İzmir Hikayeleri
Hanımefendiler, beyefendiler, tüccarlar, fahişeler, terk edilenler,terk edenler, memurlar, işçiler, çok sigara içenler, kimsesizler,zenginler, yoksullar, siyasiler, makamlılar, makamsızlar, kandırılmışlar, kandırmışlar, faşistler, komünistler, liberaller, entelektüeller, derin devletçiler, demokratlar, iyi çocuklar, hırsızlar, soysuzlar, tinerciler, maskeli süvariler..iyi ki varsınız…
Ben her akşam burnumu cama dayayıp hiç gelmeyecek olanı beklerim..Siz olmasaydınız bu bekleyiş dayanılmaz olurdu. İyi ki varsınız. Size söylüyorum...Evet siz..iyi ki varsınız…
Her akşam bu pencereden gözlerimi çiğneyerek geçersiniz. Yüreğimi hırpalar dertleriniz. Farkımda bile olmadan geçersiniz. Oysa ben hepinizi iyi tanırım. Size hikayelerimde bir kahraman olma fırsatı veririm. Çünkü bilirim hepiniz beklenensiniz, ben ise bekleyen.
Şimdi içinde bulunup farkında olmadığınız bir dekordan, manzaralar ve rüyalar şehri İzmir’in sokaklarından sahneeee...! diye başlıyorum. Oyuncular mı? Tabi ki sizsiniz. Müzik mi? İzmir’i iyi dinleyin, Kordon’da Karşıyaka vapurunun gelişini, martı seslerine karışan çay kaşığı şıkırtılarını, Kemeraltı’nda seyyar satıcılarla ezan seslerini bir daha dinleyin..İzmir’in Bin yıllık şarkısını…
İzmir’e Yağmur Yağıyor
Konak/mart 2007
Yağmur şairin dediği gibi gece ile birleştiğinde pelteleşiyor biraz, yağmur şarabı denilen kıvama geliyordu. Ben burnumu cama dayayıp, ağzımdan buharlaşan kısımları elimle temizleyerek, belki 25 yıldır yapmadığım bir eylemi gerçekleştiriyorum. Oysa çocukken o ahşap, cumbalı evde bunu ne çok yapardım. Ve ne oyunlar geçerdi aramda, su damlalarıyla özel mi özel...Sonra büyüdüm. Büyüdüm şekiller de büyüdü. Kızların gözleri, kelimelerin anlamları, yağmur da büyüdü
Saat 17 oldu mu iki dakika içinde boşalır bütün bürolar. Bu koca binada onca insan bir anda buharlaşıverir. Sabahları bir saate dolar. Bu size zor bir havuz problemi gibi gelebilir. İyimser bir yaklaşımla ise her akşam bu dairede bir tatbikat yapılır. Memurlarımız yangın yada deprem gibi bir felakete her zaman hazırdır. Ben ise sessizliği severim. Herkese işimi bahane ederek en sona kalmam, belki de ondandır.Ve penceremden şehre bürokrat elbiselerimden sıyrılıp, insan tarafımla bakmayı severim. Sigaramın kızartısı konak meydanının üzerine düşer. O saatlerde hiçbir şiire yakışmayan arsız bir mısra gibiyimdir.
Bütün banka ve mağaza önleri dolu bu akşam... Hiç biri müşteri değil. Nihayet beklenen oldu. Bu gün İzmir’e yağmur yağıyor. Çılgınlar gibi koşturan insanlar var.Belli ki şehirde yağmur bir panik sebebidir.Yada ıslanmayı sevmiyor bu insanlar. İnadına seyyar satıcılar dimdik duruyor yağmurun altında. Küçük kara tenli kahraman heykelleri gibi. Midyeciler, roman çiçekçiler, mendil çakmakçılar, dilenciler….
-50 tanesi 2 liraaaa..!
- Yengeye çiçeksiz gitmeeee..! Güllerim tazeeee
-Vergi iadesi zarfııı..
- Mendil alın kardeşlerim
Ağır hareketlerle hazırlandım. İkide bir bozulan şemsiyemi kontrol edip asansöre bindim. Aynada azıcık kendimi seyredip üstüme başıma çeki düzen verdim. Beleş bilet hatırına mı? Yoksa meraktan mıdır bilmem operaya gidecektim.
Merak dedim de; Şimdi taşındı birkaç ay öncesine kadar İl Dernekler Müdürlüğü operanın yanındaki binanın ikinci katındaydı. Zaman zaman Bülent’i (Müdür) ziyarete giderdim. Bülent tipik bir Anadolu çocuğudur. Öğretmen kökenlidir. Bu arada bilmeyenlere söyleyelim, öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu taşralı ve fakir ailelerin çocuklarıdır. Bir çoğumuz da çifçilik yapan ailelere mensubuzdur. Buradan zengin çocukları öğretmen olmaz ibaresi de çıkarmak yanlısı değilim. Neyse konuya geleyim, Bülent’i beklerken tiz bir kadın sesi dikkatimi çekti, dinleyince bunun bir soprano olduğunu ve muhtemelen klasik müzik olduğunu anladım. Sesin dışardan geldiğini düşünemediğim için içimden “Bizim Bülent müdür olunca sınıf atlamış, opera dinliyor” diye kendi kendime de ince bir espri yaptım. Bülent gelince öğrendim ki yandaki opera binasında gündüz çalışma yapan sanatçıların sesiymiş. Ne zaman oraya gitsem o ses o odada asılı kalmış gibi beni karşılardı. Bu makam odasını İzmir’in en ilginç odası bulur yüzüme sinsi bir tebessüm kondururdum.
Merakım birazda oradan geliyordu. O seslerin sahibini görmek, o tarihi binayı gezmek de istiyordum. Bendenizin eski yapılara karşı özel bir ilgisi vardır. Gerçi burada biraz abesle iştigal durumu da vardı. Çünkü; bütün nedenlerimin arasında opera izlemek diye bir derdim yoktu. Kimse bana kızmasın, başka bir kültürün taşralı çocuğu olarak, ruhumun talebini saz ile karşılıyorum. Hala içimde 80’ lerde kalmış bir delikanlı var. Özgün ve üzgün müzik dinleyen. O keskin vicdanlı, o soylu delikanlı hala içimde onurlu kavgalar verir. Ondandır bu takım elbiselerin, kravatların üzerimde eğreti duruşu...Ondandır boynumun eğriliği, adam içinde adam misali..
Vali konağının yanından Kemeraltı’na dönüp biraz oyalandım.Bankanın önündeki erkek suratlı yaşlı seyyar satıcı kadın yine birileriyle kavga ediyordu. Oradan geçerken çaktırmadan bakarım ona.Yaşlı suratında acının fiyakasını görürüm.Erkek argosu eğreti dursa da ağzında, o sokakta var olmanın gereğidir bu.
Prenses ıslanmamak için az ilerde dükkanlara girip çıkıyor.her girdiği yerden kahkahalar yükseliyordu. Siz prensesi de tanıma mışsınızdır belki..Neyse Kemeraltı’nda onca hikaye var ki daha çok anlatırım.. Oyun saati yaklaştı opera binasına yöneldim.Keşke buradan geçmeseydim. kokorecin insafsız kokusu kışkırtmaya başladı beni. Ulan provokatör kokoreç; yemesem acım, yesem kokarız beee..!
-Kokoreç mi?
-Opera mı?
İçimdeki bütün Şahan’lar kokoreç diye bağırmasına rağmen hepsini entelektüel birikimimle yenip, opera binasından içeri daldığımda zafer kazanmış bir komutan gibiydim. Kendimi kandırırken, hiç de evrensel olamayan bu taşralı çocuğa ısrarla “Sanat Evrenseldir” sloganını tekrarlıyordum. Mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalan adamları anladım galiba…
İçeride başka bir dünya vardı sanki. Benim aklım yağmurda kalmıştı. yağmur da nasibini alıyordu sayemde bu ortamdan. Kalbur üstü insanlar dinlesin tıkırtılarını diye benim cebimde saklanarak, salona giriyordu. Ben ise insan resimleri biriktiriyordum içerden. Kürklü kadınlarla fraklı beyler hiç bir şey anlamasalar da anlaşılır bir yüz ifadesiyle diğer konukların elbiselerini süzüyorlardı. Mesela şu lobideki oğlan, şu sarışın kızın yanındaki gözlüklü, ısrarla sevgilisinin gözlerine tekrar aşık olmayı deniyordu. Oysa gözleri, yuvarlak küçük gözlük camlarından kurtulup sevgilisinin dekoltesinde aşkına ihanet ediyordu
Önlerinde oturan sonradan görme işadamı benim ustaca manevralarla savuşturduğum kokoreci yemiş olacak ki çaktırmadan karısından ağız spreyinin yerini soruyordu. Kadının ise gözleri faltaşı gibi açık, keman çalan kızın mavi tuvaletine takılmıştı. Kiloları yüzünden asla böyle bir elbise giyemeyecekti. Kadın bu düşünceleriyle yediği bütün mantı ve pastırmalara ihanet ediyordu. Yağmur ise yalnızca keman çalan mavi tuvaletli kadının askılarından süzülüp göğsünde bir çırpıntıya dönüşen notalarda asılı kalıyordu. Ben ise bu başka dünyayı ve tarihi binanın esrarlı atmosferini içime çekiyor, sanatçıların kostümlerindeki pırıltılı renklerin arasında kayboluyordum. Belki çatıda bir delik vardı ve militan bir yağmur damlası buradan kaçıp alnımdan süzülmeye çalışıyordu. Sonra seslere dalıp gittim. Işıklar tekrar yanıp ara verilinceye kadar…
Bunların Hepsi orada cidden oldu mu? Yoksa benim arsız beynim böyle mi algılamak ya da algılatmak istedi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey; Bizden olan, bizim olan yağmur o salonda yabancılaşıyordu. Deli ve dolu ve hoyrat ve ürpertici ve... yanlarını salona getirmiyordu. O zaman ben yağmura gitmeliydim.Oyunun yarısında çıktım oradan. Hayatın yarısından çıkar gibi..
Karşıdan karşıya geçmek için Karamürsel mağazasının önündeki lambalarda beklerken kolumu çekiştiren sırılsıklam olmuş roman çocuğu fark ettim. Kara gözleri kocamandı ve içi gülüyordu. Sırf gözlerime saldıran bu iki çift bakışın hatırına pörsük çiçekler aldım. Otobüs durağında ihtiyar amcanın eline verdim çiçekleri..Şapkasının tereğinden süzülen yağmur damlalarının arasından gülümsedi bana
“Evlat bunu verecek kimse kalmadı ki”dedi.
“Kendine ver amca” dedim.
Arkada duran kadın etkilenip amcaya ve bana uzunca bir şeyler anlattı..Ben yavaşça aralarından çıktığımda onlar hala konuşuyorlardı. Kim bilir belki çiçeği ona vermiştir. Otobüse binmekten vazgeçip Mithatpaşa’ya doğru yürüdüm. Bulduğum ilk aradan sahile yöneldim. Herkes arabalarına, otobüslere sığındı. Evlerine kaçtı o akşam…Şehrin ucuz cesaretli insanları, bozuk paraların ve ambalajların insanları, sivilcelerin insanları, otobüslerde dindar, kaldırımlarda demokrat insanları yağmurdan kaçtılar işte. Yağmurda yıkanarak güzelleşen İzmir’e, Bu esrarlı ve buğulu şehre bir kaç mısra düştü benden;
Ağlıyor kadın
Şehri omzuma yaslayıp
Altında kalanların vebalini
Benden soruyor
Demir yataklara soyunuyor kadın
Çeliğe su verir gibi sevişiyor
Tüm ölü doğan çocukları
Benden biliyor
Oysa bu şehirde
Yağmur benden sorulmaz
Gözlerim ona benziyorsa
Omuzlarımın suçu ne
Şahan Çoker