Kadınlar

🕒 Konu sahibi 4 saat önce aktifti

Harriet Tubman, (doğum adı: Araminta "Minty" Ross; d. Mart 1822, Maryland, Amerika Birleşik Devletleri – ö. 10 Mart 1913, Auburn, New York, Amerika Birleşik Devletleri) Siyahi Amerikalı kölelik karşıtı eylemci, Süfrajet, Sivil haklar eylemcisi ve Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon aleyhine çalışıp Birlik lehine casusluk yapmış hemşire.

Köle olarak doğan Tubman, 1849 senesinde kölelikten kaçarak Pensilvanya, Philadelphia'ya gitmiştir. Daha sonra Maryland'e tekrar dönerek ailesini de kölelikten kurtarmıştır. "Yeraltı Demiryolu" (Underground Railroad) adını verdiği gizli yollar ve güvenli evleri tesis etmiş ve kölelik karşıtı ağı kurarak eylemlerine devam etmiştir. On üç sefer ile toplamda yetmiş köleyi ve aileyi kölelikten kurtarmıştır. Kölelik karşıtı liderlerden John Brown'a da yardım etmiş ve Harpers Ferry'ye yapacağı baskın için adam toplamasını sağlamıştır. Amerikan İç Savaşı sonrasında kadın hakları konusunda eylemlere ağırlık vermiştir. Kadınlara oy hakkı verilmesini savunan ve Süfrajet Hareketi'nin önde gelen isimlerinden olan Harriet Tubman 1913'te öldükten sonra Amerikan toplumu için cesaret ve özgürlüğün sembol isimlerinden biri olmuştur. 20 Nisan 2016'da Amerika Birleşik Devletleri Hazine Bakanlığı, $20'lık banknotlara Başkan Andrew Jackson'ınki yerine Harriet Tubman'ın portresinin konacağını açıklamıştır.


Tubman ve ailesi, 1887. Tubman (sol uçta)

Harriet Tubman, Araminta "Minty" Ross adıyla Harriet Green ve Ben Ross adlı kölelerin çocuğu olarak 1822 senesinde Maryland'de doğdu. Tam doğum yeri ve günü gününe doğum tarihi bilinmemektedir. Bazı kayıtlara ve ödeme bilgilerine dayanarak 1822 tespiti yapılsa da Jean Humez gibi farklı isimler 1815 ile 1825 arasında farklı yılları da doğum tarihi olarak göstermektedir. Anne tarafından atalarının ABD'ye Afrika'dan gemilerle getirilen kölelerden olduğu ve günümüzde Gana sınırları içinde yaşayan Ashanti nesebinden geldiği kendisine ailesinde öğretilmiştir, fakat buna dair bir kanıt bulunamamıştır. Annesi Harriet, Mary Pattison Brodess'ın aşçılık yapan kölesi ve babası Ben ise Brodess'in ikinci eşi Anthony Thompson'ın marangozlukla uğraşan köleleriydi. 1808'de evlenen çiftin Linah, Mariah Ritty, Soph, Robert, Minty (Harriet), Ben, Rachel, Henry, ve Moses adlarında dokuz çocuğu oldu.

Beş-altı yaşlarına geldiğinde sahibesi Brodess onu "Miss. Susan" adlı birine, çocuklarına dadılık yapması için kiralamıştır. Çocukların uyanıp ağladığı zaman kırbaçlandığı ve hatrında kalan bir günde kahvaltı saatinden evvel beş kere kırbaçlandığını anlatmıştır. O gün kazınan yaraları ömür boyu taşıdığını ifade etmiştir. Yaşadığı eziyetlere direnmek için kaçmış ve beş gün boyunca dışarıda saklanmıştır. Büyüdükçe farklı görevler için kiralanan Araminta, tarlada veya ormanda çalışmak, çeşitli yükleri taşımak, öküzlerle ilgilenmek gibi daha ağır işlere verilmiştir. Bu dönemde yediği bir dayakta kafasına dirhemle vurulması ömür boyu çekeceği baş ağrılarına, sanrılara, epilepsi nöbetlerine neden olmuştur.

Okuma yazma bilmeden yetişen Araminta, annesinin anlattığı İncil kıssalarıyla büyüdü ve bu onun ileriki yaşlarda dini inancını şekillendiren temel etkenlerden biri oldu. Yeni Ahit'teki kölelerin itaatkar olması içeriğini eleştirdi ve Eski Ahit'teki kurtuluş kıssalarına önem verdi. Dindar biri olan Tubman Epilepsi hastalığı sebebiyle gördüğü sanrıları Yaratıcı'nın bir ilhamı ve yol göstericiliği olarak değerlendirdi.

1840 senesinde gerçekte 55 yaşına gelmiş babası, 45 yaşını geçtiği gerekçesiyle kölelikten azat edilse de Thompson ailesinin yanında tekrar köle olarak girerek çalışmaya devam eder. Tubman, azat edilmek için 45 yaşı geçme gerekçesinin annesi için ve annesinin 45 yaşından sonra doğurduğu çocukları için de uygulanması gerektiğini bir avukat tutarak ortaya çıkartır fakat Pattison ve Brodess aileleri bu gerekçeye aldırmaz. Bu yasa tanımaz tutum, Tubman'a yasal yollardan mücadele etmenin sonuç vermeyeceğini gösterir.

1844'te John Tubman adında özgür bir Siyahi Amerikalı ile evlenir. Evliliği sonrasında Araminta adını bırakarak annesinin adı olan Harriet adını kullanmaya başlar. Mevcut kurallar çerçevesinde özgür bir baba ve köle bir anneden doğan çocuğun da köle olacağını kavrayan Harriet Tubman'ın bu dönemde çocuk sahibi olmaz.

Kölelikten Kaçışı



Cambridge Democrat gazetesindeki ilanda, kaçak köleler "Minty" (Harriet Tubman) ve erkek kardeşleri Henry ve Ben'i yakalayana $300 bedelinde (2016'daki tedavüle göre $9.000'a muadil) ödül vadediliyor.​


1849'da tekrar hastalanan Tubman'ın değerinin düştüğünü gören sahibi Edward Brodess onu satmaya çalışır ancak alıcı bulamaz. Kendisini satıp akrabalarını köle olarak tutmaya devam etmek isteyen sahibini doğru yola döndürmesi için dua ettiğini belirten Tubman şunları söylemiştir: "1 Mart'a kadar beni satmank için insanlara gösteren sahibim için dua ettim. Satışın gerçekleştiğini duyunca 1 Mart'tan itibaren duamın içeriğini değiştirerek "Rabbim, eğer bu adamın kalbini değiştirmeyeceksen bari canını al da önümdeki engelleri kaldır!" diye yalvardım." Bir hafta sonra Brodess öldü ve Tubman önceki duygusallığından dolayı pişman oldu. Sahibinin ölümü sonrası dul kalan eşi Eliza'nın ailenin mallarını ve kölelerini satmaya başladı. Eşinin aksi yönde telkinlerine rağmen satılarak kaderin getireceklerini beklemektense kaçmaya karar verdi: "Hakkım olabilecek iki şey vardı, özgürlük veya ölüm; biri olmazsa diğerine sahip olacaktım."

Tubman ve iki erkek kardeşi Ben ve Henry, 17 Eylül 1849 tarihinde kaçtılar. Bu dönemde kardeşleri ve Tubman Dr. Anthony Thompson adındaki toprak sahibine kiraya verilmişti ve böylece sahibesinin kaçması sonrası yokluğunun fark edilmesi ihtimalini azaltmıştı. Sahibesi iki hafta sonra Cambridge Democrat gazetesine ilan vererek kaçak köleleri "Minty" (Harriet Tubman) ve erkek kardeşleri Henry ve Ben'i yakalayana, her biri için $100'er, toplamda $300 bedelinde (2016'daki tedavüle göre $9.000'a muadil) ödül vadetmiştir. Ben'in baba olacağı düşüncesi üzerine geri dönmeye karar veren erkek kardeşler Tubman'ı da dönmeye ikna etmiştir. Fakat daha sonra erkek kardeşleri olmadan tek başına tekrar kaçmıştır. Yaklaşık 145 kilometre süren kaçış güzergahında geceleri ilerlemiş ve yaya olarak 26 gün yolculuğuna devam etmiştir. Bu süreçte kaçkın köleleri yakalayarak para kazanmaya çalışan köle avcılarından uzak durmaya çalışmıştır. Nihayetinde Pensilvanya'ya vardığı anı şöyle anlatır:

"Hattı geçtiğimi farkettiğim zaman ben ben miyim diye anlamak için ellerime baktım. Her noktasında haleler vardı. Güneş, ağaçların arasında ve ovaların üzerinde altın gibi parlıyordu ve ben kendimi cennette hissediyordum."

—Bradford (1971), s. 19'dan atıfla

"Musa" (Moses) Lakabı


"Yeraltı Demiryolu" (Underground Railroad) adı verilen gizli güzergahları gösterir harita.
1850'de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nin kabul ettiği "Kaçkın Köle Yasası" gereğince kaçkın kölelerin çok ağır cezalara arptırılmasına imkan verildi. Köleliğin kaldırıldığı devletlerde dahi uygulanacak bu yasa sonrasında hem kaçkınların karşı karşıya oldukları riskler arttı hem de yeni gelen göç dalgası ile siyahi nüfus ile örneğin İrlanda göçmenleri arasında etnik gerilimler artmaya başladı. Bu dönemde akrabalarını özgürlüğüne kavuşturmaya çalışan Tubman, bunun için Maryland'e ve Atlantik kıyılarındaki en büyük bağımsız şehir Baltimore'a gidip gelmiştir. On bir yıla yakın süre boyunca toplamda on üç kere yaptığı bu seferler neticesinde içinde kardeşleri Henry, Ben ve Robert'ın, eşlerinin ve çocuklarının da olduğu yetmiş köleyi özgürlüğüne kavuşturmuştur.

Maryland'e yaptığı bu özgürleştirme seferlerini, böylece aile üyelerini ve pek çok köleyi özgürlüğüne kavuşturmasını Tevrat'taki Yahudilerin Mısır'dan kurtuluşuna benzeten William Lloyd Garrison, Harriet Tubman'a Musa (Moses) lakabını yakıştırmıştır. Gelecekte hakkında yazılacak pek çok biyografide de benimsenen bu lakap, Halkını esaretten kurtaran Tubman gibi yakıştırmalara neden olacaktır. Köleliğin kaldırılması için mücadele vermiş reformculardan yazar Frederick Douglass bu dönemde Tubman ile birlikte hareket etmekteydi. 1868'de hazırlanan ilk biyografisi için Tubman'a gönderdiği yazıda bu seferleri için "geceleyin gök ve suskun yıldızlar senin kahramanlığına ve özgürlüğe bağlılığına şahitlik etmiştir." demiştir.

Amerikan İç Savaşı

1861'de Amerikan İç Savaşı patlak verince, Amerika Konfedere Devletleri'ne karşı Birlik yanında saf tutmayı köleliğin kaldırılması için bir fırsat olarak görmüşütr. Bu amaçla Birlik çalışmalarına destek vermiş, köleliğin kaldırılması için destek veren General David Hunter ile görüşerek Benjamin Butler'ın zorla çalıştırdığı ve kuzeylilerin zorla el koyduğu veya kaçırdığı mal olarak değerlendirdiği kaçkın köleleri (contrabands) Port Royal'de özgürlüğüne kavuşmuştur. Port Royal'de hemşire olarak orduya hizmet etti ve yerel bitkileri kullanarak özellikle dizanteri'den muzdarip askerlere ilaç sağladı. Güney Caɾolina’da 750 kölenin kurtarılmasına ve Güney güçleɾinin askeɾi üsleɾine hasaɾ veɾilmesini sağlayan Combahee Nehri Baskını'nı yönetti. Dönemin gazeteleri Tubman'ın çabalarını vatanperver, dirayetli, enerjik ve yetenekli olarak manşetlere taşıdı. Tubnam bu baskın gününü şöyle anlatacaktı: " Hayatımda hiç böyle biɾ manzara görmedim. Güldük, güldük ve güldük… İşte orada, kafasının üzerinde biɾ kovayla biɾ kadın geliyordu; içindeki pirinç kavrulmuş gibiydi, yangından son anda kurtarmıştı... Arkasından ona dayanan bir de genç. Biɾ kadın, biɾi beyaz, diğeɾi siyah olan iki domuz getirdi. İkisini de aldık ve beyaz olana General P. G. T. Beauregard'ın, siyaha da Güneylilerin Federasyon Başkanı Jeff Davis'in isimlerini verdik. Bazen kucaklarında oynaşan ikiz bebeklerle kadınlar geliyordu. Herhalde hayatımda hiç bu kadar çok ikiz görmemişimdir; omuzlarında çantalar, kafalarında sepetler, arkalarında veletler, yüklenmişlerdi...


1911 senesine gelindiğinde Tubnam'ın vücudu çok zayıf ve çelimsiz hale gelmişti, bu sebeple evde bakılma ihtiyacı doğdu. Dönemin New york gazeteleri durumu için "hasta ve beş parasız" ifadeleri ile haber servis ediyordu. 10 Mart 1913 tarihinde zatürreden öldü.

Amerikan doları

Ön yüzünde Andrew Jackson bulunan $20​

Women on 20s adı verilen 20 dolarlık banknotun üzerine bir kadın portresinin konulması kampanyasının sonucunda, 20 Nisan 2016 tarihinde Amerikan Hazine Bakanı Jack Lew'in açıkladığına göre, 20 dolarlık banknot üzerindeki Amerikan Başkanı Andrew Jackson resmi yerine Harriet Tubman'ın resminin konulacağını açıklamıştır. Süfrajet hareketinin ve kadın haklarının diğer önemli isimleri olan Lucretia Mott, Sojourner Truth, Susan B. Anthony, Elizabeth Cady Stanton ve Alice Paulise'un resimlerinin ise 10 dolarlık banknotunun arka yüzüne konulması kararlaştırılmıştır.Böylece Harriet Tubman, portresi ABD Doları üzerinde bulunan ilk ABD Başkanı George Washington'ın eşi Martha Washington'dan sonra bir diğer kadın ve ilk Siyahi Amerikalı olacaktır.
 


Kadınsız devrim giyotine benzer: Olympe De Gouges

“Adam, sen, adil olabilir misin? Sana bu soruyu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı ondan alamazsın. Söyle bana, benim cinsimi baskı altına alan, kendinden menkul iktidarı kim verdi sana? Gücün mü? Yeteneklerin mi?”

Zalimlere, ataerkil topluluklara, dinlere göre her şeyi kontrol altında tutmanın tek bir yolu vardı; kadını kontrolde tutmak. İşte bu yüzden işe kadınla başladılar. Önce dilini, sonra rengini yasakladılar, ardından kadının sihirli gücü olan aşkını…

Kadın 5 bin yılı aşkın bir süredir tahakküm altında ve işin en kötü yanıda bunun kendisi tarafından kabul edilmiş olması ve kader adı altında bu duruma boyun eğmesidir. Bu duruma tarih boyunca birçok kadın başkaldırmıştır. Kimi zaman işkenceyle susturulmaya kimi zamanda öldürülüp sindirilmeye çalışılan kadınlardan yalnızca birisidir Olympe De Gouges.

Olympe, 1748 – 1793 yılları arasında yaşamış Fransız kadın filozof ve yazardır. Fransa da küçük burjuva bir aileden geliyor. İnandığı herşeyin uğrunda sonuna kadar mücadele eden direnen tutkulu ve heyecanlı bir kişiliği vardı. Daha küçük yaşlarda sorgulamaya ailesinden başlıyor. Annesinin düşümeden, sorgulamadan ataerkil topluluğun gücüne sarılması onda kadınla ilgili düşüncelerin şekillenmesini sağladı. Olympe, dini evliliğe karşı idi; cinsel özgürlüğü savunuyordu.



Cinsiyetsiz aklın öncüsü Olypme, 1784’te kendi yazarlık kariyerine başladı. Kariyerinde siyasi yazılarıyla ünlendi. 1789 Fransız Devrimi’nin “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” ilkeleri, devrim sürecinde zengin ya da yoksul, kadın yada erkek herkesi kapsadığı dile getirilmiş. O dönemde Marie Antoniette, “Ekmekleri yoksa pasta yesinler” sözlerinin tarihe mâl olacağını düşünmüş müydü bilinmez. Fakat bu sözün bardağı taşıran son damla olduğu ve Büyük Fransız Devrimi’nde önemli rol oynayacak kadınları sokağa dökmüştür.

Binlerce pazarcı zanaatçı ve çamaşırcı kadın, Kraliçe’nin sözlerini “Ne zaman ekmeğimiz olacak?” haykırışlarıyla yanıtladılar. Sokaktaki insanların da katılımıyla Ulusal Meclisi bastılar. Kral, İnsan ve Yurttaş Haklar Bildirisi’ni kabul etmek zorunda kalır. Fakat devrimin şekillemesiyle evrensel olduğu iddia edilen hakların belli bir cinsle sınırlanmış olduğunu gözler önüne seriyor. Kadınlar adeta görmezden geliniyor, insan ve Yurttaş kategorisinde görülmüyordu. Fransız devrimine olan inancını kaybeden Olympe, 1791’de kadınlar için eşit politik hakları talep eden Cercle Social derneğine katıldı. Orada yapılan toplantıda söylediği “Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” sözü ünlenmesini sağlıyor. Birkaç gün sonra Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesini yayınlıyor.

Bu bildirgeden bir kesit:

“Yaratıcıyı hikmetinde tanı. Yakınlaşmayı ister göründüğün doğanın ihtişamı içinde şöyle bir yürü ve eğer cesaret edebilirsen, senin baskıcı egemenliğine kaynak oluşturabilecek bir örnek bul. Hayvanlara git, elementleri araştır, bitkileri incele, evet, doğanın işleyişine bak ve eğer sana bunun için gerekli araçları gösterirsem, kanıtlarımı kabul et. Eğer yapabilirsen, doğanın düzeni içinde cinsleri ara, araştır ve karar ver. Onları her yerde, herhangi bir ayrım olmadan birlikte görebilirsin; onlar her yerde uyumlu bir topluluk olarak bu ölümsüz şaheseri yaratmak için çalışıyor.“


Olympe aynı yıl Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne karşılık kendi Toplum Sözleşmesini kaleme aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savundu. Ona göre geleneksel evlilik, “güven ve sevginin mezarıdır. Bu nedenle, evli partnerlerin mülkü ortak olmalıdır.“


Fransız Devrimi’nin öncü gücü Jakobenler iktidara geldikten hemen sonra monarşi yanlılarını sindirmek için yirmi bini aşkın insanı katletmiştir. Tarihe ” Terör Hükümdarlığı ” olarak geçen bu dönemde devrimiyle tiranlığın yer değiştirdiğini söylemekten sakınmayan Olypme de payını alacaktı. Ülkesini ve halkını taparcasına sevmenin kurbanı Olypme yakalanarak giyotine mahkum edildi. Giyotine giderken şu sözleri dile getirir:

“…Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor…”

18’inci yüzyılda Kadın Özgürlük Mücadelesi, kadınların kendileri için var olma çabalarının öncüsüdür. Devrimi kadın mayasıyla büyütmeye, devrim içinde devrim yapmaya çalıştıkları için baskıcı güçler tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Şu an günümüzde bile onca kadın katline karşı, kadınlar dimdik ayakta şu sözler hep dillerde: “Susmadık, susmayacağız . Sonuna kadar direnişe devam!”
 
Marie Rose Balter


Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie’yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie’nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemi yaşar.

Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halisünasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastahanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie’nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaheneden çıkar.

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.

Yetkililer “Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız” dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadalesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastahanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi’nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s Child). Bir çok ödüle layik görülür.

Elli sekiz yaşındayken, ‘vay be’ dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesine yönetici olarak atanır ve gelin görün ki, göreve alınır.
Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim.”

Marie Rose Balter’in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: “En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile…”
Marie bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerlerden birisi.
 
Unutulmuş Bir Portre: Suat Derviş

0Gyz6o.jpg

Hafızanın karanlık bir köşesinde unutulmuş isimlerden sadece bir tanesi Suat Derviş. 1903 yılında İstanbul’da dünyaya gelen yazar ve gazeteci Suat Derviş, 69 senelik yaşamında birçok eser yazar ve birçok ilke imza atar.

Suat Derviş, Hatice Saadet adıyla varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası ünlü tıp profesörü İsmail Vehbi Derviş, annesi Abdülmecid’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım. Osmanlı’da Telefon İdaresi’nde çalışmaya başlayan ilk kadınlar arasında yer alan Hamiyet Hanım da kardeşi olur.

Eğitimi ilk olarak evde, Fransız bir mürebbiyenin gözetiminde başlar. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesine gider. Savaş zamanı eğitimini Bilgi Yurdu’nda devam ettirir. Konservatuar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya gider ve piyano dersleri almaya başlar. Ancak daha sonra Edebiyat Fakültesi’ne yazılır, felsefe derslerine yönelir. Ilk gazetecilik deneyimini burada yaşar. Uhistein gazetesinde Suzet Doli imzasıyla yazar. Babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olmadan ayrılır ve İstanbul’a döner.

Derviş’in ilk eseri olan Hezeyan şiiri, 1918’de Alemdar gazetesinde yayınlanır. İlk romanı olan Kara Kitap 1920 yılında basılır. Yazdığı eserlerin büyük bir bölümü tefrikalar halinde çeşitli gazetelerde yayınlanır. Latin alfabesi ile yazdığı ilk eser Emine (1931), en bilinen eseri ise Fosforlu Cevriye’dir (1944-45 yıllarında tefrika halinde yayınlanır). Bunların dışında yazdığı romanlar: Hiçbiri, Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Çılgın Gibi, Buhran Gecesi, Fatma’nın Günahı, Gönül Gibi, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır, İstanbul’un Bir Gecesi, Biz Üç Kardeşiz, Kendine Tapan Kadın, Zeynep İçin, Ankara Mahpusu ve Aksaray’dan Bir Perihan.

Suat Derviş, İleri, Alemdar, İkdam, Süs, Resimli Ay, Cumhuriyet, Son Posta, Yeni Ay, Tan, Haber, Son Telgraf, Gece Postası gazetelerinde çalışır. 1922’de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul’a gelen Refet Bele’yle ilk röportajı Alemdar gazetesi için kendisi kendisi yapar. Resimli Ay ve Tan gazetelerinin hayatında ayrı bir yeri vardır. Resimli Ay’da Suat Derviş ilk defa solcu basın dünyasına adım atar Derviş. 1936 yılından itibaren çalışmaya başladığı Tan gazetesinde ise kadın sorunlarına değinir ve dış siyaset olayları ile ilgili haberler yapar. Ancak burada çalıştığı sürede hayatını etkileyen en önemli gelişme Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezidir. Burada gördükleri onun zihin dünyasını önemli ölçüde etkiler. Bunun dışında, Son Posta gazetesinde çalışırken 1936 yılında Montrö Konferansı’nı izlemeye gider ve böylece yurtdışına giden ilk kadın gazeteci olur.



Suat Derviş dört kez evlenir (Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenli ve Reşat Fuat Baraner). Bu isimlerin yanı sıra hayatında etkili olan bir isim daha vardır ki, o da Nazım Hikmet’tir. İlk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında babasına hastaneye yardım etmeye gittiğinde tanışır Nazım Hikmet ile. Arkadaşlıkları tek taraflı bir aşka dönüşür. Her ne kadar Suat Derviş bu aşka karşılık vermese de, hayatının bütün dönüm noktalarında Nazım Hikmet her zaman yanında olur (Nazım Hikmet, Gölgesi isimli şiirini Suat Derviş için yazar).

***

Gölgesi

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını
Bir kere eğemediğim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim hiçliğine ruhunun
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde dolup çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor

Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben
O bana kendisini gülerek naklediyor
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı;
Birden onun yüzüne haykırmak ihtiyacı
Alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim!

Nazım Hikmet




***

Suat Derviş’in Reşat Fuat’la yaptığı evliliği hayatında büyük bir öneme sahiptir. Arkadaşı Neriman Hikmet ile çıkardığı Yeni Edebiyat Dergisi’nde tanışırlar ve 1940 yılında evlenirler. Bu evlilik Suat Derviş’teki sol görüşü iyice pekiştirir ve kendisi bir yandan Komünist Parti’nin Türkiye’deki yapılanması içinde çalışmaya başlar. Yeni Edebiyat’ta Baraner’in yazıları Suat Derviş ismi altında yayınlanır. Eşinin 1944 ve 1951’de yargılanması ve ikisinde de hapse mahkum edilmesi Suat Derviş’e zor zamanlar yaşatır. 1944’te Derviş’te eşiyle birlikte tutuklanır ve 8 ay hapis yatar. Ayrıca aynı yıl bir sorgu sırasında çocuğunu düşürür. Hapisten çıktıktan sonra kendisine karşı ‘şüpheli’ yaklaşım nedeniyle iş bulması da çok güç olur. Almanca, İngilizce ve İtalyaca çeviriler yapar. Editörlük yapar. Editörlük sırasında tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazar, hatta kimileri için kendisininmiş gibi tiyatro piyeslerini düzenler.

Hayatında önemli bir yere sahip olan dönem ise Fransa’da geçirdiği yıllardır. Reşat Fuat Baraner’in tutklanması ve kendisinin geçimini zor karşılaması nedeniyle ablası ile birlikte Paris’e gider. Burada sol kesimin entelektüel ortamına girme ve Europe dergisinde makale yazma şansı bulur. Maddi zorluklardan dolayı ablasıyla yerleştiği 10. Bölge’de kendisini yurtdışına tanıtacak kitapları kaleme alır. Ablasının desteği ile önceden yazdığı Çılgın Gibi eserini Fransızca’ya çevirir (Les Ombres du Yali/Yalının Gölgesi) ve Zeynep İçin romanını (Le Prisonnier d’Ankara/Ankara Mahpusu) ilk haline hiç bakmadan yeniden yazar. Eserleri büyük ilgi görür ve olumlu eleştiriler alır hatta kimi eleştirmenler kendisini Balzac ve Gorki gibi büyük isimlerle karşılaştırır. Bu eserler daha sonra Rusça ve Bulgarca’ya da çevrilmiştir. Ayrıca bu romanlar Türkçe’den Fransızca çevrilen ilk eserlerdir.

Reşat Fuat Baraner’in hapisten çıkmasının ardından 1961 yılında Türkiye’ye döner. Bu dönemde çocuk masalları yazar. Bunun yanı sıra, başkasının imzası ile çıkacak olan öykü ve tiyatro oyunları yazmaya devam eder. 1968 yılında eşini 1970 yılında ise ablasını kaybeder. İki kayıp Suat Derviş’i çok derinden etkiler. Kendisinin de şeker hastalığına bağlı olarak çok ciddi derecede görme bozukluğu sorunu vardı. Hayatının son yıllarında Devrimci Kadınlar Birliği’nin kurulmasına yardımcı olur. 1971’de birçok solcu genci evinde saklar ancak daha sonra bunun açığa çıkmasıyla tutuklanır. 1972 senesinde Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayatını kaybeder.
 
Kendini dünyanın en çirkin kadını ilan eden Mary Ann Bavenadmin

Mary Ann Webster olarak sekiz çocuklu bir ailenin bebeği olarak 1874 yılında Londra’da dünyaya geldiğinde her kız çocugu gibi normal bir fiziğe sahipti. Hayatına hemşirelik yaparak devam eden Mary , manavlık yapan Thomas Bevan ile evlendikten kısa bir süre sonra yüzünde ve vücudunda anormal değişimler farketmeye başladı, Akromegali adlı bir hastalıktan kaynaklanan bu değişimler dört çocuklu genç kadını herkesten daha farklı bir hale getirmeye başlamıştı.Fiziksel değişimin yanı sıra şiddetli başağrısı ve görme yeteneginin azalması gibi sorunlarla da uğraşan genç kadın eşini kaybettigi zaman kendine ve dört çocuguna bakabilmek için mücadeleye başladı.

1914 yılında eşinin ölümüyle dört çocukla dul kalan Mary, çirkin kadın yarışmasını kazandıktan sonra 1920 yılında Sam Gumpertztarafından Coney Island’s Dreamland SideShow’a dahil edildi. Mary Baven hayatının geri kalanında bu sirkte çalışmıştır ve çeşitli fuarlara katılmıştır. Yaşadıgı zamanda kendisine musallat olan hastalıgın getirdigi kötü görüntüyü çocuklarının ve kendisinin hayatını devam ettirmek için kullanmayı başarmış,öldügü 59 yaşına kadar çalışan Mary Ann Bevan o dönem insanlarının bu tür gösterilere meraklı olmasından dolayı maddi sıkıntı çekmemiştir.2000 li yılların başında İngiltere’de doğum günü kartlarına fotografı basılan Mary , Hollanda’lı bir hekimin istismar edildigi gerekçesi ile şikayet etmesi üzerine raflardan kaldırıldı.Akromegali‘nin diğer adı da konrolsüz büyüme hastalığıdır, hipofiz bezi aşırı büyüme hormonu salgılar ve ergenlik zamanında ortaya çıkarsa jigantizm denen devlik hastalıgı adını alır.Genellikle 30-60 yaş arası ortaya çıkar (Mary Ann Bevan’da 32 yaşında ortaya çıkmıştır) Önce yüz şeklinin bozulmasıyla kendini gösteren hastalık baş ağrısı, eklem ağrısı, yorgunluk, el ve ayak büyümesi ile belirtilerine devam eder.Büyüme hormonunun fazla salgılanması kalp ve solunum sistemini de etkilemeye başlar, ölüm riski normal insana göre 2 ile 4 kat arası artar.Bu hastalıga sebep olarak genellikle hipofiz bezindeki timörler gösterilebilir,timörün oluşturdugu baskı sonucu görme kaybı da oluşur.Belirtileri o kadar yavaştır ki hastalık oluştuktan ancak yıllar sonra teşhis edildigi görülmüştür. Ayaklarda büyüme, aşırı terleme, seste kalınlaşma,baş ağrısı, görmede azalma, eklem agrısı,kalp büyümesi, horlama, adet düzensizliği gibi belirtiler bu hastalık belirtilerindendir.Cerrahi müdahele ile timörün çıkarılması, ilaç ve hormon tedavisi akromegali hastalıgında kullanılan tedavi şekilleridir.

 

Lucy Parsons (Lucy Eldine Gonzales) (1853, Teksas - 7 Mart 1942), Meksikalı-Amerikalı siyahi sendikacı.

Lucy Parsons bir Siyahtı, Siyahlara karşı ayrımcılıkla savaştı. Kadındı, kadınlara karşı ayrımcılıkla savaştı. Emekçiydi, emekçileri ezen sömürü düzeniyle savaştı. Bugün geride bir tek fotoğrafı var. Bir de belleklere, belgelere bıraktıkları.

Lucy Eldine Gonzales 1871'de amcasına ait küçük çiftlikte kuzey Teksas'ta çiftlikleri dolaşan bir vergi tahsildarı olan Albert Parsons isimli bir beyazla tanıştı. O yıllarda Güney'de Jim Crow yasaları hüküm sürüyordu. Ayrı ırklardan insanların evlenmesi yasaktı.

Mücadele zamanı

1872'de Teksas'taydılar. Seçim zamanı Albert bölgedeki reşit Siyahlar'ı oy kütüklerine yazdırmak için uğraştı. Parsonslar bütün ırkçıların nefretini kazandılar. Siyahlar'ı oy vermeye çağıran Albert bacağından vuruldu, Lucy ölümle tehdit edildi. Zaten iki ayrı ırktan gelip evlenebilmeleri onların hedef seçilmesi için yeterli bir nedendi. Linç tehdidi hayatlarının bir parçasıydı. Güney'de evlenemeyen Albert ve Lucy, Chicago'ya taşınmaya karar verdiler. 1873'te Chicago'ya taşındılar.

Lucy, zengin kadınlara elbise dikip aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışırken, Albert Chicago Times'da dizgici olarak çalışmaya başlar.

1877'de ABD'de ilk büyük işçi eylemleri görüldü. Baltimore, Ohio demiryolu hattında çalışan demiryolu işçileri ücretlerin düşürülmesini protesto etmek amacıyla greve gittiler. Onların hareketi Chicago'da da karşılık buldu. İşçiler militanca mücadeleye giriştiler. Polisin grevi kırma girişimi şiddet olaylarına yol açtı. Albert Parsons yirmi beş bin işçiye karşı yaptığı konuşmayla kitleleri şiddetin yer almadığı bir mücadeleye çağırdı ve öfkeli işçileri, akılcı bir mücadele planından söz ederek yatıştırdı. Bu konuşma, onun işini kaybetmesine ve bütün işverenlerce kara listeye alınmasına neden oldu.

Yanına arkadaşı Lizzie Swank'ı alan Lucy bir butik açtı. Bu butikte Uluslararası Kadın Giyimi Emekçileri Sendikası (ILGWU) toplantıları da yapılıyordu. Lucy'nin aktif siyasi kariyeri böyle başladı.


1880'lerin başlarında, Lucy Parsons daha radikal hale geldi. Bir anarşist örgüt olan uluslararası çalışanlar örgütüne katıldı. Grup, hükümetin parçalanması gerektiğine ve kapitalizmin sona ermesi gerektiğine inanıyordu ve bu amacın şiddet de dahil olmak üzere gerekli her türlü yöntemle gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Güçlü konuşmalarıyla tanınan Parsons, 1886 Mayısında Chicago'da grev yaptı.Olay isyana dönüştü ve bu olay tarihte yerini Haymarket Olayı olarak aldı.. Kocası isyandaki bir bombalama olayından sorumlu tutuldu ve onu kurtarmak için elinden geleni yapmış olmasına rağmen 1887'de idam edildi..


1892'de Lucy Parsons, özgürlük diye bilinen, sistem karşıtı, kısa ömürlü bir gazete çıkarttı. Ve Dünya endüstri işçileri (İWW) kurucu üyesi olmaya devam etti.

Lucy Parsons 7 Mart 1942'de Chicago'daki evinde bir yangında öldu. O bir anarşist, bir reformcu ve sosyal adalet için mücadele eden biri olarak başkalarına ilham veren bir işçi eylemcisi olarak hatırlanır.
 

Ursula Kroeber Le Guin (d. 21 Ekim 1929- ö. 22 Ocak 2018) ABD'li yazar. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli yazarlarından kabul edilen Le Guin, bu alanlardaki eserlerinin yanı sıra şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatı alanlarında da yazar ve çevirmen olarak katkıda bulunmustur. İlk romanı 1966 yılında yayımlanan Le Guin'in eserlerinde ağırlıklı olarak Jung'un, taoizimin, varoluşçuluğun ve yunan mitolojisinin etkileri görülmektedir. Yazar, başta Hugo ve Nebula olmak üzere pek çok ödülün sahibidir.

Ursula Kroeber, ABD'nin Кaliforniya eyaletinde 1929 yılında dünyaya geldi. Antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) psikolog ve yazar bir annenin (Theodora Kroeber) kızıdır. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü'nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College'da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi ve yüksek lisansını 'Fransa ve İtalya'da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı' üzerine yaρtı. 1951'de tarihςi Charles A. Le Guin ile evlendi. Üç çocuk ve dört torun sahibi...

Bilimkurgu türünde yazmaya 1960'li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962'de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Кaranlığın Sol Eli" adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı Mülksüzler ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanı sıra şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır.


LeGuin, teknolojik gelişmeleɾin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alteɾnatif toplum biςimleɾinin soɾgulandığı bilimkuɾgu yaklaşımının en önemli temsilcileɾindendiɾ.

Eseɾleɾi aɾasında özellikle Yeɾdeniz Üçlemesi ya da sonɾadan eklenen döɾdüncü ve beşinci kitaρla Yeɾdeniz Beşlmesi çok ciddi hayɾan kitlesine ulaşmıştıɾ. Bu seɾinin 3. ɾomanı olan "En Uzak Sahil" (The Faɾthest Shoɾe) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitaρlaɾı iςin veɾilen ABD milli ödülü (National Book Awaɾd) kazamıştıɾ.1990 yılında yeniden Nebula ödülünü Tehanu ile kazanmıştıɾ.

Temel feminist teoɾeme oldukça hakim olan Le Guin yazılaɾında teoɾisini gizlice veɾeɾek eɾkek okuɾu ɾahatsız etmez ve teoɾiyi okuyucuya gizlice zeɾk edeɾ. Anaɾşist eğilimli ya da anaeɾkil toplumlaɾ yaɾatmaktan çekinmez. Zaten hayatı boyunca asice haɾeket etmiştiɾ. Кadınlaɾ, Rüyalaɾ, Ejdeɾhalaɾ adlı makale denemesinde, biɾ yazısında zamanında Playboy deɾgisinde bile yazdığını söylemektediɾ. Pek çok okuɾu iςin bilge biɾ kadın tiplemesi olan LeGuin Ged (Çevik Atmaca) kaɾakteɾi ile de pek çok okuɾun kişiliğine etki etmiştiɾ. Yüzükleɾin Efendisindeki bilge ve ilk yaɾatılan Gandalf'ın aksine (Gandalf Tolkien mitosunda ilk yaɾatılan ve kutsal olan maiaɾdandıɾ. Bkz. Güç Yüzükleɾine Daiɾ adlı Tolkien kitabı) LeGuin'in baş kahɾamanı Ged Gontlu biɾ keςi çobanı olaɾak başlayıp Roke adası büyücüleɾinin en büyükleɾinden olmuştuɾ. Yeɾaltı tanɾılaɾının başɾahibesi Tenaɾ ise sıɾadan biɾ kadın olmayı teɾcih edeɾek kendini bulmuştuɾ. LeGuin'in heɾ kahɾamanı, heɾ ɾomanı biɾ süɾeç, biɾ değişim anlatıɾ. Bilgeliği ve büyümeyi değişmekten koɾkmamakta buluɾ.


Le Guin'in kaɾakteɾleɾi basma kalıp kahɾamanlaɾdan uzaktıɾ. Genç mükemmel kadın ve eɾkekleɾ yaɾatmayan yazaɾın kahɾamalaɾı genellikle yaşlı adamlaɾ veya koca kaɾılaɾ, cılız, sakat veya tecavüze uğɾamış ve intikam peşinde koşamayacak kadaɾ çaɾesiz çocuklaɾdan oluşmaktadıɾ. Bu haliyle Le Guin ɾomanlaɾı çaɾesizliği, yaşama cesaɾetini vuɾgulayan mütevazi göɾünümlü gizli biɾ ɾomantizim baɾındıɾmaktadıɾ. Oldukça sık kölelikten bahsedeɾ. Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembolleɾinden aɾındıɾıɾ. Köleleɾi, biɾ kölenin yalın ve itiɾazsız, itaatkaɾ dünyasında heɾ hangi biɾ şeyi soɾgulama yeteneğinden yoksun insanlaɾdıɾ. İsyandan bahsedeɾ, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kuɾtaɾıcılaɾdan yoksunduɾ hikâyeleɾi. Кadınlık ve eɾkeklik, çocukluk ve eɾişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklaɾa vuɾgu yaρmaktadıɾ. Le Guin yalın ama şiddet dolu biɾ evɾeni yansıtıɾ. Şiddeti adlandıɾmaktan çekinmez. Özgüɾlük ve cesaɾet dolu biɾ dili vaɾdıɾ.

Amerikalı kadın yazar Ursula K. Le Guin 22 Ocak 2018'de ölmüştür.


Ursula K. Le Guin


Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir. / Ursula K. Le Guin


Şu üzülmesin, bu üzülmesin diye düşünüp onlar gibi bencil olamadığımız için bu haldeyiz işte. / Ursula K. Le Guin


İlk Bakışta değil , Son bakıştadır aşk. Yani ayrılırken sana nasıl bakıyorsa o kadar sevmiştir seni. / Ursula K. Le Guin


Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür. / Ursula K. Le Guin


Yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir. / Ursula K. Le Guin


Açıdan kaçarsanız coşku şansını da yitirirsiniz. Zevk alabilirsiniz, hatta zevkin türlü çeşidini alabilirsiniz, ama doyamazsınız. Eve dönmenin ne olduğunu bilemezsiniz. Doyum, zamanın bir işlevidir. Zevk arayışı döngüseldir, yinelenir, zamandışıdır. İzleyicinin, heyecan arayanın, rastgele cinsel ilişkide bulunanın çeşitlilik arayışı hep aynı yerde son bulur. Bir sonu vardır. Sona erer ve yeniden başlamak zorunda kalır. Bir yolculuk ve dönüş değildir, kapalı bir çevrimdir, kilitli bir odadır, bir hapishanedir. Kilitli odanın dışında zamanın manzarası vardır; şansın ve cesaretin yardımıyla ruh, bu manzara içinde sadakatin kırılgan, geçici, umulmayan yollarını ve kentlerini kurabilir: insanların mekan tutabileceği bir manzaradır bu. Bir eylem ancak geçmişin ve geleceğin manzarasında gerçekleştirildiği zaman insan eylemi olur. Geçmiş ve geleceğin sürekliliğini öneren, zamanı bir bütün haline getiren bağlılık, insan gücünün kokudur, onsuz yapılacak hiçbir şey iyi olamaz. Zamana karşı çalışmaktansa zamanla birlikte çalışmanın iyi yani, zamanın boşa harcanmamasıdır. / Ursula K. Le Guin


Bütün duvarlar gibi iki anlamlı iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığına bağlıydı. / Ursula K. Le Guin


Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı. Bizim adına / Ursula K. Le Guin


Duymak istiyorsan, sessiz ol. / Ursula K. Le Guin


Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz. / Ursula K. Le Guin



Yapıtları

Romanları
• Lavinia, 2008
• Powers, 2007
• Voices, 2006
• Gifts, 2004
• Earthsea 5: The Other Wind, 2001
• The Telling, 2000
• Always Coming Home, 1985
• Earthsea 4: Tehanu, 1990
• The Eye of the Heron, 1983
• The Beginning Place, 1980
• Malafrena, 1979
• Very Far Away from Anywhere Else, 1976
• The Word for World is Forest, 1976
• The Dispossessed, An Ambiguous Utopia, 1974
• Earthsea 3: The Farthest Shore, 1972
• The Lathe of Heaven, 1971
• Earthsea 2: The Tombs of Atuan, 1970
• The Left Hand of Darkness, 1969
• Earthsea 1: A Wizard of Earthsea, 1968
• City of Illusion, 1967
• Planet of Exile, 1966
• Rocannon’s World, 1966

Öykü kitapları
• Changing Planes, 2003
• The Birthday of the World, 2002
• Tales from Earthsea, 2001
• Unlocking the Air, 1996
• Four Ways to Forgiveness, 1995
• A Fisherman of the Inland Sea, 1994
• Searoad, 1991
• Buffalo Gals, and Other Animal Presences, 1987
• The Compass Rose, 1982
• Orsinian Tales, 1976
• The Wind’s Twelve Quarters, 1975

Makaleler
• The Wave in the Mind, 2004
• Steering the Craft, 1998
• Dancing at the Edge of the World, 1992
• The Language of the Night, 1989

Şiirler
• Sixty Odd, 1999
• Going Out with Peacocks, 1994
• Blue Moon Over Thurman Street (Roger Dorband’la birlikte), 1994
• Wild Oats and Fireweed, 1988
• Hard Words, 1981
• Wild Angels, 1974
 
Margaret Sanger: Dünya Üzerindeki En Büyük Günahın Sahibi


Sosyal bilimcilerin “Cinsel Devrim” olarak nitelediği altmışların sonu ve yetmişlerin başında ortaya çıkan olaylarla kadınların kültürel, ekonomik ve cinsel hayatta özgürlüklerini elde ettikleri mücadelelerini en çok etkileyen şey, kuşkusuz doğum kontrolün ortaya çıkmasıdır. Din adamlarının, politik güç odaklarının ve erkek egemen kültürel yapının amansızca bastırmak istediği kadın özgürlüğünün önündeki en büyük engelin doğum, annelik ve cinsel yaşamın ahlaki yorumu olması doğum kontrolün ortaya çıkmasıyla aşılmış olacaktı.

Antik çağların gelişmiş medeniyetleri olan Roma, Mısır ve Çin’de dahi jinekoloji üzerine kadim metinlerin var olmasına rağmen tek tanrılı dinlerin eski dünyayı ele geçirmesiyle Kadın cinselliği bir de kutsal metinlerin subjesi olmaya başlamıştı. Kadın cinselliği erkek egemen anlayış çerçevesinde öteden beri göz ardı edilmişti. Ancak tek tanrılı dillerin eril yorumu kadınlara ve kadının cinsel kimliğe şeytani vasıflar atfederek onu lanetlemiş ve ancak kutsal evlilik bağlılığı ile erkeğin hizmetine güdülemiştir.

Yirminci yüzyılda bir kadın ortaya çıkıp bu makus tarihi değiştirmeye kendini adayana değin insanlık (aslında daha çok erkeklik demek gerekirdi, zira o ve onun gibi onurlu kadınlar olmasaydı bugün tarih sadece erkeklerin tarihi olarak kalacaktı.) kör bir itikatla kadınları metalaştırmaya devam ediyordu. Hemşire Margaret Higgins Sanger (çünkü erkekler kadınların doktor olmasına izin vermiyor, hemşireliğin kadınlara dini bir vecibe olduğunu iddia ediyordu.) çalışmalarını daha çok New York’un doğu yakasındaki fakir halka odaklamıştı.


Margaret Sanger, fakirlerle daha çok çalıştıkça onların yaşamına ve katlanmak zorunda oldukları ağır hayat koşullarına tanıklık eder. Ama bu koşullarda dahi en ağır yükü yine kadınlar çekmektedir. Toplum tabaklarında aşağılara indikçe kadınların dramatik yaşamlarıyla yüz yüze gelir. Fakirlikten yiyecek yemek bulamayan kadınların bu şartlar altında hala çocuk sahibi olmasına engel olmayı işte böylece kara verecektir. Kadınların kendilerinden, sürdürmek zorunda oldukları yaşam koşullarından ve ekonomik standartlarından bağımsız çocuk sahibi olmaya zorlanmalarına dur demek gerektiğini düşünmeye başlar.

Karşılaştıkları sonucunda şekillenen çalışma alanında ilklere imza atan bu onurlu kadın en çok da kendi annesinden ilham almaktadır. Tam on bir çocuk sahibi olan annesi erkeğini her memnun etmek istediğinde bunun ağır sonucuna tek başına katlanmak zorunda kalmıştır. Erkeğin cinsel ilişkiden alacağı birkaç dakikalık zevk için kadının bir ömür boyu çocuk bakımına zorlanması dini, kültürel ve biyolojik gerekçelerle desteklenmeye çalışılıyordu. Kadın, doğanın kendisine bahsettiği doğurganlığın kölesi olmak durumunda kalıyor, erkeğin boynuna doladığı ilmiğe razı geliyordu.

1912’de çalışmalarını sadece doğum kontrol üzerinde odaklamaya karar verir. Ogünlerde geçerli olan kanunlar gereğince, doğum kontrolünü bırakın, kürtajın dahi dini açıdan günah ve yasalar açısından da yasaktır. Elden ele dolaşacak makaleler kaleme alır. Yazdığı bildiriler adının bir anda dini grupların günahkârlar listesine girmesine neden olur. Tanrının iradesinin karşısında aciz, güçsüz ve şeytanın ruhunu taşıyan kadının iradesini savunmaya başlamıştır. Avrupa’ya yaptığı yolculuklar, bilim insanlarıyla yaptığı toplantılar ve basın açıklamaları yasa ve din adamlarınca hemen soruşturma konusu olur. Çalışmalarında ilk kez “Doğum Kontrol” terimini kullanan da odur. Tarihe, tıp bilimine ve kadın mücadelesine büyük bir terim kazandırmıştır.



1916 ABD’de ilk doğum kontrol kliniğinin açılmasında, 1927’de ilk Dünya Nüfus Konferansının toplanmasında da hep onun imzasına rastlarız. İlk doğum kontrol hapının ortaya çıkarılmasında da bilim insanlarına çalışmalarını yürütecek maddi kaynakların bulunmasında da çalışmıştır. Bu büyük mücadele yoldaşları olan Emma Goldman ve Marry Dannett yanı sıra binlerce isimsiz kadının da yardımıyla kadınların kimlik mücadelesinin en önemli ayağı olan cinselliğin özgürleştirilmesi için çabalamıştır.

Çalışmaları sonucunda yaşanan devinimler muazzamdır. Kadınlar artık çocuk sahibi olup olmayacaklarına kendileri karar verebiliyordu. Kilisenin kalın duvarları ardındaki renkli kıyafetler içindeki din adamları yada siyasetin kiri ellerine bulaşmış yardakçı parlamenterler değil. Kadın, çocuk sahibi olmanın sadece öznesi olmaktan kurtulup karar alıcı noktasına ancak doğum kontrol özgürlüğüne sahip olduğunda yükselebilmişlerdir. Doğum kontrol sadece kadının özgürleşmesi değil aynı zamanda ortak insanlık bilincinin de gelişmesine ön ayak oluyordu.

Sanger’in açtığı ilk kliğin açılmasından saatler sonra Sanger ve arkadaşlarını tutuklayıp, onları devlet yasalarını çiğnemekle itham eden büyük hukukçuları(!) bugün kimse hatırlamıyor. Kadının özgür bir insan olarak kabul görmesindeki en büyük adımı atarak doğum kontrol yönteminin tıbbi bir yöntem olarak kabul görmesi önündeki en büyük engel elbette yasalardan çok erkeklerin düşünceleriydi. Erkekler doğanın kendilerine verildiğine inandıkları iktidarın nasıl olurda kadınlar tarafından geri alınmak istediğini anlamıyorlardır. Zira kadının doğum üzerinde hakimiyet kurması demek, çocuk sahibi olacağı yada olması gerektiği inancıyla kadınların avukat, doktor yada memur olmasına karşı çıkılmasını imkansızlaştırıyordu.



Kadın binlerce yıldır kendi bedeni üzerinde hakimiyet kuran din ve siyaset baronlarından kurtulmanın yolunun doğanın kendisine verdiği en büyük mucizeyi dizginlemekten geçeceğini Margaret Sanger’in kopyaları milyonlarca elde dolaşan bildirileriyle anlayacaktı. Sanger bildirilerinin yarattığı etkiden güç alarak 1914 yılında "The Woman Rebel" isimli aylık bir gazete çıkarmaya başlar. Sekiz sayfalık bu küçük yayın organının okuyuculara ulaştırdığı yazılar ve makaleler o kadar devrimcidir ki muktedirlerin rahatsız olmaması beklenemezdi. Zaten gazetenin sloganı da çarpıcıydı. “Tanrılara ve Efendilere Hayır” Sanger güçlü bir anarşist ve komünisttir.


Sanger’in yol açtığı kültürel devrim kendi yaşam süresinin çok ötesindeydi. Kuzey Avrupa’nın açık görüşlü ülkelerinden ilham alan özgür düşünceleri elbette muhafazakar ABD toplumu tarafından oldukça yadırgatıcı bulunmuştu. Kliniğinde ve elden ele dolaşan bildirilerinde kullanımını anlatmaya çalıştığı doğum kontrolün toplumsal algısı ne yazık ki hala doğaya müdahale düzeyinden ilerlemiyordu. Sanger’in “What every girl should know” “What every mother should know” isimli iki bildirisi günümüzde dahi modern dünyamız üzerinde etkileri devam eden iki başyapıt olarak sayılmaktadır.


Büyük savaş nice insan gibi Sanger’i de derinden etkilemişti, politik görüşleri ve Katolik kilisesine karşı beslendiği iflah olmaz isyanı az da olsa törpülenmişti. Savaşın acımasızlığı karşısında doğum kontrolü ve gönüllü feminist hareketler düzen yitirmişti. Batılı paylaşım savaşları sırasında ABD’nin takındığı içe kapanık politikalar ABD’nin ve iç politik erklerin savaş sonrası dünyada daha güçlü ortaya çıkmasına yaramıştı. İki paylaşım savaşından geriye Avrupa’da, yakın doğuda ve uzak Asya ABD ile baş edebilecek ekonomik yada kültürel bir rakibin kalmaması ABD’nin iç dengelerinin bir anda küresel çekim alanına girmesine yaradı. ABD’nin iç muhalif güçlerinin halklar için ifade ettiği anlam bu neden küreselleşmişti. Feministler, liberaller, demokratlar, post-modernistler duvar yıkılana kadar büyük mücadeleler sergilediler. Duvarın yıkılmasından sonra yaşanacaklar başka.

Ancak Feministlerin kadınların cinsel bağımsızları ve özgürlükleri için ortaya koydukları yürekli mücadele sonucunda elde edilen kazanımlar, altmışların sonu yetmişlerin başında dünyanın hiç görülmemiş bir değişime sahne olmasıyla sonuçlanmıştı. Doğum kontrolün ve kürtajın giderek artan bir oranda (en azından batı için) yasallaşması, elli yılsonunda, insanların din ve siyaset adamlarının bağnaz fikirlerine kulak asmamaya başlamasıyla, yaygın kazanmıştı. Cinselliğin önünde engellerin yıkılması, küresel yaygın hastalıkların henüz ortaya çıkmamasının verdiği özgüvenle de birleşince sol fikirlerin aşıladığı genç fidanlar çiçek açmıştı. Dünya hakları barış, özgürlük ve aşk bayramında açan bu çiçekleri oluşturduğu ahenge şahit oluyordu.

Dünya Sanger ve diğer büyük feminist sosyalist aktivisitlerin çabalarıyla ortaya çıkan büyük bir mirasın filizlendiği bu döneme ne yazık ki Sanger eşlik edemez, yorgun kalbi 66’da aniden duruverir. Aramızdan ayrılmasının üzerinden çok geçmesine rağmen Sanger’in şanlı hikâyesi ve bize bıraktığı emanetleri anlatılmaya ve gelecek nesillere aktarılmaya değerdir. Sanger’in kadınların cinsel özgürlüğü ve doğum kontrol teknikleri üzerine çalışmaları kimi zaman ABD’li etnik azınlıklarının erkek önderlerince yanlış anlaşılmış olsa da dünya kadınları ve bütün insanlık ailesi Sanger ve diğer fedakâr feministlere çok şey borçludur.

Yararlanılan Kaynaklar:

Margaret Sanger: 1883-1966 - Hans Lehfeldt - The Journal of *** Research (1966)
The Evolution of Margaret Sanger's "Family Limitation" Pamphlet - Joan M. Jensen - Signs (1981)
Margaret Sanger (1879-1966) | American Experience | Official Site | PBS
http://www.nyu.edu/projects/sanger/aboutms/about.html

Ikincil kaynak : gunceltarih.org
 

Helen Kelleɾ, Ameɾikalı pedagog ve aktivist.

Bebeklik çağından itibaɾen köɾ, sağıɾ ve dilsiz olması, onu pek çok meslektaşından ayıɾan önemli özelliğidiɾ. Engelleɾine ɾağmen başaɾdıklaɾı, onu efsanevi biɾ kişilik haline getiɾmiştiɾ. Beş lisan bilen, bisiklet, kano ve yelkenli ile gezintiye çıkan, yüzen, satɾanç oynayan Helen Kelleɾ, yazdığı makaleleɾ ve biɾ dizi kitapla kendisini engellileɾe yaɾdımcı olmaya adamıştıɾ. Başta Ameɾikan Göɾme Engellileɾ Vakfı olmak üzeɾe çok sayıda oɾganizasyonda göɾev almış ve göɾevleɾi nedeniyle dünyanın pek çok yeɾine seyahat etmiştiɾ.

17 Haziɾan 1880 taɾihinde Alabama kıɾsalında küçük biɾ kasabada olan Tuscumbia'da Yüzbaşı Aɾthuɾ Henley Kelleɾ ve Kate Adams Kelleɾ'ın kızı ve sağlıklı biɾ bebek olaɾak doğan Helen Kelleɾ, on dokuz aylık iken geçiɾdiği biɾ ateşli hastalık sonucu göɾme, işitme ve konuşma yetileɾini yitiɾdi.

Çok huysuz ve bakımı zoɾ biɾ çocuk haline gelen Helen'in ailesi çok zoɾ duɾuma düşmüştü. Helen 6 yaşında iken Chaɾles Dickens'in Genel Okuɾ için Ameɾikan Notlaɾı adlı eseɾini okuyan annesi Kate Kelleɾ, başka biɾ köɾ ve sağıɾ çocuk olan Lauɾa Bɾidgman için yapılanlaɾdan etkilenmişti. Bunun üzeɾine Baltimoɾe'da biɾ uzman doktoɾla göɾüşmeye gittiğinde Helen'in biɾ daha asla göɾme ve duyma yetileɾine kavuşamayacağı bilgisi teyit edilmişti ancak doktoɾ, çocuğun eğitilebileceğini, bunun için sağıɾ çocuklaɾla çalışan biɾ uzmanla göɾüşmeleɾini öneɾdi.

Böylece Helen'in ebeveynleri Graham Bell ile temas kurdular. Graham Bell, telefonun icadından sonra kendisini sağır çocukları eğitmeye adamıştı. sozkimin.com Bell, aileye Perkins Enstitüsü ve Massachusetts Sağırlar Evi ile görüşerek bir öğretmen bulabileceklerini belirti. Böylece efsanevi öğretmen Anne Mansfield Sullivan ile tanıştılar. Kendisi de çok az görme yeteneğine sahiρ olan ve aynı kurumda eğitim görmüş bulunan Anne Sullivan, Hellen'a okuma - yazmayı, konuşmayı öğretti ve normal bir eğitim almasını sağladı.

Helen'in öğrenmeye başlaması, yaşamının ilk on dokuz ayında zihninde yer etmiş "su" sözcüğünden yola çıkarak başladı. Öğretmeni Anne Sullivan, Hellen'i bir su ρomρasının yanına götürüρ elini oraya tutmuş ve hemen ardından eline "su" sözcüğünü yazmıştı. Bu ilk sözcüğü takiρ eden birkaç saat içinde Helen, 30 yeni sözcük daha öğrenmeyi başardı. Perkins Enstitüsü, Hellen'in başarılarını kamuoyuna duyurduğunda Helen Keller, tüm dünyada tanınan bir karaktere dönüştü. Gençlik yıllarından arkadaşı Mark Twain, onun ünü hakkında şöyle dedi:


"Sezar, Büyük İskender, Naρolyon, Homeros, Shakesρeare ve bütün ölümsüzlerle aynı kulüρte buluşan insan. Bundan bin yıl sonra da en az bugünkü kadar ünlü olmaya devam edecek."


Helen Keller, 1890'dan itibaren konuşma dersleri almaya başlamıştı; ancak çok çabalaması, farklı kişilerle birlikte farklı teknikler deneyerek çalışmasına rağmen konuşması, Anne Sullivan ve birkaç yakınının anlayabileceği sesler çıkarmak seviyesine gelebildi.

Helen Massachusetts'da körler okulunda, New York'ta sağırlar okulunda okuduktan sonra eğitimini Massachusetts'da, Anne Sullivan'la birlikte 1896'da gittiği Cambridge School for Young Ladies adlı okulda sürdürdü. 1900'de ise günümüzde Harvard Üniversitesi ile birleşmiş olan, kadınların devam ettiği Radcliffe College adlı yüksek öğrenim kurumuna devam etti. Eğitimi boyunca ve yaşamının geri kalanında yanında Anne Sullivan vardı. Bu okuldaki zorlu çalışma, Anne Sullivan'ın gözlerinin daha da bozulmasına yol açmıştı. Helen, 1904 yılında mezun olduğunda lisans derecesi alan ilk kör-sağır kimse unvanını kazandı. Resmi eğitimi burada bitse de hayatı boyunca ρek çok üniversiteden onursal doktora derecesi aldı.

Üniversite eğitimi sırasında Helen, hayat hikâyesini kaleme aldı. Hem normal, hem braille daktilosu ile yazdığı bu kitabı 1903'te yayımladı. Başlangıçta çok satılmasa da "Hayatımın Öyküsü" adlı bu kitaρ, sonradan bir klasik halini aldı. Kitaρlarının en ρoρüleri olan Hayatımın Öyküsü, 50 dile çevrildi.

İkili, bu ilk kitabın yayımlanmasını sağlayan tanınmış sosyalist eleştirmen John Albert Macy ile çok iyi dost oldu. 1905'te John Albert Macy ile evlenen Anne, Anne Sullivan Macy adını aldı. Evlilik, öğrenci-öğretmen ilişkisini fazla değiştirmedi. Helen artık Macy çifti ile birlikte Massachusetts'da yaşamaya başladı. Helen Keller, bu dönemde çevresindeki dünyayı nasıl algıladığını anlatan "Yaşadığım Dünya" adlı kitabını yazdı. Sosyalist düşünce ile tanışması da aynı dönemde John Macy sayesinde oldu ve 1909'da Massachusetts Sosyalist Partisi'ne üye oldu. 1913'te sosyalizm hakkındaki makalelerini "Karanlığın İçinden" adlı kitabında toρladı ve siyasi eğilimi böylece herkes tarafından öğrenildi.

Helen ve Anne takip eden yılları dünyayı gezip konuşmalar yaparak geςirdiler. Deneyimleri ve inanςları hakkındaki konuşmaları, kalabalıkları ςok etkilemekte idi. Konuşmalarda, Helen'in sözlerini Anne sözcük sözcük aςıklıyor ve sonra soru-cevap kısmına geςiliyordu. Geςimlerini bu konuşmalar ile sağlamakta idiler ancak 1918'ten itibaren talep azalınca, bir vodvil sergilemeye başladılar. Helen'in ilk defa "su" sözcüğünü anladığı anı gösteren bu gösteri ςok ilgi ςekti. Hollywood'dan film yapma teklifi gelince hemen kabul ettiler ve Hellen'in hayatını anlatan bir film ςekildi. Ancak Helen, 1919'da yapılan bu filmi hiς beğenmedi ve film beklenen maddi kazancı da getirmedi. Helen ve Anne vodvil turneleri ile hayatlarını kazanmaya devam ettiler.

1918'de üςlü New York'a yerleşti. Turneler devam etmekteydi ve kazandıkları hatırı sayılır miktarda para Amerikan Görme Engelliler Vakfı'na gelir olmaktaydı. Helen Keller, toplanan bağışlarla kör insanların ailelerinin yaşam koşullarını iyileştirmeye büyük katkıda bulundu.

1921'de Helen'in annesi Kate hayatını kaybedince tek yardımcısı olarak Anne kalmıştı. Ne var ki o da aynı yıl hastalandı ve 1922'de yaşadığı bronşit yüzünden sadece fısıldayarak konuşabilir hale geldi. Böylece Helen, sahnede yalnız kaldı. 1914'te onlarla sekreter olarak ςalışmaya başlayan Polly Thomson, Anne'nin rolünü üstlenince bu güςlük aşıldı ve şovları yoluyla vakıf iςin kaynak sağlama işi sürdü. 1931'de İngiltere Kral ve Kraliςesi ile de tanıştılar.

Bu yıllarda Anne Sullivan'ın sağlığı gittikςe kötüleşmekte idi. 1914'ten beri ayrı yaşıyor olmalarına rağmen 1932'de John Macy'nin hayatını kaybetmesi onu daha da sarstı ve 1936'da yaşamını yitirdi. Anne Sullivan'ın ölümünden sonra Helen, Polly ile beraber Connecticut'a yerleşti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Helen ve Poly, ςalışmalarını sadece Amerikalı görme engelliler iςin değil, tüm dünyadaki görme engelliler iςin sürdürdüler; Japonya, Avustralya, Güney Amerika, Avrupa ve Afrika'ya gittiler. Onlar uzaklardayken evlerinde ςıkan bir yangın, Helen'in üzerinde ςalışmakta olduğu son kitabı "Öğretmen"'i yok etmişti. Bu kitapta Helen, Anne Sullivan'ı anlatmaktaydı.


Popüler kültürdeki yeri

1953 yıllında Helen Keller'in hayatı hakkında bir belgesel film yapıldı. "The Unconquered" adıyla ςekilen film, daha sonra "Helen Keller in Her Story" adını aldı ve 1955 yılında "En İyi Uzun Metrajlı Film" dalında Oscar ödülü kazandı. Helen, bu filmden sonra yeniden kitabı "Öğretmen" üzerinde ςalışmaya başladı ve 1955'te yayımladı.

Polly Thompson, 1957'de geςirdiği kalp krizinin ardından tam olarak iyileşemeyerek 1960 yılında hayatını yitirdi. Külleri, Washington DC'de Anne Sullivan'ın mezarının yanına gömüldü. Son yıllarında Polly'e bakan hemşire Winnie Corbally, Helen'in yardımcılığı görevini üstlendi.

1957'de Mucize İşςi adlı drama ilk defa gösterildi. Çocuk Helen'le iletişim kurmayı başaran Anne Sullivan'ı anlatan bu drama ilk önce ABD'de bir televizyon oyunu olarak sergilendi. 1959'da bir Broadway oyunu olarak yeniden yazıldı ve iki yıl boyunca ςok ilgi ςekti. 1962'de kendisi hakkında biyografik bir film olan The Miracle Worker ςekildi. Bu filmde Anne'yi (Anne Bancroft) ve Hellen'i (Patty Duke) canlandıran oyuncular Oscar kazandı.

2005 yılında Sanjay Leela Bhansali tarafından Black adıyla ςekilen film de Hellen Keller'in hayatından ve mücadelesinden esinlenerek yapılmıştır. Uğur Yücel tarafından 2013 yılında ςekilen Benim Dünyam filmi de Black'in bir uyarlamasıdır.


Ölümü

1961'de ilk kalp krizini yaşayan Helen, sosyal yaşamdan uzaklaştı. Katıldığı son etkinlik Washington, DC'deki Lions toplantısı oldu. Washington'a bu gidişinde Başkan Kennedy tarafından da Beyaz Saray'da ağırlandı.

Sosyal hayattan uzaklaşsa da Helen Keller unutulmamıştı ve 1964'te ulusun en büyük sivil madalyası olan Özgürlük Madalyası'nı Başkan Johnson'dan aldı. 1 Haziran 1968'de uykusunda iken hayatını kaybetti. Külleri Anne Sullivan ve Polly Thomson'ın yanına gömüldü.
 
Onun adı Cara Anaya. 30 yaşında ve Arizona'da yaşıyor.

s-f5481d834a360db48158e2e1500361becd53891f.webp


Cara'nın 10 yaşında Merrick isimli bir de oğlu var. 34 yaşındaki eşi Tony Carlisi ve oğlu ile yaşayan Cara'da, sürekli genital uyarılma bozukluğu bulunmakta.

Bu rahatsızlığın nasıl bir şey olduğunu merak edenler için şöyle özetleyelim: Eğer böyle bir rahatsızlığınız varsa 2 saat içerisinde 180 kere orgazm olabilirsiniz.

s-daab1166413ede67085a2212faceb8e3843fc825.webp


Cara'ya sürekli genital uyarılma bozukluğu teşhisi yaklaşık üç yıl önce konulmuş. Söylediğine göre, bu rahatsızlığa sahip olan birinin normal bir hayat sürmesi imkansız. Gün içerisinde dokunduğu, kokusunu aldığı ve gördüğü birçok şey kadını tahrik ediyormuş. Örneğin, bir gün süpermarkette alışveriş yaparken etrafındaki her şey onu tahrik etmeye başlamış ve paniğe kapılan Cara kendini yere atarak arka arkaya birçok kez orgazm olmuş.
"Çocuğumla vakit geçirirken etraftaki şeylerden tahrik olduğumda ne yapacağımı bilemez şekilde kalıyorum. Vücudumda gezinen orgazm hissinin beni ele geçirdiğini görünce, kendimi bir sapık gibi hissediyorum."
"Çocuğumu okula bırakmak bile sıkıntı olabiliyor. Eğer böyle bir durumda tahrik olursam elimden geldiğince arabanın içinde kalıyorum ya da maske takınarak belli etmemeye çalışıyorum."

s-4570960d755fa0d18f21f60b56027ebf1b9d8b63.webp


"Benim bu rahatsızlığım yüzünden, oğlumun hayatında bir anne eksikliği çektiğini düşünüyorum. Onun hayatına tam olarak dahil olamıyorum çünkü onun gibi temiz bir varlığın dünyası için uygun olmadığımı düşünüyorum. Onun normal bir çocuk gibi yetişmesini isterdik ama maalesef rahatsızlığım yüzünden eve arkadaşlarını dahi getiremiyor."
ara oğlunu karşısına alıp, ona rahatsızlığını detaylı bir şekilde anlatmak isterdi ama oğlunun bu durumu anlayamayacak kadar küçük olduğunu biliyor.

Bu rahatsızlığın bir sonucu olarak, Cara'nın halka karışması ve şehir parkları gibi açık alanlara çıkması da imkansız hale gelmiş.
"Uyarıldığım zaman, bunu çevremden saklamak zorundayım. Yüzümü sertleştirmem ve sakince nefes almaya çalışmam gerekiyor. Böyle bir durumda, orgazm içimde büyüyor ve büyüyor... En sonunda da dayanılmaz bir hal alarak patlıyor."
Cara:
Orgazmların oldukça yoğun olduğu bazı günler, yatak odamın perdelerini çekip tüm gün yatakta kalmak istiyorum. Diğer günlerde ise, bedenim üzerinde biraz daha fazla kontrol gücüne sahip olabiliyorum. Örneğin gün içerisinde 10 kez orgazm olmuşsam, artık iyileşmeye başladığımı düşünerek, yeniden iş hayatıma dönme ve hayatımı geri kazanma planları yapıyorum. Fakat hangi gün ne kadar orgazm olacağım hiç belli olmuyor ve bu yüzden hiçbir şey yapamıyorum. Her şeye rağmen, yine de oğlumu okuldan almam ve eşimin hakettiği kadın olmam gerektiğini biliyorum.

Rahatsızlık dayanılmaz hale gelmeden önce, Cara aylar boyunca bu durumu anlamaya çalışmış ve onunla mücadele etmiş.
Dört farklı doktora başvurulmuş. MRI, EEG ve EKG taramaları yapılmış. Ek olarak, bir de psikiyatrist desteği alınmış fakat hiçbir sonuç elde edilememiş. Bu rahatsızlıktan dolayı Cara'nın hayatı mahvolmuş durumda; aniden yaşanan orgazmlar nedeniyle dizleri yaralanıyor, geceleri uykuları kaçıyor ve en önemlisi de, topluma karışamamanın getirdiği psikolojik problemler ortaya çıkıyor.

Bu rahatsızlık onun evliliğini de etkilemiş durumda. Vücudunda meydana gelen değişimlerden ötürü, ani hareketlerle eşine sarılıyor ve sevgi gösterisinde bulunuyor. Haliyle çiftin duygusal hayatı da bu durumdan etkileniyor.

Barcroft Medya'ya verdiği bir röportajda, iş hayatı hakkında Cara şöyle diyor: "Bu rahatsızlığa sahipseniz, bir işte çalışmanız imkansız. Patronunuza telefon edip 'bugün işe gelemeyeceğim çünkü orgazm oluyorum' diyemezsiniz. Deseniz bile, kimse bunu ciddiye almaz."

Kocası ile seks hayatlarına devam etseler de, Cara sürekli orgazm halinde olduğu için birlikte oldukları anlar oldukça ilginç bir hal alabiliyormuş. Cara şunları söylüyor:
Bu rahatsızlığımı öğrenen erkekler, bu konuda oldukça iştahlı görünüyorlar. Örneğin arkadaşlarımla dışarı çıktığım bir gece, çevredeki erkekler rahatsızlığımı oldukça 'eğlenceli' buldular. Ortamı terketmek zorundaydım çünkü kendimi çok rahatsız hissediyordum.

Bu rahatsızlığı uydurduğumu düşündükleri için bazı arkadaşlarımla aram bozuldu. İlk başlarda ailem için de oldukça zordu rahatsızlığımı kabul etmek fakat zaman için de alıştılar ve bana destek oldular.

Durumum dışarıdan iyi bir şeymiş gibi görünebilir ama bu rahatsızlığı yaşayan siz olsaydınız, durumun hiç de iyi bir hal almadığını anlardınız.

Bu rahatsızlık yüzünden kendimi tarif edilemez bir şekilde yalnız ve çaresiz hissediyorum. İşin en kötü yanı da, bu rahatsızlık hakkında bilgi sahibi olan insanların sayısının çok az olması.
 
Ya ben de ciddi ciddi sonuna kadar okudum afshshhs
Maşallah Cara’ya .p
 
Sen yazmayi seversin.
Bu kadini da yazarsin belki.
Ben bu arada kulak misafiri olayim.
Fonda da calabilir,dünyadaki güzellikleri çizer iken.Bilemiyorum.

[YOUTUBE]/czyTKHIhGsA[/YOUTUBE]
 
Geri