İbrahim Kaypakkaya Kimdir

Konu sahibi son olarak 2626 gün önce görüldü
4- ``Halk Hareketi``nden Kesin Bir Şekilde Ayrı Ele Alınması Gereken
``Milli Hareket``in Özellikleri ve Komünistlerin Tavrı.
a) Millet nedir?
``Millet, hakim sınıflar dahil bütün sınıf ve tabakaları içine alır… Bunların içinde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve katmanlar olduğu gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan sınıf ve tabakalar da vardır... millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok olacaktır.... milletin kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir ..`` ( a.ge., sf. 193)
b) Milli hareketin özellikleri:
i- milli hareket sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Batı Avrupa`da 1789-1871, Doğu Avrupa ve Asya`da ise 1905` de başlamıştır.
ii- milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir.
iii- Özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.
( a.g.e., sf. 209-210)
c) Ekim Devrimi sonrası Milli Hareketlerin durumu.
Ekim devrimi sonrası, ``Burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler.
II. Dünya savaşından sonraki yeni çağımızda ise, ``az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları, bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurmak kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler.`` .. bunlar, ``eski dönemin çağımıza devir ettiği yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. (a.g.e., sf. 213- 214)
d) Bu milli hareketlerin doğal eğilimi milli devletler kurulması yönündedir, ilerici ve demokratik bir muhteva taşırlar. Ama bunlar ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik devrimi tamamlayamazlar.
(a.g.e., sf. 214)
e) Milli Hareketin Amacı nedir?
Milli baskının amacı, en genel ifadesiyle, ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır. Milli harekette buna karşı, ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi amacına yönelir. Meselenin özü budur. (a.g.e., sf . 201 ve 212)
f) Milli hareketin Demokratik Muhtevası.
Milli hareket genel demokratik bir muhteva taşır. Çünkü, bir yönüyle ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetler arasında eşitliğin sağlanması, hakim sınıfların imtiyazlarının kaldırılması, dil üzerindeki yasakların kaldırılması ve sınırlamaların son bulması, her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğinin tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.
Proletarya, milli hareketlerin ezen ulus hakim sınıflarının milli zulmüne, zorbalığına, çıkarlarına karşı yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.
(a.g.e., sf. 223 ve 227)
g) Milli Hareketlerin Gerici Muhtevası.
Milli harekette burjuvazinin asıl amacı kendi üstünlüklerini sağlamaktır. Pazara hakim olmaktır; bölgesindeki maddi zenginlikleri vs. .. kendi ulusal gelişmesini garanti altına almaktır. Burjuvazi ve milli harekete katıldığı ölçüde toprak ağaları kendi lehine eşitsizlik, kendi lehine imtiyaz isterler. Başka milletlerin demokratik haklarını kendi lehine gasbetmek ister. Çeşitli milliyetlerin proleterlerini ulusal çitlerle birbirinden ayırmak ister. .. vs. vs. Yani milli hareketlerin bir de milliyetçiliği güçlendirmeye, böylece burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelen gerici muhtevası vardır.
Proletarya, bu eğilime asla ve asla destek olmayacaktır. Burjuva milliyetçiliğine yardım etmeyecektir. Ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının gerici ve milliyetçi emellerine karşı mücadele edecektir. (a.g.e., sf. 227 ve 231)
h) Proletarya ezilen milletin ayrılmasını ne zaman destekler, ne zaman desteklemez?
Buna proletarya devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer ezilen milletin ayrı bir devlet kurması, ezilen ulusun yaşadığı bölgede proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması imkanını artıracaksa ayrılmayı destekler, yok geciktirecek, zorlaştıracaksa desteklemez.
Böylece İ. Kaypakkaya karşımıza Marksist-Leninistlerin proleter devrimleri çağı öncesi, burjuva demokratik devrimleri çağında milli meseleye bakış açısını olduğu gibi koruyan bir anlayışla çıkmaktadır.
Halk hareketinden bağımsız, ondan kesin olarak ayrılmış olarak ele aldığı milli harekete tüm yaklaşımı Marksist-Leninistlerin milli harekete burjuva demokratik devrimleri çağındaki yaklaşımıdır.
Milli hareketlere böylesi bir yaklaşımın proleter harekete vereceği zararlar sanırız yeterince açıktır.
İ .Kaypakkaya`nın milli harekete bu yaklaşımında emperyalizme verilen tek referans, emperyalizm çağında burjuvazinin gericileştiği, halk hareketinden korktuğu için bu milli hareketlerin sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten öteye gitmeyecekleri şeklindeki önerisidir.
 
5- Halk Hareketi Olarak Milli Hareket
a) Halk kavramı bugün, genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta halli köylüleri, yarı-proleterleri ve şehir küçük burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde .. halk sınıflarına bir de ... milli burjuvazinin devrimci kanadı girer .Halk, her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakaları ifade eder. Halk kapsamı, her devrim aşamasında değişir. (a.g.e., sf. 193)
b) Halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir. (a.g.e., sf. 211)
c) Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur. (a.g.e., sf. 213-214)
d) Bu yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişmenin, emperyalizme karşı milli devrimle çözülmesi olayıdır. (a.g.e., sf. 403 ve 395)
e) Bu ülkelerde sınıf bilinçli proletarya hem ezen, hem de ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin halk hareketini yönetir. (a.g.e., sf. 227)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyi ele alırken şöyle bir değinerek geçtiği ve bizzat kendisinin millet ve milli hareket anlayışıyla mutlak olarak çelişen, onlar tarafından dıştalanan yeni bir milli hareket anlayışıyla karşılaşıyoruz.
Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler olarak bu tür milli hareketler görülmesine rağmen bunlara milli mesele üzerine çalışmada sadece değinilmektedir.
Ve bu gayet anlaşılır bir şeydir. Kaypakkaya açısından bu tür milli hareketler ile ``demokratik halk devrimi`` bir ve aynı şeylerdir. Yani bu tür milli hareketlerin İ. Kaypakkaya`daki detaylı bir incelenişi demek onun ``demokratik halk devrimi`` teorisinin bir incelenişi demektir.
Dolayısıyla İ. Kaypakkaya`nın bu tür milli hareketlerin milli eşitsizliği ve sömürüyü ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde bir halk hareketi olduğu şeklindeki görüşünün içerik olarak doğruluğu veya yanlışlığı ancak onun devrim anlayışının bütünlüğü içerisinde tespit edilebilir.
Biz, şimdilik kaydıyla, böylesi bir varsayımdan hareket eden bir milli hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu belirteceğiz.
Dolayısıyla, çağımızda genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler sömürüyü ve milli eşitsizliği de ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde halk hareketleridir ve proletarya açısından bunun tek anlamı ülkenin çeşitli milliyetlerinden işçi ve emekçilerinin başına geçip devrimi yapmaktır. Yani emperyalizmden, dış emperyalist güçlerden ülkenin tam bağımsızlığını sağlamaktır
 
6. TOPARLAYALIM
İ. Kaypakkaya`nın Milli Meseleye yaklaşımı ikirciklidir.
1- ``Halk Hareketi``nden kesin, mutlak bir şekilde ayrı olarak ele alınması gereken ``Milli Hareket``ler vardır.
Bu Milli hareketler özünde pazar sorunudurlar. Özünde burjuvazinin damgasını taşırlar. Genel yönelimi milli devlet kurma yönünde olan bu milli hareketler Ekim devrimi sonrası burjuvazi halk hareketinden daha da korkar hale gelip emperyalizmle işbirliğine giriştiği için yarı- sömürge ülkeleri oluşturmaktan öteye gidememiştir. Fakat bu milli hareketler milli baskıya karşı demokratik muhteva taşırlar ve işte biz komünistlerin kayıtsız şartsız desteklediğimiz de bu demokratik muhtevadır. Bunlar yeni çağımıza eski dönemin kalıntısıdır. Az sayıda sömürge ve çok uluslu devletlerde vardırlar.
2- Bir de, ``Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur: `` (a.g.e., sf. 213) diyerek milli hareket kategorisine kendi elimizle yerleştirdiğimiz, birinci tür milli hareketler emperyalizmden tam kopuşu sağlamadığı için bu tam kopuşu sağlamak, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlamakla görevli olan milli hareketler, yani halk hareketi vardır. Bu da emekçilerin kesin kurtuluşuna yönelmiş milli harekettir. Hem milli eşitsizliğe, hem de sömürüye karşıdır.
Bu yarı- sömürgelerdeki bir milli hareket, aslında ``demokratik halk devrimi`` denilen devrimin ta kendisidir.
Dolayısıyla;
Bir yandan, milli hareket ile halk hareketi birbirine karıştırılmamalı, birbirinden tamamıyla farklı şeyler. Öbür taraftan, halk hareketi ile milli hareket bir ve aynı şeyler. Mutlak olarak ayrı ele alınması gerektiği ilan edilen iki eğilim bir ve aynı potada eritildi, birleştirildi. Mutlak olarak ayrı ele alınması gereken, mutlak olarak iki ayrı eğilim olan milli hareket ve halk hareketi bir tek eğilim içinde birleştirildi.
Ama aynı zamanda, bir potada eritilen bu iki zıt eğilim hiç de bu iki zıt eğilim değildir. Bu birliği mümkün kılmak için ``milli hareket`` içerik olarak değişikliğe uğratılmıştır. ``Burjuva ve toprak ağalarıyla`` birlikte tüm milletin hareketi olan milli hareket, ``burjuva ve toprak ağalarını`` dıştalayan ve onlara karşı olan bir milli harekete dönüştürülmüştür.
İşte bu iki tür milli hareket anlayışı, varlığı açıkça ilan edilmeyen bu iki tür milli hareket anlayışı sayesindedir ki, bir yandan milli hareket ile halk hareketi arasındaki mutlak farklılık ısrarla savunulmakta diğer yandan da, halk hareketi ile milli hareket birleştirilebilmektedir.
 
II) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL HATALAR VEYA MİLLİ MESELEDE GÖRECELLİK
1- Millet ve Milli Hareket, Halk ve Halk Hareketi.
İ. Kaypakkaya tarihi bir kategori olan milletin bir tanımını sunuyor. Ve bu tanımın ve bu tanıma uygun olarak milletin değişmez bir topluluk olduğunu ilan ediyor.
İ .Kaypakkaya`nın kullandığı millet tanımı ``modern uluslar`` diye bilinen burjuva ulusların tanımıdır. İ. Kaypakkaya`ya göre ulus budur ve sadece budur. Ve sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar da varlığını sürdürecektir.
Bu öneri birincisi, yanlıştır. İ. Kaypakkaya`nın bu satırları yazdığı sırada hali hazırda tarih tarafından yalanlanmıştır. Çünkü, bu burjuva uluslar, bu modern uluslar tüm varoluşlarına karşın tarihin çöplüğüne gönderilmiş, dünya tarihi hali hazırda sosyalist ulusları görmüştü. Burjuvazi ve toprak ağalarının yok edildiği, ezen ve ezilenin olmadığı sosyalist ulusları görmüştü. İ. Kaypakkaya`nın tanımını verdiği modern uluslar eskimiş, onların yerini yepyeni bir ulus türü, sosyalist uluslar almıştı. ( bkz. Birinci Kitap)
İkincisi, bu öneri içten içe, derinden derine karşı-devrimci bir öneridir. Çünkü sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar İ. Kaypakkaya`nın tanımına uyan milletlerin, yani burjuva milletlerin varlığını sürdüreceğini iddia etmektedir.
En son varılan sonucun İ. Kaypakkaya`nın gerçek görüşlerine ters düştüğü ilan edilebilir. Burada basit bir hatayı büyüttüğümüz iddia edilebilir. Ama bu doğru olmaz. Aynı içerik, yani sosyalizmde burjuvazinin varlığını koruması olgusu İ. Kaypakkaya`nın devrim ve sosyalizmi inşa anlayışında da karşımıza çıkacaktır. Ve ancak orada iç bütünlüğü ile ve kesin olarak ortaya konabilir. Bu nedenle bu sonucu şimdilik kaydıyla bir kenara koyabiliriz.
Fakat bu sefer de karşımıza ``halk`` tanımı çıkmaktadır. Kapitalist burjuvazinin orta kesimi ``halk`` kategorisine dahil edilmektedir. Halk, alttaki tabakalar, ezilen yığınlardır. Halk devrimi de tamı tamına bunların aktif olarak katıldıkları devrimler. İ. Kaypakkaya`nın kullandığı halk tanımı ise hepimizce bilindiği gibi belli bir devrim ve sosyalizm inşası teorisinin kaçınılmaz bir parçası olarak Mao Zedung tarafından formüle edilmiştir, ve hem Mao Zedung`da hem de İ. Kaypakkaya`da orta burjuvazi ile birlikte sosyalizm inşası teorisinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Halk kavramının böylesi bir kullanımı kişiyi pek çok çelişmelere gebe bırakmaktadır. Sadece bir örnek verirsek: burjuvazi için demokrasinin olduğu yerde halka demokrasi olamayacağı, halk saflarında demokrasi uygulanacağı ilan edilmekte, gel gelelim bizzat halk orta burjuvaziyi içermektedir. vs. vs.
Fakat konumuz açısından sadece İ. Kaypakkaya`nın halk tanımının da tıpkı millet tanımı gibi yanlış olduğuna değinmek ve bunun devrim teorisi ve sosyalizmin inşası açısından taşıdığı anlamları bir kenara bırakmak, İ. Kaypakkaya`nın bu konudaki görüşleri incelenirken ele almak metod olarak en uygunudur. Şimdilik kaydıyla İ. Kaypakkaya`nın halk kategorisi içinde orta burjuvaziyi de saymasının kaçınılmaz sonuçlarını bir kenara koyacağız. Bu hatalı sonuçları yok farzedeceğiz.
Konumuza dönersek:
Ulus, millet kavramı mutlak değil, relatif, göreceldir. Sınıfsal içeriğinin değiştiği bizzat tarih tarafından ispatlanmıştır.
Aynı görecelilik milli hareketler için de geçerlidir. Ulusal mücadele sadece bir bütün olarak burjuva ulusun onu ezen yabancı ulusa karşı mücadelesi değildir. Tarih, ezilen bir ulusun bizzat kendi burjuvazisine karşı ayaklandığı, ulusal bağımsızlığı için bunu yapmak zorunda olduğu ulusal mücadeleleri doğurmuştur.
Ve bu yaklaşım açıkça belirtilmese de, yukarıda değindiğimiz hataları içinde barındırsa da İ. Kaypakkaya tarafından da savunuluyor. Bu olguya onun görüşlerini ortaya koyarken genişçe değinmiştik. Kısaca tekrarlarsak: bir yandan millet ancak ve ancak burjuva millet olabilir ve milli hareket de bir bütün olarak bu ulusun hareketi. Öbür yandan, millet ve milli hareketten mutlak olarak ayrı olması gereken halk ve halk hareketi de millet ve milli harekettir çünkü bizzat ulusun bir parçasını, burjuva ulusun bir parçası olan ``burjuvazi ve toprak ağalarını`` da karşısına alan ve böylece onları milli hareketten-dolayısıyla milletten- dıştalayan bir milli hareket söz konusu edilmektedir.
 
2- İki Tür Milli Hareket?
İ. Kaypakkaya`yı incelerken gördük ki onun için iki tür milli hareket mevcuttur.
Bunlardan birincisi burjuva ulusun tanımına uygun olarak burjuva ulusun, bir bütün olarak burjuva ulusun kurtuluş hareketidir. İ. Kaypakkaya burjuva ulusun bu bütünlüğünü aşırıya bile vardırır ve mesela kompradorları bile bu kurtuluş hareketinin parçası, dahası önderleri olarak ele alır. İşte İ. Kaypakkaya`ya göre ulusal mücadele bu ulusal mücadeledir. Ve bu ulusal mücadele eski dönemin bir kalıntısıdır. Bu nedenledir ki onlar eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdırlar, proleter devrimlerinin değil. (Bkz. İ. K. Seçme Yazılar, Sf. 156) Ve yine daha önce gördüğümüz gibi İ. Kaypakkaya bu tür milli hareketlere Marksist-Leninistlerin Ekim devrimi öncesi yaklaşımlarını olduğu gibi uygular.
İkinci tür milli hareket ise çağımızda genel ve tipik olan milli harekettir. Proletaryanın başını çektiği halk hareketinin ta kendisidir.
Bu durumun İ. Kaypakkaya açısından yarattığı çelişmeye değinmiştik.
İyi ama, iki tür milli hareket var mıdır?
3- İki Tür Milli Hareket Yoktur.
Kapitalizm, emperyalizm aşamasında diğer ulusları ezme siyasetine kesinlik kazandırmış ve böylece ezilen ulusların emperyalizme karşı savaşımına yol açmak zorunda kalmıştır.
Ekim devrimi ile de proleter devrimleri çağı başlamıştır.
Artık sınıf mücadelesi açık ve kesin bir şekilde proletarya ile emperyalist kapitalizm arasındadır. Proletarya dünya emperyalizmini yok etme savaşımına başlamıştır.
Düşmanı emperyalizme karşı savaşımında emperyalizmi cephe gerisinde sarsmakta olan milli hareketler proleter hareket için derin bir yedek güç kaynağı haline gelmiştir.
Bu milli hareketler burjuva çerçeveyi hiç mi hiç zorlamasalar, her şeyleriyle bir burjuva hareket olsalar bile emperyalizme zarar verdikleri için ve oranda proleter hareketin düşmanı emperyalizme karşı savaşımında onun bir yedeği haline gelirler, proleter devriminin bir parçası haline gelirler.
Bu hareketler ezilen ulusun burjuvazisinin gelişmesinin bir aracı olarak kalsalar, daha ileri gidemeseler bile artık proleter devrimlerinin bir parçasıdırlar. Onun yedek gücüdürler. Çünkü artık çağımız burjuvazinin gelişmesinin çağı, burjuva demokratik devrimleri çağı değil, proletaryanın gelişmesi çağı, proleter devrimleri çağıdır.
Bu meyanda, çağımızda ``eski döneme ait`` eskiden kalma, burjuva demokratik devrimlerin bir parçası olan herhangi bir milli hareket, proletaryanın eski dönemdeki taktikleriyle yanaşabileceğimiz bir milli hareket kalmamıştır.
Tüm milli hareketler proletaryanın dünya emperyalizmine karşı sınıf mücadelesinde aldıkları yer açısından değerlendirilmelidirler.
İ. Kaypakkaya ise milli hareketleri iki ana türe bölmekte, bunlardan birini burjuva demokratik devrimlerin bir parçası olarak ele almakta ve onlara karşı proletaryanın burjuva demokratik devrimleri çağındaki taktiklerini uygulamayı önermektedir.
İ. Kaypakkaya`nın temel zaafını işte bu nokta oluşturmaktadır.
4- İki Tür Milli Hareket Vardır.
İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı türden iki tür milli hareket yoktur. Ama, tüm çeşitlilikleri içinde ancak ve ancak iki tür milli hareket vardır.
Emperyalizmi zayıflatmaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar devrimcidir.
Emperyalizmi güçlendirmeye, kollamaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar karşı-devrimcidir.
5- Milli Hareketlerde Çeşitlilik.
Ekim devrimi ile dünya tarihi kesin olarak yeni bir yönelime, yeni bir eğilime sahip olmuştur. Dünya kapitalizminin yerle bir edilmesi ve yerine dünya proletaryasının diktatörlüğünün kurulması.
Bu nedenledir ki, dünya tarihinin akışını bu iki güç proletarya ve emperyalist kapitalizm belirlediği içindir ki milli hareketlerin başlangıçları olmasa da kaçınılmaz sonuçları, varmaları gereken mantıki sonuç ezilen ulusların dünya emperyalist sisteminden kopmaları onların dünya proleter sisteminin bir parçası haline gelmeleridir.
Bu eğilim doğmuştur. Dolayısıyla da ezilen ulusların milli kurtuluş hareketlerinin bizzat ezilen ulusun burjuvazisine karşı gelişmesi zorunluluğu, milli hareketlerin sosyalist milli hareketlere dönüşmesi zorunluluğu doğmuştur. Ezilen ulusların proletaryası içinde yer aldıkları milli hareketleri bu zorunluluğun taleplerine uygun olarak geliştirmek zorundadırlar. Gelgelelim, bu eğilim kendisini doğrudan doğruya empoze edemez. Bu eğilim tarihin ürettiği ulusların gelişme seviyesindeki binbir çeşitlilik içinde kendine kanallar aramak, kendine yol açmak zorundadır.
Bu yolu en kısa zamanda açmak, sonuca en kısa yoldan varmak için proletaryanın partisi ulusların tarihi gelişme seviyelerini dikkate almak zorundadır. Geçtik en geri uluslardan, en modern uluslarda bile proletarya ile burjuvazi arasındaki ayrışmanın zorlukları, sosyalist eğilimin kendini empoze etmesinin zorlukları açıktır.
Tüm bunlardan ilk olarak iki sonuç çıkar:
Birincisi, Ekim devrimiyle de ispatlandığı ve böylece proleter hareket açısından savunulması haklılık kazandığı üzere milli hareketler sosyalist milli hareketlere dönüşmüşlerdir. Milli hareketlerin sonucunda iktidar milli burjuvazinin değil, proletaryanın olmalıdır. Burjuvazinin hakimiyeti altında milletler arasında eşitlik olmaz. Bir bütün olarak burjuva ulusun kurtuluşu değil, burjuvaziye rağmen ve ona karşı ezilen halktan oluşan ulusun kurtuluşu.
İkincisi, emperyalizm en geri uluslardan en modern uluslara kadar ulusların ezilmesi demek olduğu ve en modern uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden ayrışması, yani sosyalist eğilimin kendini empoze etmesi pek çok zorluklarla karşılaştığı için bir bütün olarak ulusun, burjuva ulusun emperyalizmden kurtuluşunu savunma zorunluluğu da geçerliliğini korur.
Yani, ulusal hareket uluslar gelişmelerinin çeşitli aşamalarında olduğu için çeşitli aşamalardan geçerek ama mutlaka mantıki sonucuna, Sovyet iktidarı sonucuna varmak zorundadır.
Bu nedenledir ki programının formülünde varolandan hareket etmek zorunda olan proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını, burjuva ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak programına koyar. Ve yine eylemlerinde varolanın içindeki tarihi, eğilimi de dikkate almak zorunda olan proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkından sadece burjuva ulusları anlamaz. Burjuvaziye rağmen ulusu, ezilen emekçilerden oluşan ulusu da anlar ve ulusların gerçek kurtuluşunun tamı tamına da milli burjuvaziyi alt etmekten geçtiğinin propagandasını yapar.
Başka bir değişle, Ekim devrimi sonrası ulusal hareketlerin sosyalist ulusal hareketler olarak gelişmesi dönemi başlamıştır ve fakat buna rağmen ulusal hareketlerde burjuva etkiler, proleter hareketin dikkate alması gereken, ulusal hareketin kendini tamamıyla kurtaramadığı burjuva etkiler varlığını sürdürmektedir. İşte bu ``eskinin bir kalıntısı``dır, eski döneme aittir. Fakat bu ulusal hareketleri ``eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçası`` yapmaz; fakat, bu onları eski dönemin milli kurtuluş hareketleri, proleter hareketin eski anlayışı, milli hareketlerin içerik ve gelişme yönü ve dolayısıyla proleter hareketin onlara yaklaşımı açısından eski döneme ait milli hareketler yapmaz. Emperyalizm çağında, hele hele Ekim devrimi sonrası milli hareketlerin tüm içerik, yönelim ve proleter hareket açısından anlamı değişmiştir. Milli hareketlerde burjuva etkilerin kalıntılarına rağmen bu böyledir. Ekim sonrası dönemde hiçbir milli harekete eski dönemden kalma milli hareket denemez, onlara eski döneme ait kafalarla yaklaşılamaz.
Böylesi bir yaklaşımın İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalardan bir örnek sunalım.
 
6- Soyut Değil, Somut
``.. Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik muhteva taşır ve bizim ulusal imtiyazlar sağlama eğiliminden bunu kesin olarak ayırdederek... kayıtsız şartsız desteklediğimiz işte bu muhtevadır.``
(a.g.e., sf. 230)
Kimin sözleri bunlar? Lenin` in.
İ. Kaypakkaya bu alıntıyı en az iki kere tekrarlar ve ezilen ulusların ezen ulusa karşı mücadelesinin demokratik muhteva taşıdığını, proleter hareketin bunu kayıtsız şartsız destekleyeceğini ilan eder. ``Kürt milli hareketi, ezilen bir ulusun, hakim bir ulusun hakim sınıflarına karşı mücadelesi olarak ilericidir ve demokratik bir muhteva taşır. Biz bu demokratik muhtevayı kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz.`` ( a.g.e., sf. 231)
Demek ki biz her milli hareketin demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz.
Gelgelelim Lenin`in bu satırları Ekim devrimi öncesine aittir. Ve ama yine Lenin`de Ekim devrimi öncesinde bahsi geçen demokratik muhtevanın neden desteklendiği de vardır:
``Milliyet ilkesi, burjuva toplumunda, tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, milli hareketlerin tarihi meşruiyetini kesin olarak kabul eder. Ama, bu kabul edişin burjuva milliyetçiliğinin savunma biçimini almaması için o, milli hareketlerde ilerici olarak ne varsa (a.ç. İ.K.) ancak onu desteklemekle yetinmelidir ..`` (a.g.e.. sf. 228)
Burjuva devrimleri çağında milli hareketlerin burjuva demokratik eğilimi tarihin genel gelişme akımına uygun düşer, bu nedenle ilericidir, bu nedenle kayıtsız şartsız desteklenir.
Ekim Devrimi ile ise tarihin akışı tümden değişmiştir. Şimdi tarihin gelişmesini belirleyen dünya proletaryası ile dünya emperyalizmi arasındaki mücadeledir. Tarihin akışı, tarihin gelişme yönü proleter devrimine doğrudur. Ancak bu akıma uygun düşen hareketler ilerici, daha doğrusu devrimcidir. Bu nedenle burjuva demokratik bir içeriğe sahip olmak şu veya bu hareketi devrimci yapmaya yetmez.
Eskiden, burjuva demokratik devrimleri çağında milli mesele modern ulusları ilgilendiren bir sorundu, bu nedenle, onlar burjuva olarak gelişmiş uluslar oldukları için onların milli hareketleri burjuva demokratik bir içeriğe sahipti ve burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası olarak bu hareketlerin bu içeriği devrimciydi. Ve proleter hareketin bu hareketlere karşı tavrı soyut idi. Soyut burjuva hakları destekleme tavrıydı.
Şimdi, Ekim Devrimi sonrası dönemde, proleter devrimleri döneminde işler kökten değişmiştir. Burjuva demokratik programlı, hareket olarak burjuva demokratik içerikli bir işçi hükümeti, emperyalist metropollerde böyle bir hareket emperyalizmin koruyucusu olarak tüm burjuva demokratik içeriğine rağmen karşı-devrimcidir. Gelgelelim, hiçbir demokratik içeriğe sahip olmayan Afgan emirinin İngiliz emperyalizmine karşı milli mücadelesi devrimcidir. Çünkü artık sorun bir dünya sorunu haline gelmiş, en gerisinden en ilerisine ulusların emperyalizme karşı mücadelesi sorunu haline gelmiş ve bunlardan yararlanmaya koyulan proletarya içinde somut tavır sorunu haline gelmiştir. Milli hareketler bizim düşmanımızı zayıflatıyor mu, dolayısıyla bizim hareketimize destek oluyor mu, yoksa tam tersi mi? Proleter hareket açısından ulusal harekete karşı tavır sorunu soyut haklar, soyut burjuva haklar, ve bunları destekleme sorunu olmaktan çıkmış, somut olarak proleter hareketin düşmanının, emperyalizmin yerle bir edilmesi sorununa dönüşmüştür. Milli sorun proleter devriminin bir parçası haline gelmiştir.
Şimdi gelin bu demokratik muhteva savunma hevesinin İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı bir belayı görelim:
İ. Kaypakkaya açısından halk hareketinden kesinlikle ayrılmış olarak ele alınması gereken milli hareketlerin nasıl bir şey olduğunu tekrar okuyalım:
``..uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları milli baskılara karşı ve milli devletler kurmak amacı ile milli hareketlere girişmektedirler… kesin bir şey varsa o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şey de, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu uluslarda da emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. .`` (a.g.e., sf. 214)
Yani emperyalizmden tam kopuşu sağlayamayan, feodalizmi yok etmeyen ve bir bütün olarak burjuvazinin katıldığı, yani kompradorların da katıldığı bir milli hareket. Ve kesin bir şey varsa bunların ilerici ve demokratik muhtevası vardır. Ve biz bunu kayıtsız şartsız destekleriz.
Mesela Kürt milli hareketleri için bila istisna tavır bu olmalıdır:
``..Kürt isyanları böyle doğdu. Komünistler bu isyanların zulme, milletleri ezme politikasına, eşitsizliğe imtiyazlara karşı yönelen ilerici ve demokratik yanını destekler ..`` (a.g.e., sf. 218)
``Kürt milli hareketi genel bir demokratik muhteva taşır. Çünkü bir yönüyle ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetlerin arasında eşitliğin sağlanması, hakim ulusun hakim sınıflarının imtiyazlarının kaldırılması, dil üzerindeki yasaklamaların ve sınırlamaların son bulması, her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğinin tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.`` (a.g.e., sf. 223)
O halde ..
O halde komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başını çektiği ve bütün burjuvazinin de katıldığı ve, emperyalizmden tam kopuşu sağlamayıp, feodalizmi yok etmemiş olan Kemalist kurtuluş hareketi de böyle değerlendiriliyor olsa gerek.
Kemalist hareket hakkında okuyalım:
2) Kurtuluş Savaşımızın Yer Aldığı Çağ, Şafak revizyonistlerinin dediği gibi ``Proleter devrimleri ve Milli kurtuluş savaşları çağı`` değil, ``Proleter devrimleri çağı``dır. Ekim devrimi bütün dünyada ``Proleter devrimleri çağı``nı açmıştır. Geri ülkeler de dahil, dünyanın her yanında burjuvazi, devrimden korkar hale gelmiştir.
Bu nedenle, burjuvazi herhangi bir devrime önderlik etmek bir yana, bizzat devrimin köstek olmaya, devrimin ilerlemesini engellemeye koyulmuştur. Dünyada, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler ve sosyalist devrimler yer almaya başlamıştır. Bunun içindir ki büyük Ekim devriminin başlattığı çağı, Proleter devrimleri çağı``dır, Mao Zedung yoldaşın işaret ettiği gibi Kemalist devrim, bu çağda yer almasına rağmen, proleter dünya devrimlerinin bir parçası değil, eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdır. Şafak revizyonistleri, ``proleter devrimleri çağı``na bir de milli kurtuluş savaşları çağı`` ibaresini ekleyerek, Kemalist devrimin, o çağda yer alan devrimlerin tipik bir örneği; tabii ve normal bir parçası olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar, yani Mao Zedung yoldaşı yalanlamaya çalışıyorlar. Böylece, şafak revizyonistlerinin, Kemalizm hayranlığı ve dalkavukluğu kendini ele veriyor...
3) Kurtuluş savaşımız, şafak revizyonistlerinin iddia ettiği gibi ``Asya`nın ezilen halklarına`` değil, Asya`nın korkak burjuvazisine ve bir de emperyalist ülkelerin mali-oligarşisine ``cesaret ve umut vermiştir``. Asya`nın korkak burjuvazisi, Kemalist devrimde kendi gerici emellerinin gerçekleştiğini görmüştür; köklü bir anti-emperyalist ve anti-feodal devrim olmadan, kitlelerin devrimde hakim rolü olmadan, yerli hakim sınıfların çıkarları zedelenmeden, burjuvazi ve toprak ağalarını da rahatsız eden sömürge yapmayı (yapıyı?) tasfiye etmek, fakat öte yandan emperyalist ülkelerle işbirliğine devam etmek, yarı-sömürge yapmayı (yapıyı?) devam ettirmek, emperyalistlerle el ele ülkeyi talan etmek ve kitlelerin köklü bir devrim isteğini emperyalistlerle birlikte boğmak ve bastırmak: Bu köklü bir devrimden tiril tiril titreyen Asya`nın burjuva ve toprak ağaları sınıflarının istediği şeydir. Nitekim Çin`de burjuvazi, toprak ağaları, Kemalist devrimin bir benzerini gerçekleştirmek, için can atmıştır. Fakat Mao Zedung yoldaş, bu yolun çıkmaz olduğuna ta o zaman işaret etmiştir. Kemalist devrimden emperyalist ülkelerin mali oligarşisi de cesaret bulmuştur. Çünkü böylelikle, köklü bir halk devriminin önüne geçmek geri ülkelerin yarı sömürge bağımlılığını devam ettirmek imkanı açılmıştır önünde. ``Asya`nın ezilen halkları``, işçi köylü yığınlarının ezilmeye ve sömürülmeye devam ettiği, feodal sömürünün ve zulmün bütün şiddetiyle devam ettiği, emperyalist devletlere yarı-sömürge bağımlılığın devam ettiği bir ``devrim``den ne diye ``cesaret ve umut`` alsınlar? Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim Çin devrimidir, Vietnam devrimidir. Kemalist devrim kitlelerin nasıl kurtulmayacağının örneğidir. Çin ve Vietnam devrimleri ise, kitlelerin gerçek kurtuluşa nasıl ulaşacaklarının örneğini vermiştir ve vermektedir. (a.g.e., sf. 156-157)
Kemalizm`in ``istiklali tam`` ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye`dir. Kemalist iktidar İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şunurof`un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır, Kemalist iktidar, bir çok defalar, İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için ``Adana-Nüsaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar, Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi: Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin Japonya`ya karşı Kuomingtang`ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya`nın, Afrika`nın ve Latin Amerika`nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarını, mesela Yahya Han`ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş gericiler arasındaki çelişmeden ustalıkla yararlandılar. Mesele budur. (a.g.e., sf. 178)
Görüldüğü gibi Kemalist kurtu1uş hareketi her yönüyle çağımızı karakterize etmeyen, eskiden kalma milli hareketler kategorisine, İ. Kaypakkaya`nın bu kategorisine uymakta. Uymayan tek şey bu Kemalist Kurtuluş Hareketinin değerlendirilmesinde.
Böylesi her milli hareket ``ilerici ve demokratik muhteva`` sahibi ise ve biz bunu kayıtsız, şartsız desteklemek zorunda isek, mesela Kürt milli hareketi için, bila istisna tüm Kürt milli isyanları için bu prensip geçerli ise Kemalist hareket nasıl gerici oluyormuş????. Onun ``ilerici ve demokratik yanı``na ne oldu?.
Tutarsız Kaypakkaya yoldaş, tutarsız. Böylesi bir yaklaşımla başkası da imkansızdır.
Tüm bunlar milli kurtu1uş hareketlerinin burjuva demokratik bir içeriğe sahip olmadıkları anlamına gelmez. Ekim devrimi sonrası ezilen ulusların tarihi geriliği nedeniyle milli kurtuluş hareketleri böylesi bir içeriğe sahip olmuşlardır. Fakat onlar bu burjuva içerikleri nedeniyle ve sayesinde devrimci olmamışlardır. Onlar bu içerikleriyle emperyalizme darbe vurdukları için devrimci olmuşlardır.
Ve sorun proletarya açısından soyut demokratik hakları değil, somut milli hareketleri destekleme sorununa dönüşmüştür. Desteklenmesi veya reddedilmesi gereken milli hareketin soyut olarak muhtevası değil bizzat kendisidir. Bu hareketin içeriğinin burjuva veya feodal olması ise hiç de belirleyici bir faktör değildir. Milli hareketlerin burjuva demokratik içeriği olduğu dolayısıyla (bu yönünün) desteklenmesi gerektiğini söyleyenler bir yandan soyut konuşmaktadırlar (demokratik içeriği, bu yönü desteklemek ..) diğer yandan bu soyut destek herhangi bir somut adıma yol açacaksa kendilerini karşı devrimi destekleme konumunda rahatlıkla bulabilirler. Çünkü, eğer her milli hareket böylesi bir içeriğe sahip olduğu için destek görecek ise, böylesi bir içeriğe sahip olan ama emperyalizmi ayakta tutmaya yarayan milli hareketler de desteklenmelidir. Bu da karşı devrimciliktir.
 
7- Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı En Yüce İlkemidir?
``Marksist-Leninist hareket, tasvip etmediği bir ayrılma kararında da zor kullanmayı, engel ve güçlükler çıkarmayı kesinlikle reddeder.`` (a.g.e., sf. 257)
Evet, proletaryanın bilincini etkilemek gibi bir göreve, onu doğru yönde yönetmek gibi bir göreve sahip olan bir parti olarak tasvip etmediğimiz bir ayrılmaya karşı ajitasyonumuzu ve bunun talebi olan örgütlenmemizi yapar fakat buna rağmen ulus ayrılmakta ısrarlıysa bunu kabullenmekten başka bir şey yapamayız.
Ama işler burada bitmiyor.
Komünistler her türlü dış müdahaleye karşı mücadele eder. Dışarıdan müdahale, zor kullanma, ayrılma isteğinin önüne engel çıkarma hangi gerekçeyle olursa olsun ``ulusların kendi kaderini tayin hakkına`` bir tecavüzdür. Böyle bir tecavüz, işçilerin ve emekçilerin birliğini baltalar, birbirine güvenini sarsar, mili düşmanlıkları körükler, sonuç olarak,
uzun vadede proletaryanın davasına büyük zararlar verir...`` (a.g.e., sf. 249)
Neymiş, hümme haşa, hangi gerekçeyle olursa olsun ulusların kendi kaderine tayin hakkına tecavüz edilmezmiş. Bu ihtimal gerekçelerden birini okuyalım:
``Bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz; böyle bir iddiayla bir milletin ``ezilmesi ve gadre uğraması`` savunulamaz. (a.g.e., sf. 222)
``İddiayla`` açık ki hiçbir şey yapılamaz. İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı çerçevede de sorun iddia sorunu değil zaten. İddiayı ortadan kaldırırsak, Kaypakkaya emperyalizme alet olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına tecavüz etmememizi öneriyor.
İ. Kaypakkaya`nın şaha kalkmış proleter devrimciler pozlarındaki D. Perinçek ve şürekasının ``devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkiliyorsa ayrılmayı zorla önleriz`` türünden şovenliklerine karşı Komünistlerin böylesine soyut, nereye çekersen oraya gelir nedenlerle ayrılmak isteyen bir ulusun bu isteğine karşı zor kullanmayı ilkesel olarak reddetmeyi savunduğu ve bunda haklı olduğu iddia edilebilir. Tüm bunların Lenin ve Stalin`in görüşlerine uygun olduğu iddia edilebilir. Mesela Stalin`den okuyalım:
``Kendi payıma, örneğin ben, Kafkas-ötesi ile Rusya`nın ortak gelişmesini, proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. gözönünde tutarak, Kafkas-ötesi halklarının ayrılmasına karşı çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları gene de ayrılmak isterlerse, bizden yana hiçbir muhalefete rastlamaksızın, elbette ayrılacaktır.`` (Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, J.V. Stalin, sf. 83)
``Elbette Rusya`nın çevre bölgeleri, bu çevre bölgelerde yaşayan uluslar ve aşiretler, tüm öbür uluslar gibi Rusya`dan ayrılma hakkına sahiptirler, bu hakkı onların elinden kimse alamaz; ve eğer bu uluslardan herhangi biri, 1917`de Finlandiya örneğinde olduğu gibi Rusya`dan ayrılmayı çoğunlukla kararlaştırsaydı, Rusya, kendini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı onaylama zorunda görürdü. Oysa, halk yığınlarının çıkarları, devrimin güncel aşamasında çevrenin ayrılmasını istemenin, derinden derine karşı devrimci bir istek olduğunu söylemektedir.`` (J. V. Stalin. a.g.e., sf. 103) İşte görüldüğü gibi, ayrılma isteği karşı devrimci olsa bile bunun sonucu olabilecek ayrılma hiçbir muhalefete uğramadan onaylanacak. İ. Kaypakkaya da bunu savunuyor??.
Doğru değil.
O, halk hareketinden kesin olarak ayırdığı milli hareketleri ele alıyor. Bunların her şart altında demokratik ve ilerici bir içeriği olduğunu ve bunun desteklenmesini istiyor. Bu hareketleri de dünya çapında ve proleter hareket açısından somut sonuçları açısından ele almadan tek tek ülkelerde ele alıp onların bu ``demokratik ve ilerici içeriklerini`` tıpkı milli hareketi mutlaklaştırdığı gibi mutlaklaştırıyor. Sonra da onu mutlak olarak, her şart altında desteklememizi talep ediyor. Ve bu işi kaderini tayin ilkesini de mutlaklaştırmaya vardırıyor. Hangi gerekçe ile olursa olsun ona el uzatamayacağımızı iddia ediyor. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı en yüce ilkeye dönüştürülüyor.
Bu da yanlıştır.
``İlk sorun, başlarını Buharin ve Rakovski`nin çektiği bir gurup yoldaşın, ulusal sorunun önemini aşırı derecede büyütmüş, abartmış ve ulusal sorunun arkasında, toplumsal sorunu, işçi sınıfının iktidar sorununu görmemiş olmasıdır.
Oysa, biz komünistler için, çalışmamızın temelini, işçilerin iktidarını pekiştirmeye dayanan çalışma olduğu açıktır; ve o çok önemli, ama birinciye bağımlı sorun, ulusal sorun, ancak bundan sonra karşımıza çıkar. Bize, ulusa1 topluluklara dokunmamak gerektiği söyleniyor. Tamamen doğru, ben de öyle düşünüyorum. Onlara dokunmamak gerek. Ama bundan, Büyük Rus proletaryasının, eski ezilen uluslara göre bir hak eşitsizliği durumu içine konması zorunluluğu konusunda yeni bir teori çıkarmak, tutarsız bir şey söylemek demektir. Lenin yoldaşın makalesinde sözgelişi olan bir şeyi, Buharin yoldaş, başlı başına bir slogan durumuna getirdi…
Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başka bir de işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme hakkı olduğunu, ve kaderini serbestçe tayin etme hakkı, öbür hakla, iktidara gelmiş bulunan işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme yüce hakkı ile çelişebilir. Bu durumda, şunu açıkça söylemek gerekir ki, kaderini serbestçe tayin etmek hakkı, işçi sınıfının kendi diktatörlüğünü gerçekleştirme hakkının uygulamaya konması karşısında ne bir engel olabilir, ne de olmalıdır. Birincisi ikinciye boyun eğmelidir. Örneğin 1920`de, işçi sınıfının iktidarını savunmak için, Varşova üzerine yürümek zorunda kaldığımız zaman, bu böyle oldu.
Öyleyse , ulusal sorunun etki alanı ve yetki ve genişliğinin, bizim iç ve dış koşullarımızda, başta gelen sorun olan ``işçi sorunu``nun etki alanı ve yetki genişliği ile, deyim yerinde ise sınırlanmış bulunduğunu anımsamak -bu kongrede bazı yoldaşların yapmış oldukları gibi, ulusal topluluklara çeşitli vaadler dağıtarak, milliyetler temsilcileri önünde secdeye vararak unutmamak gerekir.

Bu işte, topu topu iki çizgi var, ama her şeyi kararlaştıran iki çizgi. Akılsızcasına gayretkeşlik gösteren bazı yoldaşlar, bunu kafalarına iyice koymalı.`` ( J. V. Stalin. a.g.e., sf. 206-208)
Kısacası, bizler için en yüce ilke proletaryanın devrimi ve iktidarı ilkesidir. Biz komünistler, dünya proletaryasının bütünün çıkarları, bu bütünün bir parçasının çıkarlarıyla çelişirse o parçanın feda edilmesi gerektiğini biliriz, o parça da kendini feda etmesi gerektiğini. Böylesi bir hareketin bir burjuva hakkı olarak ulusların eşitliği hakkı karşısında secdeye yatmayacağı herkese malum olmalıdır.
Komünistlerin bu ilkesi, binbir çeşit şovenist tarafından kendi şovenist amaçları için kullanılabilir. Ama bu şartlarda yapılması gereken ilkeden vaz geçmek değil ilkenin şovenistler tarafından kullanıldığını teşhir etmektir. İlkelerden vaz geçilmez, ilkeler uzlaştırılmaz. İlkeler zafer kazanıcılardır.
Diğer yandan Ekim devrimi ile şu bilinen basit gerçek yani eşitliğin sınıfların ortadan kaldırılması olduğu basit gerçeği ulusların eşitliği alanında da açıkça görülür bir öğretiye, tarih tarafından da ispatlanmış bir öğretiye dönüşmüştür. Yani uluslarının gerçekten diğer uluslarla eşit olmasını isteyenler uluslarının tüm geleceklerini dünya proletaryasının geleceğine bağlamak gerektiğini öğrenmiş olmalılardır. Bunu dahi öğrenemeyip, burjuva iktidarı şartlarında ulusların eşitliğinden, bağımsızlığından vb. dem vurup, ulusların kendi kaderini tayin hakkını en yüce bir ilkeye dönüştürenler, bu soyut hakkı bizim sınıfımızın devrimi ve iktidarı ilkesinden yüce tutmamızı, mutlaklaştırmamızı talep edenler rüyalar aleminde yaşayan burjuva eşitlikçilerdir. Uluslar boş haklarla karın doymadığını, boş haklarla ulusların eşitliğinin sağlanmadığını öğreniyorlar. Öğrenecekler.
İ. Kaypakkaya`ya dönüp baktığımızda bir kaç enteresan gelişme görürüz:
O, milleti ve milli hareketi mutlaklaştırmıştı. Halk ve halk hareketinden mutlak olarak ayırmıştı. Bir de baktık ki halk hareketi de bir milli hareket oluverdi.
O, ulusal hareketlere bila istisna ``demokratik ve ilerici içerik`` atfetmiş ve soyut olarak bu içeriği, hareketin kendisini değil, bu içeriği desteklemeyi önermişti. Bir de baktık ki Kemalist Kurtuluş Hareketinde bu ``demokratik ve ilerici içeriği`` bulamadı. Kemalist milli hareket gerici oluverdi. Şimdi de Kürt milli hareketlerine tavır üzerinden bize ulusların kendi kaderini tayin hakkı asla ve asla ihlal edilemez, hiç bir nedenle ihlal edilemez bir prensip olarak sunuluyor. Gel gelelim milli meseleye, böylesi yaklaşımlar üzerinden hareket edenlerin bu en yüce çiğnenemez ilan ettikleri ilkeyi de tersine çevirmemeleri için hiçbir neden yoktur. İ. Kaypakkaya`nın Kemalist Hareket bağında yaptığı gibi.
 
8. Sınıf Mücadelesi ve Milli Hareket.
Ekim devrimi ile proleter devrimleri çağı başlamış, proletarya diktatörlüğü kurulmuş, proletaryanın dünya diktatörlüğüne doğru yürüyüş başlamıştır. Buna bağlı olarak tüm ülkelerde Sovyet iktidarı perspektifi doğmuştur. Milli hareketlerin tarihsel yönelimi Sovyet iktidarına doğru olmak zorundadır.
Milli hareketlerin başlangıcında, kapitalist olarak az çok gelişmiş uluslarda milli burjuvazi, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan uluslarda da pederşahi ve feodal sınıflar milli harekette yer almışlardır. Ve hareket bu milli bütünlük içinde emperyalizme darbe vurduğu oranda devrimci bir hareket olmuştur. Açıktır ki gerek milli burjuva gerekse pederşahi ve feodal önderlikler bir yandan hareketi kendi amaçları için kullanmak isterken diğer yandan emperyalizme karşı reformcu bir siyaset sergilemişlerdir. Komünistlerin siyaseti ise hareketi yukarıdaki perspektife yöneltmek olmuştur. Bu kaçınılmaz olarak ulusun saflarında sınıfsal farklılaşmalar, sınıfsal kutuplaşmalar ve milli burjuva ve pederşahi vb. önderliğin emperyalizmin karşı devrimci kampına kaçınılmaz iltihakı demektir.
Bu meyanda bir bütün olarak milli hareketin devrimciliğini sürdürmesi imkansızdır. Milli hareket katılan sınıflar açısından daha dar, katılan kitleler açısından daha geniş olarak değişikliğe uğrayarak Sovyetik şekillerine doğru gelişir. Milli hareketin bu yönde gelişmesinin önüne engel olan kesimler devrimciliğini yitirir, milli hareket artık onlarla birlikte değil, onlara karşı devrimcidir ve ancak böylece devrimcidir.
Başka bir deyişle, milli hareketler Sovyetik perspektiften mutlak bir şekilde kopartılıp, bu perspektifi önlemelerine rağmen devrimci olamazlar, ulusun saflarındaki sınıfsal gelişmeden, sınıf mücadelesinin gelişmesinden bağımsız bir devrimci karaktere sahip olamazlar. Burada tarihi sınıfsal görüş açısı kaçınılmaz bir zorunluluktur.
 
9. Milli Harekette Emperyalizmin Parmağı ve Anti-Komünist Faaliyetler
Milli harekette yer alan milli burjuvazinin veya pederşahi ve feodal önderliklerin emperyalistlerle şu veya bu tür ilişkiler içinde olması aynı meyanda onların bin bir türlü anti komünist dalavere çevirmesi deyim yerinde ise eşyanın tabiatı icabıdır. Bu sınıflardan başka türlü bir tavır beklemek, veya onların başka türlü bir tavır sergileyecek bir karaktere sahip oldukları üzerine teoriler inşa etmek, işte komünizm açısından akıl almaz olan budur.
Bu sınıfların böylesi ilişkiler ve tavırlar içine girmesi onları karşı-devrimci kampa yerleştirmez. Onların bu sınıfsal eğilimleri ve kaçınılmaz olarak emperyalizm kampına geçecekleri olgusu teşhir edilmelidir.
Bunları emperyalizmin karşı-devrimci kampına oturtacak olgu, onların emperyalistlerle kesin anlaşmaları ve/veya komünizme karşı kesin savaş açmalarıdır. Buda milli hareketin gelişmesinde sınıf mücadelesinin daha üst bir aşamaya ulaşmasına tekabül eder.
 
10. Yedekler ve Proletarya Diktatörlüğünün Varlığı
Milli kurtuluş hareketleri, proleter hareketin doğrudan yedeğidirler.
Bir bütün olarak milli mesele ise proleter harekete dolaylı yedekler de sağlar.
Mesela emperyalizm çağında emperyalist güçler diğer ulusları baskı altına almak için; yani, dünyada etki alanları için birbirleriyle mücadele ederler. Bu mücadele onlar arasında savaşa böylece onların zayıflamasına yol açar. Bu da proleter hareket için bir yedek güçtür.
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm ulusları baskı altında tutma siyasetidir. Bu da emperyalist sistem içinde emperyalist güçlerle onların baskıları altındaki burjuva devletler arasında çatlaklara, çıkar çatışmalarına yol açar. Bu da proleter hareket için bir yedek güç oluşturur.
Gerek doğrudan, gerekse dolaylı yedeklerin kullanımı proleter hareketin gücüne göre çeşitli değişiklikler gösterir.
Proleter hareket yedeklerini doğru bir şekilde tespit edebilir, fakat bu, yedeklerle siyasi ve askeri arenada manevradan farklıdır. İkincisi için proleter hareketin belirli bir güce ulaşması gerekir.
Proletarya daha iktidar olmadan da belirli bir güce ulaşarak doğrudan yedekleriyle manevra yapabilir. Fakat onun için dolaylı yedekler, adı üzere dolaylı yedekler olarak kalır. Yani onlar proleter harekete rağmen aktiftirler.
Proleter hareketin bir devlet olarak örgütlenmesi ile proleter hareketin yedekleri kullanma yeteneği büyük bir sıçrama gösterir. Bu yetenek proleter devlet güçlendikçe yaygınlık olarak artar.
Proletarya diktatörlüğünün varlığı şartlarında proletarya artık sadece muhalif bir güç değil, devlet olarak örgütlenmiş, eskiyle kıyaslanamaz bir güç haline gelmiştir. Şimdi onun dünya devrimi için kullanacağı güçleri artmıştır. Proletarya diktatörlüğü ülkesinde bir önder ve anavatana sahiptir. Muhalefetteki bir proletaryadan kat kat güçlü olduğu için göz bebeği gibi koruması gereken, iktidardaki bir güç olduğu için sadece ekonomik başarılarıyla bile dünya devrimine muazzam katkılarda bulunabilecek bir devrimci üsse sahiptir artık proleter hareket.
Proleter hareketin en güçlü müfrezesi iktidardaki müfrezesidir. Sovyet ülkesinin gücü arttıkça bu öncü müfrezenin, dolayısıyla dünya proletaryasının gücü artar.
Ve Sovyet ülkesinin gücü arttıkça, dünya devriminin üssünün gücü arttıkça proleter hareketin o öncüsü nezdinde yedekleri kullanma imkanı da artar.
Sovyet iktidarının, proletarya diktatörlüğünün korunması, pekiştirilmesi, güçlendirilmesi dünya proletaryasının esas görevi haline gelir. Çünkü bütünün çıkarları bunu gerektirir. Proletaryanın en güçlü müfrezesinin korunmasını ve daha da güçlendirilmesini.
(Açıktır ki burada Sovyetler Birliği gibi büyüklüğü nedeniyle gerçekten güçlü bir ülke söz konusu edilmektedir. Yoksa, çok küçük bir ülkede proletarya diktatörlüğü kurulabilse bile o ülkenin tek başına proleter hareket için muazzam bir güç kaynağı oluşturması, her şeyimizi ona tabi kılmamızı gerektirecek kadar büyük bir güç kaynağı olması imkansızdır.)
 
II- Dolaylı Yedekler Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin taktiklerinin doğru bir tespiti her şart altında sınıfsal eğilim ve güçlerin somut bir tahliline dayanmak zorundadır. Proleter hareketin taktiklerinin formülündeki bu genel yaklaşım hiçbir şart altında değişikliğe uğramaz.
Proleter hareket güçlendikçe bu prensibin talepleri artar. Proleter hareket güçlendikçe, hele hele kendini bir devlet olarak örgütledikçe, bu devletin ekonomik gelişmesine paralel olarak askeri ve siyasi gücü arttıkça dünya proletaryası güçlerinin etki alanı da artar. Proleter hareketin taktikleri sadece iktidarda olduğu ülkede muazzam bir değişikliğe uğramaz. Aynı zamanda proleter hareket kendini devlet olarak örgütlemediği döneme kıyasla dolaylı yedeklerin kullanımında muazzam bir güce kavuşur. Bu amaçla Sovyet Diplomasisi devreye girer. Dolaylı yedekler Sovyet ülkesinin gücü oranında daha da artarak etkilenebilir bir alan haline gelirler.
Kısacası, proleter hareketin kendini bir devlet olarak da örgütlemesi sadece onun doğrudan kendi güçlerinin muazzam bir artışına değil aynı zamanda ve bu sayede onun doğrudan ve dolaylı yedeklerini devreye sokma, böylece gücünü daha da artırma imkanına tekabül eder.
Bu meyanda proleter hareketin taktikleri formüle edilirken, buna bağlı olarak proletaryanın partisi milli hareket için taktiklerini formüle ederken proleter hareketin elindeki tüm bu imkanları hesaba katmak, bir bütün olarak proleter hareketin çıkarına olan yaklaşımın tespiti için dünya çapındaki tüm güçleri somut olarak hesaba katmak zorundadır.
 
12- U1us1arın Kendi Kaderini Tayin Hakkı Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin öncüleri o1arak Komünistler, hele hele Lenin ve Stalin`in partisi milletlerin milli hislerini rencide etmenin zararlarını bilirler. Komünistlerin bu konuda takınacakları bir tavır sadece kendilerine bağlı oldukça böylesi bir yaklaşımı, milletlerin hislerini rencide etme tavrını benimsemeyecekleri gayet açıktır.
Komünistler ulusların hislerini en azından dahi olsun rencide etmemek için ellerinden geleni artlarına koymazlar.
İyi ama proletarya iktidarı ele geçirdiğinde burjuvazi ve kapitalizmin bin bir kalıntısını hemencecik yok edebilir mi? Edemez.
Proletaryanın iktidarı ele geçirmediği, yani proleter devleti çevirmiş ülkelerde durum daha da kötüdür. Oralarda tarihinin çeşitli gelişme aşamalarındaki uluslar, bu arada burjuvazinin yönettiği uluslar yaşar. Bu, uluslarda proletarya ve ezilen kitlelerin burjuvaziden ayrışması, onun etkisinden kurtulması, onun peşinden sürüklenip sürüklenmemesi kaçınılmaz olarak farklı derecelerdedir. Bu nedenledir ki proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını burjuva ulusun kendi kaderini tayin hakkı olarak da kabullenir.
İyi ama bunlardan sınıf bilincine ulaşmış en basit bir proleter için bile gayet basit bir sonuç çıkar: Uluslara karşı tavır sadece ve sadece proletaryaya ve onun partisine bağlı değildir. Bu aynı zamanda burjuvaziye ve onun partilerine de bağlıdır. Bir bütün olarak ulusun burjuvazinin kuyruğu olup olmamasına da bağlıdır.
Burjuvazi burjuvazi olduğu için en büyüğünden en küçüğüne, en güçlüsünden en zayıfına emperyalist karakterlidir. Başka ulusların topraklarına göz diker. Rusya`da çevre bölgelerde Şubat devrimi sonrası iktidarı ele geçiren burjuvazi hemen başka ulusların topraklarına yayılmaya çalışmıştır. Merkezi Rusya`yı yöneten küçük burjuva parti çevre ulusları ezmek istemiştir. Birinci Dünya savaşının sonucu olarak oluşan Doğu Avrupa`daki burjuva devletler hem kendi sınırları içinde çeşitli ulusları ezmiş hem de başka ulusların topraklarına göz dikmişlerdir. Türk burjuvazisi, belgelidir, Alman faşistleriyle el ele Sovyetler Birliği`ndeki ``Müslüman ve/veya Türk ulusları`` kendilerine bağımlı devletler olarak örgütlemek için faaliyet yürütmüşlerdir. Kıbrıs`taki ``soydaşlarını`` kurtarmak için Kıbrıs`ı işgal etmişlerdir. Hiç şüpheniz olmasın İran, Irak, Bulgaristan, Yunanistan`da ajanları cirit atmaktadır. Fırsat bulurlarsa buralardaki soydaşlarını da kurtarmak isterler. Hiç olmazsa kendilerini çevreleyen ve muhakkak ki Türk burjuvazisini zayıflatmak için aynı haltı Türkiye içinde yiyen bu burjuva ülkeler gibi onlar da onları zayıflatmak için bu etkenleri kullanırlar. Burjuvazinin dünyasıdır bu.
Sonra, burjuvazi burjuvazi olduğu için açıktır ki kendi ülkesindeki Sovyetik harekete karşı, yani proletarya ve emekçilere karşı savaşır. Bu savaş onun yenilgisine doğru gelişirse hiç çekinmeden ulusların kan emicileri olan emperyalist güçleri ``yardıma`` çağırır. Proleter iktidarı da boğmak için elinden geleni ardına koymaz....
Okur tüm bunların can sıkıcı, ve herkese malûm şeyler olduğunu düşünebilir. Doğrudur, lafa gelince öyledir. Herkese malumdur.
Fakat bu ne demektir. Bu ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda komünistlerden ``her şart altında`` bu hakka tecavüz etmeyeceklerini üstlenmelerini talep etmenin deli saçmalığı olduğu, yani proletaryaya ihanetin dik alası olduğu demektir.
Proletarya ve onun partisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkına asla ve asla tecavüz etmemesini isteyenler, başka ülkeleri ``asla ve asla`` ``işgal`` etmemesini isteyenler önce burjuvaziden bunu istesinler, önce şu veya bu ulusun, burjuvalarının kuyruğu olarak hareket etmeyeceğinin garantisini versinler. Ve açıktır ki burjuvazinin lafta, kağıt üstünde böylesi şeyleri kabullenmesi hiç bir işe yaramaz. Daha doğrusu onların teşhiri için bir araç olmaktan başka işe yaramaz. Burjuvazinin dünyasında son tahlilde belirleyici şey güçtür güç. Proletarya ve dolayısıyla onun devletinin gücü. İşte bizim garantimiz, burjuvaziye karşı garantimiz bundan ibarettir. Gerisi de gevezelik ve palavradır. Dahası, ihanettir.
Dünya çapında güçler dengesinden, emperyalist güçlerin oyunlarından, tek tek ülkelerin burjuvalarının bu çerçevede proleter harekete ve anavatanımıza karşı tavırlarından vs. vs. tüm bunlardan bağımsız olarak bizim, Sovyet ülkesinin şu veya bu faaliyetinde Alman faşistleriyle bütünleşip bizim anavatanımıza saldırmış ulus müsvettelerine karşı faaliyetlerimizde bile ``ulusların kendi kaderine tayin hakkına`` bir tecavüz keşfeden Komünist müsvettesi burjuva ajanlarına bizim verilecek zerre kadar tavizimiz yoktur. Bizi ilgilendiren dünya proletaryasıdır. Onları ilgilendiren dünya proletaryasının düşmanı olarak bile ulusları. Uluslar. Burjuva uluslar. Kendi burjuva uluslarını savunmak için tüm burjuva ulusları ``Sovyet işgaline`` karşı bile savunmak ihtiyacı hisseden zavallı komünist müsvetteleri.
 
13- Sovyet Ülkesi ve Dolaylı Yedekler
Eskiden ulusal sorun burjuvalar arası bir sorundu. Burjuvazilerin pazara hakimiyet kavgalarının sonucu olarak, burjuvazinin, ezilen ulusun burjuvazisinin çıkarları için bir savaşımdı ulusal kurtuluş mücadelesi. Ezilen yığınlar bundan etkilendikleri sürece ve oranda bu mücadeleye katılırlar ve mücadele böylece kitlesel bir GÖRÜNÜŞE kavuşurdu. Ezilen ulusun kurtuluşundan da burjuvazinin hakimiyetini kurması anlaşılırdı.
Şimdi, Ekim sonrası her şey değişmiştir. Emperyalizm doğrudan köylü yığınlarının da ezilmesi ve sömürülmesidir. Dolayısıyla onları kendilerini ezen emperyalist burjuvaziye karşı savaşa çeker. Ulusal hareket bu nedenle kitlesel bir hareket haline gelir, o potansiyele, ezilen yığınların hareketi olma potansiyeline sahiptir. Gelişme yönü, ezilen ulusun kurtuluşunun burjuvazinin hakimiyetiyle sağlanması değil, ezilen yığınların hakimiyetiyle sağlanması yönündedir. Hareket GÖRÜNÜŞTE değil gerçekten kitleseldir. Ezilen yığınların kitle hareketidir. Tüm bunlar, hareketin burjuvazi tarafından kısıtlanıp, burjuva çerçevede sonuçlandırılamayacağı anlamına gelmez, tüm bunlar hareketin burjuva çerçevesini aşmak için imkanların mevcudiyeti anlamına gelir. Emperyalizmi zayıflatan ve ezilen köylü yığınlarını emperyalizme karşı savaşa çeken bu hareketlerde proletaryanın dolaylı değil doğrudan yedeklerini oluştururlar. Milli kurtuluş mücadelesi ezilen köylü yığınlarının emperyalizmden kurtuluşu mücadelesi haline gelmiştir.
Burjuvazinin bu hareketi güdük burjuva çerçeve içinde tutması ve o çerçeveyi aşmadan sonuçlandırabilmesi, o hareketin emperyalizme karşı mücadele ettiği sürece proletaryanın doğrudan bir yedeği olduğu olgusunu, emperyalizme karşı devrimci bir hareket olduğu olgusunu değiştirmez. Bu hareket sürecince burjuvazinin emperyalistlerle çeşitli ilişkiler, komünistlere karşı çeşitli dalaveralar çevirmesi de bu olguyu değiştirmez. Burjuvazi kendi amaçlarına uygun hareket edecektir. Ama hareketin bir de burjuvazinin amaçlarına rağmen hedefleri, anlamları vardır. Bu hareketler burjuvazi hareketi burjuva çerçeveye hapsetmeyi becerse bile sürdükleri sürece emperyalizmi, yani, dünya burjuvazisini zayıflatırlar ve bu hareketlerin bir de içten içe sovyetik amaçları, ezilen köylü yığınlarını emperyalizmden kurtarma amaçları vardır. Ve bu amaç burjuvaziye rağmen aktiftir. Nasıl ki burjuvazi milli harekette bu yönde gelişmeyi önlemeye çalışırsa, biz de bu amacın hedefine varması için çalışırız. Sonucu mücadele ve ancak mücadele belirler.
Bu nedenle Kemalist kurtuluş hareketinin desteklenmesi, Lenin ve Stalin tarafından desteklenmesi olayı devrimci bir hareketin desteklenmesi olayıdır. Kemalist hareket emperyalizme karşı mücadelesi boyunca, proleter hareketin doğrudan bir yedeği olarak iş görmüştür. Gericiler arasındaki çatlakları kullanmak ise dolaylı yedekleri kullanmaktır.
Proleter hareket dolaylı yedekleri de kullanır. Proleter hareket devlet olarak örgütlendiğinde onun bu tür yedekleri kullanma imkanı aşırı derecede artar, proleter devletin gücü arttıkça bu imkan da artar. Lenin ve Stalin bu yedekleri de kullanmanın çeşitli örneklerini vermişlerdir.
Daha önce de belirtildiği gibi, proleter hareket devlet olarak örgütlenme şekline de kavuştuğunda dolaylı yedekleri kullanmadaki imkanları eskiye nazaran artar. Proletarya kendini devlet olarak örgütleyemediği dönemlerde onun elinde devletler arası diplomasi gibi bir silah yoktur. Fakat hareketin kendini devlet olarak örgütlemesi ona böylesi bir alanda da faaliyet gösterme imkanı yaratır. Ve açıktır ki bu imkan Sovyet ülkesinin gücüne orantılı olarak güçlenir.
 
14 -Sovyet Ülkesi ve ``Dost Ülkeler``
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm uluslara karşı baskı siyaseti demek olduğu için emperyalist güçler daha zayıf burjuva devletlere çeşitli baskılar uygularlar. Bu devletlerin emperyalist güçlerin bu baskılarına karşı direnmesi proleter harekete, bilhassa devlet olarak kendini örgütlediği şartlarda daha verimli kullanabileceği bir yedek güç imkanı sağlar.
Bu arada, emperyalist güçlerin baskılarına karşı kendine müttefikler aramaya mecbur kalan şu veya bu burjuva hükümeti Sovyet ülkesine ve çeşitli milli devrimlere karşı ``dostça`` bir siyaset uygulayabilir. Böylesi şartlarda, böylesi bir hükümet, böylesi bir burjuva hükümet Sovyet ülkesine ve çeşitli milli kurtuluş hareketlerine kesinkes düşman ve/veya emperyalist güçlerin ajanı olarak hareket eden bir hükümetten daha iyidir.
Tarihi görevi bu burjuva hükümeti devirmek olan bir milli devrimci hareket kendisini böylesi bir hükümetin daha gerici bir hükümet tarafından devrilmesinde bir araç olarak kullanılmamasına azami dikkat göstermelidir. Çünkü milli devrimci hareketin taktiklerinin formülünde gösterilen bir zaaf kullananı kullanılan haline dönüştürür, proleter hareketin dünya çapında güçlerinin artmasına katkı yapılacağına, proleter hareketin dünya çapında düşmanının güçlerinin artmasına katkıda bulunulmuş olunur.
O an mevcut ve gelecekte muhtemel sınıf güçleri somut ve gerçekçi bir şekilde tespit edilmeli, taktiler ona göre ayarlanmalıdır.
 
15- Şeyh Said İsyanı Ve İ. Kaypakkaya
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``… O dönemlerde TKP yanlış bir politika izlediği için, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi. Kürt köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya önderliğiyle birleştirmek yerine Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine takıldı, böylece de iki milliyetten emekçi halkın birliğine büyük zarar verdi. Kürt emekçileri arasında Türk işçilerine ve köylülerine karşı güvensizlik tohumları saçtı.
Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ``ilerici``, ``devrimci`` bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz hakim ulus milliyetçileridir. Böyleleri yeni Türk devletinin sadece feodal Kürt beylerine saldırmadığını, çoluk-çocuk, kadın-erkek bütün Kürt halkına da vahşice saldırdığını, onbinlerce köylüyü katlettiğini görmezlikten geliyorlar. Böyleleri, yeni Türk devletinin bu katliamları yaparken, kendisine karşı çıkmayan feodal beylere candan dostluk gösterdiğini, bunlara destek olduğunu ve bunları güçlendirdiğini unutuyorlar. Böyleleri, Kürt köylülerini ayaklanmaya iten sebeplerle, Kürt feodal beylerini ayaklanmaya iten sebep arasındaki son derece önemli farklılığı görmezlikten geliyorlar. Bir de Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının milli baskı po1itikasını savunmaya yeltenen sözüm ona ``komünistler`` var. Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tutumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, ona karşı aktif bir şekilde mücadele etmek Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakkında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hakim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı. İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme politikasını, bunun her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını, ``bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar``, bizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli baskı1ara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi. Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk Komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt işçi ve emekçileri arasında birleşmenin propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye Kürt feodal beyleriyle şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçi amaçlarıyla mücadeleye devam ederdi.
Eğer komünist hareket, Kürt ulusunun ayılmasının proletaryanın sınıf menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayılma halinde Kürt bölgesinde devrim imkanı artacaksa, o takdirde bizzat ayrılmayı savunurdu; hem Türk işçi ve emekçileri arasında, hem de Kürt işçi ve emekçileri arasında ayılmanın propagandasını yapardı. Her iki halde de, Türk işçi ve emekçileriyle Kürt işçi ve emekçileri arasında sıcak ve samimi bağlar doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin başarısı daha da kolaylaşırdı.
İngiliz emperyalizminin, Şeyh Sait hareketinde parmağı olduğunu iddia ederek, Türk hükümetinin Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğnemesini, kitle katliamlarına girişmesini vs. haklı ve ilerici göstermeye çalışanlar, bir kere daha tekrarlayalım, iflah olmaz Türk şovenistleridir. Bugün Amerikancı faşist generaller çetesinin en köpekçe savunucusu ve tayin edilmemiş akıl hocası Metin Toker`in de, o gün Kürt ulusuna reva görülen katliamları haklı çıkarmak için ``İngiliz emperyalizmi parmağı`` isnadına eğinmesi ibret vericidir....`` (a.g.e., sf. 218-221)
İ. Kaypakkaya`nın soruna yaklaşımında göze batan şey onun sorunu soyut olarak ve tek ülke, Türkiye çapında ele almasıdır. Halk hareketinden ayırarak ele aldığı milli hareketlere tüm yaklaşımı bunu talep etmektedir çünkü.
Halbuki soruna somut olarak ve dünya çapında yanaşmalıdır.
O günkü sınıf güçleri o günkü ve gelecekteki gerçek potansiyel güçleri, ele alınan hareketi etkileyebilecek gerçek güçler çerçevesinde ve dünya çapında ele alınmalıdır. Milli hareketler varmak zorunda oldukları somut sonuçlar açısından değerlendirilmelidir.
Bu soyutluğun İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalara bakınız.
Kürt hareketini bastırmak için gönderilen tüm birliklerin geri çekilmesi ve dışarıdan hiç bir karışma olmadan genel oylama, referandum ile Kürt ulusunun ayrılıp ayrılmayacağına karar vermesi. Komünist hareket bunun için çalışırmış. İyi ama tüm bunlar ``pratikte`` kimden talep edilmektedir? Kemalist hükümetten. Yani tüm bunlar nedir? Anayasal reform yolu. Bu bir.
İkincisi, İngiliz emperyalizminin ulusları birbirlerine düşürme politikasına karşı aktif olarak savaşacakmış. İyi ama o gün Türkiye`de ulusları birbirine düşürmüş olan İngiliz emperyalizminin bu siyasetinin somut aracı neydi? Bu siyasetin somut aracı Şeyh Said isyanıydı. İngiliz emperyalizmi kesin uşağı olan Sultanın yerini alıp kesin uşağı olmayan ve üstüne üstlük Musul konusunda başına bela olan Kemalist hükümeti devirip yerine Sultanı geçirmek, bunu beceremese de Kemalist Hükümetin başına bir bela salıp ona Musul konusunda haddini bildirmek için hangi somut aracı kullanıyordu. Şeyh Said isyanını. O zaman neye karşı ``aktif savaşım`` politikası formüle edilmiş oluyor? Şeyh Said isyanına karşı.
Gerçi bu ikide bir edilen ``aktif savaşırdı`` da soyut gevezelikten başka bir şey değil ya.
Niye? çünkü söz konusu edilen güçlü olan bir dünya komünist hareketi, hem de Kürt hareketi açısından sınırlarında iktidarda olan bir dünya komünist hareketi değil, bundan soyutlanmış Türkiye komünist hareketidir. İyi ama onun somut durumu neydi? Bu hareket aşırı derecede güçsüzdü. Kürt isyanını etkileyecek veya ondan istifade Türkiye`de iktidarı ele geçirecek ne somut bir güce sahipti ne de yakın gelecekte, karar verici yakın gelecekte o yönde gelişme gerçek ihtimali vaat etmiyordu.
Her ne kadar Türkiye komünist hareketi güçlü olmasa da dünya hareketi güçlüydü. 0 zaman Şeyh Said isyanı, yine somut konulmalıdır, bu hareket tarafından desteklenmeli miydi?
İ. Kaypakkaya bu konuda açık bir söz etmiyor. Ama ona göre tüm Kürt milli hareketleri ``demokratik ve ilerici bir içeriğe`` sahip, komünistler bunu her şart altında desteklemeli. Sorun somut olduğundan ve biz İ. Kaypakkaya gibi soyut konuşamayacağımızdan onun bu sözlerinin tek somut anlamı da Şeyh Said isyanının desteklenmesi, Dünya Komünist Hareketi tarafından desteklenmesi talebidir. Böyle davranılmadıysa Dünya Komünist Hareketi ``şovenlik`` yapmıştır veya epeydir bolca bulunan dahi taktisyenlerimizin deyimiyle ``hata`` yapmıştır.
Yani iş sadece TKP geçmişini kolayca tarafından karalayıvermekle bitmiyor. Devreye Dünya Komünist Hareketi de giriyor. Ve sorun sadece ve basitçe şu veya bu milli harekete karşı –ihtimaldir olur- ``hatalı yaklaşım`` sorunu olarak da kalmıyor. Proleter hareketin tüm taktik prensipleri revize edilip ayaklar altına alınıyor. Komünist hareketin tüm düşmanları için teorik temel üretiliyor.
Mümkündür. Proleter hareketin taktik prensipleri doğru değerlendirilirken dünya genelinde ve milli hareket özelinde sınıf güçlerinin yanlış bir değerlendirmesi doğru taktik yaklaşımın yanlış sonuç vermesine yol açabilmiştir. İhtimaliyat dünyasında herşey mümkündür. Ama İ. Kaypakkaya`nın tüm yaklaşımı, sorunu ele alış tarzının bizadahi kendisi sakattır. Somut güçleri doğru değerlendirse bile sonuç yanlış çıkacaktır. Uygulanması talep edilen yaklaşım burjuva devrimleri döneminin soyut yaklaşımıdır. Bu nedenledir ki onda somut herhangi bir tespitte bulunmaz. Şeyh Said ayaklanmasına tamamen soyut yaklaşılmaktadır.
Şeyh Said isyanında, onun önderliği ile Kürt köylülerinin bu isyana katılımı arasında bir ayrılıktan söz edilmekte ve onbinlerce Kürt köylüsünün katledildiği olgusuna değinilerek Komünistlerin hislerine hitap edilmektedir. Doğrudur, köylülüğün çıkarları ile Şeyh Said`in çıkarları açık ki uzun vadede çatışır. İyi ama bu çatışma, bu ayrışma ancak Şeyh Said isyanında bir farklılaşma, bir bölünme yaratacak, köylülerin bağımsız olarak örgütlenmesini örgütleyecek bir gücün mevcudiyeti en azından gerçek bir ihtimaliyat olarak mevcudiyeti şartlarında bir anlam taşır. Şeyh Said isyanı sırasında gerek Türkiye genelinde gerekse Kürdistan özelinde böyle bir önderlik, böyle bir güç var mıydı? Yoktu. O zaman da bu isyanın gelişmesi içinde Şeyh Said`in önderliğine rağmen, onun çizdiği yönelime ters bir yönde gelişme ihtimali, gerçek bir ihtimal, elle tutulur bir ihtimal olarak mevcut muydu? Değildi. Bu şartlarda Kürt köylülerinin bu isyana katılmasının tek kesin sonucu bu isyanın güçlü bir isyan olduğudur. Bu, kendi başına bu gücün kimin işine yaradığına cevap vermez. Genelde milli hareketlerin emperyalizmin baskılarına karşı köylülerin ayaklanması ve böylece proletaryanın doğrudan yedekleri haline gelmesi, özelde, tek tek milli hareketler özelinde de durumun bu olduğu sonucunu vermez.
Şeyh Said isyanında köylülerin katılımı onu tek başına Dünya Komünist Hareketinin bir müttefiki haline getirmeye yetmeyeceği gibi, bu hareketin içinde köylüleri Sovyet iktidarına doğru yönetecek bir önderliğin ve hatta sadece komünist unsurların bile olmaması onu Dünya Komünist Hareketin bir yedeği olmaktan çıkarmaya, devrimci bir hareket olarak dünya komünist hareketi tarafından desteklenmesini önlemeye yetmez. Milli hareket içinde bir tek komünist unsur olmamasına rağmen devrimci olabilir. İçinde komünistlerin de yer aldığı devrimci bir milli hareket de karşı devrimci bir harekete dönüşebilir.
Yani, milli harekette köylülerin varlığı kendi başına o harekete dünya komünist hareketinin desteğini garantilemez, çünkü bu faktör kendi başına milli hareketin, ele alınan somut milli hareketin mevcut şartlarda vereceği somut sonucun emperyalizmin değil de proletaryanın çıkarına olacağını garantilemez. Daha fazlası gereklidir.
Milli burjuvazi ve feodallerin aktif olarak katıldığı, dahası başını çektikleri bir harekette ``emperyalistlerin parmağının varlığı`` da kendi başına sonuç değiştirmez. Çünkü bu durum somut olarak, objektif olarak milli hareketin dünya emperyalist güçlerine zarar verdirmesini dıştalamaz. Milli burjuvazi ve feodallerin emperyalistlerle şu veya bu ilişki içindeyken, komünistlerin ardından binbir dalavere döndürürken komünistlerle anlaşmalarını, milli hareketi kendi çıkarlarına kullanma çabasıyla bunu yapmalarını ve bu arada komünistlerin de aynı çaba içinde olmalarını dıştalamaz. Yani mevcut tüm şartlar ve ilişkiler içerisinde milli hareketin vermek zorunda olduğu somut sonuç tespit edilmelidir. Tavır ona göre belirlenmelidir.
Şeyh Said isyanında da sorun gayet basitçe İngiliz emperyalistlerinin parmağının varlığı değildir. İngiliz emperyalistleri Şeyh Said isyanını somut, pratik adımlarla desteklemişlerdir, en baş teşvikçi ve destekçilerinden olmuşlardır. Ala Yekiti S.l, sf.l6`da okuduğumuza göre Ermeni Menşevikleri de Şeyh Said ayaklanmasının ateşli destekçilerindendir.
Tarih, spekülatörler için iyi bir spekülasyon aracıdır. Orada isteyen istediğini ``ispat`` etmek için gerekli rakam ve belgeyi bulur. Buna karşı tek tutarlı tavır tüm rakam ve belgeler ışığında olayların ardında yatan genel eğilimi sergilemektir. Biz Şeyh Said isyanı için bunu yapacak durumda değiliz. Dolayısıyla Şeyh Said isyanının detaylı bir bilgisine değil, dünya ve Türkiye`nin o günkü durumu hakkında bilgilerimize, doğruluğundan hareket ettiğimiz bu bilgiler çerçevesinde Şeyh Said isyanının varmak zorunda olduğu sonuca bakacağız. Bu meyanda İngiliz emperyalistlerinin bu isyana parmaklarını ne kadar daldırdıkları üzerine spekülasyona girmeyeceğiz. Gereksizdir de.
İngiliz emperyalizmi, dünyadaki en büyük sömürgeci emperyalist güçtür. Daha yeni kurulmuş olan Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin yıkıcı faaliyetlerinin başını çeken güç bu güçtür. Sovyet sınırlarında en aktif ve Sovyet sınırlarındaki burjuva hükümetleri Sovyetlere saldırtma işini örgütleyen güç bu güçtür. Menşevik Ermeni burjuva hükümet bunlarla birlikte Sovyetlere saldırma hayasızlığına batmıştır. Bu güç İran ve Irak`ı yarı-sömürge ve sömürgesi olarak yönetmektedir. Irak`ta Arap halklar şeyhlerinin peşinde, bu şeyhler de İngiliz emperyalizminin açık ajanı durumundadır .Türkiye`de ise bu gücün açık ajanı Sultanlıktı ve bu Kemalist hükümet tarafından devrilmişti. Kemalist hükümet, bu burjuva ve 1925`ten itibaren açıkça anti-komünist hükümet İngiliz emperyalistleriyle Musul konusunda çıkar çatışması içindeydi (mesela bu çatışmada bağımsız hareket edecek bir Arap halkı mevcut olmadığından, Musul`un Irak`ın, dolayısıyla da İngiliz emperyalizminin kontrolünde kalacağına Türklerin sömürgesi haline gelmesi proleter hareket açısından tercih edilir bir gelişmeydi) İngilizler Kemalistleri devirip kendi isteklerine uysalca uyacak bir hükümet, Türkiye`de böyle bir hükümet , böylece açıkça anti- Sovyet de olan bir hükümet kurmak istiyorlardı. Şeyh Said isyanı bu şartlarda patlak verdi.
Bu isyan, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz emperyalistlerinin ve onlarla birlikte Sovyet anavatanımıza saldırmış olan Ermeni Menşeviklerinin pratik ve somut desteklerini bir kenara bıraksak da, canı gönülden ve içten sempatilerini kazandığı herkesin kabulüdür. Bu hareket Türkler arasında bile Sultanlık taraftarlarının sempatisini kazanmıştır.
Niye?
Çünkü İngiliz emperyalizminin kontrolündeki İran ve/veya Irak`ta değil de, İngiliz emperyalizmiyle çeşitli nedenlerle çatışmakta olan Kemalist hükümetin, kendi burjuva nedenleriyle Sovyet ü1kesiyle ``dostça`` geçinen Kemalist hükümetin kontrol alanında gelişen bir ``Bağımsız Kürdistan için`` hareket İngiliz emperya1izmini değil onun rakiplerini yıpratıyordu da onun için. Somut olarak, isyanda İngiliz emperya1izminin parmağının varlığı, yokluğu, bu parmağın ne kadar derinlere daldığından, İngiliz emperyalizminin bu hareketi doğrudan kontrolünden vs.den bağımsız olarak sonuç buydu.
Açıktır ki İngiliz emperyalizmiyle çatışması olsa bile, açık açık anti-komünist olmaya başlamış, dolayısıyla da komünistlerin yıkılması için hedefi haline gelmiş olan bir Kemalist hükümetin milli bir hareketle zayıflatılması kendi başına bu hareketin desteklenmemesi sonucunu veremezdi. Kemalist hükümetin yıkılıp, yerine Sovyetik bir hükümetin kurulması için böylesi bir zayıflatma kapasitesi Türkiyeli komünistler için yteuayfi doğrudan olamasa da dolaylı bir yedek güç kaynağı olurdu. Ama somut durum bu değildi ki. Ne Türkiye`de komünist hareket Kemalist hükümeti devirip iktidarı ele geçirecek durumda, ne de bu yönde Kürt ayaklanmasını kullanabilecek bir durumdaydı. Kürt ayaklanmasının da bizadahi kendi içinde Sovyetik sempatilerle yanıp tutuşmadığı, ama her türden anti-Sovyetik gücün desteğini yanında tutmaktan hiç sakınmadığı da bilinen bir olgudur.
Bir diğer olgu da bu ayaklanmanın Türkiye ile kısıtlı olduğu, İran ve Irak`a yayılmadığıdır. Ve hareketin, buralara yayılıp İngiliz emperyalizmine karşı yöneleceğinin de hiç bir garantisi yoktur. Tam tersine Kürt ulusu, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan Kürt ulusu, Türkiye`de bile bir tek önderlik altında birleşememiştir. Şeyh Said çevresinde ve onun isyanı üzerinden böylesi bir birliğin sağlanabileceğinin elle tutulur hiç bir emaresi yoktur. Tam tersi emareler ise boldur. Dolayısıyla Kürtlerin ``bağımsız bir Kürdistan`` kurup bu Kürdistan`ın bağımsızlığını dış güçlere karşı koruyabileceklerinin hiçbir emaresi yoktur.
İngiliz emperyalizmi ise bölgede güçlüdür. Bölge İngiliz emperyalizminin işbirlikçilerinin cirit attığı bir bölgedir. İngiliz emperyalizmi kendi etki alanlarında bir Kürt ayaklanmasına iyi gözle bakmazdı. İngiliz emperyalizmiyle iyi geçinmek, en azından onu karşısına almak istemeyen bir Kürt isyanı da onların etki alanlarında işleri karıştırmazdı. Şeyh Said isyanı da böyle davranmıştır.
Tüm bu şartlarda, yani Kürt isyanı köylülüğün katılımı sayesinde kazandığı tüm güce rağmen güçsüz, Kürtler bir bayrak altında toplanamadığı için güçsüz iken; bu hareket İngiliz emperyalizmiyle en azından iyi geçinmek için İran ve Irak`a, İngiliz etki alanlarına yayılmaz iken; dolayısıyla da İngiliz emperyalizmine bölgede hiç zarar vermez ve fakat onun bölgesel rakiplerine zarar verirken; Türkiye`de ve bizzat Kürt isyanı içinde bu isyandan istifade edebilecek, Komünist bir güç, hiç değilse Sovyetlerle yakın ilişki taraftarı bir güç yok iken; gel gelelim ve işin aslında bu hareketin çevresinde anti-Sovyetik güçler bolca mevcutken; ve tüm bunlarla bağıntılı olarak bu isyanın önderliği doğrudan Sovyet desteğini istemez ve bu destek olmamış isyanın İngiliz emperyalizminin güdümüne boyun eğmek zorunluluğundan kendini kurtaramayacağı açıkken... Yani isyan somut güçler ve şartlar çerçevesinde Sovyet ülkesine zararlı gelişmelere aşırı gebe, İngiliz emperyalizmine ise, onlar bu isyanı açıkça desteklemeseler bile faydalı iken Sovyet ülkesinin ve Dünya Komünist Hareketinin bu isyanı desteklemesi düşünülemez.
Proleter hareket güçlenmiştir. Kendisini devlet olarak örgütlediği bir güce ulaşmıştır. Bu şartlarda proleter hareket eskiden olduğu gibi ``soyut içerik`` desteği ile yetinemez, somut siyasi güçlerle somut siyasi sonuçlar alacak güce erişmiştir ve ona göre davranır. Proleter hareket için sorun Şeyh Said isyanını destekleyip desteklememek, Şeyh Said isyanından somut sonuç almak sorunudur.
İ. Kaypakkaya`nın ise böyle bir derdi yoktur. 0, her milli hareketin ``demokratik içeriğini`` desteklemeyi önerir. Şeyh Said isyanı somutunda da Kemalist ordunun Kürdistan`dan çekilip Kürdistan`da referandum örgütlenmesini önerir. Reformculuğun bu kadarı da İ. Kaypakkaya`dan hiç umulmazdı, ama onun milli soruna yaklaşımı bu sonucu verir. Dahası, daha önce de belirttiğimiz gibi anti-Sovyetik şarlatanlara da kokuşmuş bir temel hazırlar.
Kürt ulusu hem kendi tarihsel gelişmesi hem de onu çevreleyen enternasyonal şartlar açısından son derecede şanssız bir ulustur. Onun milli kurtuluş için ayaklanmaları onun emperyalist güçlerin ve bölgesel burjuva-emperyalist güçlerin bölgede oynadıkları oyunlarda kullandıkları bir araç haline gelmesine yol açmaktadır. Bundan kurtuluşun tek yolu da Kürt isyanlarının gerçek çıkarlarının proletaryanın dünya burjuvazisini yerle bir etmesinde yattığını iyice kavramasından, Kürt ulusunun kurtuluşunun tüm ezilen uluslardan daha çok proleter hareketin muzaffer gelişmesine bağlı olduğunu kavramaktan geçer. Bunu kavramamış bir Kürt devrimcisi ulusunun burjuva haklarının yaygarasıyla, burjuva ulusal hislerle sınıf güçlerinin gerçek dizilişini görme imkanını kaybetmiş ve böylece de ulusu için yapması gerekeni yapamamış bir devrimci olur. Kürt isyancılarının kahramanlık, cesaret ve fedakarlıkları, Kürt köylülerinin katledilişi dünya ve bölgedeki sınıfsal güçlerin dizilişi ve gelişim yönü hakkında doğru görüşlere varmamızı önleyici his kabartıcıları haline getirilmemelidir. Burjuvazi doğrudan bizim sınıfımıza karşı da böylesi barbarlıkların örneğini vermiştir ve veriyor. Verecek de.
 
Sanat ve Hayat Yazıişleri Müdürü 'Vasiyet'ten mahkum



İbrahim Kaypakkaya'nın mektuplarını 'Vasiyet' adıyla yayınlayan Sanat ve Hayat Dergisi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında açılan dava sonuçlandı. Özbakır, 5 ay hapis, 375 YTL para cezasına çarptırıldı.

Yayın hayatına 4 yıl önce başlayan kültür, sanat ve edebiyat dergisi Sanat ve Hayat Dergisi'nin Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında, derginin Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısında yayınlanan 'Vasiyet' isimli yazı gerekçe gösterilerek İstanbul 9'ncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından açılan dava sonuçlandı. Özbakır'a 6 ay hapis ve 450 YTL para cezası ödemesine karar veren mahkeme, iyi hal nedeniyle bu cezayı 5 ay hapis 375 YTL para cezası olarak değiştirdi. Sanat ve Hayat Dergisi tarafından konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, kararın sansürcü ve anti-demokratik politikaların devamı olduğuna değinildi.

Açıklamada şunlara yer verildi: 'Derginin Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısı 'NATO'ya ve emperyalizme karşı sanatın ve edebiyatın seferberlik çağrısı' başlığı ile özel bir sayı biçiminde yayınlandı. Söz konusu sayıda değişik ülkelerden hatta kıtalardan evrensel saygınlığı bulunan Albert Einstein, Eduardo Galleano, Nazım Hikmet, Noam Çhomsky, Harold Pinter gibi aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanlarının yazılarına, 'Son mektuplar' bölümünde ise anti-emperyalist mücadelenin önde gelen isimleri Ernesto Che Guevara, Ho Chi Minh, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'nın son mektuplarına yer verildi. Kaypakkaya'nın 40 yıl kadar önce yazmış olduğu ve artık arşiv belge özelliği taşıyan mektubun şimdi bile yasadışı örgüt elemanlarına 'talimat' olarak değerlendirilmesi, Ağır Ceza Mahkemesi savcısının ve yargıçlarının söz konusu yazıyı anlayarak okumadıklarının çok açık göstergesidir.'

Aynur Özbakır'a, İbrahim Kaypakkaya'nın 28 Şubat 1973 yılında Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevi'nde kaleme aldığı mektubu 'Vasiyet' ismiyle yayınlaması gerekçe gösterilerek, 'Yasadışı silahlı örgüt propagandası' yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesi kapsamında dava açılmıştı. İSTANBUL (DİHA)

 
HAKKINDA YAZILANLAR


İbrahim Kaypakkaya


Ser Verip Sır Vermeyen Komünist Önder
Hayatı ve Mücadelesi
Nihat Behram
Umut Yayımcılık / Belgesel – Roman Dizisi


"Eğer insanlık, elecete bir komünizm panteonu kurarsa, hiç kuşku yok ki, bu panteonun eskiden adına Türkiye denilen kesiminde, genç ve ateşli bir komünist önderin, bir inanç ve direniş sembolünün, defne çelengi içindeki başına, ışıklandırılmış kasketli başına yer verecektir."






3.Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya
"Bilinmeyen" Yazılar
Ethem Direhşan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi


"Kaypakkayanın hiç de hak etmediği "ignorasyon"a karşı, hasbel kader katkıda bulunmak amacı ile hazırlanmıştır. Kitabın derleniş amacı, salt bir belgesel olmayı gütmemektedir. Bunun da ötesinde amaç, Kaypakkayanın devrimci mücadeleye "ilk" başlangıcından, öldürüldüğü tarihe kadar kat ettiği güzergah hakkında özellikle, yeni devrimci nesillere bir ipucu vermektir. Dolayısiyle, derlenen yazılar bir anlamda Kaypakkayanın "bilinmeyen" yazılarıdır. 60lı yılları araştırmak, devrimci geçmişimizin güzel ve doğru değerlerini, Solun da "resmi tarih"ine hapis olmadan inceleyip, bulup ortaya çıkartmak biz genç araştırmacıların tutkusudur ve böylede olmalıdır. "





1.Kaypakkaya ile Birlikte...
(Anılarla Geçmişe Yolculuk)
Cilt: 1
Ali Taşyapan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi


"Ben anılarımı yazılacak değerde görmüyorum. Fakat bazı devrimci dostlarım bunun karşıtını düşünüyorlar. Bu dostlar, 68 kuşağından, Çapalı ve İbrahim Kaypakkayayı en çok tanıyanlardan biri olmamı, iki cezaevi dönemi yaşamımı ve politik bir geçmişe sahip olmamı çok önemsiyorlar. Yaşadıklarımı, bildiklerimi yazıya dökmeden beraberimde mezara götürür olmama hayıflanıyorlar. Şöyle düşünüyorum: Madem yazmaya, yazıyorum, neden yazım işini yanlız politik geçmişimle sınırlayayım? Yaşamımın diğer dönemlerine neden üvey evlat muamelesi yapayım? O dönemlerin de ilginç görüntüleri var. Okuyucuyu güldüren, düşündüren, üzen, sevindiren, manzaralar elbet bulunur. Hem bu, anı defterine bir çeşni de katar. İşte değerli dostlar, bu yüzden laf torbasının ağzını sonuna kadar açacağım, beceremiyeceğimi bildiğim için edebi bir tarzda yazmaya özenmeyeceğim, çal kalem mektup yazar gibi patır-kütür yazacağım.
 
Saklanmaya Çalisilan Bir Mesale
Ibrahim Kaypakkaya


"Kaypakkaya'yi ülkemizdeki burjuva ve burjuva-demokrat aydinlar özellikle "yok" sayar. O'nu israrla görmezlikten gelirler. Bunun tek bir nedeni vardir. O da, hiç kusku yoktur ki Kaypakkaya'nin proleter devrimci çizgisidir.

Çünkü O'nun, Türk devletinin niteligini ve Kemalizm'in fasist özünü, komprador burjuvazi ve toprak agalarinin temsilcisi oldugunu, Türk devletinin Kürt ulusunu ezdigini, Kürtlerin ezilen bir ulus oldugunu ve Kürt ulusunun ayrilma hakki oldugunu net olarak ortaya koymasi; ve bunlarla birlikte, proletarya önderliginde demokratik halk devrimi ve kesintisiz olarak sosyalizm ve konünizmi hedefledigi için, ne burjuvazinin ne de burjuvazinin etki çemberi içindeki bazi demokrat aydinlarimizin hosuna gitmistir. Öte yandan Kaypakkaya'nin düsünceleri ve çözümlemelerinin, bu kesimlerin hosuna gitmesi zaten beklenemez.

Bu gerçeklerin yaninda bir baska gerçek daha var ki; Kaypakkaya'nin kurdugu isçi sinifinin öncü örgütü Proletarya Partisi'nin, sinif savasimini kesintisiz ve O'nun ortaya koydugu Marksist-Leninis-Maoist çözümlemeler isiginda dirayetle yürütmesidir. Burjuvaziyi ve onun ideolojik-siyasal çemberi içinde olanlari korkutan esas öge de budur. Çünkü, Kaypakkaya'nin düsünceleri savasima katiyen ara vermemis, yari yolda asla tökezlememistir."



Umut Yayıncılık



İbo/İbrahim Kaypakkaya

Turan Feyzioğlu. Ozan Yayıncılık. İstanbul, Nisan 2000.1. Basım, ISBN 97897578



Bununla birlikte; Emrah Cilasun tarafından yapılan Kırmızı Gül Buz İçinde isimli dokumenter belgesel, çok sayıda klip ve benzer çalışmalar ve hakkında yazılmış binlerce makale bulunabilir...






"PDA Mayıs 1970 tarihli 5/19. sayısında yayınlanan "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı yazısı...
 
Ülkemizde İşçi-Köylü Hareketleri Gittikçe Yaygınlaşıyor

Ülkemiz, özellikle son iki yıl içinde gittikçe yaygınlaşan ve yoğunlaşan işçi-köylü hareketlerine sahne oldu. Grevler, fabrika ve toprak işgalleri, iş boykotları, yürüyüşler, mitingler birbirini kovaladı. Daha büyük ve daha güçlü hareketlerin habercisi olan işçi, köylü hareketlerinin başlıcalarını özetleyelim.

İşçi Hareketleri

1968 yılının Mart ayında, AP kurucularından Tahsin Demiray'ın işyeri Türkiye Basımevinde 22 işçi, bir yıldan fazla devam edecek olan bir greve başladılar[1]. Nisan ayında, Goodyear işyerinde ve Sümerbank Filyos ateş tuğla fabrikasında iki grev daha patlak verdi[2]. Mayıs ayında, Foster Wheeler şirketinin Ankara'daki bürosunda, birçok devrimci örgütün desteklediği ve Amerikalıların işçilerimiz üzerindeki baskısını hedef alan yeni bir grev doğdu[3]. Yarımca İpraş Rafinerisi'nde çalışan 450 işçi sosyal hakları için Haziran ayında yemek boykotuna gittiler[4]. Temmuz başlarında Derby Lastik Fabrikası'nın 1700 işçisi, Lastik İş Sendikası'nı işyerine sokmayan, Lastik İş'e kaydolan işçilere baskı yapan işvereni protesto amacıyla fabrikayı işgal etti[5]. Aynı günlerde 23 fırın işçisi, zam talebiyle Şişli Gürsel Mahallesinde çalıştıkları fırını işgal etti. Yine Temmuz ayı içinde çevre köylerden gelerek Balıkesir Orman Fidanlığında çalışan kadınlı erkekli 50 işçi, Türk Ot-İş Sendikası'na girdikleri için işten atılınca, Orman Fidanlığı'nın kapılarını tutarak içeriye yeni işçi alınmasına engel oluyorlardı. İşçiler daha sonra da aileleriyle birlikte Balıkesir'de bir sessiz yürüyüş yaptılar[6].

Ağustos başlarında Alibeyköyü'ndeki Finfinis Branda Fabrikası işçileri Teksif'ten ayrılarak Federal Sendikayı kurdular. Sendika kurucusu 4 işçinin işten atılması, 200 Branda işçisinin “arkadaşları tekrar işe alınıncaya kadar" oturma grevine gitmelerine yol açtı[7]. İş güvenliğinin bulunmaması, ücretlerin düşük olması, 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması vb. nedenlerle Finfinis işçileri, Eylül ortalarında yeniden direnişe geçtiler[8], Jandarma baskısına, işten atılmalara ve nezarete alınmalara rağmen, direniş bir aydan fazla sürdü. İşçiler 14 Ekim'de Demokratik Devrim Derneği, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun katıldığı bir yürüyüş düzenlediler. Bu arada, grevleri 220. gününü dolduran Türkiye Basımevi işçileri aralarında para toplayarak, DİSK'in kendisine bağlı olmadığı için desteklemediği Finfinis işçilerine yardımda bulundular[9].

Kasım başlarında Samsun Tekel Başmüdürlüğü'nde çalışan 197 işçi, işlerinden çıkarıldıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçti[10]. 5 Kasım'da Magirus Otobüs Karoseri ve Montaj Fabrikası'nda Maden-İş'e bağlı 600 işçinin sendika özgürlüğü, iş güvenliği, ücret artışı… gibi taleplerle başlattığı grev, işveren ve taraftarlarının zorbalığına rağmen güçlenerek devam etti ve başarıyla sonuçlandı[11]. Kasım ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Yapı-İş Sendikası'na bağlı Keban Barajı işçilerinin greviydi. Jandarma baskısı altında ve zaman zaman grevci işçilerle işe devam etmek isteyen yabancı işçiler arasında çıkan silahlı çatışmalarla devam eden Keban grevinin amaçlarından biri de Türkiyeli işçilerle onlara göre iki misli fazla ücret alan yabancı işçiler arasında yapılan ayırımın ortadan kaldırılmasıydı[12]. Aralık ayında ise, Adana'da lokavt yüzünden açıkta kalan 600 fırın işçisi bir sessiz yürüyüş yaptılar[13].

1969 yılına yoğun işçi hareketleriyle girildi. Hemen Ocak ayı başlarında Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bağlı 7 iş yerinde "beyaz yakalı" işçiler, "kıdem ve hizmet tazminatı", "keyfi nakillerin önlenmesi" talepleriyle greve başladılar[14]. Öte yandan Deniz Ulaş-İş Sendikası'na bağlı 2000'e yakın işçi, Deniz Nakliyat Genel Müdürlüğü işyeri ve gemilerinde önce İstanbul limanındaki 31 şilepte, sonra da, İzmir'de greve gitti[15]. Ankara'daki İş Matbaası işçileri beş gün süren bir grev yaptılar[16]. Ocak ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Sümerbank grevi idi. Sümerbank iş kollarında çalışan 30 bini aşkın işçinin greve gideceği haberi üzerine 9 Ocak günü lokavt kararı alınmıştı. Fakat 1 Şubat'ta bazı haklar alınarak anlaşmaya varıldı[17].

Şubat ayı içinde Çelik-İş'ten Maden İş'e geçmek isteyen 520 Singer işçisi, 3 işçinin işten atılması üzerine fabrikayı işgal ettiler. Polisle işçiler arasında kanlı çatışmalar çıktı. "Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" sloganlarıyla tezahürat yapan işçilere etrafta toplanan halk sevgi gösterilerinde bulundu[18].

Mart ayında Rabak işçileri DİSK'e rağmen grev kararı aldılar[19]. Bu arada Keban'da grevin kanunsuz olduğu gerekçesiyle Fransız-İtalyan firması tarafından 1200 işçinin işine son verildi[20]. 9 Nisan'da işçilerimiz Amerikan işyeri Tuslog'da greve girdiler. Grev, zam talebi, angaryanın kaldırılması, işveren-işçi idarî işbirliği komitesinin feshini protesto gibi nedenlerle başladı ve aniden 8 işyerine daha sıçradı. Gittikçe genişleyen grev, İstanbul ve İzmir'deki Amerikan işyerlerine ve Adana İncirlik üssüne de sirayet etti. Böylece, Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana'da NATO-İş ve Harb-İş Sendikaları tarafından yürütülen ve hemen her gün işçilerle polisin ve Amerikalıların çatıştığı şiddetli bir işçi hareketi doğmuş bulunuyordu[21]. Greve ücret artışı, sosyal yardım, yıllık ikramiye gibi taleplerle başlayan işçiler, grevin sonlarına doğru, “Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" diye bağırıyorlardı. İzmir'de grevci işçilerle Manisa'dan gelen işçiler birlikte yürüyüş yaptılar[22]. Öte yandan, Bartın'da kereste fabrikalarında çalışan 200 kadar işçi, 24 Nisan'da bir sendika kurdular ve sendikalaşmalarını engelleyen işverenleri protesto amacıyla bir yürüyüş yaptılar[23].

İstanbul'da Kimya-İş Sendikası'na bağlı Hoechst İlaç Fabrikası'nın 135 işçisi, zam ve iş güvenliği talebiyle Mayıs ayı başında greve başladı[24]. 15 Mayıs'ta, Türk Demir Döküm'de çalışan 2000 işçi işverenin Maden-İş'ten çıkmaları için işçilere baskı yapması ve 5 işçiyi işten atması üzerine çalışmayı boykot etti[25]. Topçular Horoz Çivi Fabrikası'nda Özmaden-İş'ten ayrılıp, Maden-İş Sendikası'na giren işçilerin işten atılması, işyerinde çalışan 600 işçinin iş bırakmasına yol açtı. İşçiler, baskı ve terörün kalkması, sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi, işten atılanların geri alınması isteğiyle 20 Mayıs'ta direnişe geçtiler[26].

İstanbul Küçükköy'deki Levent Maden Eşya Fabrikası işçileri 7 Mayıs'ta greve başladılar ve 21 Haziran'da bir yürüyüş yaptılar. Çelik Montaj Sanayiinin Kartal'daki Jawa ve Skoda fabrikalarında Mayıs ayında başlayan grev, Temmuz ayında da devam etti ve silahlı grev kırıcıları Çelik Montaj Sanayiinin bir eki olan Otopar Fabrikası'ndaki grevcilerin de yardımıyla kovuldu. Grevciler, basının ilgisizliğini yazdıkları dövizlerle kınadılar[27]. 9 Temmuz'da İzmit Pirelli Lastik Fabrikası'nda bir işçinin işten çıkarılması, bütün işçilerin direnişe geçmesine yol açtı. Lastik-İş Sendikası'nın "kanunsuzdur" diye desteklemediği grev altıncı gününde sona erdi[28]. Yine Temmuz ayı içinde, Çorum Özel İdaresine bağlı Alpagut Linyit İşletmesi'nde çalışan işçiler iki üç aydır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi ve ocağın Türk Kömür İşletmelerine devredilmesi için, ocağı işgal ederek 34 gün ellerinde tuttular. Daha sonraları da, işçilerle Özel İdare arasında mücadele zaman zaman şiddetlenerek devam etti[29].

1969 yılının en şiddetli ve en güçlü işçi mücadelesi Türk Demir Döküm'de verildi. Mayıs direnişinde işverenin kabul ettiğini bildirdiği isteklerin hiçbirinin yerine getirilmemesi üzerine Demir Döküm'ün 2200 işçisi, 31 Temmuz günü "Faşist Yönetime", "İşbirlikçi Patrona", "Sarı Sendikalara" ve "Yasal Hakların Ayaklar Altına Alınmasına" karşı direnerek, fabrikayı işgal ettiler. İşgalin altıncı günü saldırıya geçen polisi işçiler ve çevrede toplanan gecekondu halkı bozguna uğrattı. İşçiler İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin kendi direnişleriyle ilgili sayısından Silahtar ve Alibeyköy'de beş binden fazla sattılar[30]. Öte yandan, 480 işçinin çalıştığı Adana Çimento Fabrikası'nda greve gidildi. Grevi AP'li Hasan Türkay'ın başkanlık ettiği Çimse-İş'ten ayrılan Çitos-İş yürütmekteydi. İşçiler Fabrika Müdürü'nü istenmeyen adam ilân ettiler[31].

Ağustos sonlarına doğru, Türk-İş Ankara'da “Büyük İşçi Mitingi"ni düzenledi[32].

1969 yılının başka bir önemli mücadelesi de Erdemir işçileri tarafından verildi. Ağustos içinde Ereğli Demir Çelik İşletmelerine bağlı işyerlerinde çalışan 4600 işçi, "böl, yönet" uygulamalarına karşı, Türk-İş'in engellemelerine rağmen greve gitti. İktidar, "milli güvenliği zedeleyici" bularak grevi bir ay erteledi. 15 Eylül'de yeniden grev kararı alındı. İktidarın ikinci kere aldığı erteleme kararını Danıştay bozdu. İşçiler bağlı bulundukları sendikaları da dinlemeyerek 29 Eylül'de üçüncü defa grevi başlattılar. Müdürleri ve yardımcıları fabrikadan dışarı attılar. İşçilerin üzerine asker sevkedildi, fakat işçiler, Demir Döküm İşçileri gibi hareket ettiler ve askerlerle çatışmadılar. Grev 7 Ekim'de işçilerin muhalefetine rağmen Türk-İş tarafından kaldırıldı[33].

Eylül ayında Yarımca Seramik'te çalışan 1200 işçiden 1150 tanesi Çimse-İş'ten ayrılarak Serçip-İş'e girdi. Sendika baş temsilcisinin işten atılması üzerine işçiler işi boykot ederek, İzmit içinde bir yürüyüş ve miting tertip ettiler. Mitinge Rabak'tan, tren işçilerinden temsilciler ve öğrenciler katıldı[34]. 26 Eylül'de 85'i işten çıkarılan ve Teksif'e girmelerine engel olunan 500 işçi, Hasan Polatkan'ın eski ortağının fabrikasında, Sancak Tül'de işten atılanları geri aldırmak ve sendikalaşma özgürlüğünün çiğnenmesine engel olmak amacıyla direnmeye başladılar[35].

10 Kasım günü, Ereğli Kömür İşletmesine bağlı Armutçuk kömür üretim bölgesinde 1000'e yakın kömür işçisi, ücret azlığını protesto amacıyla iş bıraktı[36].

Kasım ayı içinde Kartal Ege Sanayiinde, Köseköy Çelik Halat Tel Sanayiinde, Hisar Çelik'te ve EAS Akü Sanayii'nde işçiler çetin mücadeleler verdiler[37]. Konya Ereğlisi'nde Sümerbank'ın devrimci işçileri Teksif'i ele geçirdiler. Sendika başkanının işe alınmaması üzerine, 3 bin işçi iş bıraktı ve civar köylerinde katıldığı bir yürüyüş yaptı[38].

1969 yılını, işçi sınıfımız bir şehit vererek kapattı. Gamak Motor Fabrikasında 540 işçiden 504 tanesinin Çelik-İş'ten ayrılarak Maden-İş'e girmeleri, işvereni rahatsız etmişti. İşveren, hammadde yokluğu bahanesiyle işçilerin bir kısmına izin verdi, bir kısmını da işten çıkardı. İşten atılan arkadaşlarının hesabını sormak üzere fabrikaya gelen işçiler, polisin ateş yağmuruyla karşılaştılar ve Şerif Aygül, "işçi kardeşliği" uğruna şehit düştü. Maden-İş muhalefetine rağmen Kartal'da 4, İstanbul bölgesinde de iki fabrika oturma grevi yaparak olayı protesto etti.[39].

1970 yılı içinde de yine Otoyol'da Chrysler'de ve daha bazı fabrikalarda grevler, direnişler oldu.

Son iki yıldır işçi hareketlerinin basına geçen ve bizim tespit ettiğimiz başlıcaları bunlardı.
 
Köylü Hareketleri

1967 yılının Kasım ayında, Konya'nın Yunak ilçesine bağlı Odabaşı köyünde Toprak Tevzi Komisyonunun çalıştığı bina, aynı ilçenin Gökpınar köylüleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma, Kulu ilçesinden gönderilen jandarma kuvvetlerinin yardımı ile kaldırılabildi[40]. Elmalı köylülerinin mücadelesi şiddetlenerek devam ederken, yine Konya'ya bağlı Sarayönü ilçesinin Kuyulusebil köyünden on topraksız köylü hazineye ait toprakları zaptettiler[41].

1968 yılının Şubat ayında, Emirdağı köylerinden birinde, bir köylü, Köy İşleri Bakanlığı'na başvurarak, toprak istediği için, ağalar tarafından öldürüldü[42]. Öte yandan Söke'nin Bafa gölünde balık avlayan bir köylü bekçiler tarafından vuruldu. Serçin köylüleri yaralıyı Söke'ye getirerek, gölün sahibi olduğunu iddia eden Cemal Özbaş'ın yazıhanesinin önünde olayı protesto ettiler. Vurulan köylünün ölmesi köylüleri iyice çileden çıkarmıştı. Serçin'liler toplu halde Söke'ye inerek Özbaş'ların el koyduğu Bafa gölünde, cenazeyi ağalara inat, motorla dolaştırdılar[43]. Yine Şubat ayında Fatsa'nın 24 köy muhtarı bir bildiri yayınlayarak, Amerika'ya, "birinci ihtar"larını yaptılar[44].

Mart ayında Urfa'nın Bozova ilçesine bağlı Ortatepe köyünde, büyük toprak sahipleriyle köylüler arasında, üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışma oldu[45].

Nisan ayında; Elmalı'da köylülerin ektiği topraklar ağalar tarafından sürülmek istenince mücadele yeniden şiddetlendi[46]. Fatsa köy muhtarlarının bildirisinden sonra Samsun'un 15 köyünden 118 imzalı "Amerikalı seni istemiyoruz" bildirisi yayınlandı[47].

Temmuz'da Malatya'nın Akçadağ ilçesine bağlı 11 köy muhtarı, bir bildiriyle Amerikan emperyalizmini ve ona "Çanak Tutanları" lanetledi[48].

28 Ocak 1969'da Torbalı ilçesine bağlı Atalan köylüleri, ağaların el koyduğu hazine arazisini işgal ettiler ve ana yol üzerine "Bu köyde toprak mücadelesi vardır" yazılı büyük bir pankart astılar[49]. Atalan işgalinden birkaç gün sonra Menderes'in halası "Hanım ağa" Mesude Evliyazede'nin el koyduğu hazine topraklarını Göllüceliler zapt ettiler[50].

7 Şubat'ta Ege tütün piyasasının açılışı dolayısıyla FKF tarafından Akhisar'da düzenlenen mitinge binlerce tütün üreticisi katıldı. Mitingi baltalamak için tefeci tüccarların düzenlediği saldırı, köylüler ve gençler tarafından püskürtüldükten sonra, mitinge katılanlar "Köylü Gençlik Elele" sloganıyla şehre bir yürüyüş yaptılar[51]. 10 Şubat'ta Akhisar'daki mitingin bir benzeri Ödemiş'te yapıldı[52]. Yine Şubat ayında Tokat'ın Uzunburun köyündeki 2 bin dönümlük toprak, köylüler tarafından işgal edildi[53]. 22 Şubat'ta, Malatya'da devrimci dernekler tarafından düzenlenen "Emperyalizmi, açlık ve pahalılığı tel'in mitingi"ne birçoğu köylü olmak üzere, on bine yakın Malatya'lı katıldı[54]. Haymana ilçesinin Çuluk köyü halkı, köylerindeki toprak ağalarına karşı bir bildiri dağıttılar[55]. Torbalı'nın Hortuna, Pancar, Kuşçuburun köylüleri ağalara ait pancar çiftliğinin bazı kısımlarını işgal ettiler[56].

16 Nisan'da Söke'de, köylülerin ve gençlerin el birliğiyle "Toprak reformu ve bağımsızlık mitingi" düzenlendi[57]. 13 Nisan'da, Diyarbakır'da Lice, Siverek, Suruç, Batman, Van, Muş, Malazgirt bölgelerinden 3 bin kişinin katıldığı bir başka miting yapıldı[58]. Hilvan'da Ziraat Bankası kredilerinin haksız dağıtımını gören köylüler, bankaya hücum ettiler[59]. Kars'ın Susuz ilçesine bağlı İncesu ve Çamçavuş köylüleri kredi dağılımındaki adaletsizliği protesto ettiler[60]. Nisan'ın son haftasında Gaziantep'e bağlı Oğuzeli ilçesinin Karadibek köylüleri, ağalar toprakları başkalarına kiraya vermek isteyince 3 bin dönümlük toprağa el koydular[61]. Antalya, Manavgat ilçesinin Çolaklı köyündeki 350 dönümlük araziye, Seki köyü ağalarının el koymak istemesi, köylülerle ağalar arasında şiddetli çatışmalara yol açtı. Köy jandarma ve komando birlikleriyle kuşatılarak, kadınlı erkekli birçok köylü tutuklandı. Ağalar, toprakları jandarma nezaretinde sürebildiler[62].

Mayıs ayında Yozgat'ın Yerköy ilçesine bağlı Kayadibi köyünden ve başka köylerden, topraksız ve az topraklı köylüler, hazine toprağını kendine mal eden CHP milletvekili Celal Sungur'a karşı Yerköy'de bir yürüyüş düzenlediler. Yürüyüşleri engellenen köylüler, Danıştay'a başvurdular[63]. Keller ve Hançerli köylüleri Malatya'ya inerek hükümet meydanında Amerikan emperyalizmine ve toprak ağalarına karşı bir miting yaptılar[64].

Haziran'da tütün üreticileri, merkezi Akhisar'da olan "Türkiye Tütün Üreticileri Sendikasını" kurdular ve kurucular bir bildiriyle bütün tütün üreticilerini tefeci tüccarlara karşı birleşmeye çağırdı[65]. Dursunbey'e bağlı Akyayla Köyünün topraksız ve az topraklı halkı ise hazine topraklarını işgal ederek hükümetten toprak talebinde bulundular. Gemlik'e bağlı Muratoba köylüleri zaten yetersiz olan topraklarının, baraj inşaatı yüzünden ellerinden alınmasını ve alınan topraklara karşılık başka toprak verilmemesini protesto ediyorlardı. Yine Malatya'da devrimcilere yapılan baskıyı yerdikleri için; altı köylünün tutuklanması, Malatya'nın 40 köyünden yüzlerce köylünün imzalı bir bildiriyi yayınlayarak olayı şiddetle protesto etmesine yol açtı. Tekman'da silahlı çatışmalar oldu[66]. 1947 yılından beri Düzyurt, Keleş, Hıdır, Çekaluk ve Madralı köylerindeki hazineye ve köylülere ait toprakları kademeli olarak işgal eden Şeyh Selahattin, Çekaluk ve Madralı'da sürüsünü otlatmak üzere yeni bir işgale kalkınca, köylüler silaha sarılarak şeyhe baş kaldırdılar. Sonraları bir çok yoksul köylü, şeyhin silahlı müritleri tarafından dövüldü ve yaralandı[67]. 14 Temmuz'da Fatsa köylerinin "Fındık Fiyatları ve Demokratik Haklar" konulu mitinginde, bini aşkın köylü, tefeciler ve Amerikan emperyalizmine çattı[68]. Polatlı kaynayan kazan gibiydi: Karailyas köyünü satın alan Kozlu çiftliği sahipleri hasatı jandarma kordonunda yapabildiler. Kırıkharmanı köylüleri, ağanın topraklarını sürerken, Sakarya köyü çobanları da ağanın sürüsünü yüzüstü bıraktılar[69].

Ağustos, Doğu halkının uyanış mitinglerine sahne oldu[70]. Elbistan'lıların sağlık mitinginde binlerce insan "doktor, ilaç, hastane isteriz" diye bağırdılar[71].

Eylül'de Tarsus köyleri kaynıyordu: Kargılı, Firengülüs, Baltalı, Gerdan, İznik, Melik, Hacıbozan, Yüksekballıca köylüleri "Pamuk fiyatlarının düşüklüğünü" ve köylülere yapılan kötü muameleleri protesto amacıyla Yenice bucak merkezinde toplandılar ve Tarsus'a kadar traktör ve arabalarla resmi makamlara bildirimde bulunmaksızın yürüyüş yaptılar. Bir hafta sonra yeniden bir miting düzenleyen köylüler, Ankara-Adana-Mersin karayollarını trafiğe kapatıyorlardı[72].

12 Eylül'de Kırıkhan'da bir miting düzenlenmiştir. Tefecilere karşı düzenlenen mitinge Amik ovasındaki 56 köyden 4 bin kişi katılmıştı. Kozan köylüleri ise, traktörlerle Adana Ceyhan yollarını kapatarak iktidarı protesto ediyorlardı. Aynı günlerde Silivri'ye bağlı Değirmenköylüler Esece çiftliğinin sahip çıktığı hazine toprağının yarısını ektiler[73]. Hatay'ın Reyhanlı ilçesine bağlı Varışlı köyünde Değirmenköy mücadelesinin bir benzeri tekrarlandı[74].

Burdur'da pancar üreticisi köylüler, küspe satışında yapılan yolsuzluğa engel olmak için, bir sürü yetkilinin kapısını çalıp eli boş döndükten sonra, nihayet Aralık ayında, traktörlerle şehre inip fabrikaya yürüdüler[75].

1970 yılının ilk ayında bildiğimiz Akhisar ve Ödemiş mitingleri oldu[76]. Tekirdağ'ın Kaşıkçı, Taşomurca, İsmailli ve daha bir çok köylerinde öteden beri devam eden kaynaşmalar iyice kızıştı ve gittikçe de kızışıyor. Vali, kaymakam, jandarma komutanları vs.… her gün bir başka köyde, çiftlik sahiplerine karşı ayağa kalkan köylüleri yerine oturtmak için terler döküyor, tehditler savuruyorlar[77].

Son iki yılın basına geçen köylü hareketleri de, aşağı yukarı bunlar.

Sadece basına geçen işçi, köylü hareketleri bile, yığın hareketlerinin her geçen gün daha geniş çevrelere, yeni işyerlerine ve kırlara doğru yayıldığını gösteriyor. Kitleler, her gün, daha çoğalarak mücadeleye giriyor. Fabrikalarda ve kırlarda, binlerce işçi ve köylü, sınıf mücadelesinin (bilinçli siyasi mücadele anlamında değil) çemberinden geçerek tecrübeler kazanıyor. Kitlelerin "büyük devrimci ruhu", "sınırsız yaratıcı gücü" kendisini ispat ediyor. Proleter devrimci saflarda, mücadelemizin ancak bilinçli ve örgütlü kitlelere dayandığı taktirde başarıya ulaşabileceği bilinci, her geçen gün daha fazla yerleşiyor, kitlelere güvenmeyen, onları hareketsiz yığınlar olarak gören küçük burjuva anlayışı, yığınların gelişen atılımları karşısında geriliyor. Yaygınlaşan işçi, köylü hareketleri, aynı zamanda, proleter devrimci hareketimizin önüne yeni görevler, "yeni teorik siyasi ve örgütlenme ile ilgili görevler, yığın hareketinin gelişmesinden önceki dönemde bizi tatmin edebilenlerden çok daha karmaşık görevler"[78] çıkarmış bulunuyor.

Şimdi, bu yeni görevler, "teorik, siyasi, örgütsel" görevler üzerinde duralım.
 
Geri