Kadınlar

🕒 Konu sahibi 2 saat önce aktifti

Safiye Ali, 1894 yılında İstanbul’da doğup 1952 yılında ise Almanya’nın Dortmund kentinde hayata gözlerini yummuştur. Türkiye tarihindeki ilk kadın doktordur.


Türkiye’nin ilk kadın doktoru ve tıp eğitmenidir. Çalışma yaptığı alan ise anne çocuk sağlığıdır. Safiye Ali’nin adı çoğunlukla Süt Damlası Bakımevleri adı ile de anılır. Safiye Ali’nin milli duyguları da oldukça güçlüdür çünkü kendisi İstanbul’da düzenlenen feminist akımlarda da elinden geldiğince katılımda bulunuyordu.


2 Şubat 1891 yılında İstanbul’da doğan Safiye Ali‘nin babasının adı Abdülaziz, annesinin adı ise Emine Hasene Hanım’dır. Safiye Ali, 4 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğudur. Safiye Ali‘nin ailesi Osmanlı’ya yapmış olduğu hizmetleriyle tanınır. Dedesi şuan aktif olarak kullanılan 5 tane vakıf kurmuştur.


İstanbul’da bulunan Amerikan Kız Koleji’nde eğitim-öğrenimini tamamlamıştır. Doktor olmaya bu kolejde okurken karar vermiştir. Ülkenin kadın doktorlara ihtiyacı vardı fakat Darülfünun Tıp Fakültesi kadın talebeleri kabul etmiyordu. Ailesi onu eğitim alması için Almanya’ya yolladı ve oradaki bir Tıp Fakültesi’nde eğitimini tamamladı. Devletten bursda alan Safiye, hızlı bir şekilde Almanca öğrenmiştir. Daha sonrasında da hemen derslerine başlamıştır. Farklı okullarda okuması nedeniyle o dönemin bugünkü diliyle eğitim bakanı Safiye Ali için zorluklar çıkardı fakat sınavda almış olduğu 1. derecesi sayesinde ve vermiş olduğu tezi ile diplomasını almıştır.

Safiye Ali, mesleki çalışmalarına verdiği önem kadar da İstanbul’da başlayan feminist hareketlerine katılmıştır ve Türk Kadınlar Birliği’nin Sıhhiye Komisyonu başkanlığını üstlenerek fuhuşla mücadele için çalışmıştır.

Türkiye'nin ilk kadın hekimi olarak mesleğine başladıgında fakir çocukları tedavi etmek ilk amacı olur.Cagaloğlu'nda bir klinik açar, o dönemin ünlü hekimleri Besim Ömer Paşa ve operatör Emin Bey'den büyük destek görür. Altı yabancı dil bilen Safiye tıp kongrelerinde ülkemizi temsil etmeye başlar ve Doktor Ferdinand Krekeler ile evlenir (eşi göz doktorudur) . Viladethane (doğumhane) ve Süt Damlası adlı ana-çocuk sağlıgı kurumunda hizmetlerde bulunur, bu kurum Fransız Kızılhaç örgütündeki kadınlar tarafından Türk kadın ve çocuklarına yardım için kurulmuş o zamanın en modern sağlık birimlerinden biridir. Kadınların ev dışında tedavi görmelerini ve doğum yapmalarına hoş bakmayan toplum o dönem Viladethane'ye piçhane ismini takar.



İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da bulunan Doktor Safiye Ali Krekeler ve eşi orada savaşta zarar gören kimsesiz çocuklara yardım ederler.

Savaş sonrası ülkesine döndüyse de kanser oldugunu öğrenince tekrar Almanya'nın Dortmund kentine gider. Safiye Ali'nin 1952 yılında vefat etmesi Dortmund'lular tarafından büyük üzüntüyle karşılanır.


[YOUTUBE]XUHIVp-Zhug[/YOUTUBE]​
 
Ulviye Mevlan Civelek


Osmanlı döneminde feminizm hareketinde yer aldı. Bütün kadrosu kadınlardan oluşan “Kadınlar Dünyası” adlı dergiyi 1913-1921 yılları arasında çıkardı.


1893 yılında Suriye’de doğan Ulviye Mevlan küçük yaşta saraya getirildi ve saray terbiyesi aldı. Saray adetlerine uygun olarak yaşlı bir erkekle evlendirildi. Fakat bu evliliğin gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra dul kaldı. İkinci evliliğini yapmadan dergicilikle uğraşmaya başladı. Yirmi yaşındayken ‘Kadınlar Dünyası’ isimli dergiyi çıkarmaya başladı. Ulviye Mevlan ikinci evliliğini dönemin ünlü gazetecilerinden Rıfat Mevlan ile yaptı. Atatürk’e muhalefet ettiği için sürgüne gönderilen Rıfat Mevlan’dan ayrıldıktan bir süre sonra Ali Civelek’le tanıştı. Tanışmalarından kısa bir süre sonra aileleri pek onaylamasa da evlendiler.

Ulviye Mevalan’ın yayına başlattığı ‘Kadınlar Dünyası’ isimli dergi 4 nisan 1913’ten 1921’e dek I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yüzünden kesintilere uğrasada yayın hayatını sürdürdü. Dergi aynı zamanda 28 mayıs 1913’te açılan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nin resmi yayın organıydı. Feminist olduğunu açıkca dile getiren dergi ‘feminist’ sözcüğününü de kullanmaktan çekinmemiştir. Ulviye Mevlan tüm olumsuz şartlara rağmen derginin çıkması için maddi manevi uğraştı. Derginin maddi sıkıntısı dolayısıyla mücevherlerini dahi bozdurduğu bilinmektedir. Toplumda kadının sadece dişi olma özelliğiyle bulunmasına savaş açmıştı.

Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti (Osmanlı Kadının Hakkını Savunma Derneği) din ve mezhep ayrımcılığına gitmeden her kadının hakkını savunan ve arayan, eşit hak mücadelesini savunan bir cemiyetti. Cemiyet Türkçe bilmeyen kadınlara dahi açıktı. Kadınlara yol göstermeyi ve onlara toplumda yeni roller biçmeyi amaçlıyordu. Kurucusu daha önce de belirtiğimiz gibi Ulviye Mevalan’dı. Yönetim kurulunun her hafta toplanması gerektiği ilkeleri arasındaydı. Kadınların çalışma hayatına girebilmeleri,eğitim alabilmeleri için uğraştı. Aile içinde kadının durumunu tartıştı. Kadınların çalışabilmeleri için bir terzievi açıldı. Kamu kurumlarına girebilme için mücadeleler verdi. Yaptığı çalışmalar sonunda bir eğitimci olan Belkıs Şevket’in uçağa binmesini sağladı. Böylece Belkıs Şevket uçağa binen ve fotoğrafı yayınlanan İslam dünyasındaki ilk kadın oldu. 18 kasım 1913’te Teyyare Okulundan Fethi Bey’in kullandığı uçakla uçtu. Yine ilk kez telefon idaresine cemiyetin cabalarıyla çalışmak için kadınlar sokuldu.

İlk feminist Türk kadınlarından olan Ulviye Mevlan Civelek, 1964 yılında hayata veda etti. Ailelerinin onaylamadığı bir evlilik yapan ancak eşi ölene kadar mutlu bir evlilik sürdüren Ali Civelek, eşinin vefatının ardından onun hatırasını yaşatmak için çeşitli çalışmalar yaptı. Memleketi olan Antakya’daki bir sokağa Ulviye Hanım’ın yeni soyadını kullarak ‘Ulviye Civelek’ ismini verdirdi. Yine bu sokakta bulunan bir kiliseyi restore ettirerek kütüphane haline getirip belediyeye bağışladı.

Figen Onur
 
Lucía Sánchez Saornil

1895 yılında Madrid’te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen lucia sanchez , tükenmeyen özgürlük tutkusunu öncelikle şiirleriyle günyüzüne çıkarttı.

1916 yılında telefon operatörü olarak çalışmaya başladığı iş yerinde,
1931′de grev örgütleyen anarşist sendika CNT-FAİ’ye destek vermesi hayatının dönüm noktası olucaktı.

Grev sonrasında Lucia , CNT-FAİ sendikasının gözü kara bir militanı haline geldi.

1933 yılında CNT’nin Madrid bürosunda yazım sekreterliğine başladı ve her geçen gün büyüyen toplumsal devrim mücadelesini kaleme aldı.

1936 yılında yoldaşları; Mercedes Comaposada ve Amparo Poch y Gascon ile birlikte Mujeres Libres(Özgür Kadın)’i kurdu. Mujeres Libres örgütünün kurulmasıyla birlikte toplumsal devrim sürerken , kadınların özgürlük mücadelesi artık bir çığ gibi büyüyor , kadınların çalıştığı alanlarda erkeklerle eşit ücret alamamasına karşı çalışmalar yürütülüyordu. Kısa süre içerisinde çıkarttıkları gazeteler ve broşürler; sokaklarda , bilgi paylaşım alanlarında, atölyelerde, gündüz bakım merkezlerinde binlerce kadına ulaşıyor. Kadınların sesi olan Mujeres Libres, 20.000 üyeye ulaşıyordu.

1938 Mayıs’ında , toplumsal devrim süreci içersinde sağlık, giyecek ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılanması rolünü üstlenen Solidaridad Internacional Antifascista (Uluslararası Antifaşist Dayanışma) organizasyonunun genel sekreteri oldu.

Dönemin içersinde çıkan ; Toprak ve Özgürlük , Beyaz Dergi ve İşçilerin Dayanışması gibi dergilerde feminist kimliğiyle bir çok tabuyu paramparça eden yazılar yazdı. Yazılarında, gündelik hayatta kadınların ev içerisine tıkılıp ev işleriyle boğuşmasına karşı kıyasıya savaşıyor, doğum kontrol hakkına sahip çıkıyor , anneliği; kadın özgürlüğünü öldüren bir olgu olarak ele alıyordu. Lezbiyen olduğunu saklamaması heteroseksist algıya karşı bir savaş açarken , savunu ve hareket alanları çoğalıyordu.

Aktif mücadelesini faşistlerin ispanya’yı elegeçirmesiyle mecburi bir ara verip , hayat arkadaşı América Barroso ile Paris’e yerleşti. 1941-42 arası Naziler Fransaya girdiğinde Lucia’ya zorunlu bir göç daha doğdu. Ve Barossoyla birlikte Madrid’e döndüler. Madrid’te fotograf editörü olarak çalışırken faşistler tarafından tespit edilince bu sefer Valencia’ya taşınmak zorunda kaldı . Çeşitli işlerde gizlice çalıştıktan sonra 1970 yılında kanser hastalığına yakalanarak hayatını kaybetti. Ardında bir çok marş , şiir ve yazı bırakan Lucia Sanchez’in en önemli hatırası , kadınların özgürlük çığlıklarını ardına takıp ispanya anarşist devriminin içerisinde eşitliği her alana yayma azimi idi.
 
Pina Bausch çok güzel güler…
Pina Bausch’un hatırlattıkları…




Pina Bausch güldüğü zaman gözlerinin içi güler. Pina Bausch bir çocuk gibi sevinerek, teklifsiz, içten güler; gözlerinden anlaşılır ne kadar mutlu olduğu.

Her gösteri sonrası, topluluğun kendine has bir seyirciyi selamlama ritüeli vardır; dansçılar birbirlerine sarılmış olarak sahnenin iki yanından yavaş yavaş çıkarlar, ortada birleşip, selam verirler, sonra öne gelip tekrar eğilirler. İkinci selamdan sonra dansçıların arasında bir yerde, Pina Bausch da gözükür; ayrıcaklıklı olmadan, dansçılarla aynı hizada… Hep birlikte aynı selamlama ritüeli tekrarlanır.

Seyircinin çoşkulu alkışları Pina Bausch’u memnun eder; mutlu olduğunu gülümsemesinden, alkışların olağanüstü olduğu durumlarda ise (örneğin Wuppertal’de “Vollmond”un prömiyer akşamında) gülüşünden anlarsınız.
Üç kere ziyaret ettiği İstanbul’daki gösterilerinin ardından, ama özellikle İstanbul için tasarladığı “Nefés”in selamındaki çoşkulu alkışlarda da Pina Bausch’un mutluluğunu yüzünden okumak mümkündü.

İstanbul seyircisi, alkıştaki çoşkusu bir yana, Pina Bausch’u belli ki bambaşka bir yerinden, kalbinden vurmuş, etkilemiştir. Yakın tarihli bir televizyon belgeselinde Bausch uzun uzun anlatır: “İstanbul’a ilk defa gitmiştik, “Der Fensterputzer”i sahneliyorduk... Gösterinin bir yerinde dansçılar seyircilere hayatlarında önemli olmuş kişilerin fotoğraflarını gösterip hikayelerini anlatırlar, sonuna doğru ise bütün dansçılar ellerinde fotoğraflarla tekrar sahnenin önüne gelirler. İşte tam bu anda seyircilerden de bazıları cüzdanlarını çıkarıp kendi ailelerinden fotoğrafları dansçılara göstermeye başladılar. Öyle duygulu bir andı ki, insanlar ağladılar, muhteşem müzikle de birleşince olağanüstü bir atmosfer oluştu, tek kelime ile olağanüstüydü…” [1]

Pina Bausch’un İstanbul sevgisinde, İstanbul seyircisinde bulduğu bu gönüldaşlığın da büyük etkisi olsa gerek.
Nitekim, 2007 Mayıs’ında Wuppertal’de “Bamboo Blues” öncesinde, o dönemde Tanztheater Wuppertal’in idareciliğini yapan Koza Tamdoğan ile ayaküstü yaptığımız bir sohbette Koza Hanım, Pina Bausch’un 1998 yılından beridir uluslararası duraklarından biri haline getirdiği İstanbul’u çok sevdiğini ve tekrar gelmeyi çok istediğini söylemişti.
Pina Bausch’un kendisi de, bu yılın Ocak ayında Paris’te görüştüğü İstanbul Tiyatro Festivali Sanat Yönetmeni Dikmen Gürün’e, altı senedir topluluğuyla uğrayamadığı İstanbul ayrılığı için “Altı yıl uzun bir süre” demiş. [2]


Pina Bausch günlük hayat karmaşasının dışındadır…
Pina Bausch’un doğduğu kasaba Solingen’den 20 dakika uzaklıktaki Wuppertal, Almanya’nın sanayi bölgesi Kuzey Ren-Vestfalya’da küçük bir kenttir; coğrafi olarak, Wupper deresinin aktığı vadinin yamaçlarına kurulmuştur. Vadinin tabanındaki dere yatağına, upuzun ve kalın bacaları iki yandaki tepelerin yüksekliğini aşan devasa fabrikalar yerleştirilmiştir. Vadinin yamaçları ise sıra sıra konutlarla kaplıdır. Fabrikalarda çalışmak dışında hiçbir nedenle yolunuzun düşmeyeceği kasvetli bir kenttir Wuppertal. Tek ilginç tarafı 1900 yılında Wupper deresinin üzerine, havada asılı olarak inşa edilmiş ve hala kentin en önemli toplu taşıma aracı olarak kullanılan ünlü Schwebebahn’dır (Asılı Tramvay).
Pina Bausch 35 senedir, sanayi dışında hiç bir şeyin olmadığı bu kentte çalışır, dansçılarıyla birlikte üretir. Dikkati toplamak, yoğunlaşmak, “çalışmak” için ideal bir yerdir Wuppertal. Bir anlamda, çöldeki keşişler gibidir Pina Bausch ve dansçıları; inzivaya çekilip, sadece bildikleri en iyi işi yapan.



Pina Bausch hayatın tam da içindedir…

Ancak Wuppertal’deki bu münzevi hayat, günlük hayat kargaşasıyla içiçedir. Pina Bausch bir belgeselde “Wuppertal iş-günü-kentidir, tatil-günü-kenti değil” der ve devam eder: “Her gün Lichtburg’a giderken önünden geçtiğim durakta otobüs bekleyen insanların yorgun ve bezgin hallerini gördükçe; insanın nasıl zor bir dünyada yaşadığını bilmesi ve sadece herşeyin çok güzel olduğunu düşünerek yaşamaması gerektiğini, kendim ve yaptığım iş için önemsiyorum…” [1]

Eski bir sinema salonundan bozma prova mekânı Lichtburg, Schwebebahn’ın önemli duraklarından biriyle dipdibedir. Pina Bausch’un üst kattaki fuayeden bozma ofisi ile Schwebebahn’ın durağı aynı hizadadır; pencerelerden mütemadiyen gelip geçmekte olan tramvaylar gözükür.
Lichtburg’un altında 80’li yıllarda kafeterya ve barlar, günümüzde ise büyük bir McDonalds şubesi vardır. Eski bir belgeselde dansçıların Lichtburg’un altındaki dönerciden patates kızartması aldıklarını görürüz. [3]

Pina Bausch ve dansçılarını “Walzer”in 45 gün süren prova aşamalarında takip eden bu belgeselde sık sık Pina Bausch’un o zamanlar altı-yedi aylık olan oğlu Rolf’ü de seyrederiz; yerde sürünür, dansçılara tepki verir, annesinin onu tek eliyle kavrayış şeklini dansçılar da birbirlerinin üzerinde denerler. Çoğu görüntüde kendisi gözükmese de bebeğin sesi devamlı arkadan gelir; belli ki bütün prova aşamasında bebek de dansçılarla birliktedir.
Daha yakın tarihli başka bir belgeselde ise [4], bu sefer Paris’te Théatre de la Ville sahnesi’nde “Água”nın provaları yapılırken, arkada, boş seyirci koltuklarının yanında pusetinin içinde başka bir bebek durmaktadır; büyük ihtimalle dansçılardan birinindir.
Provalar, gösteriler hayatla içiçe ve hayatın bütün doğallıyla ve beraberinde getirdikleriyle devam etmektedir; Pina Bausch da onları olduğu gibi yapıtlarına taşır…

Wuppertal Belediyesi’nin, Pina Bausch vefat ettikten sonra internet sitesinde açtığı taziye defterine [5] yapılan katkılardan biri Pina Bausch hakkında ilginç bir anekdot içerir: Topluluk Berlin Volksbühne’de turnededir. Gösteri sonrasında Pina Bausch ve dansçıları için fuayedeki Kırmızı Salon’da bir büfe hazırlanmıştır. Bir kaç da izleyici vardır salonda; dansçılar dinlenmekte, sohbet edilmektedir. Bir an fark edilir ki Pina Bausch yoktur; o sırada, fuayenin diğer ucundaki Yeşil Salon’da gerçekleşen haftalık olağan tango kursunda yaşlı bir beyle tango yapmaktadır.


Pina Bausch hüzünlüdür…
Pina Bausch sadece iki yapıtında bizzat dans eder. İlki 1978 tarihli “Café Müller”, diğeri 1995 tarihli “Danzon”dur. Bausch’un bütün yapıtlarına sinmiş ince bir hüzün vardır, ancak bu iki yapıt diğerlerinden daha içli, daha melankoliktir.

“Danzon”da Pina Bausch gösterinin sonlarına doğru, 8-10 dakikalık bir soloyla sahneye çıkar. Solosuna eşlik eden müzik hasret dolu bir fadodur. Bausch arkasındaki devasa perdeye yansıyan rengarenk balıklarla dolu görüntü denizinin içinde, narin uzun kollarını hareket ettirir. Bausch’un kendi gölgesiyle ikiye katlanan, her türlü fırtınaya göğüs germeye hazır, kuvvetli bir solodur bu.
Yeniden kaybolmadan az önce, kolunu bizlere, seyircilere selam verir gibi bir jestle havaya kaldırır ve hafifçe sallar. Bausch’un bu solosu yalnızlık yayar; bir ayrılık haberi verir gibidir.

“Café Müller” ise Pina Bausch tiyatrosunun başyapıtıdır. Bir aşk hikayesi anlatır; kalp sızısından, sevdiğini kaybetmekten, ayrılıktan, hasretten ve bekleyişten bahseder. Yapıta, Henry Purcell’in "The Fairy Quenn" ve "Dido and Aeneas" operalarından içkin, hüzünlü aryalar eşlik eder.

Altı kişilik kadrosu ve 45 dakikalık süresiyle alçakgönüllü bir yapıt olmasına karşın, Pina Bausch’un sembollerle yüklü, en zor anlaşılan, en kişisel yapıtıdır.
Bausch bir söyleşide, “Café Müller”in yaratılış aşamasının gerek kendisinin gerekse diğer dansçıların hayatlarının çok önemli ve kişisel bir parçası olduğunu, bu döneme ve bu yapıta dair çok özel anılarının bulunduğunu belirtir. [6]

“Café Müller”in belkemiği Pina Bausch’tur; sahneye ilk o adımını atar; karanlıkta, ince askılı beyaz geceliğiyle gözleri kapalı, kolları sarılacak birini arar gibi öne doğru açılmış ve avuçları dışa dönük olarak sahnenin sağındaki kapıdan girer, etraftaki sandalye ve masalara çarparak ilerler.
Yapıt boyunca, diğer dansçılardan bağımsız, yalnız ve en arkada kalır; Purcell’in “Kraliçenin Yakarışı” olarak da bilinen “O let me weep, for ever weep” aryası eşliğindeki koreografisi klasikleşmiştir.
Yaklaşık 45 dakika sonra, Pina Bausch hala gözleri kapalı ve kolları açık, sandalyelere çarpa çarpa kaybolmuş bir şekilde dolaşırken ışıklar yavaş yavaş kararır, yapıt sonlanır…


Pina Bausch tesadüfleri sever…

Yapıtlarının yaratım sürecinde rastlantıları göz ardı etmeyen Pina Bausch, “Café Müller”in ilk halinde kendisi için bir rol düşünmemiştir.
1999 yılında Taormina’da Avrupa Tiyatro Ödülü’nü alırken açıkladığı gibi; Tanztheater Wuppertal’in ilk yıllarından itibaren beraber çalıştığı, yol arkadaşlarından biri olan Malou Airaudo için önceden belirlediği bir müzik eşliğinde bir koreografi hazırlamak istemiş ancak Airaudo hareketleri iyi ezberleyemediği için, prova salonunda onun arkasında durup, onun için hazırladığı hareketleri yaparak Airaudo’nun bunları tekrar etmesini sağlamış, ardından Airaudo eğer o olmazsa kendisinin de dans etmeyeceğini söyleyerek Pina Bausch’u yapıtta yer almaya ikna etmiştir. [7]

Başka ilginç bir tesadüf, 1980 yılında “Bandoneon”un genel provası sırasında yaşanır: Pina Bausch, Wuppertal Operası’nda “Bandoneon”un son genel provasını yapmaktadır. Aynı salonda akşam Wagner’in bir operası sahnelenecektir, dolayısıyla Pina Bausch ve dansçılarının belli bir saatte salondan çıkmaları gerekmektedir. Ancak prova geç başlamıştır ve uzamaktadır. Pina Bausch provaya devam etmekte ısrar edince, sahne amiri çözümü en azından dekorları yavaş yavaş kaldırmakta bulur. Görevliler, “Bandoneon”nun bir bar mekânından oluşan dekorunu sökmeye başlarlar. Önce, büyük çerçeveli boksör fotoğrafları taşınır, sandalye ve masalar çekilir, duvarlar parça parça sökülür. En son, dans gösterileri için özel olarak yere serilen uzun şeritler halindeki halılar da kaldırılır. Dansçılar provaya devam ederken, sahne bütünüyle bomboş kalmıştır.
Pina Bausch bu görüntüyü çok beğenir; belki, tam da “Bandoneon”un sahne düzenlemesi için aradığı fikirdir bu. Bausch, yapıtın birinci perdesiyle ikinci perdesinin yerlerini değiştirir; gösteri bar dekorunda başlar, bir saat kadar sürer ve sonra, sahneye sahne görevlileri girip, aynı prova sırasında yaptıkları gibi sakin sakin sahnedeki her şeyi kaldırmaya, dans halılarına kadar her şeyi söküp götürmeye başlarlar. İkinci perde çıplak, boş sahnede oynanır. [8]
“Bandoneon” yaklaşık 30 yıldır bu şekilde sahnelenmektedir.


Pina Bausch bir illüzyon ustasıdır…
Pina Bausch illüzyon olsun diye illüzyon yapmaz ama her yapıtında insanı şaşırtan, hayrete düşüren, giderek nefesini kesen sahneler vardır.

Birçok yapıtında kullandığı masif ve ağır etkisiyle yerinden oynatılamazmış gibi duran yüksek beyaz duvarların “Água”da sanki tüy kadar hafifmişcesine yavaş yavaş havalanarak arkalarındaki Amazon ormanına geçit vermeleri ne kadar beklenmedikse, aynı masif duvarların “Für die Kinder von gestern, heute und morgen”da birbirlerinin içlerine geçerek sahne boyunca kaymaları o kadar şaşırtıcıdır.
“Nefés”te zeminde fark ettirilmeden oluşan küçük göl ne kadar büyülüyse, 12 Haziran 2009’da prömiyer yapan son yapıtında beyaz sahne zemininin parçalara ayrılarak çatlakların oluşması o kadar beklenmediktir.
Dansçılarını, “Palermo Palermo”da sahnenin arkasından seyirci yönüne doğru yıkılan devasa beyaz-tuğla duvarın etrafa saçılmış kırık parçaları üstünde/arasında oynatması ne kadar irkilticiyse, “Arien”de ayak bileklerine kadar suyla doldurulmuş sahnede dans ettirmesi de bir o kadar şaşırtıcıdır.

“Der Fensterputzer”deki güllerden dağ, “Nelken”deki bütün sahneyi kaplayan sekiz bin karanfil, “Nefés”teki şelale, “Vollmond”daki sağanak yağmur, “O Dido”daki kaya, “Ten Chi”deki balina kuyruğu gibi minimalist ancak büyük boyutlu nefes kesici fikirlerin yanında, kıyafetlerinin bütününü kaplayan küçük ampülleri yakıp söndürerek birbileriyle iletişim kurmaya çalışan kadın ile erkek gibi, mayolarla plaj keyfi yapan erkek ve kadın dansçıların vücudlarını, üzerlerinde gerçek boyutta çıplak kadın çizimleri olan havlularla örtmesi gibi nice sahneler de illüzyon tadı içerirler.
Ve hatta; bir kadın dansçının üzerlerine birer kırmızı nokta boyadığı dizlerinin, oturuş şeklinden dolayı göğüs gibi gözükmesi, veya başka bir kadın dansçının upuzun saçını her tarayışında taraktan beyaz bir tüy dökülmesi gibi ince bir mizah dozu da barındıran nice küçük fikir, seyircileri naif bir hayrete düşürmeye yeterlidir.


Pina Bausch öncüdür…

Pina Bausch ilk defa 1977 yılında, Bela Bartok’un “Herzog Blaubarts Burg” adlı operasından esinlenerek hazırladığı yapıtın oluşması aşamasında “dansçılara soru sorma” yöntemini geliştirmiştir.

Dansçılarının verdikleri cevapları deftere not eden Pina Bausch bu yöntemi ilk kullanmaya başladığında dansçılarına da defterler tutturup verdikleri cevapları yazmalarını istermiş, daha sonraları sadece kendisi defter tutmaya devam etmiştir.

Bausch provalar esnasında dansçılarına sorular sorar veya konu başlıkları verir. Dansçılar cevap olarak istediklerini yapmakta serbesttirler, hatta cevap vermeme hakları da vardır; ister solo olarak isterlerse ikili üçlü gruplar halinde ya bir dans ile cevap verirler, ya teatral bir sunum yaparlar ya da sadece çıkıp bir cümle söyler, şiir veya şarkı okurlar.

Küçük parçalar zamanla birbirlerine bağlanmaya, örgü oluşmaya başlar. İlişkiler kendini gösterir, yönlenmeler belirginleşir. Bazen küçük olan büyür. Bazıları bütünüyle düşer. Bazıları değişir, şeklini dönüştürür. Ya da önceden ayarlanmadığı halde, bir müzik ile eşleşir. Bazıları ise bir dansçıdan diğerine taşınır.
Pina Bausch’un genç dansçılarından Christiana Morganti bir belgeselde tatlı tatlı yakınmaktadır; solosu tamamlanmış, bedeninin bir parçası haline gelmiştir. Eşlik edecek doğru müziği bulmak için Pina Bausch ona solosunu 40 farklı müzikle tekrar tekrar yaptırır. Ne zaman solo ile müzik uyuşur, bu sefer de seçilen müzik, yapıtın genelinde bir önceki veya bir sonraki müzik ile uyuşmaz; soloya yapıtta yeni bir yer aranmaya başlanır; dansçı soloyu defalarca tekrarlar.
Morganti ilk çıktığında bebeği gibi sevdiği, hatta aşık olduğu ve seyircilere göstermek için can attığı solosundan, bir nokta gelir nefret etmeye bile başlar... [4]

Uzun yıllardır toplulukta dans eden Ruth Amarante, Pina Bausch ile dansçıları arasındaki ilişkiyi basit bir iş ilişkisi olarak değil, karşılıklı derin bir aşk ilişkisi olarak tanımlar ve ekler: “Her aşk ilişkisi gibi, bu ilişki de uç noktalarda mutlu ettiği gibi, zaman zaman acı da verir”. [1]

Bu tarz soru-cevaplı ve önün görülmediği bir çalışmada dansçıların Pina Bausch’a mutlak güvenleri ve teslimiyetleri şarttır ve öyledir de; çünkü kendisinin de dediği gibi, Pina Bausch gerçekte ne aradığını dansçılarına asla söylemez.
“Sorular, bir konuya çok dikkatlice yaklaşmak için vardır. Bu bütünüyle çok açık ve tabii ki çok itinalı bir çalışma şeklidir. Çünkü ben her zaman tam olarak ne aradığımı bilirim, ama duygularımla bilirim, aklımla değil. Bu yüzden insan hiçbir zaman dosdoğru da soramaz. Bu fazla kaba olur ve cevaplar da fazla bildik. Ne aradığımı bilirim ama anlatamam. Kelimeleri kendi haline bırakmayı ve büyük sabırla ortaya çıkartmayı tercih ederim. En güzel şeyler çoğunlukla en saklı olanlardır. Bunları almak, beslemek ve yavaşça büyümelerini sağlamak gerekir. Bunun için de karşılıklı güvene ihtiyaç vardır. Çünkü her zaman engel oluşturan eşikler vardır aşılması gereken. Bu yüzden, kendilerini kolayca dışarı vurmayan, belli bir ürkekliği ve belli bir mahcubiyeti olan dansçılarla çalışmayı tercih ederim. Çalışırken belli bir sınıra gelindiğinde bu mahcubiyetin ve tereddütün olması müthiş önemlidir. Kendilerini pazarlayan insanların bu çalışmada yeri yoktur. Mahcubiyet şunu garantiler; örneğin birisi çok küçük bir şey gösterdiğinde, bu çok ona mahsus, nadir bir şeydir ve bunu böyle de görmek gerekir. Zorluk işte tam da burada yatar: birisini -lafın gelişi- öyle bir baştan çıkarmak gerekir ki, o bu küçük gizli şeyini bulabilsin.” [9]

Pina Bausch, sorularına dansçıların verdikleri cevaplar konusunda da konuşmaz, arada sırada çok komik bir cevapsa gülümseyebilir ama bu, o cevabı sevdiği veya onayladığı anlamına gelmez. Bausch, bütün bu soru-cevapları kendi kafasındaki kurguya göre tekrar biraraya getirerek yapıtını oluştururken, onların sadece %5’ini kullandığını belirtir. [1] Zaten, istisnasız dansçılarının hepsinin belirttiği gibi, bütün bu süreç sonunda ortaya çıkan yapıtta, her ne kadar prova sırasında verdikleri cevaplardan izler bulsalar da o cevaplar bambaşka bir bağlama oturtulmuş, anlamları değişmiş veya pekiştirilmiştir. [1]
Hiçbir dansçı “kullanıldığını” düşünmemektedir, çünkü hepsi, “bir Pina Bausch yapıtı”nı benzersiz kılan sırrın bu çalışma tarzında gizli olduğunu bilmektedirler.

Dansçılara soru sorarak çalışma yöntemi günümüzde Alain Platel, Jan Lauwers gibi birçok koreograf tarafından da kullanılmaktadır. Ancak Pina Bausch’un çalışma tarzının diğer koreograflardan ayrılan başka önemli bir tarafı daha vardır. Bausch yapıtlarının oluşma ve sunum aşamalarını “work-in-progress” anlayışıyla ele alır; “Eğer bazılarının yaptığı gibi prömiyer tarihini çok ciddiye alıp, herşeyiyle bitmiş bir yapıt ortaya koymaya yeltenseydim, asla bu işi yapamazdım; çünkü ilk aşamalarında keyifli olsa da iş ciddiye binince çok zorlayıcı ve yıpratıcı bir süreç bu. Öyle zamanlar olur ki son genel provada bütün yapıtı yeniden kurgulayabilirim, bazı şeyleri çıkarabilir, yeni şeyler ekleyebilirim…” [1]


Pina Bausch topluma ayna tutar…

Şimdilerde her yeni yapıtının çoşkuyla karşılandığı Wuppertal’e Pina Bausch, 70’li yılların ortalarında, seyirci tarafından sevilen yerleşik klasik bale topluluğunun yerine, tabir yerindeyse bir gecede getirilir.
İlk yıllarda Pina Bausch’un gösterileri tepkiyle karşılanır; yüzüne tükürülür, saçları çekilir, gösteriler yuhalanır. Bausch, o yıllarda kesinlikle seyirciyi provoke etme amacı gütmediğinin altını çizer. [1] Bu şiddetli tepkilerin asıl nedeni, Bausch yapıtlarının topluma ayna tutuyor olmalarıdır.

Pina Bausch’un 70’li yılların sonları ile 80’li yılların başlarında verdiği ürünlere izleyiciyi sarsan, karamsar bir bakış hakimdir. Stravinski’nin, ilkel kurban ritüellerini betimlediği yabansı ve gerilimli müziğinin uyarlaması “Le Sacre du Printemps”, Brecht/Weill ikilisinin çeşitli oyunlarından derlenerek oluşturulan “Die sieben Todsünden”, Shakespeare’in “Macbeth” oyununun uyarlaması “Er nimmt sie an der Hand und führt sie in das Schloss, die anderen folgen”, Bela Bartok’un operasından uyarlanan “Blaubart. Beim Anhören einer Tonbandaufnahme von Béla Bartoks Oper “Herzog Blaubarts Burg””, “Kontakthof”, “Keuschheitslegende”, “Arien” ve “Walzer” bu döneme aittir.
Bausch’un yapıtları, 70’li ve 80’li yıllarda, günlük (şefkatli veya acı dolu, samimi veya riyakâr, acı veya mutlu, kırıcı veya verimli) ilişkilerin doğasını açığa çıkarmaya çalışırken, 90’ların ortasından itibaren daha çok her bir dansçısının yaratıcı potansiyelini teşvik eden ve seyircileri yaşadığımız dünyaya daha güvenerek bakmaya cesaretlendiren aydınlık, neşeli, sıcak ve çoşkulu bir atmosfere bürünürler [9]; bir anlamda, “daha kolay yenilir yutulur” olurlar. Hatta bu değişimden dolayı, temalarını hafifletiyor diye, Pina Bausch çoğu kez eleştirilmiştir de.

Ancak; Pina Bausch’un tek bir büyük yapıtı vardır aslında. İster karamsar, kasvetli ve ironik olsun ister aydınlık ve neşeli, bütün yapıtları bu büyük toplamı oluşturan parçalardır yalnızca.
Pina Bausch’un bu tek büyük yapıtının konusu ise insandır. Bausch, çağımız insanının sevgisizliğine, iletişimsizliğine ve yabancılaşmaına dair eleştirel portresini çizer; tereddütleri, hayalkırıklıkları, korkuları, çocukluk anıları, istekleri, beklentileri, özlemleriyle… tutkusu, acizliği, iktidarsızlığı, şefkat ihtiyacıyla… kaybettikleri, hayalleri ve rüyalarıyla… özgürlük hissiyle, takdir görme ihtiyacıyla, yakınlık ve güven isteğiyle… haşinliği, yılgınlığı ve kibriyle… sessizlikleri, mahrumiyetleri ve kırılganlıklarıyla kadın ve erkeğin portresidir Pina Bausch’un konusu.

Bausch kadına erkekten daha fazla eğilir; kadının doğasını, cinselliğini, erkek ile olan ilişkisini, bastırılmışlığını, çocukluğunu arayışını, özlemini, hiçbir zaman tatmin olamayışını, cilvesini, arzularını, kaprislerini, masumiyetini, korkularını, çaresizliğini, kapana kısılmışlığını sahne sahne önümüzden geçerir...

Pina Bausch, yapıtlarıyla bizi başka bir dünyaya götürür: kendi dünyasına. Onun penceresinden bakarız tekrar kendimize, etrafımıza ve ilişkilerimize…
Pina Bausch bizlere bizi anlatır. Yapıtları ister Macbeth’ten uyarlansın ister bir erken dönem Gluck operası olsun, ister dünyanın çeşitli kentlerinden ilham alsın, isterse de bol yağışlı Wuppertal’de yaratılmış olsun, sahnede anlatılanlar bizlere dairdir; dünyanın neresinde oturursak oturalım, hepimizin az çok, üç aşağı beş yukarı aynı duyguları, aynı üzüntüleri, aynı sevinçleri, aynı iktidar kavgalarını, aynı arzu ve kıskançlıkları, aynı acizlikleri yaşadığımızı, hissettiğimizi anlatır Pina Bausch.

Bütün önemli sanatçılar gibi, tek bir dünyası vardır Bausch’un. Ve bütün yapıtları, o tek bir dünyanın çeşitli yansımalarıdır.
Bazılarımızın, Bausch’un her seferinde kendini tekrar ettiğini zannetmesi de bu yüzdendir; aslında tekrara düşmüyordur Pina Bausch; derdi tektir ve o derdin binbir türlü yüzü vardır anlatılacak. Pina Bausch yıllar boyu önümüze bunları serer sabırla, bıkmadan…


Pina Bausch çok güzel bakar…

Pina Bausch hakkında yapılmış çeşitli tarihlerdeki belgesellerin istinasız hepsinden tanıdığım bir görüntü; Pina Bausch prova salonunda bir masanın arkasında oturmuş, pür dikkat dansçılarını seyrediyor; bir elinde sigara, diğeriyle de bir deftere durmaksızın notlar alıyor.

Pina Bausch çok dikkatli, belli ki mükemmelliyetçi, zor bir insan, ama kesinlikle otoriter, kırıcı, despot veya agresif değil. Ve Pina Bausch’un en önemli özelliklerinden biri, dansçılarını seyrederken onlara çok güzel bakması; anlamlı, düşünceli, içten ve derin bir bakış bu. Zaten o bakış değil mi, Pina Bausch’un yapıtlarını “bir Pina Bausch yapıtı” yapan.

Topluluğun istisnasız her gösterisinde, salonun arka sıralarında seyircilerin arasında bir koltukta oturup bütün yapıtı izleyen bir bakış Pina Bausch’unki.
Yapıt boyunca yanındaki asistanlarına fısıldayarak notlar aldıran, ertesi gün bu kritikleri dansçılarıyla tekrar gözden geçiren bir bakış.

Bir taraftan da, öyle alçakgönüllü bir bakış ki, her bir seyircisini, kendi öznel bakışını edinmesi için özgür bırakan.
Pina Bausch 1998’de İstanbul Tiyatro Festivali’ne ilk defa geldiğinde, AKM Oda Tiyatrosu’nda seyircilerle bir söyleşi yapmıştı. Siyahlar içinde, uzun saçlı, ince, narin, boynu hafif bükük bir kadın çıkmıştı sahneye; inanılmaz nazik, sanki çekingen, had safhada mütevazi bir kadın. Bir kaç soru sorulmuştu bir akşam önce seyrettiğimiz "Der Fensterputzer " ile ilgili; hiç unutmuyorum, "Ben ne anlatmak istediysem dün akşam sahnede seyrettiniz, söyleyecek başka sözüm yok, esas önemli olan sizlerin yorumlarınız" gibi bir cevap vermişti.
Sadece seyircilerine karşı değil, turnelere gittikleri kentlerde gösteri sonrasında sanatçıların, dansçıların ve entellektüellerin katıldığı toplantılarda bile Pina Bausch’un, akla gelebilecek her konudan konuştuğu halde yapıtları hakkında konuşmadığı bilinir.

Yapıtlarını kendi bakışıyla mükemmelleştirmeye çalışan Pina Bausch, yapıtları hakkında konuşmaya gelince, onları seyreden bakışları daha çok önemsiyordu.
Pina Bausch artık hayatta olmasa da, o ve yapıtları, onları seyreden seyircilerinin bakışlarında yaşamaya, soluk almaya devam edecek…

[1] Pina Bausch, yön: Anne Linsel, WDR, 2006.
[2] "Özel bir insan: Pina Bausch", Dikmen Gürün, Cumhuriyet Gazetesi, 10 şubat 2009.
[3] Was tun Pina Bausch und ihre Tänzer in Wuppertal?, yön: Klaus Wildenhahn, NDR/WDR, 1982.
[4] Coffee with Pina, yön: Lee Yanor, Wieseltier Productions, 2005.
[5] http://www.wuppertal.de/
[6] Dominique Mercy tanzt Pina Bausch, yön: Regis Obadia & Lisa Wiergazova, ARTE F, 2003.
[7] Pina Bausch, Guy Delahaye, Edition Braus, 2007.
[8] Pina Bausch “Tanz gegen die Angst”, Jochen Schmidt, List, 2002.
[9] Pina Bausch oder Die Kunst über Nelken zu tanzen, Leonetta Bentivoglio & Francesco Carbone, Suhrkamp, 2007.

[Bu yazı TEB OYUN dergisinin 2 numaralı Yaz-2009 sayısında yayınlanmıştır.]
 
"don't compromise yourself. you are all you've got"


19 Ocak 1943 tarihinde Port Arthur, Teksas'ta, çalışan bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir rafineri kasabasında büyüyen Janis, yeni tanıştığı herkes tarafından sıradışı biri olarak nitelenirdi. Gençlik yıllarında sanatçı kişiliğini farkeden ailesi, onu bu alanda kendini geliştirmesi için teşvik etti. 14 yaşına geldiğinde toplum tarafından sıradışılığı yüzünden dışlanmaya başlayan Janis, kendini müziğin ve sanatın içinde gizlemeye karar verdi. 18 yaşına geldiğinde, Teksas'taki birçok yerel klüpte sahne almaya başladı. Daha sonraları blues müziğine olan ilgisinin tükendiğini düşünerek, Lamar State College of Technology'e girdi. 1963 yılında okulunu bıraktı ve müzik kariyeri üzerine yoğunlaşmaya karar verdi.

1963 yılında otostopla geldiği California'da hippi hareketine dahil oldu. Kısa zaman içinde San Francisco ve Venice Plajı'ndaki kafe ve klüplerin ayrıcalıklı bir müdavimi haline geldi. California'da geçirdiği iki yılın ardından kontrolünü büyük oranda kaybeden Janis, alkol ve amfetamin kullanmaya başladı. Bu gidişe dur demek için Port Arthur'a geri dönerek, ayrıldığı okuluna yeniden kaydoldu. Okulunda çok başarılı olmasına rağmen, bu doğrultuda gelişmekte olan hayatından hiçbir zaman memnuniyet duymadı.

Janis, küçük kasaba yaşamına ayak uyduramayacağını anlar anlamaz California'ya geri döndü. Burada, arkadaşı ve menejeri olan Chet Holmes tarafından Big Brother and the Holding Company adlı bir gruba solist olması için önerildi. Bu grupla çalışmaya başlayan Janis, 1967 yılında sahne aldıkları Monterey Uluslararası Pop Festivali'nde, bir blues klasiği olan "Ball and Chain" ile izleyenleri büyüleyerek, grubun ilgi odağı olmasını sağladı. Bu performans sonrasında aldıkları albüm teklifini geri çevirmeyen grup, 1968 yılında ilk albümünü yayınladı.


1968 yılında, grubun menejerliğini üstlenen Albert Grossman, Columbia Records plak şirketiyle bir anlaşma imzalamayı başardı ve aynı yıl grubun "Cheap Thrills" albümü bu şirketin etiketi ile yayınlandı. Bu albümde, "Piece of My Heart", "Ball and Chain" ve "Turtle Blues" gibi klasikleşmiş blues şarkılarının canlı versyonları da yer almaktaydı. Bu albümün başarısı sayesinde sekiz hafta boyunca listelerde üst sıralarda kalmayı başaran grubun adı artık "Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company" olarak anılmaya başladı.

Arka arkaya gelen büyük başarılar, grubun uyuşturucu ve alkolle olan bağını daha da arttırdı, sıklıkla pahalı uyuşturucularla yapılan alemler grubun performansını ve iş ilişkilerini kötü yönde etkiledi. 1968'in sonunda, Big Brother and the Holding Company son bir performans gerçekleştirdikten sonra dağıldı.

Sonraki sene kariyerine tek başına devam etme kararı alan Joplin, 1969 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen Woodstock festivalinde sahne alarak yeniden büyük bir beğeni toplamayı başardı. Blues'un yanında caz müziğine de herzaman ilgi duymuş olan Joplin, aynı yıl "The Cozmic Blues Band" i kurdu ve "I Got Dem Ol' Kozmic Blues Again Mama!" albümünü yayınladı.


Kazandığı başarılarla birlikte artan stresini bastırmak isteyen Joplin, eroin kullanmaya başladı ve kullandığı diğer uyuşturucuların ve alkolün miktarını gün geçtikçe arttırdı. 1969 yılının sonunda bu gidişatının doğru olmadığını farkederek tüm bağımlılıklarına son verdi ve yeni bir başlangıç yapmak için "The Full Tilt Boogie Band" adlı grubu kurdu.

1969 yılında, "Pearl" albümün kayıtları için stüdyo çalışmalarına başladı ancak, ihtiyaç duyduğu ilhamı bulmak için yeniden eroine başvurdu. 4 Ekim 1970 günü, henüz 27 yaşındayken, Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de aşırı dozda eroin yüzünden hayatını kaybetti.

Ölümünün ardından yayınlanan albümünde yer alan "Me and Bobby McGee" ve "Mercedes Benz" gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı.

Janis Joplin, yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de, gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul edilmektedir.


"Çocukken bana hep: "Şimdi ergenlik çağındasın, onun için mutsuzsun, büyüyünce her şey düzelecek" derlerdi. Buna gerçeklen inanırdım, biliyor musun. Ya "Büyüyüp de doğru erkeği bulduğumda" ya da beni becerecek birine sahip olduğumda veya üç beş kuruşu söke söke bir araya getirdiğimde düzelecekti her şey. Ve ben günün birinde hiçbir şeyin asla düzelmeyeceğini anladım nihayet, yanlışlık hep olacaktı... Beni koleje göndermek isteyen orta sınıftan bir ailenin beyaz kızıydım, ama ben kolej istemedim. Bir işim vardı, ama zevk vermiyordu. Kolayına gittim... Ve günün birinde aniden anladım ki bu bir gün gelip geride kalacak geçici bir çaresizlik değildi, anladım ki tüm yaşamım böyle olacaktı. Biliyor musun, hiçbir zaman ele geçiremeyeceksin o en dip köşeyi ve onu hiçbir zaman elde edemeyeceğin için de o Kozmic Blues'dur." - Janis Joplin


[YOUTUBE]r5If816MhoU[/YOUTUBE]​
 

George Eliot, Viktorya dönemi İngiltere’sinin erkek ismiyle yazarak büyük bir başarı elde eden ilk feminist kadın yazarlarından biridir. Eliot 1819’da İngiltere, Warwickshire’de Mary Ann (Marian) Evans adıyla bir çiftlik kahyasının kızı olarak dünyaya gelmişti. Babasıyla Coventry kentine taşındığında, aralarında ünlü Amerikan transandantal şairlerinden Ralph W. Emerson’ın da olduğu seçkin ve din, ahlâk ve siyaset konusunda liberal bir aydın çevresiyle tanıştı.


Babasının dostu sosyalist ve varlıklı iş adamı Bary’le birlikte Avrupa seyahatlerine çıkan genç yazar, babasının ölümü üzerine Cenevre’de kaldı. Dil eğitimini sürdürürken “zihin açıcı” bulduğu matematik ve fizik derslerine de katıldı. Ağabeyi henüz 24 yaşında genç bir kız olan Marian'ın entelektüeller arasında vakit geçirmek yerine bir an önce evlenmesi gerektiğini düşünse de Dr. Baraban’la tanışan yazar onunla Eski Yunanca çalışmaya başladı.


Ünlü feminist yazar Virginia Woolf'un bir “başyapıt” olarak nitelediği Middlemarch adlı romanında, yaşlı profesör Causaubon ve genç Doreathea Brooke arasında gerçekleşen mutsuz evlilik, Eliot'un Baraban’a duyduğu hayranlığın bir yansımasıdır.


Middlemarch ve taşra yaşamından kesitler


1872’de yayımlanan Middlemarch: Taşra Yaşamı Üstüne Bir Çalışma, Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanıyla kıyaslanır. Hayatın anlamını arayan Dorethea Brooke’un yanılgılarını ve evlilik dışı aşkını konu alan roman, bir taşra kasabasının sosyal ve politik ahlâkına da eleştiriler getirir. Eliot’ın daha sonra yazacağı tüm romanlarında da edebiyatı, müziği ve sanatın her türünü günah sayan Püritenliğin eleştirisi göze çarpar. 1853’te Cambridge’e giderek felsefe ile ilgilenmeye başlayan; tutucu ve patriarkal bir toplumda erkeklerin bile bilmediği konular üstüne düşünen ve yazan Eliot, ünlü şair John Milton’ dan sonra İngiliz edebiyatının en bilge insanı kabul edilir.
Teolojiye olan ilgisi Eliot'u, Latince’den İbranice’ ye kadar 7-8 dil öğrenmeye yönlendirdi; üniversiteye devam edemese de eğitimini kendi başına sürdüren yazar, Spinoza’nın Ethics adlı ünlü eserini Latince’den çevirme çabasına girişti. Ancak, tamamlayamadığı için çeviri yayımlanmadan kaldı. Döneminin kadın yazarlarından farklı olarak eve kapanıp roman yazmak yerine, önce seyahat etmek ve öğrenmek isteyen Eliot, romanlarını 40'ından sonra yazmaya başladı. O zaman kadar da, sadece erkeklerin hakimiyetindeki edebiyat dergilerinde çalışmayı başararak yazarlığı meslek haline getirdi.


1851’de, döneminin saygın düşünce dergilerinden Westminister Review’a yayın yönetmeni yardımcısı olan Eliot, aydınlarla dostluğunu sürdürdü. Güzel sayılmadığı halde karizmatik kişiliğiyle ünlü Amerikalı yazar Henry James’ı bile etkilemişti. Dönemin ünlü aydınlarından pejmürde ama yaratıcı bir kişi oılarak bilinen Henry Lewes ile de bir aşk yaşadı. Evli olan felsefeciyle 30 yıl boyunca evlilik dışı bir ilişki sürdürdü. Kızların eğitimini her zaman savunan bir kadındı. Yaşadığı dönemde feminist sayılmasa da yaşamı ve öncü tavrıyla, aktif feministlerden daima daha radikal ve marjinal bir feminist oldu. Lewes'te yazarlığı için büyük destek görmesine karşın ailesince dışlandı. Lewes’ın 1878’de ölümü üzerine kendisinden 20 yaş küçük ilk otobiyografi yazarı John W. Cross’la evlendi. Mutlu bir evlilik yaşadı ama 1880’de geçirdiği hastalıktan sonra Londra’da öldü ve Lewes’ın yanına gömüldü.

Kraliçenin gözdesi bir biseksüel feminist


Realist ve psikolojik derinliği yüksek romanlarıyla tanınan Eliot, antik Yunan tragedyalarından etkilenmiş ve daha çok toplumsal ahlâk ve siyaset temaları üstüne yazmıştı. İlk büyük eserleri, Ludwig Andreas Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Esası (1862) ve David Straus’un İsa’nın Yaşamı (1854) adlı kitapların çevirisidir. Döneminin romantik kadın yazarlarını, Kadın Yazarların Gülünç Romanları adlı makalesinde eleştiren Eliot, Avrupa Gerçekçiliğini destekleyen tavrıyla kendi edebiyatının da yönünü belirlemişti.


Bu makaleden sonra, George Eliot mahlasıyla yazmaya başladı. Bunun nedeni; hem çağdaşı kadın yazarlarla arasına mesafe koymak hem de nikahsız bir birliktelik yaşadığı için edebiyat dünyasında saygınlık kazanmaktı. Mahlasını erkek dilinin ve maskülen kimliğinin ele geçirilişi olarak gören feministlerce Eliot “biseksüel bir feminist” olarak kabul edidi. Yazar kimliğini tersine çevirerek patriarkal düzene ve edebi kanona direnir ve kadın olduğunu saklarken kadınca bir yaşam sürdü.
Bugün eserleri, akademisyen Judith Butler’ın “performans” kavramıyla ele alınan Eliot’un maskülenizmi, toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin belirlediği bir toplumda yer bulması için kamusal alanda şekillenen araçsal bir yöntemdir. Özel hayatıyla karşıtlık oluşturan bir kimlikle, edebiyat dünyasında yer edinen Eliot; bireysel olarak feminizme yürekten inansa da, mağdur edilen kadınların yaşadığı Viktoryen İngiltere’de ikili bir kimlik benimsedi. “Biseksüel feminizm” adı altında hem yazarlık hem de toplumsal cinsiyet adına yeni bir kavram bırakır çağdaş eleştirmenlere.


İlk önemli romanı Adam Bede (1859), Kraliçe Viktorya’nın kızı Prenses Louise'in önsözüyle yayınlandı. Roman Marangoz Adam’la nişanlı güzel köylü kızı Hetty Sorrel’in genç toprak sahibi Donnithorne'un tecavüzüne uğrayarak hamile kalması ve bebeğini öldürdükten sonra delirmesini anlatır. Hetty tam asılacağı sırada infaz durdurulur ve uzak bir sömürgeye sürgüne gönderilir.



Dostoyevski’nin kız kardeşi


Dini ve ahlâki değerleri sorguladığı romanında Eliot, gerçek bir olaydan yola çıkararak Methodist kilisenin itirafçı tavrını benimser ve Kraliçe Viktorya’nın takdirini kazanır. Dostoyevski’ye benzetilen roman karakterleriyle, İngiliz taşra yaşamına gerçekçi bir eleştiri getiren yazar, kraliyet ailesiyle ilişkilerini daima iyi tutmuş ve politik romanlar da yazmıştı.


Eliot kendi çocukluğunun geçtiği kasaba yaşamını öyküleştirdiği 1866’da yayımlanan Floss Irmağındaki Değirmen için Marcel Proust’un övgüsünü kazanmıştı. Bu romanda, Hıristiyan dogmatizmi yerine, insanlık dini dediği evrensel bir inancı savunan yazar, iki kardeşin trajedisini anlatır.

1861’de yayımlanan Silas Marner ise, yoksul dokumacı Silas ile varlıklı bir toprak sahibinin oğlunun yaşamını anlatır. Masal ve gerçeğin karıştığı romanda, tarikat kurbanı bir gencin yaşadığı çevreden uzaklaşıp bir kulübede tek başına kumaş dokuyarak zengin olması ve bebekken bulduğu Eppie adlı kızı büyütmesi anlatılır. Bu bakımdan, Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’ne benzeyen roman, zengin toprak sahibi gerçek babasının ortaya çıkması üzerine Silas’ tan ayrılması istenen Eppie’nin kendisini büyüten Silas’ı seçmesiyle biter.


Tarihsel bir roman olan ve 1963’te tefrika olarak yayımlanan Romalo, Floransalı Medici ailesinin Fransa’dan kovulmasını anlatır. 1876’da yayımlanan son romanı Daniel Deronda ise, Musevilerin karşılaştıkları anti semitist hakaretlerden dolayı çektikleri acıları anlatan politik bir romandır.
George Eliot’un eşitlikçi politikalara 19.yüzyılda farkında olmadan bir romancı olarak katılımış olması günümüzün, erkek egemen dil üzerine çalışan feministlerini büyüler. Kişiliğinin ve isminin temsil ettiği maskülenlik, bir bulmacanın taşları gibi dönemini ve kendisini yansıtarak Eliot’u bugün de Avrupa romanının en önemli yazarları arasına sokar.
 
baktım yok , üzüldüm listede olması gereken bir isim diye düşündüm dostum

Madame-Curie-8b1e1fde10c1373230bab21eceeae2ed00701efe-s6-c30.jpg


Madam Curie olarak da bilinir. (Asıl adı Maria Skłodowska), (7 Kasım 1867 – 4 Temmuz 1934), Polonya asıllı Fransız fizikçi.

Radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla iki kez Nobel Ödülü kazanmıştır. Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti. Toryumun rayoaktif özelliğini buldu ve Radyum elementini ayrıştırdı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi ve Radyoloji biliminin kurucusudur. Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk biliminsanı olmuştur.

Yaşamı Polonya'nın Varşova kentinde doğan Marie Curie (doğduğunda adı Maria Skłodowska), ablası Brenya ile birlikte öğretmen anne-babanın eğitimi ile yetişti. Gençlik yıllarında Varşova, Rus yönetimi altındaydı. Siyasi aktifliği, Varşova'dan ayrılmasını gerektirdi. İlk olarak Cracow'a giden Maria orada istediği bilimsel eğitimi alamayacağını gördü. Ailesinin parasal desteğinin az olması sebebiyle Paris Sorbonne'da tıp eğitimi alan ablası Brenya'ya eğitiminde yardım etmeye karar verdi. Ablası da karşılığında matematik ve fizik eğitimi alması için yardım edecekti.

1891 yılında Paris'e ablasının yanına gitti. Küçük bir tavan arasında kötü koşullarda yaşayarak eğitimine sürdürdü. İki yılda sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı. 1894 yılında ikinci derecesi olan matematiği de bitirdi. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmekti.

1894 yılında, kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Maria ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp, Temmuz 1895'te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.

marie-curie-600x397.jpg


1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897'de, daha önce Henri Becquerel (okunuşu: Bekerel)'in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat Eylül 1897'de ilk kızı Irene'in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu.

1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını farketti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie'ye yardım etmeye başladı.

Bu arada Becquerel, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetti. Mineralleri çeşitli kimyasal işlemlerden geçirdikten sonra polonyum ve radyum elementlerini elde etti. Temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (İsmini Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek koydular). Eylül 1898'de Fransız kimyacı Eugene Demarçay'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği, doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.

Marie, 1903 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.

1904 yılında eşi Pierre Sorbonne'da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre,radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar. Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.

19 Nisan 1906'da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne'daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908'de Sorbonne'daki ilk kadın profesör oldu.


Curie ve Poincare 1911'de Solvay konferansı sırasında1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk kişi oldu. Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu. Bu kimya alanında yepyeni bir sayfaydı.


941933-marie-curie.jpg



Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Ardından, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkisi olduğuna dair dedikodular yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie'nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülünü alması bile arka plana atıldı. Langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı.

Marie Curie, Aralık 1911'de Nobel ödülünü almak için Stokholm'e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa'ya geri dönen Marie Curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.

1914 yılında Paris Üniversitesi'nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdür olarak atandı. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kaldılar.

1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova'daki Radyum Enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle Varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.

1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. Radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyokativite birimine "curie" denilmektedir.


Ödülleri 1903 - Nobel Fizik Ödülü
1903 - İngiliz Kraliyet Birliğinden Davy madalyası
1911 - Nobel Kimya Ödülü
1921 - Bilime katkılarından ötürü, Amerika'nın kadınları adına, başkan Warren Harding'ten 1 gram radyum
-1903 yılında Pierre Curie ve Becquerel ile birlikte radyoaktivitenin keşfinde oynadığı rolden dolayı Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
 
"don't compromise yourself. you are all you've got"


19 Ocak 1943 tarihinde Port Arthur, Teksas'ta, çalışan bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir rafineri kasabasında büyüyen Janis, yeni tanıştığı herkes tarafından sıradışı biri olarak nitelenirdi. Gençlik yıllarında sanatçı kişiliğini farkeden ailesi, onu bu alanda kendini geliştirmesi için teşvik etti. 14 yaşına geldiğinde toplum tarafından sıradışılığı yüzünden dışlanmaya başlayan Janis, kendini müziğin ve sanatın içinde gizlemeye karar verdi. 18 yaşına geldiğinde, Teksas'taki birçok yerel klüpte sahne almaya başladı. Daha sonraları blues müziğine olan ilgisinin tükendiğini düşünerek, Lamar State College of Technology'e girdi. 1963 yılında okulunu bıraktı ve müzik kariyeri üzerine yoğunlaşmaya karar verdi.

1963 yılında otostopla geldiği California'da hippi hareketine dahil oldu. Kısa zaman içinde San Francisco ve Venice Plajı'ndaki kafe ve klüplerin ayrıcalıklı bir müdavimi haline geldi. California'da geçirdiği iki yılın ardından kontrolünü büyük oranda kaybeden Janis, alkol ve amfetamin kullanmaya başladı. Bu gidişe dur demek için Port Arthur'a geri dönerek, ayrıldığı okuluna yeniden kaydoldu. Okulunda çok başarılı olmasına rağmen, bu doğrultuda gelişmekte olan hayatından hiçbir zaman memnuniyet duymadı.

Janis, küçük kasaba yaşamına ayak uyduramayacağını anlar anlamaz California'ya geri döndü. Burada, arkadaşı ve menejeri olan Chet Holmes tarafından Big Brother and the Holding Company adlı bir gruba solist olması için önerildi. Bu grupla çalışmaya başlayan Janis, 1967 yılında sahne aldıkları Monterey Uluslararası Pop Festivali'nde, bir blues klasiği olan "Ball and Chain" ile izleyenleri büyüleyerek, grubun ilgi odağı olmasını sağladı. Bu performans sonrasında aldıkları albüm teklifini geri çevirmeyen grup, 1968 yılında ilk albümünü yayınladı.


1968 yılında, grubun menejerliğini üstlenen Albert Grossman, Columbia Records plak şirketiyle bir anlaşma imzalamayı başardı ve aynı yıl grubun "Cheap Thrills" albümü bu şirketin etiketi ile yayınlandı. Bu albümde, "Piece of My Heart", "Ball and Chain" ve "Turtle Blues" gibi klasikleşmiş blues şarkılarının canlı versyonları da yer almaktaydı. Bu albümün başarısı sayesinde sekiz hafta boyunca listelerde üst sıralarda kalmayı başaran grubun adı artık "Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company" olarak anılmaya başladı.

Arka arkaya gelen büyük başarılar, grubun uyuşturucu ve alkolle olan bağını daha da arttırdı, sıklıkla pahalı uyuşturucularla yapılan alemler grubun performansını ve iş ilişkilerini kötü yönde etkiledi. 1968'in sonunda, Big Brother and the Holding Company son bir performans gerçekleştirdikten sonra dağıldı.

Sonraki sene kariyerine tek başına devam etme kararı alan Joplin, 1969 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen Woodstock festivalinde sahne alarak yeniden büyük bir beğeni toplamayı başardı. Blues'un yanında caz müziğine de herzaman ilgi duymuş olan Joplin, aynı yıl "The Cozmic Blues Band" i kurdu ve "I Got Dem Ol' Kozmic Blues Again Mama!" albümünü yayınladı.


Kazandığı başarılarla birlikte artan stresini bastırmak isteyen Joplin, eroin kullanmaya başladı ve kullandığı diğer uyuşturucuların ve alkolün miktarını gün geçtikçe arttırdı. 1969 yılının sonunda bu gidişatının doğru olmadığını farkederek tüm bağımlılıklarına son verdi ve yeni bir başlangıç yapmak için "The Full Tilt Boogie Band" adlı grubu kurdu.

1969 yılında, "Pearl" albümün kayıtları için stüdyo çalışmalarına başladı ancak, ihtiyaç duyduğu ilhamı bulmak için yeniden eroine başvurdu. 4 Ekim 1970 günü, henüz 27 yaşındayken, Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de aşırı dozda eroin yüzünden hayatını kaybetti.

Ölümünün ardından yayınlanan albümünde yer alan "Me and Bobby McGee" ve "Mercedes Benz" gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı.

Janis Joplin, yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de, gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul edilmektedir.


"Çocukken bana hep: "Şimdi ergenlik çağındasın, onun için mutsuzsun, büyüyünce her şey düzelecek" derlerdi. Buna gerçeklen inanırdım, biliyor musun. Ya "Büyüyüp de doğru erkeği bulduğumda" ya da beni becerecek birine sahip olduğumda veya üç beş kuruşu söke söke bir araya getirdiğimde düzelecekti her şey. Ve ben günün birinde hiçbir şeyin asla düzelmeyeceğini anladım nihayet, yanlışlık hep olacaktı... Beni koleje göndermek isteyen orta sınıftan bir ailenin beyaz kızıydım, ama ben kolej istemedim. Bir işim vardı, ama zevk vermiyordu. Kolayına gittim... Ve günün birinde aniden anladım ki bu bir gün gelip geride kalacak geçici bir çaresizlik değildi, anladım ki tüm yaşamım böyle olacaktı. Biliyor musun, hiçbir zaman ele geçiremeyeceksin o en dip köşeyi ve onu hiçbir zaman elde edemeyeceğin için de o Kozmic Blues'dur." - Janis Joplin


[YOUTUBE]r5If816MhoU[/YOUTUBE]​



bu ne güzelliktir böyle be....
 
Amparo Poch Y Gascon


Amparo Poch y Gascon, 20. Yüzyılın en önemli anarko-feminist isimlerinden biridir. Esas mesleği doktorluk olan Poch, İspanya İç Savaşı sırasında ortaya çıkan Mujeres Liberes hareketinin kurucularındandır. Uzun süre bu hareketin Barcelona ayağının lideri olan Poch, savaşın bitmesi ile birlikte Federica Montseny tarafından dönemin Sağlık ve Sosyal Destek Bakanlığına direktör olarak atanır ve Barcelona’da liberatorios de prostitución (fahişeliğe özgürlük) hareketinin kurulması için öncü olur. Fahişeliğe Özgürlük hareketi, seks işçisi olarak çalışan kadınların sağlık hizmeti, psikoterapi hizmeti, ekonomik özgürlüklerini garanti alacak fırsat ve kaynaklara ulaşım gibi hakların garanti altına alınması için mücadele ören bir harekettir. Poch, sınıfsal eşitsizliklerin ve kadınların karşılaştıkları ekonomik zorlukların onları fahişeliğe yönelttiğini anlatırken, öte yandan da halihazırda seks işçisi olarak çalışan kadınların sosyal güvenceye kavuşturulması için çalışır. Tüm siyasi eylem ve yazılarında kadınların cinsel özgürlükleri ile ilgili farkındalığı artırmak gerektiğini savunan Poch, tek eşliliğe ve erkek egemen sistemin dayattığı cinsel çifte standarda hararetle karşı çıkar. Mujeres Liberes’in diğer iki kurucu üyesi ve arkadaşları Lucia Sanchez Saronil ve Mercedes Comaposada’dan farklı olarak, iç savaş öncesi , reformist treintista CNT hareketine katılmıştır. Poch, taşıdığı anarko-feminist bakış açısını “Annelik” üzerine yaptığı çalışmalarla iyice billurlaştırır ve bu çalışmalarda kadınların çocuklarını anarşist yöntemlerle büyütmelerini salık verir. Amparo’nun hayati Antonina Rodrigo tarafından kısa zaman önce kaleme alınmıştır.
 
Nietzsche, Rilke ve Freud’un kalbini çalan narsist güzel: Lou Andreas Salome

Lou Andreas Salome; erkek egemen bir çağda özgürlük tutkusunu bir kamçı gibi kullanabilme yetisi ve hastalıklı iffet duygusu ile dönemin önde gelen düşünürlerini ve sanatçılarını baştan çıkaran bir tanrıçaydı.


"Kesinlikle kendi hayatımı yaşayabilirim. Ve ne olursa olsun bunu yapacağım. Böyle davranarak hiçbir ilkeyi temsil etmiyorum; ama çok daha güzel, benim içimde olan bir şeyi, tamamen yaşamın sıcaklığı olan, neşe dolu ve kaçıp gitmeye çalışan bir şeyi temsil ediyorum."

Bu sözler Lou Andreas Salome‘ye ait…

Ardından hakkında farklı dillerde sayısız araştırma yapılmasının, güncesinin, mektuplarının ve eserlerinin didik didik incelenmesinin nedeni, yaşadığı dönemin bir güzellik abidesi olması değil, döneminin ilerisinde bir özgürlük anlayışına sahip olan bu kadın olması ya da bir yazar olarak Alman dilinde vermiş olduğu sayısız eserler de değil.


Lou; erkek egemen bir çağda özgürlük tutkusunu bir kamçı gibi kullanabilme yetisi ve “hastalıklı” iffet duygusu ile dönemin önde gelen düşünürlerini ve sanatçılarını baştan çıkaran bir Tanrıça’ydı.

12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg’da doğan Lou Andreas Salome; yasa, kural, gelenek ve göreneklerle hiçbir işi olmayan başına buyruk bir insan olarak büyüdü. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okudu. Yıllar içinde “Tanrı’nın var olmamasının imkânsız olduğu kadar, benim de böyle bir dogmaya inanmam imkânsız.” diyerek damgasını vuran cesur bir genç kıza dönüştü.

21 yaşında yaşadığı bir sağlık sorunu nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…


Nietzsche Ağladığında isimli kitapta şöyle bahseder:


"Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın."

Lou için, evlilik sevginin katilidir, arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini ret eden Lou, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti inatla.

Ancak geç yaptığı evliliği esnasında bile kocasının bilgisi dahilinde flörtlerine devam etti. Bu flörtlerinin arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud’da vardı.


20’li yaşlarının başındaki Rainer Maria Rilke ile 30’lu yaşların sonunda ki Lou ilişkisini yaşar ve özgüveni ile şair Rilke’yi büyüler. Tek gerçekliğim dediği Rilke’yi ve onun ”büyük bir sessizlik ve doğallıkla gelen” aşkını kabul eder Lou. Rilke ise kendine bir anne, sığınılacak bir yuva, yol gösterici bulmuştur. Onun özgüveni, büyülemiştir Rilke’yi. Rilke daha erkeksi ve daha güçlü görünmek için Lou’nun önerisini kabul ederek Rene olan adını Rainer olarak değiştirir. Lou’nun karşısında bir pervane gibidir.

Rainer'in Leo'ya olan aşkını en iyi şu satırlar özetler:

"(…) senin sınırlarına tozlu basit halde gelen güneş ışını, ruhunun parlak dalgasında bin kat berrak ve parlak oluyor. benim berrak kaynağım, dünyayı senden görmek istiyorum, çünkü o zaman yalnızca seni, seni, seni görüyorum.”


50 yaşında psikanalize ilgi duymaya başlayan Lou, Freud’a, tanışmak istediğine dair mektuplar yazar. Doğallığı ve birikimiyle büyülediği Freud ile çalışmaya başladığında, özellikle narsisizm konusunda, ustasına bile karşı koyduğu cesur betimlemeleriyle hayranlık uyandırır. İkilinin 25 yıl boyunca süren mesleki konularda mektuplaşmaları, Lou’nun mesleki gelişimine büyük katkı sağlarken; Freud, Lou’nun ölümünden sonra, “Ona duyduğum aşkı ve hayranlığı söylemiş olmayı isterdim” itirafında bulunmuştur.

Lou Salomé, kendini “ben” olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm “ben”cillikleriyle durabilen, yaşamı “kendi ideal durumlarına” göre yaşayabilen ender insanlardan biridir. Onun etrafındaki entelektüel çevre üzerindeki çarpıcı etkisi, onun hayatın karşısında “kendi ideal durumuna” göre yaşama cesaretini göstermesinden kaynaklanıyordu.

76 yaşında öldüğünde, ardından Sigmund Freud tarafından şu şekilde anılacaktı:

"Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi."

Yazar: Sibel Çağlar
 



O, “ben”ini ararken kendini kazımaktan çekinmedi. Yerinde duramayan, kabına sığamayanlardandı. Tezer Özlü ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaştı. Hiçbir yerli olmadı, hiçbir şeyi, hiç kimseyi sahiplenmedi ve kimsenin olmadı.

Alabildiğine riyasız ve açık yürekliydi. Aklın ve deliliğin sınırlarında psikiyatri kliniklerinde gezinirken üzerine zorla giydirilmeye çalışılanları reddetti. Tıpkı ömrü boyunca tüm otoriteleri reddedeceği gibi.

Türkiye edebiyatının bu çetin cevizi 29 sene önce hayata veda etti. O şimdi belki de bir yerlerde kolayca uyum sağlayanlara, nerede, nasıl davranması gerektiğini bilenlere gülümseyerek el sallıyor.

İlk gençliğinden beri yollarda



Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Öğretmen bir anne ve babanın üçüncü ve son çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. O yılları ileride “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diyerek anlatacaktı.

On yaşındayken İstanbul’ gelen Özlü Avusturya Kız Lisesi’nde ortaöğretime başladı. Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. Özlü 1965’te babası kırmayıp dışarıdan girdiği bitirme sınavlarının ardından İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu.

Doğumunda bile Pavese’nin izinde


Özlü “Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan” diyen bir çocuktu. İleride eli kalem tutunca ünlü yazarlar Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese onu çok etkileyecekti. Hatta Özlü, Pavese’nin izini sürerken onunla doğumunda bile özdeşlik kuracak ve “Pavese’in doğduğu gün doğduğumu şaşarak öğreniyorum: 9 Eylül. Ben gece yarısından sonra. Ama Anadolu’da gece yarısı geçtiğinde, S. Stefano Belbo’da henüz belki de gece yarısı olmamıştı. Aynı gün, aynı yıl değilse de” diyecekti.

Son durak Paris


Özlü ilk gençliğinde çıktığı Avrupa seyahatinin son durağı Paris’te, Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanıştı. Paris’te epey yağmurlu bir günde Özlü Monteparnesse’daki Cafe Select’e sığındı. Az sonra kapıdan Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası böyle başladı. Çift birbirlerine âşık oldular ve 1964’te evlendiler.

Çift Ankara’ya yerleşince Sümer Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çalışırken Özlü çevirmenlik yapıyordu. O dönemde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarları Türkçeye kazandırdı.

Kasvetli Ankara yıllarında manik-depresif haller


Ankara yılları başlangıçta fena değildi. Hatta AST’ın 1963-64 sezonunda Sümer’in yönettiği Brendan Behan’ın Gizli Ordu oyununda rol aldı. Ama kısa sürede Özlü bu evlilikte aradığını bulamadığını fark etti. Aynı dönemde ruh sağlığı da iyice bozulmuştu. Manik-depresif tanısıyla tedaviye alındı.

1968’de Sümer’den ayrılan Özlü İstanbul’a taşındı. Geçirdiği rahatsızlık yüzünden 1967 – 1972 yıllarında pek çok defa psikiyatri kliniklerinde kaldı. Elektroşok verildi. Birkaç kere intihar girişiminde bulundu.

Güzel bir ölü gövdeyle öç almak istedikleri



Özlü çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını ve klinikte kaldığı bu dönemleri 1980’de yayımladığı ikinci kitabı, ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattı. Ölüme nasıl yakın durduğunu tüm sahiciliğiyle şöyle özetliyordu:

Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.

Hastane koridorlarında: Çocukluğun Soğuk Geceleri


Ünlü yazarın 1980’de yayımladığı romanı çok güçlüydü. Bizi hastane koridorlarında ve deliliğin sınırlarında dolaştırıp iç burkan uyumumuzla yüzleştiriyordu Özlü. “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku” diyordu ve anlatıyordu da. Üstelik okuru derinden sarsarak yapıyordu bunu.

Deniz koydum adını


1968’de yönetmen Erden Kıral ile evlenen Özlü 1973’te kızını kucağına aldı. Deniz Gezmiş’e duyduğu sevgiden ötürü bebeğinin adını Deniz koydu. Kıral ve Özlü boşandıklarında Deniz 10 yaşındaydı. Annesi ve babası boşandığı için 6 ay onlarla konuşmadı.

Deniz Kıral 1985 yılının Aralık ayında annesine bir dizi soru yöneltti. Tezer Özlü kızının sorduğu soruları samimiyetle yanıtladı. Yıllar sonra borgesdefteri isimli blog sayesinde gün yüzüne çıkan soru-cevaplara şuradan ulaşılabilir

Severek boşandı


İleride babası gibi sinemacı olacak Deniz Kıral’ın “Hasret nedir?”, “Aşk nedir?”, “Nelere gülersin?” gibi soruları Özlü hakkında ipuçları verirken ünlü yazar, kızının “Şimdiye kadar bir şey kazandın mı? (para hariç)” sorusuna “Seni ve yazdığım üç kitabı, bir de İsviçre pasaportu” diyordu.

Özlü’nün “Başından inanılmayacak, garip ya da komik bir olay geçti mi? Anlatır mısın?” sorusuna yanıtı ise şöyleydi: “Başımdan çok garip olaylar geçti. En garip olay, sevdiğim halde, Erdem’den severek boşanmam.”

Bir İntiharın İzinde’den Yaşamın Ucuna Yolculuk


Özlü, Kıral ile evliliğinin son yıllarında 1981’de bir burs alarak kızıyla birlikte Berlin’e gitti. Burada ikinci romanını 1983’te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla Almanca kaleme aldı. Bu roman o yıl Almanya’da yayımlanmamış eserlerin ödüllendirildiği Marburg Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Daha sonra yazar, anlatısını Türkçeye çevirdi bir nevi baştan yazdı ve Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla 1984’te Türkiye’de yayımladı.


Üç yazarın, varlık ve yokluğun peşinde



Bu kitap Berlin’den Svevo, Kafka ve Pavese’nin izinde çıktığı yolculuğu ve yazarın derinden etkilendiği üç yazarın peşine düşmesini anlatıyordu. Özlü 4 Temmuz-20 Temmuz 1982’de Berlin’den çıkıp Prag’da Kafka’yı, Trieste’de Svevo ve Torino’da Pavese’nin yaşadığı yerleri adımlarken akıl, delilik ve varlık ve yokluk arasında gezindi.

O kadar ki Kafka’nın, Svevo’nun mezarları başında onlarla konuştu. Pavese’nin intihar ettiği otelde, Otel Roma’nın 305 numaralı odasında oturdu ve o anları büyüttü kaleminde.

“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz”


Özlü’nün Almanya yılları bereketliydi. Onun çabalarıyla Erden Kıral’ın Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim romanından sinemaya uyarladığı aynı isimli filmi 1983’te Berlin Film Festivali’nde yarıştı ve Gümüş Ayı kazandı.

O yıllardan geriye bir ödül ve şu isyankâr satırları kaldı: “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım…”

“Beni yalnız bırakma”


Özlü Berlin yıllarından gönlü boş dönmedi. Kendinden on yaş genç İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile birbirlerine âşık oldular. Çift evlenmeye çalıştığında ise Türkiye’de önüne pek çok bürokratik engel çıktı. Sonunda 1984’te İsviçre’de evlendiler. Ama aşkları kısa sürecek, Özlü’nün hastalığı çifti ayıracaktı.

Kocası evden birkaç parça eşya almak için yanından ayrılırken gitmesini istemeyen Özlü’nün ona son sözleri “Beni yalnız bırakma”ydı. Ama olmadı, ünlü yazar göğüs kanseri yüzünden 18 Şubat 1986’da Zürih’te gözlerini yumduğunda yalnızdı.

43 sene, yedi kitap, dopdolu bir hayat


Henüz 43 yaşındayken hayata veda eden Özlü İstanbul Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. Geride 1963’ten beri dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşan Eski Bahçe, sonraki yıllardaki öykülerini kapsayan Eski Bahçe, Eski Sevgi isimli iki öykü kitabı; Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk isimli iki roman, denemelerinin toplandığı Kalanlar, Zaman Dışı Yaşam isimli bir senaryo ve Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar’ı bıraktı.

Gitmek arzusu ve ait olamama


Özlü, hiçbir yerliydi, kimseye ait değildi ve kimseye sahip değildi. Belki de bu yüzden Beyoğlu’nun antikahramanı mülkiyet nedir bilmez Hayalet Oğuz en yakın dostları arasındaydı. Nereli olduğunu soranlara “Hiçbir yerliyim” derdi ve haklıydı.

Henüz çocukken içine gitmek arzusu düşenlerdendi o. Ablası Sezer ile dünyayı keşfetmek için yaşadığı kentin sonuna kadar yürürdü. Büyüdüğünde “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni…” diyecekti büyüdüğünde.

Lirik prensesten canlı, dişi, toynaklı bir yazara


Özlü yıllarca Türkiye edebiyatında “mahzun, gamlı prenses”, “Türk edebiyatının lirik prensesi” diye anılırken acaba ortada bir cinsiyetçilik, haydi en hafifinden bir eşitsizlik yok muydu? Öykücü ve romancı Hatice Meryem Seyyar Sahne’nin sergilediği Çocukluğun Soğuk Geceleri oyununu izledikten sonra bu konuya kafa yordu. İyi ki de yordu.

Özlü’ye yakıştırılan bu klişeler onun sayesinde yırtıldı. Ocak 2012’de Canlı, Dişi, Toynaklı Bir Yazar: Tezer Özlü yazısında Meryem ünlü yazarın üslubunu irdelerken cinsiyetçi yaftaları nasıl hak etmediğini ortaya koyuyordu.

Ayhan ve Yücel’den birkaç satır


Ece Ayhan onun için “Vallahi tallahi! Evet! İçtenlikle ve özdenlikle yazıyorum ki, Tezer Özlü’yü de, onun çok insanda bulunmaz Doğrucu Davutluğunu her yerde, her kentte ve her sokakta arıyorum. Hayalet Oğuz’a olağanüstü ve eşsiz bir “hayır” işleyen bir insan-insanı ben nasıl özlemem. Tezer Özlü artık benim yakın akrabamdır” derken Can Yücel onu şu sözlerle andı:

Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal cama vuruyor
Tezer


(Yazan: Emel Gülcan)
***

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”
― Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk
 
Ada Lovelace


10 Aralık 1815 yılında Londra'da doğdu. Şair baba ve matematiğe düşkün anneden olan Ada Lovelace (Augusta Ada Byron ), 13 yaşındayken uçan bir makine tasarlayıp, hesapladı. 17 yaşında matematik ve teknoloji üzerine çalışmaya koyuldu. 1840 yılında Augustus De Morgan'dan matematik dersleri almaya başladı.

İngiltere'de 1832 yılına kadar kadınların bilimsel tartışmalara katılmalarına izin verilmediği ve akademik yayın yapmalarının uygunsuz görüldüğü bir dönemde, kadın olduğunun belli olmaması amacı ile isminin baş harfleri olan "A.A.B."yi kullanarak, bilgisayar sistemleri üzerine bilimsel bir dergide ilk akademik yayını yapan öncü kadın Ada, 1835 yılında Lord Lovelace ile evlendi ve bu evlilikten 3 çocuğu oldu.Mekanik bir bilgisayar tasarlayan İngiliz Charles Babbage'ın makinesi üzerine yazılmış bir Fransızca makaleyi tercüme ederek İngiliz mühendise gönderdi. Bundan etkilenen Babbage, Lovelace Kontesi Ada'dan söz konusu makaleye kendi notlarını da eklemesini istedi. Ada, çevirdiği makalenin üç katı uzunluğuna erişen kendi orijinal notlarını Babbage'a gönderdi ve aralarında yoğun bir iletişim başladı. Leydi Lovelace'a göre bu tür bir makine uygun şekilde programlanırsa karmaşık müzik eserleri bestelemek, grafik üretmek ve karmaşık matematiksel problemleri çözmek için kullanılabilirdi. Ada Lovelace, Babbage'a gönderdiği mektuplarda söz konusu makinenin belli ve sonlu sayıda adımdan oluşan bir plan kullanarak ne şekilde Bernoulli sayılarını hesaplayabileceğini tarif ediyordu. Bu plan, bilgisayar tarihinde somut bir makineye uygulanabilecek olan ilk "bilgisayar programı" olarak kabul edilmektedir. 1979 yılında, ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen meşhur programlama dillerinden birine de onun onurununa "ADA" ismi verildi.

Bilinen ilk bilgisayar programcılarından olan, müzikle, atlarla ve hesap makineleri ile ilgilenen Ada Augusta Byron, 27 Kasım 1852'de 37 yaşında Marylebone'de kanserden hayata gözlerini yumdu.
 
Yoshioka Yayoi


Yoshioka Yayoi, 1871 yılında Japonya’nın Kakegawa şehrinde, fizikçi bir baba ve ev kadını bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Kadınların eğitim görmesinin pek de hoş görülmediği dönemin Japonya’sında Saisei-Gakusha adlı tıp fakültesine giderek oradan doktorluk diplomasını alır. Kadın olduğu için kariyerinde ilerlemesini engelleyen olaylarla karşılaşan Yoshioka Yayoi, daha çok kadının tıp eğitimi alabilmesi için Tokyo Kadınlar Tıp Okulu’nu kurmaya girişir. 1912 yılına kadar tıp eğitimi alan kadınların ulusal ölçekte yapılan uzmanlık sınavlarına girmesine izin verilmediği Japonya’da, Yayoi ve Yayoi gibi sufraje hareketine dahil 1. Dalga Japon feministlerinin çabası ile kadınlar sınavlara girmeye hak kazanır. Bu kazanımdan sonra, 1930 yılında 1000 kadar kadının Yoshioka Yayoi’nin okuluna gittiği kayıtlara geçmiştir. Yine aynı dönemde, okullarda cinsellik eğitimi verilmesi için mücadele eden Yayoi, bu mücadelenin meyvelerini 1938 yılında almaya başlar. Yoshioka Yayoi, 22 Mayıs 1959’da hayata gözlerini yumar.
 
Eva Lundgren’in Şiddetin Normalleştirilme Süreci adlı kitap ve söyleşisini değerlendirdikten sonra şöyle diyordu:

“Ezilenlerin hem savaş hem de yoksulluk yüzünden Kürt olduğu bir ülkede Kürtlüğü yoksulluk ve ezilme ile eşitleyecek miyiz? Kürtlerin töre cinayetleri ve terörle işaretlenmesine feministler işaretlenmelerin ötesinde nasıl yanıt verecek? Nasıl diller kullanacağız? Nasıl direniyoruz? Hangi Türkler, hangi Kürtleri nerede, neyin üzerinden sömürgeleştiriyor? Sınıfsal bağlantılar, eğitim, göçün zamanı ve çeşidi, toplumsal cinsiyet, farklı siyasi ve dini cemaatsel bağlar, Kürtler ve Türklerin gerek grup içi, gerekse aralarındaki etnik ve mezhepsel ayrımlar burada nasıl roller oynuyor? Bu soruların yeni, bağımsız ve feminist direnme şekillerini beraberinde getireceğini düşünüyorum”.


Dicle Koğacıoğlu, (Eylül 1972, İzmir- Ekim 2009), sosyolog, feminist, aktivist.

Türkiye'de feminist hareketin önemli isimlerindendir. Türkiye’de hukuk sosyolojisi alanının gelişmesine ve toplumsal cinsiyetin bu alandaki öneminin fark edilmesine önemli katkılarda bulunmuştur.


Koğacıoğlu, 1972 yılında İzmir'de doğdu. 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olduktan sonra Stony Brook Üniversitesi’nde kadın çalışmaları bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı; 1997-1998 yıllarında "Anayasa Hukuku ve Müslüman Orta Doğu'da Siyasal Kurumların Modernizasyonu" başlıklı uluslararası projede araştırma görevlisi olarak yer aldıı ve aynı yıl İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) "Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü" projesinde danışman ve çevirmen olarak görev aldı.

Koğacıoğlu, 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1999 Gölcük depremi sonrası İzmit Doğukışla Rehabilitasyon Merkezi'nde Kadının İnsan Hakları Projesi'nin travma yaşamış çocuklara yönelik çalışmasında proje koordinatörlüğü yaptı ve yine aynı dönemde, Müslüman Toplumlarda "Kadın ve Cinsellik" kitabının editör yardımcılığını yürüttü.

2002-2004 yılları arasında Columbia Üniversitesi ve Brown Üniversitesi Pembroke Kadın Araştırmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmalarına devam etti. 2005 yılında Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlayan Dicle Koğacıoğlu, Kültürel Çalışmalar lisans ve yükseklisans programlarının ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının geliştirilmesine önemli katkılarda bulundu. Türkiye'de feminist hareketin önemli isimlerinden olan Koğacıoğlu, Amargi, Birbirimize Sahip Çıkıyoruz gibi örgütlenmelerin de aktif bir üyesi olarak çalışmalarını sürdürmüştür.

Türkiye’de hukuk sosyolojisi alanının gelişmesine ve toplumsal cinsiyetin bu alandaki öneminin fark edilmesine önemli katkılarda bulunan Dicle Koğacıoğlu’nun doktora tezi "Türkiye'de Vatandaşlık Bağlamı: Uygulamalar ve Anlamlar", Ortadoğu Ödülleri'ne (Middle East Awards - Population Council) ve Lübnan Politika Çalışmaları Merkezi'nin (Lebanese Center for Policy Studies) Ortadoğu Araştırma Yarışması Ödülü'ne hak kazandı. Namus cinayetleri üzerine hukuk ve devletin belirleyici rollerinin altını çizen makaleleri hem uluslararası akademik çalışmalarda, hem de Türkiye’de yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir. Dicle Koğacıoğlu, 2009 yılında hayatını kaybetti. Ölümünden önce adalete erişim süreçleri üzerine bir alan araştırması yürütüyor, aynı zamanda 12 Eylül darbesinin hukukçular tarafından nasıl algılandığını ve anlatıldığını inceliyordu. Bu çalışması “Hukukçu Otobiyografileri ile 12 Eylül Yasallığının Dinamiklerini Düşünmek” başlığı ile Seda Kalem ve Tuğçe Ellialtı tarafından yayına hazırlanarak European Journal of Turkish Studies'de yayımlanmıştır.

Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi 2010 yılından itibaren Dicle Koğacıoğlu anısına her yıl tekrarlanacak bir makale ödülü yarışması da başlatmıştır.

**

Ailesine bıraktığı intihar mektubu;

“Çok acı var, dayanamıyorum. Lütfen beni affedin ve kendinizi üzmeyin, siz elinizden geleni yaptınız. Çok özür dilerim. Çok çaresizim. Özür dilerim. Lütfen çıtçıta iyi bakın. Ve paramı ve her şeyimi hayvanlara bağışlayın.”
 
Virgilia D’Andrea

Malatesta’nın İtalya’da yarattığı geleneğin sürdürücülerinden olan Virgilia D’Andrea Güney İtalya’da, Sulmona’da dünyaya geldi (11 February 1888 – 12 May 1933). Genç yaşta ailesini kaybetti ve Katolik bir kurumda öğretmen olmak için eğitim almaya başladı. Ancak kariyerine öğretmen olarak devam etmek istemiyordu. Ve kendine yepyeni bir kariyer yarattı. Toplumsal mücadelede kendini güçlü bir şair, kararlı bir öğretmen ve pes etmez bir savaşçı olarak buldu.

Kapitalizmin köleliğinden sıyrılmak isteyen insanların mücadelesini yazdı şiirlerinde. Devlete, dine, eğitime karşı söyledi sözlerini; alanlarda, meydanlarda.

1910’lu yıllarda, Dünya Savaşının sürdüğü esnada toplumsal muhalefette meydana gelen yükselmeyle birlikte pek çok arazi, tarla işçiler ve köylüler tarafından ele geçirildi. Fabrika ve atölyelerin tamamına halk el koymuştu bile. Herkes toplumsal devrime yürüdüklerini düşünürken İtalya’da faşizm yükselmeye başladı. Virgilia için sonuç ise tecrit, hapis ve sürgün oldu. İtalya ve Almanya devletinin yakınlaştığı dönemde Paris’e gitti ve orada Veglia adlı bir dergi çıkarmaya başladı. Sacco ve Vanzetti için büyük kampanyalar örgütledi. Ancak Mussolini, burada da Virgilia’dan rahatsızdı. Böylelikle Fransız Hükumetini kışkırttı ve sınırdışı edilmesine yol açtı. Tam da o esnada yoldaşları onu Birleşik Devletlere davet etti. Kalemini kılıç gibi kullanan Virgilia D’Andrea, şiirlerini “Torento” adlı koleksiyonunda topladı. İktidarlara meydan okuyan ve tüm hayatını anarşist mücadeleye adayan D’Andrea yaşamını yitirdiğinde, hem kendi yapıtları hem de ardından yayımlanan onlarca metinle anıldı.
 
12 yaşındaki oğlu için 21 adamı baltayla öldüren ilk kadın kabadayı Baltalı Hano
Osmanlı döneminde civar sakinlerine kök söktüren bir kadın kabadayı vardı, filmi çekilse izlenecek bu karakterden biraz bahsedelim:

Hanzade isimli bu korkulası kadın, İstanbul'un varoş semtlerinden birinde yaşıyordu. Bir kabadayının sevgilisiydi ve kendisi de bir kabadayıydı. Kayıtlara geçen ilk kadın kabadayı olarak bilinir. "Baltalı Hano" adıyla anılırdı.


12 yaşındaki oğlu için 21 adamı baltayla öldüren ilk kadın kabadayı Baltalı Hano
Bir gün 12 yaşındaki oğlu ortadan kaybolunca telaşlanır, yollara düşmek ister ama sevgilisi engel olur. Hem kabadayı olmasının hem anne yüreğinin verdiği gazla erkek kılığına girmeye karar verir ve sevgilisini takip etmeye başlar.

Takibi boyunca sevgilisinin gece naralar atıp haraç topladığına tanıklık eder. Sonra da geceyi bir hamamda sonlandırdığını görür. Hamama da girer, oğlunun burada "hamam oğlanı" yapıldığını görür. Yani babası, oğlunu oradaki adamlara pazarlıyordur.

Hanzade buna celallenince de hamamı yakmak için kullanılan odunların yanındaki baltayı eline alır ve "Turkish Psycho" rüzgarları estirerek sevgilisi dahil 21 kişiyi oracıkta öldürür.


Oğlunu oradan alır ve kanlar içinde mahallesine döner. 17 ay boyunca civardakilere kan kusturur. Ama sonra haraç almak ve 21 adamı baltayla öldürmekten yargılanır, kurşuna dizilerek öldürülür.
 


Yaşar Nezihe BÜKÜLMEZ, nam-ı diğer Yaşar Nezihe Hanım
(17 Ocak 1880 - 5 Kasım 1971)


İstanbullu şair, altı yaşındayken annesini kaybeder. İzin almaksızın bir yıl süreyle okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kalır. Üç kez evlenir. Üç oğlundan ikisini yitirince, kendisini hayatta kalan tek oğluna adar. Küçük yaşta şiir yazmağa heveslenir. İlk şiirleri “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde Mazlume, Mahmure, Mehcure imzalarıyla yayımlanır. İki kez intihara kalkışır.

Şiirlerinde ekmek mücadelesini dile getirdi ve dönemin toplumsal sorunlarına eğildi. Ezilen insanların sorunlarını kendi sorunu olarak gördü; işçiye ve eylemlerine sahip çıktı ve bu nedenle işçi eylemlerini destekleyici şiirler de yazdı. Amele Cemiyeti’ne üye oldu. Şiirlerine el konulan ilk kadın şairdir. Şiirleri Kadınlar Dünyası Dergisi'nde sıkça yayınlandı. Şarkılar da yazdı. 17 sene Esirgeme Derneği’ne iş işlemiş. Şark Eşya Pazarı’nda(1), Darphane'de çalışmış. Hilâl-i Ahmer'e iş işlemiş. Savaş yıllarında komşuların mektuplarını yazmış. Sunî çiçekler yapıp satmış. Proleter şair olarak anılır. Aydınlık Dergisi yazarlarından Yaşar Nezihe, hayatına ve eserlerine ilişkin olarak şu özet açıklamayı yapar: “İki kitabım var. “Bir Deste Menekşem” 1915’te Marifet Kütüphanesi tarafından yayımlandı. “Feryatlar”ımın neşir yılı da 1924’tür. Dört dosya dolusu şiir yazmışım. Bazıları bestelenen 250’den fazla şarkım var. Hayatım yazmakla geçiyor. Tecvit, Karabaş, Mızraklı İlmihal, Tuhfe-i Vehbi manzum kitaplarını ve Fuzûlî’yi bir-iki kez okudum ve bir-iki nazire yazdım. Vaktimin çoğunu kasnak işlemekle ve kitap okumakla geçiririm. Hayatta çok çektim. Hayatım baştanbaşa facia ile geçti.”




Taha Toros

Taha Toros Bey, kadın şairler konusunda bir kitap hazırlamaktadır. Yaşar Nezihe'nin Feryatlar'ını okumuştur. Çeşitli gazete ve dergilerde rastlamıştır adına ve şiirlerine, Martin Hartmann'ın 1919 yılında yayımladığı Dichter Der Neuen Türkei adlı kitabında dan.

Aylarca iz süren Taha Bey, 4 Temmuz 1934 günü Aksaray Oruçgazi sokaktaki 4 numaralı evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadının Yaşar Nezihe Hanım olamayacağını, belki hizmetçisi olabileceğini düşünür. Yanılmıştır. Kapıyı açan Yaşar Nezihe'dir. Bulmuştur ya artık, günlerce konuşurlar. Taha Beye güvenmiştir Yaşar Nezihe Hanım. İçini döker ona. Evrak-ı metrukesini(2) sunar...




Taha Toros ve Yaşar Nezihe

Silivrikapı'da bir adı da Hünkâr İmamı Sokak olan Hünkârbeğendi sokakta bir viranede doğar Yaşar Nezihe (17 Ocak 1880), Babası belediye kantarcısı Sarhoş Kadri efendidir, annesi ise Kaya Hanım. Tatar asıllı eşinin adını beğenmeyen Kadri Efendi ona Eda ismini lâyık görmüştür. Zavallı Kaya/Eda; beş kız doğurduktan sonra 1886 yılında 25 yaşında rahmetli olacaktır. Beş kızdan yalnızca üç numara yani Yaşar Nezihe yaşayacaktır, ama ne yaşayacaktır...




Viranede Yaşar Nezihe ve babasından başka iki kişi daha vardır. Kötürüm ve zalim bir amca ile titiz ve geçimsiz bir teyze. Gençlik çağında yaşadığı bir aşka ömür boyu sadık kalmış olan bu teyze, aşkını ve başka ünlü aşkları anlatmış geceler boyu küçük Yaşar Nezihe'ye. Hem de şiirleriyle, şarkılarıyla...

Okul çağı gelir. Babası okumasına karşıdır. Kendi başına okula giden Yaşar Nezihe.
Der ki Hoca Hanıma:

-Ben öksüzüm Hoca Efendi beni de okutun.

Sınıf arkadaşları ona "kendi gelen" adını lâyık görürler. Durumu öğrenen babası onu döver ve evden kovar. Bir komşuya sığınır Yaşar Nezihe. Müthiş bir okuma hırsı vardır, ama beş parası yoktur. Dere kenarlarından Papatya, Ebegümeci Tohumu toplayıp aktarlara satar, kazancının 40 parasını hoca hanıma, 40 parasını da kalfaya verir. Bir yıl kadar sürer bu. Gördüğü bütün tahsil budur.

Komşu kızlardan dikiş nakış öğrenen Yaşar Nezihe, kazandığı parayı taş baskısı aşk kitaplarına yatırır. Aşk kitapları okuya okuya bir genç kız olur.

Yıl 1896. Babası sokaktan geçen birini, Hilmi Çavuş'u gösterir Yaşar Nezihe'ye.

-Seni ona vereceğim, der. Her gün karakolun önünden geçer Yaşar Nezihe. Birkaç kez göz göze gelir Hilmi ile. Bakışarak, gözleriyle sevişirler. Bir gün de bohçacı kadın bir mektup getirir Hilmi'den. "Gonca dehanım, muhabbetli sultanım" diye başlayan bir mektup. Daha sonraları alacağı yüzlerce mektubun yanında bu ilk mektubun yeri bir başka olacaktır. Ne var ki Hilmi'sine kavuşamayacaktır Yaşar Nezihe.

İlk şiiri 1895 yılında Malûmat Gazetesi'nde yayımlanır. Mazlume ya da Mahmure adıyla. Daha sonra Terakki, Hanımlara Mahsus Gazete, Sabah, Menekşe, Kadın Yolu, Kadınlar Dünyası, Aydınlık gibi gazete ve dergilerde yıllarca yazacaktır. Aydınlık'ta oğlu Vedat da yazacaktır bir zaman.

Babasını arzusu ile evlendiği ilk kocası Atıf Zahir, tam 27 yaş büyüktü Yaşar Nezihe'den. Nikâhtan sonra gelip onların viraneye yerleşmişti. İçgüveysi olmuştu. Bir yıl sonra, çocuğu olmuyor diye boşadı onu, daha önce üç kez evlenmiş ama baba olamamış Evkaf kâtibi Atıf Zahir.
İkinci kocası bir mühendisti, Mehmet Fevzi bey. Altı yıllık evliliklerinde altı ay kadar ancak beraber oldular. Bu arada üç çocukları oldu ve bir gün mühendis bey de Yaşar Nezihe'yi terk etti gitti. Yıl 1910 idi. Suat ve Sedat gıdasızlıktan öldüler. Yaşar Nezihe, 1915 yılında bir haber aldı mühendis beyden.

"Ağır hasta imiş, beni evine çağırıyordu. Hiç titremeden gittim. Karyolasında son dakikalarını yaşıyordu. Benim elimden bir yudum su istedi. Arzusunu hemen yerine getirdim. Suyu içtikten sonra yaşlı gözlerle;

- Beni affet Nezihe, dedi. Beynimde, beş yıllık sürünmenin, onun yüzünden fidan gibi iki çocuğumu kaybetmenin tartışmasını yaptım. Çektiğim acılarla nasırlaşmış kalbimin son cevabını verdim:
-Affedemem... Üç saniye sonra gözlerini kapadı. Avucumun içindeki eli buz gibi soğudu, ölmüştü"



Üçüncü evliliği ancak elli gün sürmüştü. Üçüncü kocası hikâyeci, gazeteci ve tahrirat kâtibi Yusuf Niyazi Beydi. Sanki şeytan tüyü vardır çapkın Yusuf Niyazi'de, belki on kez evlenmiştir. Aslında tanışmaları eskidir, hatta iki yıl da nişanlı kalmışlardır on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında; ama babasının gözü bu efendiyi tutmamış ve vermemiştir Yaşar Nezihe'yi ona. Nasipmiş ki iki yıl nişanlı kalıp ayrıldıktan yıllar sonra evlenirler (10 Temmuz 1912)

Alır Cide'ye götürür Yaşar Nezihe'yi. İki karısı vardır orada, onları da getirir eve. Dayanamaz Yaşar Nezihe bu ayıba. İstanbul’a döner ve boşanmak için mahkemeye başvurur ve boşanır. Çok direnir amma boşanmamak için Yusuf Niyazi. Boşansalar da mektuplaşırlar, nişanlılıklarında mektuplaştıkları gibi. Bir sepet dolusu mektup kalmıştır Yusuf Niyazi'den ona kala kala...

Yeniden evlenebilmek için ne diller döker o mektuplarda Yusuf Niyazi bir bilseniz. Anlaşılan Yaşar Nezihe'nin inceliğini hiçbir kadında bulamamıştır.

Acılara, yoksulluğa, açlığa, iğnesiyle ve şiirleriyle dayanır. Komşularının cephedeki erkeklerine mektuplar yazarak da üç beş kuruş kazanır. İki kez intihara kalkışır. Oğlu Vedat'ı okutur.

1912 yılında koleradan ölen babasından 1924 yılında 50 kuruş aylık bağlanır Yaşar Nezihe'ye. Bu gecikmiş ve komik aylığı gazetelere yolladığı protesto mektuplarıyla kınar. Mürettipler Grevi'ni anlatan şiiri ve bu grev sırasında yaptığı bir konuşma yüzünden soruşturma da geçirir. Allahtan Nezihe Muhittin Hanımın ilgisi sayesinde kurtarır kanundan paçayı. Soyadı kanunu çıkınca da BÜKÜLMEZ soyadını alır. Gerçekten de yenilmez yıkılmaz bükülmez ve tam doksan bir yıl yaşar. 5 Kasım 1971'de göçer dünyadan.

(Evrensel Kültür'de Yaşar Nezihe'nin 1 Mayıs şiirleri ile ilgili bir yazı olduğunu duymuştum, arıyordum. Bir arkadaşın kitaplığındaki 5 Evrensel Kültür'den biri aradığım Mayıs 98 değil miymiş. Bir sevindim. Güngör Gençay'ın yazısına göre 1 Mayıs ile ilgili iki şiirinden birini 1923, diğerini 1924'de yazmış Y. Nezihe.
Nisan 2002'de yayınlanmaya başlayan Özgür Düşün adlı derginin ilk sayısının 18. sayfasında da vardı bu şiir. İmzasız yazıda, bu şiirin Aydınlık dergisinin 1923 yılı Haziran sayısında yayınlandığına ve 1 Mayıs ile ilgili ilk Türkçe şiir olduğuna dair bir not da vardı ayrıca.
Evrensel Kültür'deki yazıya göre 1 Mayıs 1925 günü yayınladıkları beyanname nedeniyle Aydınlık Orak-Çekiç ve Yoldaş dergilerinden 38 kişi tutuklanmış ve Ankara'ya götürülüp orada yargılanmışlardır. Cumhuriyet'in konu ile ilgili haberinde Yaşar Nezihe'nin fotoğrafı da varmış. Yaşar Nezihe'nin Ankara'ya götürülüp götürülmediğini öğrenememiş Güngör Gençay ama Ankara’daki sorgularda sık sık geçmiş adı. Sorgu notlarına göre, Şefik Hüsnü'nün Yaşar Nezihe'yi öven bir yazısı yayınlanmış o günlerde.)


Eserleri:
Bir Demet Menekşem (Marifet Matbaası 1913 veya 1915)
Feryatlarım (Vatan Matbaası 1924) Çok sayıda şiir ve yazısı ise gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır.


***

İlk 1 Mayıs Şiiri

1 MAYIS

Ey işçi…
bugün hür yaşamak hakkı seninken

patronlar o hakkı senin almışlar elinden.

sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?

rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.

zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.

sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.



Ey işçi…
mayıs birde bu birleşme gününde
bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde…

baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.

patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
ta’zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin.

dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.

herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say…

birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü.
ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.

sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
sen olmasan etmezdi teali medeniyet.

boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat.

***

Bestelenmiş Şiiri

Mecnun isen ey dil sana Leylâ, mı bulunmaz

Mecnun isen ey dil sana Leylâ, mı bulunmaz
Bu goncaya bir bülbül-ü şeydâ mı bulunmaz

Sun şerbet-i lâl-i lebin ağyara vefasız,
Saki mi bulunmaz bana, sahbâ mı bulumaz

Arz etimiyorum âleme âlâmı derunum,
Yoksa bana bir mahremi sevda mı bulunmaz

Bir sen misin âlemde tabîb, illet-i aşka,
Teşhisi dile başka etibba mı bulunmaz

Al aşkını, ver gönlümü Allah için olsun
Dil vermek için dilberi rânâ mı bulunmaz

Me’ud edecek kimse seni yoksa Nezihe
Meşgul edecek bir sürü huyla mı bulunmaz


[YOUTUBE]uNw85H8sEvE[/YOUTUBE]​

Alıntı
 

Hayganuş Mark

1885 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Van'lı Markar annesi İstanbullu Yebrakse Topuzyandı. Soyadı kanununun çıkmasıyla birlikte Markar'ın kısaltılmışı olan Mark soyadını alır.

Feminizmin ilk özgürleştirici ışıklarını yakan kişi olarak annesini gösteren Mark, annesi Yebrakse sayesinde okula gider.

Esayan Ermeni Lisesi'nin son sınıfındayken Ermeni dilbilimci Hagop Kurken'in dikkatini çeker ve beş yıl boyunca kendisinden Ermenice dersleri alır.

Yedikule Ermeni Hastanesi Yetimhanesi'nde dört yıl boyunca yardımcı öğretmenlik yapar.

Ermenice harflerle Türkçe basılan Manzume-i Efkar dergisinde ilk yazısı yayımlanır. Bu yazısı üzerine dönemin dergi ve gazetelerinden olan, Pürag, Hanrakidag, Püzantion ve Panaser'den yazı teklifleri alır.

Hayganuş Mark, Masis dergisinin düzenlediği şiir yarışmasında ikinciliğe layık görüldüğünde henüz 20 yaşında bile değildir.

Dzağig (Çiçek): Haftalık kadın dergisi

1905 yılında ilk yayıncılık denemesini gerçekleştirir ve Dzağig (Çiçek) adlı haftalık kadın dergisini kurar. Fransa'daki feminist akımlardan haberdardır ve bu derginin, sadece kadınlarla ve kadınlar için çıkmasını ister. O devirde bu gibi işlerde çalışan kadınların azlığından dergide erkekler de çalışır. Ama hepsi kadın isimleriyle imzalar yazılarını.

Bu arada Hayganuş Mark Manzume-i Efkar dergisinin yayın yönetmeni Vahan Toşigyanla evlenmiş, yetimhanedeki işini bırakmıştır.

Dergi iki yıl boyunca aralıksız yayım hayatını sürdürür. Ancak Mark'ın eşiyle İzmir'e gitmeye karar vermesi üzerine dergi kapanır. İzmir'de çıkartılan Arşaluys (Şafak) ve Arevelk (Doğu) dergilerinde kadın sayfaları hazırlayarak Dzağig dergisinin misyonunu sürdürür.

Mark ve kocası 1909 yılında İstanbul'a döner. Bu arada Milletperver Ermeni Kadınlar Birliği kurulmuştur. Mark bu Birliğin Edebiyat Komisyonu'nun başkanı olur ve taşrada Ermeni okulları açıp kız öğrencilerin okumasını sağlamak için kolları sıvar.

Bu çabalar sonucu Anadolu'daki Ermeni okullarının sayısı 32'ye yükselir.

Hay Gin (Ermeni Kadını): İkinci dergi

1919 yılında Hayganuş Mark, 15 günde bir yayımlanan Ermeni Kadını (Hay Gin) adlı dergiyi çıkartamaya başlar. Bu kez farklılık, sadece kadınların değil iki cinsin birarada olmasını istemesindedir. Mark, artık kadın ve erkeği birbirinden ayrı düşünmüyordur.

13 yıl boyunca çıkardığı bu dergide Mark bağımsızlıktan hiç vazgeçmez ve "Ermeni Kadını dergisi bir bayrak altında yaşayacaksa bu sadece kadınlık bayrağı olabilir," der.

1923 yılında İstanbul milletvekili Muhittin Üstündağ Türk Kadınlar Birliği'nde bir seminerde, kadınların asker olamadıklarından ötürü iki cinsin eşitliğinden bahsedilemeyeceğini söyler.

Üstündağ'ın sözlerine kimseden bir yanıt gelmezken, Mark Hilal-ı Ahmer gazetesinde çok sert bir cevap verir Üstündağ'a. 'Doğum sırasında hayatını kaybeden anneler askerde hayatını kaybeden erkeklerden daha fazladır, ayrıca pek çok kadın da savaş alanlarında hemşirelik yaparak gerçekten askerlik yapmıştır.'

Patrikhane'ye dayak başvurusu

Bir gün yaşlı bir kadın elinden tuttuğu bir çocukla, kızını döven damadının ayrılması için Hayganuş Mark'ın kapısını çalar. Mark, hastane raporunu Patrikhane'ye iletir ve kadın kocasından ayrılır. Bu olay cemaatte duyulunca Ermeni Kadını dergisine başvurular yağmaya başlar.

Ve 1932'de Ermeni Kadını adlı dergi devlet tarafından kapatılır. Kapatma nedeninin ne olduğu ise kaynaklarda görülmez.

Feminizm

Mark kadınların özgürleşme adına gittiçe erkekleşmelerine karşı çıkar. Kadınların çalışıp ekonomik özgürlüklerini elde etmeleri gerektiğini söyler. Bunu yaparken kaba, yok etmeye hazır olmaya gerek yoktur. Çünkü sevgi aklın içindedir Mark'a göre.

Eğitim sisteminin erkek bakış açısıyla hazırlandığına dikkat çeker ve müfredat hazırlama aşamasında kadınların da yer almasının şart olduğunu söyler.

Hayganuş Mark kadının ve erkeğin farklı ve eşit olduğunu söyler. Kadınlar kendi farklılıklarını kendileri için ve insanlık için sahip çıkmalıdır.

Ermeni Kadını'da yayımladığı yazılarından birinde Mark;

Gurur Duy!

Yalan Söyleme!

Dilenme!

Çalış!

Dedikodu yapma!

Köleleşme!

Cesur ol, iyi ol!

Özenme!

Konuş!

Kadın ol!

İdealin olsun!

Uyuma!

Kendine saygı duy!

Yukarı bak!

Çirkinleşme!

diyerek sesleniyordu kadınlara

"Yaz ve mutlu ol!"

Mark erkek kadın arasındaki güç ilişkilerini sorguladı ve varolan yapının değişmesi için büyük çaba gösteren Hayganuş Mark, 1966'da Yedikule Ermeni Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ölmeden önce yanında bulunan arkadaşına şunları söyledi: "Yaz! Vatanın, ulusun ve insanlık için hep yaz ve onlarla mutlu ol!"
 
Neden intihar etmis acaba Dicle hanim ne acisi varmis onu da yazaydin keske merak ettim
 
Neden intihar etmis acaba Dicle hanim ne acisi varmis onu da yazaydin keske merak ettim

Dicle Hanımı tanımıyorum ancak ölümünü duyduktan sonra ekşi sözlüğe girip bakmıştım insanlar bu güzel insan için ne diyor diye.. Ondan ders alanlar hayranlıkla bahsediyordu ondan.. Hem sıradan bir hayranlıktan öte.. Öğrencilerine sürekli hak hukuku salık veren, mevcut durumdaki haksızlıkları sürekli eleştiren, bunu yaparken de genelde sınıfı kahkahalara boğan biriymiş.. Herkesi önemser ve hayata karşı bu duruşunu sadece dillendirmez aynı zamanda aktivist olarakta yer alırmış hayatın merkezinde.. İntihar mektubunda söylediği "Çok acı var, dayanamıyorum" sözünden yola çıkarak bütün dünyanın acılarını sahiplendiğini ve bunun ona ağır geldiğini düşünüyorum ancak tanımadığım bir insan hakkında ne söylersem ahkam kesmiş gibi olacağım... Elimden böyle güzel insanların çoğalmasını dilemekten başka bir şey gelmez maalesef.. Nurlar içinde yatsın...
 
Geri