İzmir Aşk'tır

Konu sahibi son olarak 3169 gün önce görüldü
228091_150177625125305_81226251_n.jpg

ben buranın nerde olduğunu merak ediyorum açıkcası hiç böyle yer görmedim :)
 
arka sokaklardan biri belkide 15 yasinda oldugun icindir :) koskoca izmirin her sokagini didik didik bilebilirsin die bisey yok !
 
arka sokaklardan biri belkide 15 yasinda oldugun icindir :) koskoca izmirin her sokagini didik didik bilebilirsin die bisey yok !


15 yaşında değilim ben her sokağa girmiş biriyim ama buraya hiç denk gelmedim niyeyse :S
 



15 yaşında değilim ben her sokağa girmiş biriyim ama buraya hiç denk gelmedim niyeyse :S

eminim öledir izninle konuma devam etmek istiorum paylasimlar ztn görüdügmüz seyler olsa bakmayiz dimi ? hayirli haftasonrali kuzey güney bey
 
Ellerine saglık KumSaL bayıldım izmire gideceğim oraya kesin :) arkadaşım oraya evli . Neyse bölmeyeyim kolay gelsin sana. paylaşımlar içinde teşekkürler
 
İzmir Hikayeleri

Hanımefendiler, beyefendiler, tüccarlar, fahişeler, terk edilenler,terk edenler, memurlar, işçiler, çok sigara içenler, kimsesizler,zenginler, yoksullar, siyasiler, makamlılar, makamsızlar, kandırılmışlar, kandırmışlar, faşistler, komünistler, liberaller, entelektüeller, derin devletçiler, demokratlar, iyi çocuklar, hırsızlar, soysuzlar, tinerciler, maskeli süvariler..iyi ki varsınız…

Ben her akşam burnumu cama dayayıp hiç gelmeyecek olanı beklerim..Siz olmasaydınız bu bekleyiş dayanılmaz olurdu. İyi ki varsınız. Size söylüyorum...Evet siz..iyi ki varsınız…

Her akşam bu pencereden gözlerimi çiğneyerek geçersiniz. Yüreğimi hırpalar dertleriniz. Farkımda bile olmadan geçersiniz. Oysa ben hepinizi iyi tanırım. Size hikayelerimde bir kahraman olma fırsatı veririm. Çünkü bilirim hepiniz beklenensiniz, ben ise bekleyen.

Şimdi içinde bulunup farkında olmadığınız bir dekordan, manzaralar ve rüyalar şehri İzmir’in sokaklarından sahneeee...! diye başlıyorum. Oyuncular mı? Tabi ki sizsiniz. Müzik mi? İzmir’i iyi dinleyin, Kordon’da Karşıyaka vapurunun gelişini, martı seslerine karışan çay kaşığı şıkırtılarını, Kemeraltı’nda seyyar satıcılarla ezan seslerini bir daha dinleyin..İzmir’in Bin yıllık şarkısını…


İzmir’e Yağmur Yağıyor

Konak/mart 2007

Yağmur şairin dediği gibi gece ile birleştiğinde pelteleşiyor biraz, yağmur şarabı denilen kıvama geliyordu. Ben burnumu cama dayayıp, ağzımdan buharlaşan kısımları elimle temizleyerek, belki 25 yıldır yapmadığım bir eylemi gerçekleştiriyorum. Oysa çocukken o ahşap, cumbalı evde bunu ne çok yapardım. Ve ne oyunlar geçerdi aramda, su damlalarıyla özel mi özel...Sonra büyüdüm. Büyüdüm şekiller de büyüdü. Kızların gözleri, kelimelerin anlamları, yağmur da büyüdü

Saat 17 oldu mu iki dakika içinde boşalır bütün bürolar. Bu koca binada onca insan bir anda buharlaşıverir. Sabahları bir saate dolar. Bu size zor bir havuz problemi gibi gelebilir. İyimser bir yaklaşımla ise her akşam bu dairede bir tatbikat yapılır. Memurlarımız yangın yada deprem gibi bir felakete her zaman hazırdır. Ben ise sessizliği severim. Herkese işimi bahane ederek en sona kalmam, belki de ondandır.Ve penceremden şehre bürokrat elbiselerimden sıyrılıp, insan tarafımla bakmayı severim. Sigaramın kızartısı konak meydanının üzerine düşer. O saatlerde hiçbir şiire yakışmayan arsız bir mısra gibiyimdir.

Bütün banka ve mağaza önleri dolu bu akşam... Hiç biri müşteri değil. Nihayet beklenen oldu. Bu gün İzmir’e yağmur yağıyor. Çılgınlar gibi koşturan insanlar var.Belli ki şehirde yağmur bir panik sebebidir.Yada ıslanmayı sevmiyor bu insanlar. İnadına seyyar satıcılar dimdik duruyor yağmurun altında. Küçük kara tenli kahraman heykelleri gibi. Midyeciler, roman çiçekçiler, mendil çakmakçılar, dilenciler….

-50 tanesi 2 liraaaa..!
- Yengeye çiçeksiz gitmeeee..! Güllerim tazeeee
-Vergi iadesi zarfııı..
- Mendil alın kardeşlerim

Ağır hareketlerle hazırlandım. İkide bir bozulan şemsiyemi kontrol edip asansöre bindim. Aynada azıcık kendimi seyredip üstüme başıma çeki düzen verdim. Beleş bilet hatırına mı? Yoksa meraktan mıdır bilmem operaya gidecektim.
Merak dedim de; Şimdi taşındı birkaç ay öncesine kadar İl Dernekler Müdürlüğü operanın yanındaki binanın ikinci katındaydı. Zaman zaman Bülent’i (Müdür) ziyarete giderdim. Bülent tipik bir Anadolu çocuğudur. Öğretmen kökenlidir. Bu arada bilmeyenlere söyleyelim, öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu taşralı ve fakir ailelerin çocuklarıdır. Bir çoğumuz da çifçilik yapan ailelere mensubuzdur. Buradan zengin çocukları öğretmen olmaz ibaresi de çıkarmak yanlısı değilim. Neyse konuya geleyim, Bülent’i beklerken tiz bir kadın sesi dikkatimi çekti, dinleyince bunun bir soprano olduğunu ve muhtemelen klasik müzik olduğunu anladım. Sesin dışardan geldiğini düşünemediğim için içimden “Bizim Bülent müdür olunca sınıf atlamış, opera dinliyor” diye kendi kendime de ince bir espri yaptım. Bülent gelince öğrendim ki yandaki opera binasında gündüz çalışma yapan sanatçıların sesiymiş. Ne zaman oraya gitsem o ses o odada asılı kalmış gibi beni karşılardı. Bu makam odasını İzmir’in en ilginç odası bulur yüzüme sinsi bir tebessüm kondururdum.
Merakım birazda oradan geliyordu. O seslerin sahibini görmek, o tarihi binayı gezmek de istiyordum. Bendenizin eski yapılara karşı özel bir ilgisi vardır. Gerçi burada biraz abesle iştigal durumu da vardı. Çünkü; bütün nedenlerimin arasında opera izlemek diye bir derdim yoktu. Kimse bana kızmasın, başka bir kültürün taşralı çocuğu olarak, ruhumun talebini saz ile karşılıyorum. Hala içimde 80’ lerde kalmış bir delikanlı var. Özgün ve üzgün müzik dinleyen. O keskin vicdanlı, o soylu delikanlı hala içimde onurlu kavgalar verir. Ondandır bu takım elbiselerin, kravatların üzerimde eğreti duruşu...Ondandır boynumun eğriliği, adam içinde adam misali..
Vali konağının yanından Kemeraltı’na dönüp biraz oyalandım.Bankanın önündeki erkek suratlı yaşlı seyyar satıcı kadın yine birileriyle kavga ediyordu. Oradan geçerken çaktırmadan bakarım ona.Yaşlı suratında acının fiyakasını görürüm.Erkek argosu eğreti dursa da ağzında, o sokakta var olmanın gereğidir bu.
Prenses ıslanmamak için az ilerde dükkanlara girip çıkıyor.her girdiği yerden kahkahalar yükseliyordu. Siz prensesi de tanıma mışsınızdır belki..Neyse Kemeraltı’nda onca hikaye var ki daha çok anlatırım.. Oyun saati yaklaştı opera binasına yöneldim.Keşke buradan geçmeseydim. kokorecin insafsız kokusu kışkırtmaya başladı beni. Ulan provokatör kokoreç; yemesem acım, yesem kokarız beee..!
-Kokoreç mi?
-Opera mı?
İçimdeki bütün Şahan’lar kokoreç diye bağırmasına rağmen hepsini entelektüel birikimimle yenip, opera binasından içeri daldığımda zafer kazanmış bir komutan gibiydim. Kendimi kandırırken, hiç de evrensel olamayan bu taşralı çocuğa ısrarla “Sanat Evrenseldir” sloganını tekrarlıyordum. Mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalan adamları anladım galiba…

İçeride başka bir dünya vardı sanki. Benim aklım yağmurda kalmıştı. yağmur da nasibini alıyordu sayemde bu ortamdan. Kalbur üstü insanlar dinlesin tıkırtılarını diye benim cebimde saklanarak, salona giriyordu. Ben ise insan resimleri biriktiriyordum içerden. Kürklü kadınlarla fraklı beyler hiç bir şey anlamasalar da anlaşılır bir yüz ifadesiyle diğer konukların elbiselerini süzüyorlardı. Mesela şu lobideki oğlan, şu sarışın kızın yanındaki gözlüklü, ısrarla sevgilisinin gözlerine tekrar aşık olmayı deniyordu. Oysa gözleri, yuvarlak küçük gözlük camlarından kurtulup sevgilisinin dekoltesinde aşkına ihanet ediyordu

Önlerinde oturan sonradan görme işadamı benim ustaca manevralarla savuşturduğum kokoreci yemiş olacak ki çaktırmadan karısından ağız spreyinin yerini soruyordu. Kadının ise gözleri faltaşı gibi açık, keman çalan kızın mavi tuvaletine takılmıştı. Kiloları yüzünden asla böyle bir elbise giyemeyecekti. Kadın bu düşünceleriyle yediği bütün mantı ve pastırmalara ihanet ediyordu. Yağmur ise yalnızca keman çalan mavi tuvaletli kadının askılarından süzülüp göğsünde bir çırpıntıya dönüşen notalarda asılı kalıyordu. Ben ise bu başka dünyayı ve tarihi binanın esrarlı atmosferini içime çekiyor, sanatçıların kostümlerindeki pırıltılı renklerin arasında kayboluyordum. Belki çatıda bir delik vardı ve militan bir yağmur damlası buradan kaçıp alnımdan süzülmeye çalışıyordu. Sonra seslere dalıp gittim. Işıklar tekrar yanıp ara verilinceye kadar…
Bunların Hepsi orada cidden oldu mu? Yoksa benim arsız beynim böyle mi algılamak ya da algılatmak istedi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey; Bizden olan, bizim olan yağmur o salonda yabancılaşıyordu. Deli ve dolu ve hoyrat ve ürpertici ve... yanlarını salona getirmiyordu. O zaman ben yağmura gitmeliydim.Oyunun yarısında çıktım oradan. Hayatın yarısından çıkar gibi..

Karşıdan karşıya geçmek için Karamürsel mağazasının önündeki lambalarda beklerken kolumu çekiştiren sırılsıklam olmuş roman çocuğu fark ettim. Kara gözleri kocamandı ve içi gülüyordu. Sırf gözlerime saldıran bu iki çift bakışın hatırına pörsük çiçekler aldım. Otobüs durağında ihtiyar amcanın eline verdim çiçekleri..Şapkasının tereğinden süzülen yağmur damlalarının arasından gülümsedi bana
“Evlat bunu verecek kimse kalmadı ki”dedi.
“Kendine ver amca” dedim.
Arkada duran kadın etkilenip amcaya ve bana uzunca bir şeyler anlattı..Ben yavaşça aralarından çıktığımda onlar hala konuşuyorlardı. Kim bilir belki çiçeği ona vermiştir. Otobüse binmekten vazgeçip Mithatpaşa’ya doğru yürüdüm. Bulduğum ilk aradan sahile yöneldim. Herkes arabalarına, otobüslere sığındı. Evlerine kaçtı o akşam…Şehrin ucuz cesaretli insanları, bozuk paraların ve ambalajların insanları, sivilcelerin insanları, otobüslerde dindar, kaldırımlarda demokrat insanları yağmurdan kaçtılar işte. Yağmurda yıkanarak güzelleşen İzmir’e, Bu esrarlı ve buğulu şehre bir kaç mısra düştü benden;

Ağlıyor kadın
Şehri omzuma yaslayıp
Altında kalanların vebalini
Benden soruyor

Demir yataklara soyunuyor kadın
Çeliğe su verir gibi sevişiyor
Tüm ölü doğan çocukları
Benden biliyor

Oysa bu şehirde
Yağmur benden sorulmaz
Gözlerim ona benziyorsa
Omuzlarımın suçu ne








Şahan Çoker
 
İzmir'in kavakları

2236488161_0ec2b6a0d8_z.jpg

Sözleri:

İzmir'in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de derler çakıcı
Yar fidan boylum
Yıkarız konakları

Selvim senden uzun yok
Yaprağında üzüm yok
Gamalıda zeybek vuruldu
Yar fidan boylum
Çakıcıya sözüm yok

Hikayesi:

Ödemiş Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde’de Efelik çok meşhurmuş. Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir.
 
izmir

symrna hakkında, yani izmir'in eski ismi hakkında, yunan mitolojisinde şöyle bir hikaye vardır..

amazonlar, yunan mitolojisine göre anadolu'nun ortasında, truva berisinde yaşayan savaşçı ve sadece kadınlardan oluşmuş bir topluluktu..sayıları fazla idi ve gerçekten çok haşin savaşırlardı..hatta daha rahat yay gerebilmeleri için tek memelerini keserlerdi..nitekim tanrılar tarafından kutsanmış bir ırktı..evlenmeden, soylarını devam ettirebilmek için özel seçtikleri erkekler ile beraber olurlardı..eğer kız çocuk dünyaya getirirlerse, kendileri gibi eğitip bir savaşcı yaparlardı..erkek doğarsa şayet babalarına geri verip postalarlardı..

neyse efendim konumuza dönelim, açılmışız..bu amazon ırkı ilk başlarda fetihlerini kuzeye doğru ilerlettiler..kraliçe olaraktan başlarında 3 tane savaşcı kadın vardı ve hiyerarşik bir yönetim bulunuyordu..onların dediği geçerliydi ve fetihler sırasında onlar da orduya katılırlardı..kuzey fetihlerinden sonra amazon savaşçıları truva'nın güneyine yöneldiler..en batıya gitmek ümidi ile ege kıyılarına geldiler..şuan ki izmir'in dolaylarında ve muğla taraflarında, buldukları bereketli topraklara şehirler kurdular..ilk başta sayıları 20'yi bulan şehirler sonraları tek tek ayakta kalmak yerine, birleşip şehir devletleri haline gelmeyi kabul ettiler (bkz: site)..bu bahsettiğim 3 adet kralice'nin birisinin adı da "symrna" idi ve izmir dolaylarında kurulan şehrin manzarasını ve havasını sevdiği için burada kalmıştı..hatta sonraları şehirler birleşince hepsinin hakimiyetini burdan halletmeyi planlıyordu..nitekim istediği de olmuştur mitolojide anlatılan hikayeye göre..izmir başta olmak üzere amazon kadınları tarafından kurulan 20 küsür şehir kendi içlerinde birleşerek 4-5 tane büyük şehire dönüştü..bu şehirleri arasında bodrum (eski amazonların kurdukları adı ile halikarnas) de vardı..

sonuçta bu bir mitolojik hikaye..ne kadar doğru olup olmadığı tartışılır..ama denilir ki; amazonlar savaşçı oldukları kadar da güzeldirler..bence biraz haklı bir hikaye olabilir, nitekim ege'nin özellikle de izmir'in kızları güzeldir..
 
"GAVUR" İZMİR'İN "GAVUR"U !...


Samim Kocagöz'ün "İzmir'in İçinde" adlı bir romanını zevkle okuyorum.. Bir yerinde, daha önce duymadığım bir olaydan bahsediyor. İzmir'in işgal günlerindeki bir kahramanın öyküsü : Gavur Mümin !.. Notlar aldım, ben de biraz araştırma yaptım ; karşılaştırmalar yaptım ve bu ilginç olayı sizlerle paylaşmaya karar verdim.. Bilenleriniz çoktur muhakkak ama duygulu bir öykü, bir kez daha okunur !..
Mümin Bey, Hacı Hasan Paşa'nın kız kardeşinin oğlu yani öz be öz yeğenidir. Hacı Hasan Osmanzade' nin nasıl paşa olduğu da ayrı bir ilginç öyküdür..
Sultan Abdülhamid, itibarlıdır diyerek, "Git şu Çakırcalı Efe ile konuş, koşullarını öğren, benim de koşullarım şunlardır" diye yolluyor. Hacı Hasan Bey de, "Ferman Padişahımın !" diyerek korka korka, yanına askeri doktor olan kardeşi Reşit Bey'i alarak dağa gidiyor..
Çakırcalı Efe'nin koşullarını Padişah kabul etmiş. Dağdan inip bir köyde oturacak, o köye de zaptiyeler girmeyecek.. Anlaşmışlar.. İşte bu görevine karşılık Osmanzade Hacı Hasan Bey, olmuş Hacı Hasan Paşa !Çakırcalı dağdan inmiş ama, bir süre sonra yine dağa çıkmış. Ama Hasan Bey'in paşalığı baki kalmış !..
Mütareke yılları.. İttihatçılar, İtilafçılar fırkacılık (particilik) adı altında birbirlerini yiyorlar.. Sonunda bir anlaşma olmuş ; İzmir'in belediye başkanı tarafsız olsun denmiş ve getirmişler Hacı Hasan Paşa'yı belediye başkanı yapmışlar. Aradan fazla zaman geçmeden 15 Mayıs 1919'da İzmir'e Yunan ordusu çıkar....
Fadıl Dokuzeylül, Hacı Hasan Paşa'yı şöyle anlatıyor : "Belediye Reisi idi ama Yunanlılar belediye işlerini görmek üzere, Yunan amaçlarına hizmet eden ve Yunanistan'ın bir kazasında kaymakam olan Naipzade Ali Bey diye bir Giritliyi memur etmişlerdi. Bütün yetki ondaydı. Hacı Hasan Paşa da pek temiz düşünceli bir vatandaş değildi ama yine de faydası oluyordu. Kurtuluştan önce Yunanistan'a, Atina'ya kaçtı. Bir oğlu vardı, o döndü.. Paşa ise 1932'de Yunanistan'da öldü.. Türklere açık bir zararı işitilmedi, ama tarih onu nasıl muhakeme edecek, bilemeyiz. O, Yunanlıların bir kuklasıydı.."
O zamanlar belediyede çalışan ve dönemin İzmir Noteri Ferruh Bey'in de kardeşi olan Muzaffer Özgen ise şunları demekte : "Türk halkına karşı, 'İşte belediye başkanı sizden, daha ne yapalım ?' demek için Paşa'yı kullanmışlardır. Ben, o kaçtıktan sonra masasının çekmecesinde, üç kez başkanlıktan istifa ettiğine ilişkin, Yüksek Komiser (Vali) Steryadis'in geri çevirdiği dilekçeleri buldum.."



Gelelim asıl kahramanımız Mümin Bey'e..
Mümin Bey, 1892 yılında Osmanzade İbrahim Bey'in oğlu olarak İzmir'de dünyaya gelir. 1911 yılında Beylerbeyi Yedeksubay Okulu'ndan teğmen olarak mezun olduktan sonra Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı'nda çeşitli görevler aldıktan sonra 1917'de, İzmir'deki 17. Kolordu Komutanlığı'na atandı. İzmir'in işgalinden kısa bir süre önce Jandarma Genel Komutanlığı'nın 1 Mart 1919 tarihli emriyle İzmir Jandarma Alay Komutanlığı emrine verildi ve 1920'nin Mart ayına kadar bu görevi sürdürdü..
Çok iyi bildiği Rumca'nın ve Hacı Hasan Paşa'nın yeğeni olması nedeniyle; Osmanlı Devleti ile Yunan İşgal Ordusu arasında irtibat subaylığı görevini verirler ona. Hükumet Konağında bir odası bile vardır.. Ama tığ gibi, yakışıklı bu Yüzbaşı, İzmir sokaklarında rahat gezemez olur. "Gavur Mümin", "Kirye Mümin" diye sesleniyor, yüzüne tükürüyorlardır ! Her an sırtından bıçaklanacağı korkusuyla çıkmaktadır sokaklara.. Geceleri bazı Yunan komutanlarıyla, subaylarıyla her gece meyhanelerdedir..
Bütün bu hakaretleri sessizce sineye çeken Mümin Bey ; işgal sırasında İzmir'de kurulan ve güçlü bir yeraltı örgütlenmesine sahip olan, asker ve sivillerden oluşmuş Türk istihbaratının önemli bir üyesidir. En yakın çalışma arkadaşları ; İzmir Gümrük Müdürlüğünde çalışan Fadıl Dokuzeylül, Şark gazetesini çıkaran Halil Zeki Osma ve işgal süresince İzmir Müftülüğü görevini sürdüren Rahmetullah Efendi'dir...
Yüksek Komiser Steryadis ve İşgal Kuvvetleri Komutanı Zatirios'un güvenini kazanan "Gavur" Mümin, elde ettiği bilgileri Ankara'ya ulaştırıyor ve bunu bir tek ablası İhsan Hanım biliyordu.. Ankara günü gününe, İzmir Rıhtımına kaç Yunan askeri indi, ne kadar top tüfek çıktı öğreniyordu.. Yunanlıların politik tutumları, yapacakları askeri eylemler öğreniliyordu.. Bir seferinde, İzmir'in Hükumet Konağı'nda on beş telefon bir gece ortadan kaybolmuş, askeri depolardan kaldırılan silahlarla birlikte Ankara'nın yolunu tutmuştu !.. En önemlisi, Yunanlıların Sakarya boylarına yürüyeceği ile ilgili planları Ankara'ya yerleştiriliyordu..
Sonunda Yunanlılar olayı anlarlar.. Mümin Bey'i hemen tutuklayıp, evine baskın yaparlar. Fakat uyanık ve yurtsever bir hanım olan ablası İhsan Hanım, tüm belgeleri yüklükteki yatakların arasına saklar. İlk aramada bir şey bulamayan Yunanlılar kısa bir aradan sonra iki kez daha ararlar ama İhsan Hanım onları saklayacak ve bazılarını imha edecek zamanı bulmuştur.
Kardeşinin tutukluluğunun ilk günlerinde köfte yapıp götürür. Köftelerden birinin içinde şu satırları taşıyan bir pusula vardır : "Mümin, evrak çantasını bulamadılar, bendedir, müsterih ol ve her şeyi inkar et."..
İzmir'de Yunan Askeri Mahkemesi'nin karşısına çıkarılan Mümin Bey, ellerinde suçlayacak bir belge olmaması nedeniyle, kurşuna dizilmekten kurtularak müebbet hapse mahkum olur.. Onu bir subay, bir astsubay ve sekiz er eşliğinde Atina'ya gönderirler.. Sonra da Mora Yarımadası'nın güneydoğusundaki Palamidi Cezaevi'ne.. Burada çok zor şartlarda bir yıl yattıktan sonra da Atina yakınlarındaki Palya İstratona Cezaevi'ne.. Tutuklu bulunan Hürriyet ve İtilaf Partisi üyeleri ve Yunanistan'a sığınan Çerkezler ile görüşüp onlardan öğrendiği bilgileri İzmir'deki çalışma arkadaşlarına iletir..
Atatürk'ün ona ne kadar değer verdiğinin göstergesi olarak, 5 Nisan 1923'de, Yunan Orduları Başkomutanı General Trikopis ile yapılan mübadele sonucu, diğer Türk esirlerle birlikte İzmir'e gelir...
Kalan yaşamı boyunca Yunan zindanlarından kaptığı romatizma ve tüberküloz sonucu, 24 Ocak 1948 günü vefat eder. Albay rütbesinde.. Çünkü döndüğünde bir kahraman olarak karşılanmasına rağmen, alçak gönüllü bir şekilde, terfi derecesinden başka bir talepte bulunmamıştır. Hiçbir maddi nimete iltifat etmemiştir... Soyadı Kanunu çıktığında Aksoy soy adını almıştır..
Nur içinde yat, Albay Mümin Aksoy ...
 
223255_405373169530493_1117796695_n.jpg


KIZ : Nerelisin ?
ERKEK : İzmir ya sen ?
KIZ : İstanbuL . . .
ERKEK : Hmm ne güzel .
KIZ : Tabikide güzel İstanbul'un yanına yakLaşamaz bile İzmir . .

ERKEK : Hadi ya Anlatsana şehrini bizde biLeLim !
KIZ : Çok geniş sokakları güzel güzel binaları zengin buranın görgülü insanları koskoca sahil manzaralı şehir aşkı İstanbul burda herkes fiyakalı kısa ve öz ayrıca çoğu şarkılar İstanbulu anlatırşekerim Peki ya senin şehrin?

ERKEK : Dardır sokakları, serseridir bu şehrin çocukları İzmir kardeşliktir bize gidelimdir, bizde yiyelimdir, bizde kalalımdır... Bende para var oğlum sen geldir.. Beraber dayak yiyip kahkahalarla seneler boyu hatırlamaktır... Sevgidir İzmir... , İstanbullu gibi denizini boğazını değil sebepsiz yere seversin İzmiri. Tıpkı anneni sever gibi karşılık beklemeden... Annelerin oğullarını gönderirken "dikkatli ol oğlum" değilde, "kimseye bulaşma oğlum" dediği yerdir İzmir.. "Yanında kız arkadaşı var boşver"dir İzmir.. İçindeki Anadolu hamurunu kaybetmeyen tek BÜYÜK şehirdir... İşte bu yüzdendir ki; sizin orada dost dediklerinize, biz İzmir'de sadıç deriz... Çoğu şarkı İstanbul'u anlatır . . . Çünkü ; İzmir anlatılmaz yaşanır...
Halil Yằvuz
 
ben buranın nerde olduğunu merak ediyorum açıkcası hiç böyle yer görmedim :)


İzmirin her köşesini geziceksiniz görüceksiniz birde hatırlayacaksınız diye birşey yok. Zaten ömrünüz boyunca her köşesini gezip göremezsiniz. Emin olun atladığınız yerler çoktur.
 
564939_150909428385458_927161525_n.jpg


İnsanın içinde alev alev yanan bir aşktır İzmir. İzmirliler unutamaz onu, bırakıp da gidemez. Dışarıdan gelip de bu aşkı yaşayanlar İzmirli olduklarını söylerler artık. İçlerine işlemiştir İzmir. Kalplerinin ucu yanmıştır, aşıkların mektupları gibi…

Bağnaz değil rahattır İzmirin insanı. Müslümanı camiden, Hristiyanı kiliseden, Musevisi sinagogdan çıkınca o güzel körfez manzarasına karşı içkisini yudumlar. Rakı ya da şarap ne farkeder. Amaç güzelliğin keyfini çıkarmaktır. İzmirin kızları rahat, erkekleri saygılıdır. İnsanlar Kordonda elele gezen çifti ayıplamaz, birbirlerine ne kadar yakıştıklarından konuşur.
İzmir kendine has lezzetlerle, kendine has kelimelerle ünlüdür. Bu kelimeler için çokça tartışmışlığım da vardır insanlarla. Özellikle ehavkta eğitmenlerimle. Çiğdem, gevrek, boyoz, domat, kumru, paravana. İzmire has, İzmire özeldir.
Güzeldir İzmirin kızları. Hepsine Egenin güzelliği sinmiştir. Hepsinde iyot, zeytin, üzüm kokusu. İzmir her şeyiyle geçmişten günümüze yaşayan ve ölmeyecek bir aşktır.
İzmirin insanı gavurdur da evet. Dinleri ayırmaz, ırkları araya sokmaz önceliği insan olmaya verir. Rumlarla Türklerin bir arada yaşadığı, Endülüs Emevilerinin zulmünden kaçan Musevilerin mutluluğu bulduğu kenttir İzmir.
Güneşin Körfezin ötesinde Karaburunun arkasında batışını izlemek ve izlerken dostla, canla cananla sohbet etmek bir ömre bedeldir İzmirli için. İzmir dışında her gün batışında bu anı arar İzmirli. Tanrıların meyvesi zeytinin ve zeytinyağının kaynağıdır İzmir ve bundan sağlıklıdır İzmir insanı.
Narcissus burada yaşamıştır efsanesini ve burada açmıştır ilk nergis çiçeğini. Dört bir yanına sinmiştir nergis kokusu İzmirin. Bir nergis kadar güzel ve narindir İzmir. Kolay kırılır, kırılınca ayaklanır, hakkını arar. Gubrathia Ateşidir* İzmir aşkı nesiller boyu sürecek.
Kendisini sevmeyeni anlar İzmir önce çabalar sevdirmek için. Eğer ısrarla İzmirden soğursa insan artık bu şehir çekilmez olur ona. Çiğdemin tuzu dudaklarını kavurur, boyozu yağlı gelir, gevreğin bayatı hep ona denk gelir. Sonunda kaçar İzmiri sevemeyen. Kötü anıların suçunu İzmire atan.
İzmir aşktır İzmirlinin kalbinde yanan ve hiç bir zaman sönmeyecek olan.​
 
Geri