir şey onları durdurmuyor. Canlı histen başka bir bilgileri yok. Tek istedikleri bir yerde buluşana kadar devam etmek. Yavaşça. Büyük bir huzursuzlukla ama altın parçanın her şeye kılavuzluk ettiğine dair güvenle. Hücresel bir diziliş var. Hareket var. Işık var. Tüm merkezler aynı. Budalalık diye bir şey yok. Her zaman olduğumuz ve olacağımız gibiyiz. Aptal kadere bel bağlamıyorum”
Yukarıdaki resimde merkezde Diego var, aynı hayatında olduğu gibi. Meksika tarihinden sembollerin de olduğu resimde Frida, Diego’yu sevgiyle kucaklıyor; hiç sahip olamadığı çocuğunu kucaklar gibi.


- Acısı hiç dinmeyen “yaralı geyik”

New York’ta geçirdiği operasyon Frida’ya sağlığına yeniden kavuşacağına dair umut verdi. Ancak Meksika’ya döndükten sonra ağrıları dinmedi. Hem fiziksel hem de mental olarak ağrılarla boğuşan Frida, derin bir depresyona girdi ve “The Wounded Deer” isimli tablosunda kendini geyik vücudunda resmetti. Vücuduna oklar saplanmış bir halde ormanda gezinen bu geyik, Frida’nın içinde bulunduğu ruh halini de gözler önüne serdi. Bu tabloda çaresizlik ve umut bir aradaydı. Kimi eleştirmenler, bu resimde Frida’nın kaderini değiştirme gücü olmadığını anlatmaya çalıştığını söyler.

- Gözyaşları sel oldu tuvale aktı

1944 yılında Frida, kırılan kemiklerinin iyileşmesi için 5 ay boyunca çelik bir korse giymek zorunda kaldı. “The Broken Column” adlı eserinde kendini bu çelik korseyle birlikte resmetti. Diğer resimlerinden farklı olarak bunda ne renkli arka planlar ne hayvanlar ne de başka bir şey vardı. Frida yalnızdı ve acı içindeydi.


- İki kadın tek Frida

Diego ile ayrılığın acısı öyle büyüktü ki, Frida’nın elinde bu acıyı hafifletmenin tek bir yolu vardı; resim. Frida, “Two Fridas” adlı tablosunda, o dönem yaşadığı ikilemi, öfkeyi aynen ortaya koymuştu. Tabloda yer alan iki kadın, Frida’nın iki halini sembolize ediyordu. Sağdaki kadın daha geleneksel bir kıyafet içindeydi ve elinde Diego’nun çocukluk resmini tutuyordu. Soldaki kadın daha Avrupai bir kıyafete sahipti. Kadınlar birbirine kalpten bağlıydı. Soldaki kadın elindeki makas ile kalbinin kanamasını durdurmaya çalışıyordu ama elbisesi kana bulanmıştı bile. El ele tutuşmuş, oturdukları yerden bizlere bakan bu kadınların tek dostu, yine kendileriydi.


- Mücadeleyi hiç bırakmadı

1950’li yıllara gelindiğinde sağlık durumu daha da kötüleşmişti. Omurgasındaki sorunlar nedeniyle 9 ay hastanede yattı. 1953 yılına gelindiğinde hayat Frida için pek de cömert sayılmazdı. Yurtdışında sergiler açmış bir ressam olarak ülkesindeki ilk sergisini o yıl gerçekleştirebildi. O dönem yataktaydı ve kesinlikle çıkmaması gerekiyordu. Ancak Frida’nın, kendi ülkesindeki ilk sergisinin açılışını kaçırmaya hiç de niyeti yoktu. Madem yataktan çıkamıyordu, o halde yatağı ile sergiye giderdi. Aynen öyle yaptı. Ancak birkaç ay sonra sağ bacağını kaybetti.


- Yaşasın Hayat!

Frida Kahlo, 13 Temmuz 1954’te akciğer embolisi nedeniyle hayatını kaybettiğinde henüz 47 yaşındaydı. Geride 55’i otoporte olmak üzere 143 tablo bıraktı. Öldüğü yıl yaptığı “Yaşasın Hayat” isimli bu tablo, onun hayata bakışını özetler gibiydi.

***

seni sevmekten ne zaman vazgeçtim biliyor musun ?
kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
canın sıkıldığında benimle paylaşmadıgını,
kırılacak veya tedirgin
olacak olsam bile düşüncelerini açıkca söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin
şeyler
oldugunu hissettiğimde vazgeçtim.
her sabah benimle uyanmak istemedigini anladığımda ,
ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın
icin
vazgectim.
tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim
ve tek neden sen
olduğun için
vazgeçtim.
bencil olduğun için vazgeçtim..
bunlardan sadece bir tanesi
senden vazgeçmem için yeterli değildi,
çünkü sevgim yüceydi.
ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan
vazgeçtiğini anladım.
bu yüzden ben de senden vazgeçtim.

Frida Kahlo


[YOUTUBE]XCUddHPYvCY[/YOUTUBE]​
 

New York'ta bir kölenin kızı olarak dünyaya geldi. Annesi ona Isabella adını takmıştı. Sojourner Truth, 13 çocuk dünyaya getirdi, çocuklarının çoğunun köle olarak satıldığına tanık oldu. 1847'de özgürlüğüne kavuştu. 1851'de Akron, Ohio'daki Kadınlar Konvansiyonu'na katıldı ve toplantıda Ain't I a Woman (Ben kadın değil miyim) başlıklı kısa konuşmasını okudu. Bu konuşma, toplantıyı protesto edenlerin bile gözlerinin dolmasına neden oldu. Sojourner Truth, bir feminist ve dünya tarihinin ilk ve en önemli kölelik karşıtlarından biri olarak tarihe geçti.

Efendiden kaçış

Truth, 1820'lerde henüz genç bir kadınken, kendisini öldüresiye döven ve ailesini çocukları satmak yoluyla parçalayan New York'lu efendisinden kaçtı. 1840'larda köleliğe karşı en önemli protesto gösterilerine katıldı, belagat yeteneği ile insanları meydanlara topladı. Çektiği acıları, tanıklık ettiği olayları anlatırken, dinleyenleri dehşete düşürüyordu.
Onun cesaretle anlattıkları sayesinde, kimi kölelik yanlıları fikirlerini değiştirmeye başladılar. Özellikle siyah kadın ve çocukların çektiklerini dile getiriyordu. O zamana dek, acımasız ve zengin köle sahiplerinin sadistliğe varan davranışları çoğu zaman gizli kalmış, onlara karşı tanıklık yapabilecek çok az siyah çıkmıştı.


Kırbaç, direk ve çığlıklar

Sojourner Truth, çocuklarının pek çoğunu kaybettikten sonra, kaybedecek pek bir şeyi kalmadığına inanmıştı, bu nedenle mücadeleden hiç kaçınmadı. Kalabalık mitinglerde, çocukluğundan beri yaşadığı bütün baskıları, şiddeti gözünü kırpmadan anlattı. Anlattığına göre çocukken "efendisi" tarafından sık sık nedensiz yere prangalanıyor, blüzü yırtıldıktan sonra bir direğe bağlanıyordu. Adam, onu kırbaçlamaktan adeta zevk alıyor, çığlıkları artana dek vazgeçmiyordu.
Truth, kölelerin çalışma koşullarını da açık açık anlatıyor, bu insanlık dışı durumun derhal sona ermesi gerektiğini açıklıyordu. Küçücük koğuşlarda onlarca siyahın barındığını, sınırsız çalışma saatleri sonucunda kimi insanların açlık ve bitkinlikten öldüğünü, bütün gün çalışan siyahların çoğu zaman hayvanlara verilen küspe tarzı yemeklerle beslendiğini anlatıyordu.

Okula gitmeyen konuşmacı

Truth başarılı bir konuşmacıydı. Fikirlerini açık ve net ifade edebiliyor, protestocular karşısında başını dik tutmasını beceriyordu. Bu nedenle kısa sürede kölelik karşıtı hareketin önemli isimlerinden biri olmuştu. Hem siyah, hem de kadın olması, onun ırkının ezilmesiyle birlikte kadın olarak yaşadığı sorunları da dile getirmesini sağlamıştı. Hayatı boyunca hiç okula gitmemiş, hiç bir özel eğitim almamış bu kadının ifade gücü herkesi büyülüyordu.
Truth, aslında kendi kendini yetiştirmiş, mümkün olduğu adar bilgiyle iç içe olmayı tercih etmişti. Çevresindeki eğitimli insanlarla uzun sohbetler ediyor, dinsel konularda öğrendiklerini günlük hayattaki bilgileriyle birleştirmeye uğraşıyordu. Truth, hayatı boyunca hep bilinçli seçimler yaptı ve kalabalık meydanların büyüsüne kapılmadan mücadelesini sürdürdü.


Kadınlara oy hakkı mücadelesi

ABD'deki kadınların oy hakkı mücadelesi başladığında yine ön saflarda Sojourner Truth görüldü. İç Savaş boyunca da aktif olarak çalıştı. 1864 yılında Beyaz Saray'a davet edildi ve Başkan Lincoln tarafından kutlandı. Aynı yıl, Arfo-Amerikalılar'ın yaşam koşullarının düzeltilmesi ile ilgili bir dernekte çalışmaya başladı. 1870 yılında Amerika Kadın Hakları Derneği'ne katıldı ve ölene dek kadınların oy hakkı için mücadele etti.
Sojourner Truth, neyse ki köleliğin kaldırıldığını görecek kadar uzun yaşadı. Ama daha vereceği çok eşitlik mücadelesi olduğunu söylüyordu. Hemcinslerinin özgürleştiğini görmesi için sizce ne kadar daha yaşaması gerekirdi?
 

Elizabeth Cady Stanton

1815'te doğmuş, 1902'de ölmüştür.

seneca falls konvansiyonunu başlatmış ve bu hareketin öncü kadın kuramcısı ve yazarı olmuştur. seneca falls'da "haklar" sorunu konuşulmaktayken stanton "oy hakkı" isteyerek kadınları bile hayrete düşürmüştür.

1854 New York Eyaleti Yasama Meclisi’nde yapılan konuşmasında ;" kadınlar sizin yasalarınızın izin verdiği ölçüde yaşamaya ve nefes almaya, yasal koruyucularımızdan yaşam için gerekli şeyleri talep etmeye, suçlarınızın cezasını çekmeye hakkımız olması bizler için yeterli değildir. Birleşik devletlerin vatandaşları olarak tüm haklarımızın tamamen tanınmasını talep ediyoruz. Bizler insanız, yerli özgür doğmuş vatandaşız. Yine de seçme ve seçilme hakkından yoksun bırakılıyoruz.

Kişi kendi eşitlerinden kurulmuş bir jüri tarafından yargılanmalıdır. Aristokratlar köylüler için, köle sahibi köleler için, erkek de kadın için adil yasalar yapamaz ve uygulayamaz. Çünkü her bir durumda güçlü olan tartışılamayacak hak ilkelerini kendi dışındakilere uygulamak istemez.

İnsanların koyduğu yasalar sevgi bağını sıkılaştıramaz. Evliliği sözleşme olarak görüyorsanız, o zaman diğer sözleşmeleri denetleyen yasaları bunlara da uygulayınız. Yarı insan, yarı kutsal bir kurum haline getirmeyiniz.

Bir baba çocuğunu annesinin onayı olmaksızın bir işe verebilir. Velayetini anne üzerinden alabilir. bu yasalarla çocuk babaya tabi bir mal olmaktadır.

İnsanların sahip olduğu haklar aynıdır ve eşittir. Bütün haklarımızı istiyoruz. " demiştir.

***​


Dinsel batıl inançları, kadınların zihinlerinden koparmak ve inançlarını, en azından kendi adıma konuşursam İncil'de ve kilisede asla bulamadığım huzuru ve rahatlığı bulduğum bilime ve akla dayandırmak için çabaladım. / Elizabeth Cady Stanton

***​

Kadınlaɾ batıl inançlaɾa dinsel vahiy gözüyle baktıklaɾı süɾece, skolastik dinbilimin onlaɾ için beliɾlediği konum ve imkanlaɾla yetinecekleɾ. Dinsel doğalaɾı nesilleɾ boyunca çaɾpıtıldı ve büküldü, ki bu duɾum da kadınlaɾa eşit oy hakkı yolundaki en büyük engel oldu. / Elizabeth Cady Stanton

***​

Tanıdığım en mutlu insanlar kendi ruhlarını önemsemeyen, ötekilerinin acılarını hafifletmek için en üstün çabayı gösterenlerdir. / Elizabeth Cady Stanton
 
Geri