İbrahim Kaypakkaya Kimdir

Konu sahibi son olarak 2626 gün önce görüldü
a) Emperyalizm ve çok uluslu devletler.
Yazar, bugünkü Avrupa`nın çok uluslu bir devletler kümesini oluşturmadığı görüşündedir.
Malum ya, 1789-1871 döneminde Avrupa`da –İrlanda hariç- ulusal devletler oluştu. O halde, buralarda ulusal sorun ölü bir sözdür. Çok uluslu devletlerde bu sorun vardır ama Avrupa`da yoktur.
Bu da, yazarımızın emperyalizm öncesinin kafasını Ekim sonrası, dahası emperyalizmin olgunluğu sonrası döneme aktardığının açık ispatıdır.
Avrupa kapitalizminin emperyalist, yani imparatorluk kurucu aşamasında Avrupa devletlerinin ulusal devletler olmaktan çıktığını, bunların çok uluslu devletler haline dönüştüğünü yazarımız idrak edememiştir. Yazarımız Avrupa`nın ulusal baskının anavatanlarından biri haline dönüştüğünü idrak edememiştir. Böylece, tekrar II. Enternasyonal döneklerinin Avrupa proletaryasının ulusal sorun diye bir sorunu olmadığı şoven görüşlerinin bir yardakçısı pozisyonuna düşmüştür.
Tüm bunların yazara -ve Kaypakkaya`ya- karşı biraz zorlama eleştiriler olduğu iddia edilebilinir. Denebilir ki, işte onlar da emperyalizme karşı; emperyalizme karşı milli devrimden bahsediyorlar ve kim bilmez ki Avrupa`nın emperyalizmin anavatanlarından biri olduğunu...
Tabii, tüm bunlar ``Marksizm- Leninizm`in ABC`sinden haberi olan herkesin bilebileceği`` (a.g.e., sf.31) şeylerdirler. O zaman ``Avrupa açısından`` ``İrlanda ve Bask dışında`` ulusal sorunun olmadığı türünden zırvaların da zırva olduğu herkese malum olmalıydı.
Dahası, denebilir ki, yazar Avrupa açısından derken emperyalist karakterinden, bu karakterin ona yüklediği çok ulusluluktan bağımsız olarak Avrupa`yı ele alıyor. Yazar da, müsadenizle Avrupa devletlerinin dünya halklarını ezdiğini gayet iyi biliyor. O burada bu olgudan bağımsız olarak Avrupa topraklarını ele alıyor.
Bu, bir kere, yazarın tüm anlayışındaki sakatlığı ortadan kaldırmaz. Onun ulusal sorun olan yerlerden nereleri anladığı anlayışını yok etmez. İkincisi, gene de sakattır. Avrupa devletlerinin Avrupa dışındaki emperyalistliklerini bir kenara bıraksak da Avrupa`da ulusal sorun karşımıza dikilir.
Emperyalizm sadece geri halkları ulusal baskı altına alma siyaseti değildir. Emperyalizm modern ulusları da baskı altına alma siyasetidir. Kendisi emperyalist bir güç olabilen ulusları bile baskı a1tına alma, onları silindir gibi ezip geçme siyasetidir.
Bugünkü Avrupa`da ``ulusal sorun`` olmadığını söyleyenlerden, daha doğrusu bunu İrlanda ve Bask hareketleriyle kısıtlayanlardan emperyalizm ve bu arada proleter hareket üzerine bolca laf edeceklerine bunların tarihlerini dikkatli incelemeleri tavsiye olunur. Bu meyanda, yazarımıza SBKP(B) MK`nin XIX. Parti Kongresine Faaliyet Raporu`nu okuması tavsiye edilir.
Açıktır ki 1952`den bugüne çok şey değişti –her ne kadar yazarımız bugünden 1871 sonrasını anlasa da. En önemlisi özgür Doğu Avrupa`nın köle Doğu Avrupa`ya dönüştürülmesidir. Avrupa uluslarının kurtarıcısı Kızıl Ordumuz Varşova paktı adı altında Doğu Avrupa`ya kazık çaktı. Kruşçefçi hainler ABD ile elbirliği ederek Avrupa`yı yönetmenin yeni türünü oluşturdular. Batıda ABD, Doğuda SSCB Avrupa devletleri üzerinde atom başlıklı silahlar yığdılar. SSCB`nin Almanları demokrasi ve barış merkezi bir ulus olarak birleştirme çabaları Kruşçef`in Berlin duvarına, Brejnev`in Doğu-Batı Almanya bölünmüşlüğünü pekiştiren sınırları tanıma anlaşmasına yerini bıraktı. Ve H. Kıran gibileri bu Avrupa`da ulusal sorun olmadığından dem vuruyorlar. ABD ve SSCB`nin Avrupa`daki emperyalist siyasetlerinin, Avrupa için çıkacak bir savaşta Avrupa uluslarını varlık, yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakan bu siyasetin, ve bu siyasetin Avrupa`daki uşakları haline gelmiş Avrupa`nın büyük burjuvazisinin siyasetinin Avrupa uluslarını ulusal bir sorunla karşı karşıya bıraktığını bir kenara bıraksak bile geriye II. Dünya Savaşı sonrası Batı Almanya`yı işgal etmiş ve daha hala Alman topraklarını terketmemiş ABD ve İngiliz ordularının, Doğuda bir işgal ordusuna dönüştürülmüş SSCB ordularının varlığı, Almanların bölünmüşlüğü, bir de üstüne üstlük ``Özgür Berlin`` kalır. İtalyanları da bir kenara koyalım. Hiç değilse burada, Alman ulusuyla ilgili olarak ulusal bir sorun karşımıza çıkmıyor mu?
Ve yazar Basklılara değindiği oranda Avrupa`da daha çok ulusal sorun gösterebiliriz. İspanya`da sadece Basklılar değil Katalonyalılar da var ulusal taleplerde bulunan. İspanyolların İngilizlerle Cebelitarık üzerine anlaşmazlığı var. Fransa`da Korsikalılar, Belçika`da iki dilin kavgası. İngiltere`de İskoçyalı ve Galiçyalıların ulusal talepleri, bir de Kuzey İrlanda. Doğu Avrupa`da Rusların baskılarına karşı gelişen hareketler herkese malum. Bir de bu ülkelerde azınlıklar sorunu kaçınılmaz olarak ortaya çıktı...
Avrupa`da ulusal sorun yokmuş. İyi ki Stalin`den Avrupa`da kapitalizmin şafağında ulusal devletlerin oluştuğunu okumuş sayın yazar. Ama emperyalizmi ve emperyalizmin Avrupa`da vardığı sonuçları unutmuş bu arada. Niye?
 
b) H. Kıran ve Çok Uluslu Devletler
H. Kıran`a göre çok uluslu devletler emperyalist metropoller değildir. Bunlar emperyalist metropoller dışında aranmalıdır.
Dünya ezen ve ezilen ülkeler olarak ikiye bölündüğü ve ezen ülkeler, yani emperyalist metropollerde çok uluslu ülkeler olmadığı için H. Kıran açısından geriye kalan ``emperyalizmin uşağı çok uluslu devletler``dir.
İşte ulusal sorun böylesi ülkelerdeki ezilen ulusların ulusal devlet kurmak için ulusal hareketlerine yol açar. İşte böylesi ülkelerde Marksist-Leninistlerin ele almaları gereken bir ulusal sorun, burjuvalar, bu ülkenin ezen ve ezilen burjuvaları arasındaki bir sorun olarak ulusal sorun söz konusudur.
Ulus, ancak ve ancak modern burjuva ulustur. Halkların hayatına kapitalizmin girmesi ve ulusal Pazarın oluşmasına paralel olarak oluşan ulustur.
Ulusal hareket bu ulusların hareketidir. Uluslaşmamış halkların hareketi değildir.
Ezen ve ezilen burjuvalar arası pazar kavgasıdır. Başı çeken burjuvazidir. Ulusal baskının esas hedefi ezilen ulusun burjuvazisidir.
Vs. Vs.
Dolayısıyla da, ulusal sorun, işte böylesi devletlerin bir iç sorunudur. Devlet içi sorundur.
Yani H. Kıran ulusal sorunun emperyalizm öncesi ele alınışını simgeleyen görüşlerini böylece noktalamaktadır.
İyi ama H. Kıran ulusal sorunu emperyalizme bağlamıyor mu? Bağlıyor tabii ki.
Sömürgelerde ulusal hareketlerden bahsederek bağlıyor. O zaman sömürge sahibi emperyalist metropollerin çok uluslu devlet olduğunu görmeliydi. 0 zaman geri sömürgelerin de kurtuluş hareketleri olduğunu görmeliydi. O zaman ulusal sorunun emperyalist devletler arası savaş sorunu haline geldiğini görmeliydi...
Ama görmez. O, emperyalizm öncesinin ulusal sorununu emperyalizme eklektik bir şekilde ``bağlar.`` Başka türlü bir bağ, açıktır ki imkansızdır. Şimdi ona bir bakalım.
 
iv. Demokrasi Ve Emperyalizm
``M-L`ler demokrasinin en tutarlı savunucularıdırlar. Proletaryanın ezilen ulus burjuvazisi patentli milli hareketlerde, demokratik ne varsa destekleme zorunluluğu buradan gelmektedir.
...
Her türlü ayrıcalık ve özel avantaja karşı olan proletaryanın milli hareketlerde demokratik yönü desteklemesi...
...
Milli hareketlerin genel demokratik muhtevası, UKKTH kayıtsız, şartsız savunulmadan bırakalım ML, tutarlı bir demokrat dahi olunamaz...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala, İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedir.`` Gerçek görülmek zorundadır. Sadece görmekle iş bitmiyor. Yine İ.K.`nin gayet isabetli vurguladığı gibi, ``kesin birşey varsa o da bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır.``
Proletarya bu ilerici ve demokratik muhtevayı kesinlikle desteklemelidir...``
(H. Kıran, a.g.e., sf.36-37)
Burada ezilen ulus, ezilmişliğe karşı, ulusal baskıya karşı, milli zulme karşı, ve kendi devletini kurmak amacıyla harekete geçtiği için onun milli hareketi burjuva demokratik bir içeriğe sahiptir. Sorun devlet içi bir sorun, devlet içinde, H. Kıran`ın çok uluslu devleti içinde ezilen ulusun ezen ulusa karşı baş kaldırmasının ürünü olan bir demokratik içerik sorunudur.
Şimdi H. Kıran`ın usta bir manevra ile bu demokratik içeriği emperyalizme bağlamasını görelim:
``Şimdi de milli hareketlere karşı tutum sorununda tayin edici öğenin ne olduğu üzerinde kısaca duralım.
Lenin`in vurguladığı gibi bu hareketler emperyalizme karşı mücadele açısından ele alınıp değerlendirilirler. Eğer bu hareketler emperyalizme şu veya bu seviyede darbe vuruyor, emperyalizmi hangi seviyede olursa olsun zayıflatıyorsa ve dolayısıyla proleter dünya devrimi mücadelesine şu veya bu yönde destek olabiliyorsa kesinlikle desteklenir. Emperyalizme karşı mücadele soyut birşey değildir. Örneğin emperyalizmin uşaklarının iktidarda olduğu çok uluslu devletlerde ezilen ulusun egemen ulus hakim güçlerine vurduğu darbe aynı zamanda emperyalizme vurulmuş bir darbedir. Egemen ulus hakim sınıflarının geriletilmesi aynı zamanda emperyalizmin geriletilmesidir. Yani emperyalizm Moskova`da Washington`da vb. aranmaz. Tek dünya sistemi olan emperyalist dünyanın özellikleri iyi kavranmalıdır. Sermayenin ulusal pazarların, ulusal devletlerin kapitalizm- emperyalizm aşamasıyla nasıl parçalanıp dünya çapında bir örgütlülüğün sağlamlığını (``sağlandığı`` olsa gerek? -b.n.) anlayabilmeliyiz. Emperyalizmin dünyasının en karakteristik özelliklerinden biri olan dünyanın ezen, ezilen uluslar biçimindeki bölünmüşlüğünü ve finans kapitalin paylaşılmadık bir toprak parçasını bırakmadığını görebilmeliyiz. Eğer bunlar kavranır ve görülürse, emperyalizmin uşağı devletlerde ezen ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus hareketine aynı şekilde emperyalizme de çeşitli seviyelerde yöneldiği ve bu hareketlerin bu özellikleriyle bağrında bir yere ve bir dereceye kadar demokratik muhteva taşıdığı görülecektir.``
(a.g.e., sf.37)
Gördünüz mü? Kaypakkaya`yı okuyanlar Ve bu satırlara kadar H. Kıran`ı okuyanlar da ulusal hareketlerin ``demokratik muhtevasının`` ezilen ulusun kendini ezen ulusa karşı ulusun hareketi olduğu için oluştuğunu sanırdı. Meğersem bu hareketler her ne kadar bir devlet içinde ezilen ulusun ezen ulus hakim güçlerine karşı mücadelesi ise de, ezen u1usun hakim güçleri de emperyalizmin uşağı olduğundan ezilen ulusun hareketi emperyalizme de vururmuş ve bu nedenle o ulusal hareket ``demokratik muhteva`` taşırmış.
Emperyalizmin uşağı çok uluslu bir devlet. Bu devlet dışarıdaki bir emperyalist gücün uşağı. Bu devletin içinde ezilen ulus, bu devletin başındaki ezen ulusa karşı harekete geçiyor. Bu devletin başındaki ezen ulusun milli baskısına karşı, ayrı milli devletini kurmak için verilen bu hareket demokratik içeriğe, milli baskıya karşı olduğu için demokratik içeriğe sahiptir. Aman, pardon. Kim demiş? Bu milli hareket emperyalist uşağı ezen ulus hakimlerine darbe vurarak emperyalizme de darbe vurarak emperyalizme de darbe vurduğu için demokratik içeriğe sahiptir. İşte H. Kıran. İşte H. Kıran bu iki görüşü bir arada savunur. Niye?
Okura malum olmuş olsa gerek. Biraz daha açalım:
``Demek ki, ezilen ulus egemenleri dahi belli şartlarda ve belli bir yere kadar ilerici rol oynayabilirler. Bunların önderliğinde dahi, emperyalizme şu veya bu ölçüde darbe vuruyor ve devrimci gelişmeye yarıyorsa milli hareketlerin demokratik yönü desteklenmelidir.
Bunları söylerken, her milli hareketin desteklenmesi gerektiğinden bahsetmiyoruz. Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz. Öyle durumlar olabilir ki bazı milli hareketler desteklenmeyebilir.
Emperyalizmi zayıflatmayan, aksine güçlendiren hareketler hiç de olmaz değildir. Bu cins hareketler elbette desteklenmezler. Bazı somut durumlarda parçadaki bir milli hareketin desteklenmesi, proletaryanın dünya ölçüsündeki çıkarlarıyla çatışabilir. Bu durumda destek yine söz konusu olmayacaktır. Bırakalım mi11i hareketleri, bazen proletaryanın bir parçadaki çıkarları dahi bütün ile çelişebilir. Bu durumda da elbette parça atılacaktır.`` (a.g.e., sf.38)
``Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz.`` Göreceli efendim, göreceli. Bu arada relativizmi mutlaklaştırdı haberi yok...
H. Kıran`ın mutlak olana bu kadar karşı çıkması gayet anlaşılır. Kişi bir makalede taban tabana zıt iki prensip savunmak zorunda bulursa kendini tabii ki mutlaklığı tamamen yok edecektir. Böyleleri için mutlak prensip, göreceli olarak mutlak geçerli1iğe sahip bir prensip sahibi olmak imkansızdır.
Her şey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz diyen yazar, çok değil daha bir iki sayfa öncesinde ``milli hareketlerde, demokratik ne varsa destekleme zorunluluğu``ndan dem vuran, ``milli hareketlerin genel demokratik muhtevası... kayıtsız şartsız savunulmadan... M-L olunmaz`` diyen yazarın aynısıdır.
Tüm ulusal hareketler demokratik içerik taşır. Ulusal hareketlerin bu demokratik içeriğini, bu yönünü ML`ler kayıtsız şartsız, mutlak olarak desteklemek zorundadırlar. Yoksa M-L olamazlar. Geçtim M-L`den demokrat olamazlar.
İyi ama emperyalizm çağındayız. Dünya emperyalizmine karşı dünya proletaryasının devrimleri çağındayız. O halde emperyalizme darbe vuruyorsa bu demokratik içeriği destekleriz. Emperyalizme darbe vurmuyor da onu koruyor veya güçlendirirse..., o zaman... gelin o kayıtsız şartsız savunulması gereken demokratik içeriği unutalım, o zaman bu milli hareketi biz desteklemeyiz... Gördünüz mü? H. Kıran o kadar tutarlıdır ki emperyalizme darbe vurmayan, onu kollayan veya geliştiren milli hareketlerin demokratik içeriğini reddetmeden, milli hareketi reddediverdi. Böylece hem ulusal hareketlerin mutlak demokratik içeriği mutlak olarak savunuldu, hem de bu mutlaklık relativize edildi.
Ve işte böylece emperyalizm öncesi dönemin yaklaşımları emperyalizm döneminin taleplerine cevap verir hale getirildi.
Ulusal sorunun emperya1izm öncesi kavranışı ile emperyalizm döneminin taleplerini uyuşturma, birbirine bağlam çabaları pratikte, proletaryanın emperyalizme karşı devrimci savaşımı ile burjuva demokrasisini uzlaştırma çabasından, küçük burjuvazinin bu karşı devrimci çabasından başka hiçbir şeyi ifade etmez.
H. Kıran ve benzerlerinin dünyanın en aptal mahlukatlarına bile bariz olması gereken içine düştükleri bariz çelişmeyi görememelerinin ardında yatan şey işte onların bu sınıfsal konumlarıdır. H. Kıran gibi tüm yaşamı koskoca bir çelişme olan, burjuvaziyle proletarya arasında bocalayıp duran bir sınıfın sözcülerinin teorilerinin de kaçınılmaz olarak çelişme yumağı olacağı, bunların her adımda proletaryanın çıkarları ile burjuvazinin çıkarlarını uzlaştırmaya çalışacakları açıktır. O zamanda teorideki çelişme yaşamdaki çelişmeyi yansıttığı, olduğu gibi yansıttığı için tabii ki teorinin yazarının dikkatini bile çekmez. Yazar teoride bir çelişme görmez. Ne de olsa teorinin görevi yaşamdaki çelişmeyi aktarmaktır. Değil mi ama?
v. R. Başak Hoca...
Yeni Demokrasi`deki bu makale, R. Başak`ın broşüründen bir sene sonra çıktı.
H. Kıran bu makalesinde R. Başak`ın ``amaç`` bağıntısında formüle ettiği bir fikri, hiç de tutarlı olmayan bir şekilde formüle edilen bir fikri, iç tutarlılığa kavuşturarak savunuyor.
R. Başak yoldaşı cezalandırmak için olduğu gibi aktarıyoruz:
``Ama bu işin kapsam ve muhtevasında gelişmenin ve yeni değişmelerin olmadığı anlamına kesinlikle gelmez.
Sosyal ve sınıfsal özlerde yeni gelişmeleri tespit ederken meseleye yol açan ekonomik özünde değiştiği iddia ediliyorsa ispat edilmek zorundadır...
...
... Ekim devrimiyle birlikte sorunun sosyal, siyasal, sınıfsal özü, çözümü her ne kadar değişmişse de ekonomik öz aynı kalmıştır. Eğer tersiyse bu soruna yol açan yeni ekonomik temelin izah edilmesi gerekmez mi? Veya bu meseleye kapitalizmin şafağı değil de onun en üst ve yeni bir aşaması olan emperyalizm mi yol açtı? Yok eğer bu gerçeğin ABC`si olan konumdan sapılmayacaksa ulusal diye bir sorunu yaratan kapitalizm ve onun bir öğesi olan pazar değil de nedir? Şüphesiz bu sorunun çözümü için yürütülen kavganın muhtevası kapsamında farklılıklar vardır. Özellikle Büyük Ekim devrimiyle birlikte bu sorunun çözüm için ele alınışında değişlikler elbette söz konusudur. Gelişmenin bu aşamasında ortaya çıkan sosyal ve siyasal değişikliklerin doğrudan sonucu olarak meselenin sosyal, siyasal özü veya ele alınışı çözümü köklü olarak değişmiştir. Ve artık bu mesele emperyalizme – sömürgeciliğe karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir. Artık bu sorunun çözümü dünya proleter devriminin ve onun öncüsü enternasyonal proletaryanın omuzlarına yüklenmiştir. Ancak böyle bir meselenin oluşmasına yol açan ekonomik temel (Pazar sorunu) ve bu temelin sonucu olan milli baskının, ona karşı gelişen milli hareketin zemini yine aynı kalmıştır. Yani ilk dönemin sonrasında milli sorunda değişen milli meselenin ele alınışı çözümü ve buna bağlı olarak sosyal ve sınıfsal özüdür... Milli sorunun çözümünün daha sonraki dönemlerde bir rekabet mücadelesi olmaktan çıkması gerçeğine bakarak bu sorunun ekonomik temelinin yine Pazar olduğu gerçeği bulandırılmamalıdır. Çözüm yolu ile ekonomik özü aynılaştıranlar korkunç bir yanılgı içerisindedirler... (a.g.e., sf.32-33)
 
vi. Kavramlar Üzerine
İ. Kaypakkaya ve H. Kıran`ın ulus –ulusal mücadele/halk- halk hareketi kavramlarını nasıl birbirlerinden mutlak bir şekilde ayırdıklarını ve bu mutlak ayrımı çiğneyenlere- ve sırf bu nedenle, bedavadan değilse- de gayet ucuz tarafından eleştiriler yönelttiklerini biliyoruz.
Dolayısıyla bu kavramlar, bunların kullanımları, kimlere nasıl hizmet ettikleri üzerine birkaç söz sanırız yerinde olacaktır.
Stalin`in ulus tanımı herkese malum. Her ne kadar bu tanım sadece burjuva ulusların tanımı olarak kavransa da ve sosyalist ulusların da tanımını bize verdiği pek idrak edilmese de, yine de, herkese malum.
Gel gelelim, bundan, sadece ve sadece, sözcüğün tam anlamıyla ulusların söz konusu olduğu şartlarda ulus kavramının kullanılabileceği, başka şartlarda bu kavramın kullanılamayacağı sonucu çıkmaz.
Bizzat bu meşhur tanımın yapıldığı makalede Stalin, Çarlık Rusya`sında ezilen u1uslar daha ulus olarak oluşmamış olmasına rağmen çok-uluslu Rusya`dan bahseder. Yine aynı makalede Yahudilerin bir ulus oluşturmadığını kesin bir şekilde gösteren Stalin, Yahudilerin bir ulus değil, dağınık bir ulusal azınlık olduğunu gösteren Stalin, tam da bu nedenle, Yahudilerin ulusal azınlık olması nedeniyle Yahudi ulusundan da bahseder.
Ama yine de ulus ulustur. Burjuvazi ve proleteriyle, burjuvazisi ve emekçi halkıyla yekpare bir bütün. Fakat hali hazırda burada, bu yekpare burjuva ulusta tek bir ulusun değil, iki ulusun söz konusu olduğu, burjuvazinin bir yanda bir ulusun, proletaryanın öbür yanda ikinci ulusun temsilcisi olduğu olguları, kapitalizmin ve sınıf farklılıklarının gelişmesine paralel kendini gösterir. Ama yine de ulusal mücadele burjuvazinin mücadelesidir. Proletarya ve köylülük buna katıldığı oranda halk hareketi görünümü kazanan bir burjuva hareket.
Fakat, emperyalizm ve Ekim Devrimiyle birlikte herşey değişir. Ulusal sorun gerçekten emekçi halkın sorunu haline gelir. Çünkü artık sadece Pazar için dalaşan rakip burjuvalar karşı karşıya değildir. Emperyalist kapitalizm köylülüğü de ezip suyunu çıkararak onları karşısına almıştır. Sorun artık, gerçekten halkın sorunudur ve bu sorunu çözmek için mücadeleye, emperyalizme karşı mücadeleye atılan halk yığınları bizzat kendi milli burjuvazilerinin düşmanları olan emperyalizmin saflarına iltihak ettiğini görürler ve ulusal çıkarların savunulması burjuvazinin devrilmesi ile birleşir. Ulusal çıkarları halktan başka savunacak kimse kalmamıştır.
O zaman da, ulus halk, halk da ulus olmuştur. Ve işte bu nedenle Stalin`de ulus ve halk kavramlarının eşdeğerli kullanımı, ulusal kurtuluş mücadelesi ile halkların kurtuluş mücadelelerinin eşdeğerli kullanımı kendini gösterir.
Gerçekten ulusal olan halktır.
Sadece bu da değil. Ekim devrimi, Çarlık Rusya`sının sömürge alanlarında, bilhassa merkezi Asya`da kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan bir yığın halk ile karşılaşır. Ve onların desteği ile zafer kazanır. Burada açıktır ki sözcüğün tam anlamıyla uluslardan bahsedemeyiz. Çünkü bu halklar saflarında kapitalist pazarın oluşumuna paralel ortaya çıkan iktisadi yaşam birliği oluşmamıştır. Sadece sözcüğün tam anlamıyla ulusların ulusal eşitliği tanınırsa bu halkların ezilmesinin meşrulaştırılacağı ve böylece proletaryanın bu derin yedeklerinin desteğini yitireceği açıktır. O halde ulusal eşitlik bu halklara da tanınmalıdır. O zaman halkların ulusal eşitliğinden, halkların ulusal haklarından bahsetmek kaçınılmaz olur. Halkların kendi kaderini tayin etme, ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı vardır ve bu ulusal halkın ta kendisidir.
Demek ki eski Çarlık Rusya`sı toprakları üzerinde gelişen ve yayılan Ekim devrimi bu gelişmesine paralel olarak ulusal sorunun da genişlemesinin bir örneğini verir. Ulusal sorun sadece ``modern`` ulusların sorunu olmaktan çıkar. Geri halkların da bir sorunu haline gelir.
Sadece Rusya`da değil. Emperyalizmin geniş sömürge alanlarında sömürge devrimi dönemi başlamıştır. Şimdi sadece ezilen ulusların ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı değil, sömürge ülkelerin, ezilen ülkelerin emperyalist bütünden kopup ayrı devlet kurma hakkı da tanınmak zorundadır.
Burada söz konusu olan şu veya bu bir ulusun hareketi, şu veya bu bir tek ulusun kurtuluş hareketi değil, sömürge ülkenin, ezilen ülkenin kurtuluş hareketidir, Ekim sonrasının böylesi ülkelerinden biri olan Hindistan`da 800 çeşit milliyet vardır. Büyük çoğunluğu sözcüğün tam anlamıyla ulus olmayan 800 milliyet. Bu Hindistan`ın, bu sömürge ülkenin kurtuluş mücadelesi ulusal kurtuluş mücadelesi, Hindistan`ın bu hareketi bir ulusal hareket idi.
Demek ki, ulusu, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar; sosyalizmin üst aşamalarına kadar bu burjuva ulusun varlığını sürdüreceğini savunarak ve buna bağıntılı olan gerçekten ulusal tek güç oları halkın saflarına, geçici bir siyasi slogan değil bütünlüklü bir teorinin parçası olarak milli burjuvaziyi de katarak burjuvaziye karşı ağlayıp sızlayan, burjuvaziye karşı tavizkar bir teorinin şampiyonluğunu yapıyorlar.
Demek ki, ulus, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar geri halkların ve sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketlerini yadsıyarak ulusal sorunun Ekim sonrası kazandığı genişliği daraltıp proletaryayı yedeklerinden koparmanın, ezilen halkları eşit haklardan yoksun kılmanın teorisini ve böylece ezilen halklar ve sömürgelerin sovyetik yoldan gelişmesinin reddinin teorisini yaparak burjuvaziye, burjuva gelişme yoluna taviz veriyorlar.
Demek ki, ulusu burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar ulusal sorunun burjuva demokratik devrimlerinin parçası olduğu döneme ait görüşleri yayarak burjuva devrimlerine olan hayranlıklarını dile getiriyorlar...
Demek ki... bunlar proleter devrimin düşmanlarıdırlar.
 
3- Böreğin İspatı
i. PKK`ya Karşı Tavır
``.. Ama PKK`nın programı bir noktada açıkça Türkiye Kürdistan`ındaki halk yığınlarının milli baskıya, milli zulme karşı çıkan taleplerinin, onların özgürlük isteğinin bir ifadesidir. PKK, savaşı esas olarak kendi örgütlü gücü ile de yürütse; halk savaşı adına savunduğu teori, gerçekte foko teorisi de olsa, onun faşist Türk hakim sınıflarına karşı yürüttüğü savaş, milli zulme son diyen yanı ile; Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunan, Kürt ulusunun devlet kurma hakkının gaspı; Türk olmayan tüm milliyetlere hak eşitliğinin çiğnenmesi üzerinde kurulu zoraki birliği parçalamaya yönelen yanı ile kesinlikle haklı; bu yanı ile kayıtsız-koşulsuz desteklenmesi gereken bir savaştır...`` (BP bildirisi)
Başka bir deyişle, her milli hareketin demokratik bir içeriği vardır ve Komünistler bu demokratik içeriği, ``bu yanı`` kayıtsız-koşulsuz desteklerler.
Yani bu milli hareket doğrudan veya dolaylı olarak dünya emperyalizmini zayıflatmak değil, güçlendirmeye hizmet etse bile, yani proletaryanın dünya iktidarına yönelmesine bir katkıda bulunmaktan geçtim, zarar verse bile, yani proleter demokrasisinin gelişmesine ters düşse bile... ``demokratik içeriği``, ``haklı ... vs. yanı`` var ve komünistler bunu kayıtsız koşulsuz desteklerler.
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Siz, proleter hareketin, dünya proletaryasının gelişmesinin çıkarına uygun veya ters o yanı kayıtsız-koşulsuz desteklemeye devam ediniz. Biz burjuva demokrasisinin kölesi olamayız. Onun devri geçti...
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Demek ki ``o yanı``, demokratik içeriği, destekleyeceksiniz...Ya hareketin kendisi ne olacak? Eh, demokratik içeriklerini desteklediniz ya. Daha ne isteyecekler sizden değil mi??. Yani soyut hak şakşakçılığı... Somut... Ona gerek yok. Demokratik içeriği desteklersin bu işte orada biter.
ii. Ahmet B.`nin Eleştirisi.
``Geçerken şunu da vurgulamak istiyorum: 1984`te BP olarak PKK`nın 15 Ağustos eylemlerini değerlendirirken, bu eylemleri Kürdistan`ın diğer bölgelerindeki gelişmelerden bağımsız ele almakla yanlış yaptık. Bu konuda Ahmet B. yoldaşın getirdiği eleştirinin doğru olduğunu (bu bağıntıda) gelinen yerde açıkça görüyorum.`` (R. Başak, a.g.e., sf, 42)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaş Ahmet B.`nin eleştirilerinde ``bu bağıntı`` dışında hiçbir şey görememiştir. ``İç içe geçmiş`` milli hareket anlayışıyla milli hareketlerin ``görünüşte halk hareketi`` olduğunu iddia eden iç içe geçmiş bir kafadan daha fazlasını beklemek aptallıktır.
Ahmet B.`nin eleştirisini aşağıda aynen yayınlıyoruz. Okur değinilen yazıyı okuyup R. Başak`ın hangi eleştirileri doğru bulmadığını görür, bu eleştirilerin neden kabul edilmediğini de yukarıdaki eleştiriler sayesinde görür.
iii. PKK`nın Eylemleri Hakkında İ. Yoldaşın Görüşleri Üzerine: Ahmet.B
İ. Yoldaş, BP Sayı 19/20; Sf. 1-8`deki makalesinde, PKK`nın eylemleri hakkında ``Heyecan verici`` ``eylem``, ``Heyecanlandırıcı`` ``eylemler``, ``PKK`nın kendi önderliğinde eğittiği, silahlandırdığı gerilla guruplarının kitlelerin kendiliğinden hareketlerinden bağımsız olarak gerçekleştirdiği eylemler`` tespitlerini yapıyor . (a.g.e., s.6) Daha sonra da ``Lenin, kitle hareketlerinden bağımsız terör eylemleri hakkında (a.b.ç.) konuştuğu bir yerde şöy1e diyor:`` deyip Lenin`den terörizme karşı (a.b.ç.) bir alıntı yapıyor .
Alıntı, Aydınlık yayınlarının bastığı ``Örgütlenme Üzerine`` başlıklı Lenin`den derlemelerden. İ. yoldaşın kullandığı alıntının bir cümle öncesini okura sunalım.
``Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar (a.b.ç.) bizim mücadele ruhumuzu ve cesaretimizi yükseltiyor`` (diyor teröristler-b.n.) Ama hepimizdeki (a.ç.L.) mücadele ruhunu ve cesareti gerçekten yükselten biricik şeyin (a.ç.L.) kitle hareketinin yeni biçimleri..``. ve İ. yoldaşın alıntısı devam ediyor.
İ. yoldaşın alıntısına koymayı gerekli görmediği cümle tam tamına da Lenin`in hangi eylemleri söz konusu ettiğini açıkça ortaya koyan bir cümle: ``Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar``.
Veya, yine Lenin`e döner ve Lenin`in bu makaleyi yazmasına neden olan eylemin kendisinin ne olduğuna bakarsak:
``... Balmaşov`un Sipyagin`i öldürmesi gibisinden eylemleri ...`` (a.g.e., s.60)
Yani bizzat İ. yoldaşın da belirttiği gibi Lenin`in makalesindeki hedefi ``terörizm``dir (a.b.ç.); siyasi program olarak ``kahramanların tek tek çarpışmaları``dır.
Ve İ. yoldaş, Lenin`den yaptığı bu alıntıdan sonra -terörizme karşı yazıldığını bildiği bu alıntıdan sonra- PKK`nın eylemlerini değerlendirirken Lenin`in alıntıdaki sözlerini kullanarak şöyle diyor:
``Bu eylemler ``kitle hareketinin yeni biçimlerinin uygulanışı`` değildirler, ``kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışının`` bir ifadesi değildirler, onlar ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``dirler! ``Heyecan uyandırıcı bir etki yaratmıştır.`` Ama ``dolaylı olarak da`` gelecek sefere kadar pasif bir bekleyişe yol açmışlardır... ``(BP, Sayı: 19/20 s.7)
Yani, İ. yoldaş, ``dolaylı olarak``, utangaç bir şekilde PKK`nın eylemlerinin terörist içerikli olduğunu ilan ediyor. Tüm bunların başka hiç bir anlamı yoktur!
Yani İ. yoldaş ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler`` ``kitlelerin harekete geçmediği dönemde gerçekleştirilen ``gerilla eylemleri`` türünden tespitleriyle bu ``eylemlerin`` ``gerilla eylemlerinin`` ``terörist`` olduğunu ilan ediyor:
İ. yoldaş partimizin taktiklerini, kendi deyimiyle ``eylem çizgimizi`` belirlemeye çalışıyor. Bunu yaparken, taktik prensiplerimizden biri olarak taktiklerimizin ``kitle eylemleri`` üzerinde, ``kitle eylemleri`` temeli üzerinde şekillendirilmesi talebini savunmaya çalışıyor. Fakat PKK`nın eylemlerinin ``kitle eylemleri`` üzerinde yükselmediği ve dolayısıyla ``terörist`` eylemler olduğunu ilan ederek bu taktik prensibimizi pek anlayamadığını ortaya koyuyor!
Yoldaşın bazı ``hata``larını sıralayalım:
 
Birincisi: yoldaş bu eylemlerin neyin ifadesi olduğunu, neyin nesi olduğunu doğru tespit edememiş, dolayısıyla da bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitlemiştir. Çünkü bu eylemleri kendi başlarına oldukları gibi ele almamış, onların ``taktik`` olarak doğru olup olmadığı konusunda ahkam keserken bu faktörü unutmuştur!
Bu eylemler, bizzat kendi verdiği bilgiye göre muhtemelen 600 kişilik silahlı Kürt gurubunun eylemleridir. Bu eylemler bizim partimizin veya bizim partimiz yönetimindeki eylemler değildirler. Bizim dışımızda gelişmektedirler!
O halde bizim için sorun, bu eylemlerin yapanlar açısından bu ey1emlerin ``taktik olarak doğru-yanlış`` olması sorunu değil; bu eylemlerin neyin nesi oldukları, toplumumuzdaki gelişmelerde neyi yansıttıkları sorunudur. Ki bu sorunu doğru çözebilirsek, biz de bu eylemlere karşı kendi taktiklerimizi belirleyebiliriz.
O halde, bu eylemlerin neyin ifadesi olduğunu inceleyelim:
1) İran devriminden sonra İran Kürdistan`ında bir Kürt Milli Hareketi doğmuştur, bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
2) İran-Irak savaşından sonra Irak`ta da, tekrar bir Kürt Milli Hareketi başlamıştır, ve bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
Bu her iki ülkede de, bilhassa Irak`ta Kürtler, yoldaşın dediği gibi ``özerk`` değil, doğrudan kendi kontrollerinde ``kurtarılmış üs bölgelerine`` ve ``devrimci ordularına`` sahiptirler.
3) Türkiye`de 1980 darbesi sonrasında tüm devrimci örgütler, bu arada Kürt Milli Hareketinin temsilcisi örgütler de büyük darbeler yemişlerdir. Ama Kürt örgütleri, en azından PKK, İran-Irak`taki ``kurtarılmış bölgelere`` sığınabilmişlerdir ve orada Örgütlenebilmekte, orada ``devrimci ordularını`` örgütleyebilmektedirler.
Türk ordusu ise, sadece Türkiye Kürdistan`ında uyguladığı zulmü azdırmakla kalmamış, Kürtleri potinleri altında çiğnemekle kalmamış, aynı zamanda işi Irak Kürtlerinin de cellatlığına kadar vardırmıştır.
O halde, PKK`nın eylemleri, Kürt Milli Hareketinin bir ifadesi, onun kendini ortaya koyuş şeklinden birisi, İran ve Irak`taki Kürt Milli Savaşını Türkiye`ye taşıma çabasıdır.
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında bir milli ayak1anma başlatma girişimlerinden başka hiç bir siyasi anlamı olmayan bu eylemleri anlamak için Lenin`in terörizm üzerine bir makalesine başvurmak kadar ``yanlış`` bir tavır olamaz. Halbuki, İ. yoldaş Kaypakkaya`nın Lenin`den 1916 İrlanda ayaklanmasıyla ilgili alıntısını biliyor olmalı.(Dip Not 1). Lenin`in o yazısının Kaypakkaya`da olmayan bazı parçalarını okura sunalım:
``Ancak ayaklanma girişimi küçük bir komplocular, ya da saçmalayan manyaklar gurubunu ortaya çıkardığı zaman ve halk yığınları içinde hiçbir yankı uyandırmadığı zaman, bilimsel anlamıyla ``darbe``den söz edilebilir. Yüzyılları olan bir geçmişi kapsayan, değişik sınıf çıkarları bileşiminden ve aşamalardan geçmiş olan İrlanda milli hareketi kendisini, İrlanda`nın bağımsızlığını talep eden bir karar geçiren Amerika`daki kitlesel İrlanda Milli Konseyinde, inter-alia ifade etti, o kendini uzun bir kitle ajitasyonu, gösteriler, gazete yasaklamaları, vb. döneminden sonra kent-küçük burjuvazisinin bir kesiminin ve işçilerden bir kesiminin (açL) yürüttüğü sokak çarpışmalarıyla ifade etti .Böyle bir ayaklanmayı ``darbe`` olarak niteleyen kimse ya gericilerin en kötüsüdür ya da toplumsal devrimi canlı bir olay olarak kavramaktan aciz bir doktrincidir.`` (Lenin, Britanya Emekçileri ve Britanya Emperyalizmi, s.168, İng.)
`Eğer proletaryanın kurtuluş ve sosyalizm için yüce savaşında emperyalizmin her bir ayrı (açL) felaketine karşı her (açL) popüler hareketi, krizi yaymak ve keskinleştirmek için nasıl kullanacağımızı bilmeseydik (açb) çok verimsiz devrimciler olurduk. Eğer, bir yandan her milli baskıya ``karşı`` olduğumuzu ilan etsek ve binbir türlü şekilde tekrarlamış olsaydık ve diğer yandan ezilen bir ulustaki belirli sınıf1arın en hareketli ve zeki kesimlerinin zulümcülere karsı isyanını (açb) bir ``darbe`` olarak tanımlasaydık, Kautsky`cilerin aptallık seviyesine batardık.`` (a.g.e., S.168)
``Kitleler sadece erken, kısmi, uluorta ve dolayısıyla başarısız devrimci hareketlerde tecrübe kazanacak, bilgi edinecek, kuvvet biriktirecek, gerçek önderlerini, sosyalist proleterleri öğrenecek ve bu yoldan genel saldırıya hazırlanacak...`` (a.g.e., s.168)
Bunlardan sonra kısaca koyarsak:
İran ve Irak`ta Kürt Milli Savaşları sürerken, Türkiye`de Kürt Milli Hareketi 1974-80 döneminin çalkantılarından geçmiş ve son 4 yıldan beri Türkiye Kürdistan`ı, Türk askerlerinin potinleri altında ezilmekteyken, PKK`nın veya herhangi bir Kürt Hareketinin ``gerilla eylemlerini`` ``kitlelerin eylemlerinin yerine geçirilen eylemler`` olarak görmek, hele hele onları dolaylı olarak ``terörist eylemler`` olarak ilan etmek için İ. yoldaşın Kautkski`cilerin aptallık seviyesine batmış ``aciz bir doktrinci`` olması gerekir!
İ. yoldaşın ikinci ``hatası`` ise ``kitle eylemi`` kavramına tamamen pasifist bir yaklaşıma sahip olmasından kaynaklanıyor.
Eğer, İ. yoldaşın birinci hatasına işaret ettiğimiz sırada belirttiklerimiz doğru ise, yani İran Ve Irak`ta Kürtler Milli Kurtuluş Savaşı yürütüyorlar ve bu savaşta, İran-Irak savaşının yarattığı uygun şartların da sayesinde başarılar kazanıp kendi ``kurtarılmış bölgelerine`` ve de ``devrimci ordularına`` sahip iseler, bu bölgelere Türkiye Kürdistan`ından Kürtler sığınabilmekte ve orada kendi ``devrimci ordularını`` oluşturabilmekte iseler; ve Türkiye Kürdistan`ı 1974-80 döneminde yoğun bir propaganda ve Türk ve Kürt devrimci örgütlerinin eylem alanı olmuş ve 1980-84 döneminde Türk ordusunca yoğun bir baskı altında tutularak Kürtlerin milli duyguları iyice rencide edilmiş ise, eğer tüm bunlar doğru ise -ki doğrudur- nasıl oluyor da PKK`nın Irak`ta oluşturduğu ``devrimci ordu`` ile Türkiye Kürdistan`ında yürüttüğü eylemler, ``gerilla eylemleri``, ``kitlelerin eyleminin yerine gerçekleştirilen eylemler`` (BP, Sayı. 19/20 , s.7 ) oluyorlar ?
İ. yoldaşın böylesi bir sonuca varmasının tek izahı, onun Türkiye Kürdistan`ında ``Ha1k yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortam`` görmesinden kaynaklanıyor.
Fakat yoldaş yukarda belirttiğimiz ``olguları`` dikkate almıyor. Hele hele İran ve Irak`taki gelişmeleri hiç dikkate almıyor. Ama buna hakkı yoktur. Görüyoruz ki Lenin İrlanda`daki milli ayak1anmayı değerlendirirken Amerika`daki İrlandalıları bile ``hesaba`` katıyor!
Dolayısıyla, Türkiye-İran-Irak`taki Kürtlerin durumu birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınırsa -ve doğru taktikler bunu talep eder- PKK`nın eylemlerinin hiçte ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``, ``halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortamda``gerçekleştirilen eylemler olmadığı anlaşılır.
Eğer İ. yoldaş, PKK`nın bu eylemlerinin Kürt köylülerini ayağa kaldıramadığı ve PKK`nın örgütlü güçlerinin eylemleri olarak kaldığından hareket ederek bu sonuca varıyor ve giderek bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitleyecek kadar ``bilimsel``likten uzaklaşıyor ise, 1916 İrlanda milli ayaklanması için de aynı ``olgular``ın söz konusu olduğunu; bu ayaklanmayı ``darbe`` ilan edenlerin de tamı tamına bu ``olgulara`` dayandıklarını gel gelelim Lenin`in onlarla aynı fikirde olmadığını, onlar hakkında hiç de hoş olmayan sözler sarfettiğini görmekteyiz.
Eğer İ. yoldaş, ezilen ulusların yığınsal, kitlesel bir şekilde milli kurtuluş için harekete geçtiği dönemlerin bizzat ezen ulusun kendisinin devrimci veya ulusu sarsan bir çalkantı döneminde gerçekleştiği genel tespitten hareket ediyor ise (1905-17 Rus devrimleri ve en son İran devriminin ve İran-Irak savaşının gösterdiği gibi); ve Türkiye Kürdistan`ında hüküm süren ``sessizliğin`` (?) bunu doğruladığını sanıyor ise yine yanılıyor: Çünkü doğru taktikler her ulusun özelliklerini dikkate almak zorundadır!
Ve eğer, bir ulus, bir devrimci hareket şu veya bu şekilde kendi ``devrimci ordusunu`` oluşturabilmiş ise, onun bu orduyu kullanarak devrimi ``Halk yığınlarının kendiliğinden eylemlerinin hemen hemen hiç olmadığı yörelere yayma girişimini`` ``kitlelerden kopuk eylem``; dahası ``terörizm`` ilan edilirse Mao Zedung`un ``Halk Savaşı`` teorisinden, bizzat İ. yoldaşın ``ML teoriye katkı`` (?) olarak ilan ettiği bu sözde ``teori``den geriye ne kalır? Koskoca bir hiç! Veya Stalin`in Kuomintang`a devrimci ordu aracılığı ile devrimi yayma önerisine, Stalin`in `terörizm` tavsiye ettiği suçlamasını getirmek gerekir! ``Halk Savaşı Teorisini`` Enver Hoca bile bu kadar kolayca reddedememişti...
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında ``Halk Savaşı`` yani köylülerin gerilla savaşını başlatma girişimlerinin ta kendisi olan PKK`nın bu eylemleri karşısında Partizan`ın tavrı, meşhur ``Halk Savaşçılarının`` bir Halk Savaşı gördüklerinde gözlerinin kör olduğunu, halk savaşını bir türlü göremediklerini, yani ``halk savaşı``ndan bihaber olduklarını ispatlar! İ. yoldaş üzerinden BP Yazı Kurulunun da aynı konumda durduklarını görüyoruz!
İ. yoldaşın yukarıdaki mantığı ile II. dünya savaşı sırasında Alman işgali altındaki ülkelerdeki hemen hemen tüm Partizan faaliyetlerini ``terörist`` eylemler olarak ilan etmek gerekir. Ezilen bir ulusun, hele hele Kürtler gibi bir köylü ulusun, düşmanın ulaşamayacağı yerlerde bir devrimci ordu, gerilla güçleri oluşturup, ``halkın kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç olmadığı`` yerlerde gerilla eylemleri etrafında ulusunu örgütleme çabalarını ``terörist`` ilan etmeniz gerekir. Bunların saçmalığı, dahası gericiliği apaçıktır!
Ve tüm bunlardan İ. yoldaşın HK ve TKP`nin ``provokasyon`` teorilerine itirazının kendi içinde çelişkili olduğu ortaya çıkar! (Dip not 2)
Çünkü HK`nın ``provokasyon teorisi``nin temelinde 1980 öncesinin silahlı mücadelelerini ``maceracı``, ``terörist``, vb. Olarak görmek yatar! HK, bu eylemlerin toplumsal bir karakter kazandığını; bu eylemlerin, bu eylemlere girişenlerin mantıklarından bağımsız kendi mantığına sahip olduğunu, bu eylemlerin 1980 öncesi devrimcilerin, devrimci örgütlerin eylemlerinin bir türü ve zorunlu bir türü olarak ortaya çıktıklarını, kendilerini devrimcilere empoze ettiklerini göremiyor. Komünistlerin görevi bu eylemleri yürütenlerin ``terörist``, ``maceracı``, vb. mantıklarına ve bazı eylemlerinin ``terörist``, vb. karakterlerine bakmak ve bu mücadele yöntemini ``terörist`` ilan etmek değildir. Onların görevi, bu eylemlerin eylemleri yürütenlerden bağımsız bir şekilde mevcut olan ``mantığını`` kavramak ve taktiklerini ona göre düzenlemektir. Bu o kadar gereklidir ki, tüm bu eylemleri ``terörist`` vb. ilan eden HK bile bu tür eylemlerin uygulayıcılarından biri olmaktan kurtulamamış ve böylece de sorunun hiç de ``taktik seçim`` sorunu olmadığını farkında olmadan sergilemiştir!
Fakat bir kere her türlü silahlı eylem ``terörist``, ``maceracı``, vb. ilan edilirse, yeni bir silahlı eylem ortaya çıkınca, o da ``terörist eylem`` ilan edilir. HK bu temelde PKK`nın eylemlerini ``terörist eylemler`` olarak değerlendirmek zorundaydı. İ. yoldaş ise kendi nedenleriyle aynı işi yapıyor!
Fakat bir kere ``kitlelerden kopuk`` her türlü silahlı eylem ``terörist`` vb. edilirse, bu eylemler ``kitlelerin kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç olmadığı`` bir ortamda, hele hele devrimcilerin yenilgiye uğradığı bir ortamda olur ve ``baskıyı artırırsa`` bu sefer ``terörist eylemler`` oluverir ``provokasyonlar``...
HK, bu mantıkla ``provokasyon`` sonucuna varıyor.
İ. yoldaşın da PKK`nın eylemleriyle ilgili olarak aynı sonuca varması için tüm ön şartlar görüldüğü gibi hazırdır. 0nun bu sonuca varmasını önleyen şey ``uslu durularak hakim sınıfların baskısından sıyrılmanın propagandasını`` yapmayı reddetmesidir! Fakat İ. yoldaşın ``provokasyon`` safsatasına kaymasını önleyen bu temel hiç de sağlam değildir. Sağlam değildir, çünkü gelişmekte olan sınıf mücadelelerini kavramaya değil, daha hala varlığını sürdürebilmekte olan ``devrimci`` hislere dayanıyor!
``Devrimci hisler`` temelinde devrimcilik, kişiyi, örgütleri pasifizmin propagandasının kucağına itiverir. Hem de ``olgu`` tespiti ayaklarında; İ. yoldaşı okuyalım:
İ. yoldaş, PKK`nın eylemleri, kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışının bir ifadesi ``olmadığı için (?) kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler`` oldukları için (?); PKK`nın ``Kurtuluş Kuvvetlerine katılın çağrısı`` ``bir eylem s1oganı olamaz``, bir ajitasyon çağrısı olarak kalacaktır`` diyor.(a.g.e, s.7)
Burada Kürtlerin milli bağımsızlık için ``PKK`nın Kurtuluş Kuvvetlerine`` katılıp katılmayacağı sorununu şimdilik bir kenara bırakırsak, PKK`nın Kürdistan`ın bağımsızlığı çağrısının bir ajitasyon çağrısı (s1oganı) olarak kalacağı, bir eylem çağrısı (s1oganı) haline dönüşmeyeceği, yani Kürtlerin milli bağımsızlık mücadelesine girişmeyeceğinin garantisi verilmektedir?
Hangi temelde?
Çünkü İ. yoldaşa göre mevcut ortam ``halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hiç olmadığı bir ortam``dır ve dahası bu ortam uzun yıllar (10-15 yıl) devam edecektir. (dip not 3) İşte bu nedenledir ki Kürtler milli bağımsızlık için harekete geçmeyecekler; işte bu nedenledir ki PKK`nın ``milli bağımsızlık`` çağrısı Kürtlerin bağımsızlık için eylemine dönüşmeyecektir...
İ. yoldaşın mantığı bu.
``Kürt devrimci1eri`` diyor İ. yoldaş ``boşuna çabalıyorsunuz -her ne kadar İran ve Irak Kürtleri bilinen başarıları elde ettiyse de, her ne kadar sizler İran-Irak`ta gerilla güçleri örgütleyebildiyseniz de, gerilla eylemlerine girişmeyiniz; çünkü bu kitlelerin eylemlerinin yerine geçirilmiş, terörist ve mevcut şartlarda hiç bir yere varmayacak eylemlerdir. Uslu durun demiyoruz ama, en akıllısı uslu durmaktır... ``veya`` ``İran ve Irak`ta Kürt milli kurtuluş savaşları sürerken , Türkiye Kürtleri bunların haberlerini alır ve Türk potini altında inlerken, sakın ha bu savaşları Türkiye`ye taşımaya kalkışmayın, çünkü efendime söyleyeyim, ortam uygun değil, bu ortamda böyle bir şeye girişmek, kitle eylemlerinin yerine kendi eylemlerini geçirmek olur, yanlış taktik olur...``
İşte bir devrimcinin, devrimci hislerle vardığı hüzün sonuçlar!
Partizan daha da beter bir sona vardı...
HK, ``İleri``, vb.lere değinmiyoruz bile... Ne de olsa onlar ``halk savaşı``nı reddetmişlerdi?...
Her halükarda yanılıyorsun İ. yoldaş;
PKK`nın ``milli bağımsızlık`` çağrısının ``ajitasyon çağrısından`` eylem çağrısına`` dönüşmesi için ``ortam`` mevcuttur!
Bu ``ortam``a yukarıda değindik.
Dahası var!
Bu ``ajitasyon çağrısı`` hali hazırda ``eylem çağrısına`` dönüşmüştür! Her aptala malum bir açıklıkla İran ve Irak`ta ve PKK`nın eylemleriyle Türkiye`de!!
Açıktır ki İran-Irak`ta yaygın bir şekilde sürmekte olan, Türkiye`ye sıçratılmaya çalışılan Kürt Milli Bağımsızlık savaşlarının yenilme ihtimali vardır! Ve dolayısıyla da İ. yoldaşın ``ben demedim mi`` deme ihtimali, ``doğru`` çıkma ihtimali vardır!
Ama İ. yoldaş ``doğru`` çıkarsa, bu Türkiye İran-Irak proletaryası için bir yüz karası, partimiz için bir yüz karası olur! Bu, Türkiye-İran-Irak gericileri, ``bizim hakim sınıflarımız`` karşısında, bizim gericilerimizin azgın saldırıları karşısında Kürtlerin yeni1giye ve kana boğulmaya ve de böylece, bir ihtimal, yeni1giye terkedi1mesi anlamına gelir! Bu, Türkiye-İran Irak proletaryası ile Kürtler arasında mevcut olan milli ayrışmanın kapanmasının güçleşmesi sonucunu verir. Bu, Kürt milli hareketinin proletaryanın yedeği haline getirilemediği an1amına gelir... bizim ``verimsiz devrimciler`` olduğumuz anlamına gelir, bizim Kaypakkaya`dan bu güne herkesle birlikte``milli baskıya karşıyız`` diyen ama Kürtlerin milli baskıya karşı sürdürmekte oldukları ve de sürdürecekleri eylemleri ve bunların yarattığı ortamı kullanmayan lafazanlar olduğumuz anlamına gelir... olayların ardından ahkam kesmekten başka bir şey beceremeyen, olumsuzluk üzerinden kendiliğindencilik batağına batan beceriksizler olmamız olur.
``Ortam``a tekrar bakalım:
1- İran Irak`ta Kürt milli kurtuluş savaşları sürüyor. Ve İran-Irak savaşı sürdükçe, İran-Irak`taki gericiler dikkatlerini Kürtler üzerine yoğunlaştıramadıkça bu savaş daha da sürecek ve gelişecektir.
2- Türk ordusu, Kürtlerle ``meşgul olma`` imkanına en çok sahip -çünkü Türkler ``uyuyor``(!) -bir ordu olarak, bir yandan bu savaşın Türkiye Kürdistan`ına yayılmasını önlemek için Kürdistan`ı azgın bir teröre boğuyor, ve bu ``önleme``de oldukça başarılı oluyor; diğer yandan işi Irak (ve İran?)`daki Kürtlerin de cellatlığına vardırmayı planlıyor!
Bu şartlarda biz, eğer kendimize hızlı bir şekilde çekidüzen vermezsek, yani Türkiye devrimcilerinin kafasını çorbaya çevirmiş, onları siyasi kepazeliğe vardırmış teorik saçmalıklar ve siyasi şarlatanlıkları ACİL olarak sergilemez ve üstesinden gelmezsek, ve böylece tüm devrimcileri, komünistler olma ve böylece bir tek ve güçlü bir KP etrafında örgütlenme imkanını sağlamazsak ve böylece Türk proleter ve köylülerini örgütleyip Kürtlerin yardımına gelmezsek ve böylece Kürtlerin milli bağımsızlık için mevcut potansiyelini partimizin, proletaryanın bir yedeği haline getirmezsek... bir yandan Kürtlerin milli bağımsızlık için potansiyeli sadece PKK gibilerinin potasına akacak, onların ``ajitasyon çağrısı`` ``eylem çağrısına`` kendi becerileri oranında dönüşecek, diğer yandan partimiz ve proletarya Kürtleri yalnız bırakmış olacak, onların II. Dünya Savaşından bu güne sahip oldukları en uygun ortam da onlara yardımcı olamadığımız için milli uçurum büyüyecek, Kürt milli hareketi potansiyelini burjuva kanallara akıtacak ve dahası, bir ihtimal yenilecek ve böylece de bizler düşmanlarımızı -Türk hakim sınıflarını- zayıflatma, onların krizlerini derinleştirme imkanlarımızdan şu andaki en büyüğünü yitirmiş olacağız.
Dipnot 1: Kaypakkaya yoldaş Lenin`in bu makalesine ``II. Şafak Revizyonistleri Devrimi İmkansız Hale Getiriyorlar`` başlığı altında değiniyor. (Bkz. İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, 0cak yayınları, S.359-60)
Ama bu alıntıyı ``devrime kimin katılacağı``, ``gerilla gruplarına kimlerin girebileceği`` sorununda Şafak revizyonizminin pasifizmini teşhir için kullanırken yaptığı alıntının esasını devrimin ``yığın mücadelesinin patlak vermesi`` (Lenin) olduğunu dikkate almıyor.
İ. yoldaş da Lenin`in terörizm ile ilgili bir makalesine başvurarak yaptığı alıntının esasını gözden kaçırmıştır!
Dipnot 2: Bu ``provokasyon`` teorisyenleri arasına Kürdistan`daki milli baskıya`` karşı çıkan ``bir ``Özel Sayı`` ile ``İLERİ`` de katıldı!
PKK gericileri kendi başlarına yapacaklarını yaptılar, ondan sonra da Kürt ha1kını Türk ordusunun baskısına karşı savunmaya çalışmadan kaçıp gittiler. Kendi paçalarını kurtardılar. Kürt ha1kı ise onlar yüzünden baskı görüyor demeye getiriyor İLERİ!
Eh. ``Kürt Halkını`` bu türden düşünen Türk (ve Kürt) komünistler varken ``Kürt halkı`` PKK tipi Kürt milliyetçilerinin peşine takılırsa -ve onlar da Kürt milletini ``oyuncak`` haline getirirse- bunda şaşılacak hiç bir şey olmayacaktır!
Dipnot 3: İ. yoldaşın, Türkiye Kürdistan`ında ``Halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortam``ın, yani Kürtlerin milli bağımsızlık için savaşmayacakları bir ortamın -Kürtler açısından bu sözler ancak ``bu anlama`` gelebilir- uzun bir süre olacağı fikri, PKK`nın çağırısının ``ajitasyon çağrısına`` dönüşmeyeceği fikrinde mevcuttur.
Türkiye`de 10-15 yıl devrimci çalkantı olmayacağı konusundaki fikirleri ise bir yerde edilmiş olan sözlü ``olgu``dur.
Yoldaşın bahsini ettiği ``ortam``ın uzun süreceği konusundaki fikirlerini yanlış anladıysak eminiz yoldaş bizi düzeltir!
Buna bağlı olarak da Kürt milli mücadelesinin yakın geleceği konusundaki fikirlerini de düzeltmek zorunda kalır tabii ki!
Kasım 1984



KAYNAK: KIBRISTA SOSYALİST GERÇEK
 
İBRAHİM KAYPAKKAYA

DOSYA: Kaypakkaya, devletin en çok korktuğu önderlerden biriydi

İbrahim Kaypakkaya'nın 34 yıl önce Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'ndaki ölümü, acı bir efsane olmaktan çıkıp acı bir gerçekliğe dönüşüyor... Kafası, elleri ve ayakları kesilmiş olarak bile olsa O'nu teslim almak için mücadele eden babası, o acı günü hiç unutamıyor. 78'liler Girişimi'nin baba ile birlikte geçtiğimiz yıl İçişleri Bakanlığı'na yaptığı bir başvuruda "Kaypakkaya'nın karanlıkta kalan ölümünün aydınlatılması için, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, öldüğü tarihlerde Diyarbakır askeri tutukevinde görevli tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat görevlilerinin kimlikleri" sorulduğunda, RET yanıtı almıyor. 70'li yıllarda, yaşanan çok önemli olaylar üzerinden devlerin topluma vermek istediği mesajın 'deşifre' edilmesini isteyen aile ve dostları, Kaypakkaya'nın bir efsane olarak değil, gerçekçi aaaleriyle de günümüze ışık tutmasını diliyorlar.
24 Ocak 1973'te Tunceli'ye bağlı Vartinik-Mirik mezrasındaki bir çatışmadan beş gün sonra yaralı olarak yakalanıyor. Mezradaki çatışmada arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürülüyor.
Kendisi de, yine 1973'ün 17 Mayıs'ını 18'e bağlayan gece, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'nda öldürülüyor.
Öldürüldüğünde 24 yaşında olan İbrahim Kaypakkaya, Çorum'a bağlı Karakaya köyünde doğuyor; babası Ali Kaypakkaya'nın ilk evliliği olan Mediha'dan... İlkokulu bitirince Hasanoğlan İlköğretim Okulu'na, oradan da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na giriyor.YOLU FKF'DEN GEÇİYOR
İstanbul'da aktif bir öğrenci ve devrimci oluyor. Aslında devrimci fikirlerle Hasanoğlan'da tanışıyor ancak bir çok şey İstanbul'da yerli yerine oturuyor. Mücadelenin yükseldiği 1967-68 yıllarında, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)'nun Çapa'da şubesini kuruyor. Okul yönetimi, derneğin 10 kurucu üyesini okuldan bir ay uzaklaştırıyor. Ancak bununla yetinmeyip savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Daha sonra bu 10 kişiyi okuldan atıyorlar. Onlar da, Danıştay'a dava açıyorlar. Kazanıyorlar. Ancak 10 kişiden sadece İbrahim okula alınmıyor. İbrahim ise bu sürede hiç boş durmuyor ve bütün etkinliklerde yer alıyor.SINIF ÇALIŞMASI YAPIYOR
Forum, Ant Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi gibi yayınlarda yazılar yazıyor. 6. Filo ve Kanlı Pazar eylemlerinde de yer alıyor. Okul işgallerine ve boykotlara katılıyor. Trakya'da köy mitinglerinin örgütlenmesine, Demir Döküm Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks Ege Sanayi, EAS Akü, Gamak Singer, Derby gibi fabrikalarda işçilerle mücadele örgütlüyor.İSTANBUL'A VEDA
Okuldan atılınca Çorum'a dönüyor ve Çorum köylerinde çalışmaya başlıyor. Bu bölgedeki çalışmalarını, 'Çorum içinde sınıfların tarihi' konulu inceleme ile yazıya dönüştürüyor. Arkasından Malatya, Antep yörelerinde, Silvan, Nazimiye, Kürecik ilçelerinde, Haydaran'da, Nurhak ve Düzgün dağlarının köylerinde çalışmalar yapıyor. Bu sürelerde de İstanbul ve Ankara'ya gidip geliyor. Yine Malatya'daki çalışmalarını, 'Malatya'da sınıfların tahlili' konulu bir incelemeye dönüştürüyor.'DEVRİMCİ DAYANIŞMA'
12 Mayıs 1972'de Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğan'ları ihbar edip öldürülmelerine yol açan Kürecik bucağı Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'i öldürüyor. Bunu aynı zamanda, dönemin 'devrimci dayanışma' özelliğine uygun olarak, Deniz'lerin idamı üzerine de yaptığı biliniyor.

[/FONT]​
 
Modern zamanın devrimcisi

Kaypakkaya, FKF örgütlenmesinden sonra Milli Demokratik Devrim (MDD) aaalerini savunuyor. Ayrışma döneminde TİİKP'te yer alıyor. Daha sonra ise TİİKP'e ağır eleştireler getirerek TKP-ML ve TİKKO'yu kuruyor. TKP-ML'nin programını 'Şafak revizyonizmi aaalerinin eleştirisi', 'Milli mesele', Kemalist iktidar dönemi', 'İkinci Dünya Savaşı yılları' ve '27 Mayıs hareketi', 'Kızıl siyasi iktidar öğretisini doğru kavrayalım' başlıklı aaalerinde kaleme alıyor ve düşünsel duruşunu ortaya koyuyor.MİLLİ MESELEDE ÇOK NET
İbrahim Kaypakkaya, yaşadığı dönemde tartışma konusu olan Milli Mesele'de, çok net tavır ortaya koymasıyla biliniyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını açık olarak savunuyor ve Kürt sorununa ilişkin tespitlerinde devletin asimilasyon politikasını çok net olarak anlatıyor. Türk ve Kürt halkının birlikte mücadele etmesinin, hatta aynı partide mücadele etmesinin gerekliliğini vurgulayan Kaypakkaya, iki halkın ayrı ayrı mücadele etmesinin sakıncalarına de değinerek, ayrı mücadele halinde her iki halkın da devletin manipülasyonlarına açık hale geleceğini tespit ediyor.İBRAHİM'DEN ALINTILAR
"Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa kendi kaderi tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik, yerel, kendi kendini yönetim gereklidir.
Bu özerk ve kendi kendini yönetim bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun bileşimi vb temeli üzerinde bizzat mahalli nüfus tarafından tayin edilecektir".KEMALİZM ELEŞTİRİSİ
İbrahim Kaypakkaya'nın Seçme Yazıları altı metinden oluşur. Aralık 1971 ile Aralık 1972 arasında kaleme alınmış yazılar, kamuoyuna sınırlı mal olmuş olsa da, onun modern zaman devrimcisi olduğunu ortaya koyan yazılardır. Kaypakkaya, Kemalizm için 'Türkiye egemenlerinin harcı'; Kürt sorunu içinse 'Türkiye egemenlerinin handikapı' der. Kemalist ideoloji üzerine ayrıntılı aaaleri olan Kaypakkaya, bu olguyu 'devlet ideolojisi' ve 'faşist ideoloji' olarak temellendirir.
HASAN ERKUM
 
Oğlunun kesilmiş cesedini görmek...

1973 yılı Mayıs ayında baba Ali Kaypakkaya, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan İbrahim'den bir mektup alıyor. Mektupta, o sırada Ankara'da olan babasını İstanbul'a yönlendiren İbrahim, babasından bazı belgeler getirmesini istiyor. Savunmasına yardımcı olacağını söylediği bu belgeleri, İstanbul'da Ahmet Türk adlı bir avukattan alan baba, 19 Mayıs 73 günü Diyarbakır'a varıyor. Doğrudan cezaevine giden baba, görevliler tarafından engellemeyle karşılanıyor ve 'görüşemezsin' yanıtını alıyor. Baba, belge getirdiğini söyleyip ısrar ediyor. Bunun üzerine cezaevi komutanı olan Yarbay rütbeli biri geliyor ve tartışma sertleşiyor. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay'a çıkarıyorlar babayı. Korgeneral Olcay, oğlunu görmekte ısrar eden babaya, "Oğlun intihar etti" diyor. Yaşadığı şoka rağmen söylenen şeye inanmayan baba, "O intihar etmez, siz öldürmüşsünüzdür" diyor. Aralarında geçen tartışmada Korgeneral babayı tehdit ediyor. Ancak babanın ısrarı karşısında, hastane müdürünü çağırıyor ve İbrahim'in cesedinin babaya verilmesini emrediyor.
Baba Ali Kaypakkaya, oğlunun cesedini teslim aldığı anı çok acı hatırlıyor. Çünkü oğlunun kafası bedeninden ayrılmış şekilde, kesik olarak teslim ediliyor. Ayrıca elleri ve bacakları da kesik olan İbrahim'in, kaba yerlerinde de çok derin yarıklar görüyor. Bunların nedenini soran babaya "Otopsi için yaptık" diyorlar. Baba, oğlunu kefene sararak alıp götürüyor...SOYADINI DEĞİŞTİRİYOR
70'li yıllarda 'dışlanma' yaşamadığı halde, 8o'li yıllarda toplumsal yalnızlaşma ile yüz yüze kalan baba Ali Kaypakkaya, üçüncü evliliğinden olan küçük oğlunu okula yazdırmak için götürdüğünde, çocuğun soyadını duyan okul müdürü, kayıt yapmak istemiyor. Bunun üzerine baba Ali Kaypakkaya, soyadını değiştirerek, yaşadığı köyün adını alıyor: Ali Karakaya!
 
Arkadaşımı anarken

Farklı anlatılarla İbrahim Kaypakkaya'yı bu kısacık yazıma konuk etmek istiyorum. Çok mütevazı bir insandı. Bizlere göre bilgiliydi. Akıcı konuşurdu. İnsan hali olarak mesela, arada bir ince işaretlerle üstün yanını karşı tarafa hissettirme tavrına düşülebilir, farkına varmadan. İbrahim'de buna hiç rastlamadım.
Bilgili olma durumu kimi insanı etkiler. Ağır takınır, şakanın uzağında durur; bilgili duruşu gölgelenmesin diye... İbrahim'de böyle kaygıların kırıntısına rastlanmazdı. Şakanın arasına dolu dizgin at sürer, kahkahalarıyla muhabbete lezizlik katardı. Bazen bu durum güreşme, boğuşma, enseye şaplak atma noktasına tırmanır, bu fiziki aktiviteye İbrahim de canla başla katılırdı.
Çorum, Amasya, Tokat, Samsun havalisi güreşçiler beldesi kabul edilir. İbrahim Çorumlu'ydu, az buz güreş tekniğini bilirdi. Anımsıyorum, Fikir Kulüpleri Federasyonu binasında kendinden iri Rahmi Aydın'la güreşe tutuştu. Ufak cüssesinden beklenmeyen bir güç sergiledi, tekniğiyle Rahmi'yi perişan etti. Demem o ki, böylesine hayat dolu, şakacı, tatlı yaramazlıklardan geri durmayan candan bir insandı.
Birlikte muzipliklerimiz oldu. Bir gece kolkola asker yürüyüşüyle trafik lambalarından geçtik, sürücüleri zararsız iki kaçık olduğumuza inandırdık. Gecenin geç vaktinde 'Hey onbeşli onbeşli' türküsüne asılıp, gelen geçenin nazarına çarpıldık. Ve daha başka muziplikler...
İbrahim'in gülümsemesi belleğimde tazeliğini koruyor. Beniz olarak biraz sarımtıraktı İbrahim. Gülümsemesiyle sarımtıraklığı depreşir, sarı çiçek suyuna batırılmış göz ışınlarıyla insanın içini ısıtırdı. Birine ya da bir gruba yaklaştığı zaman, gülümsemesi yüzüne yayılır, duru gözlerinden sarımtırak ışınlar etrafa saçılırdı. Bir çocuğunki kadar masumane renk taşırdı İbrahim'in gülümsemesi. İçtenlik, tatlılık, sadelik, sıcaklık, biraz da utangaçlık...
Hasanoğlan'da folklor ekibine girip, birkaç yörenin oyunlarını öğrenmişti. O nedenle halay çekmeye bayılırdı. Kendi aramızda ninniyle bir kaç deneme yaptığımızı da hatırlıyorum.
Sadeliğiyle yaşamın eldeki çeşnilerine konuk olan bu güzel insan, hem okulun önde gelen solcusuydu; hem de süper zekalı öğrencilerden biriydi. Edebi yanı güçlüydü. Akıcı konuşur, hızlı ve güzel yazardı. Hem konuşma diline, hem de yazı diline hayrandık. İki yetenek bir aradaydı, birbiriyle at başı hizalamalı ahenk içindeydi. Fen derslerinde apayrı bir yetenekti İbrahim. Kavrayışı sistematikti. Matematiksel formülleri unutmazdı hiç. Çünkü algılayış tarzı ezberi dışlıyor, sistem olarak kavramayı esas alıyordu.
İbrahim'in teorik yetkinliği işte bu sistemsel kavrayıştan gıdalıydı. Genç yaşında yakaladığı teorik ivmenin ana damarı bu bilimsel mantıktı. Sönmeyen okuma isteği, eleştirel öğrenme tarzı, araştırıcı dürtüsü bu temele dayalı payandaları oluşturdu; bilimsel rafineri tamamlandı. Onun arıtımından geçen 9 düşünsel malzeme, teorik aaaler şeklinde somutlaştı. Kavrama ve üretme yetisinde İbrahim'le diğer yöneticiler arasında bariz fark vardı. İbrahim gibi bir öndere sahipti örgüt ve bu anlamda şanslıydı. Fakat, önderle yardımcıları arasındaki bariz fark ise örgütün şanssızlığını simgeliyordu. İbrahim'i bizlerden kopardılar. Büyük boşluk oluştu, kapatamadık. Yeniler devraldı, boşluk büyüyerek sürdü... Otuzdörtyıl devrildi, koca boşluk yerinde duruyor.
Bıkmamacasına okumak, eleştirel öğrenmek, araştırmayla senaaalere varmak İbrahim'in belirgin tarzıydı. Ardıllarına ışık tutsun!





Tarih, haklı olduğu halde öldürülmüşlerin acı öyküleri ile dolu olsa bile, haklıların yenilmişliğine tanık olmamıştır. Geçici düşüşler , kalkışlar, çekilişler bizi şaşırtmamalıdır. Emekle sermaye arasındaki var olan çelişkiyi görmeyen canlı , ne yazık ki anladığımız anlamda insanlaşmış sayılmıyor. Bir milyon yıl önce iki ayak üstüne kalkması, gülmeyi öğrenmesi bile insan olmasına yetmiyor. Eğer yetse idi, bu gün böylesine eşitsiz, böylesine haksız ve rezil bir dünyaya katlanabilir miydi?



Ne demek istiyorum? Uyandırılmamış geniş kitlelerin iyinin, güzelin, haklının yanında kolayca yer almadığını vurgulamak istiyorum. Bunun anlamı kuşkusuz halkı suçlamak değildir. Ezilenler için yola çıkan, katledilen önderlerin işinin zorluğunun altını çizmek istiyorum.

Bilgi, halen burjuvazinin tekelindedir. Dahası onun tutsağıdır. Bilgilenmeyen insansa henüz evrimini tamamlayamamıştır. Bu bakımdan ilk aydınlanmanın burjuva dünyasında başlamışlığını kabul etmek zorundayız. Sonradan içinden çıktığı kaynağı terk etmek zorunda kalsa bile. Ne yazık ki hümanizm de burjuva kültürünün bağrında yeşermiştir. İlk burjuva kökenli aydınlar devrimci görüşlerin ışığını yakmışlardır.
Bunlar kendi sınıflarına karşı tavır almış erdemli, namuslu kişilerdir. Dolayısıyla emekçi sınıfların, gerçek aydınların onlara hep bir teşekkür borcu vardır. Fakat sorun burada bitmez. Dahası çözümü en zor problem burada başlar...

Yeniden ne demek istiyorum? Namuslu burjuva aydınları, haklıdan yana devrimci görüşleri, emekçilere taşırken kaçınılmaz olarak bir takım yanlışları, lekeleri birlikte getirirler Bu bağrında yetiştikleri ve tarihin en tutucu, acımasız sınıfının kalıtımsal hastalığıdır. Söz konusu lekeler katran bulaşığı gibi Arap sabunuyla çıkmaz. Örneğin, halka tepeden bakmak, günlük yaşamda çevresindekilere benzememek, dahası zaman zaman bencilleşmek gibi. Yani teorik bilgileriyle, pratikte çelişirler.

Belki de emekçi sınıfların en büyük sancısı burada başlamıştır. Kendi kurtuluşlarına giden görüşün yürüyüşünü başlatan burjuva kökenli devrimci aydınlar, önderler, ellerinde olmadan devrimin yolunu tıkamaya başlarlar. Halka ters ve de anlaşılması güç işler yaparlar. Hele de yanlarında yakınlarında bir halk kurmayı, iş içinde yetişmiş biri yoksa?

Yeniden ne demek istiyorum?
Tarihi, önderler, kahramanlar değil süreç içinde nesnel koşullar belirler. Ne var ki, önderin yani kişi unsurunun önemi de küçümsenemez. Franko gibi yetenekli faşist önder, İspanya'da krallığın ömrünü kırk yıl uzatmıştır. Hitler, Mussolini , Pinochet kısa bir süre için bile olsa insanlığa kan kusturmuşlardır. Kuşkusuz bunların tersini de görmek mümkündür. Lenin gibi, Mao gibi, Castro gibi... Lenin dünya emekçilerinin bayrağının da kale burcuna çekileceğini kanıtlamıştır. Böylece bir buçuk milyar insanı açlıktan kölelikten kurtaran Mao'ya, Castro'ya,Kuzey Kore'ye ve de bütün dünyaya ışık olmuştur.

Burada önderleri, kahramanları da her şey gibi iki gruba ayırmak gerekir. Burjuvazinin çıkarları için çalışan önderler, kahramanlar, emekçiler için çalışanlar olmak üzere. Burjuva kahramanlar ve sadece savundukları sömürücü sınıfa değil, kendi halklarına da pahalıya mal olmuşlardır. Napolyon, Churchil, İskender, Yavuz Sultan Selim, Atilla kahraman olmak için az mı kan dökmüşlerdir? İnsanlık bu tür önderlerden, kahramanlardan çok çekmiştir. Keşke ne bu tür kahramanlar, ne de savaşlar olsa idi.
Benim önderlik, kahramanlık anlayışım burjuvazininkinden çok farklıdır.

Önder deyince, ezilenlerin, emekçilerin gayretini kuşatan, haklıdan yana olanları anlarım. Bu anlamda özellikle 1960'dan sonra yetişmiş gerçekten yiğit önderlerimiz vardır. Onlara sadece önder değil, kahraman da demek gerekir.

Bir düşünürün dediği gibi, "Uyanmamış insanları kurtarmak isteyen önderler, kahramanlar, ya krallar ya da uyandırmak istedikleri halklar tarafından öldürülmüşlerdir." Bizimkilerin sonu, büyük çoğunluğu da işte böyle olmuştur.
Konumuz devrimci önderlerden İbo idi. Hepsi başlı başına birer değer, kahraman olan bütün devrimci önderler yiğitti, değerliydi. Hepsini de çok severim, ama İbo'yu kendime daha yakın bulmuşumdur. Bu belki de
ikimizin de köylülüğünden, ya da meslektaş oluşumuzdandı. Nedense Onu hep hakkı yenmiş, değeri yeterince anlaşılamamış biri olarak algıladım. Çoğu Köy Enstitüsü kökenli yazarlar gibi İbo da görmezden gelindi. Bunu sadece sağ tandanslı yazar, çizerler değil solcular da yaptılar. Oysa İbo, Anadolu insanını en iyi kavramış devrimci,önderlerden biriydi.. Bu tümcenin önemini yıllar bana daha iyi anlattı. O doğduğu yer olarak köylüyü, öksüz yetişerek yetimliği, çıraklık, işçilik yaparak emekçileri, okuyarak da kenti öğrenmişti.

Kısacası Kaypakkaya yaparak yaşayarak öğrenmiş, ayağına çakır dikeni battığı için çarığın değerini bilen biriydi.
Halkımız kendi diliyle konuşan ve kendinden liderlerini ne yazık ki henüz bulamadı. Emek ve emekçiden yana pek çok burjuva aydını yetişti kuşkusuz. Fakat bu bile halkın dilini yakalamaya yetmedi. Eğer yetseydi hem bu kadar haklı, hem de bu kadar kayıplı nasıl olabilirdik?

Çorlu'da Hones Con Roket Taburunda gecikmiş askerliği yedek subay tercüman olarak yapıyordum. İstanbul'a sivil geldiğim bir gün sevgili İbrahim'e rastladım. Sarıldık, kucaklaştık. Beni Divan yolundaki büroya götürdü. Gençler harıl harıl bildiri, gazete katlıyorlardı. Bir uçtan ben de işe başladım. İbo olanca sevecenliğiyle:

"Arkadaşlar, Hasan Ağabeyin ellerini karalamayalım. O şöyle oturup çayını içsin yeter"

dedi. Kendisiyle ortak yanlarımız çoktu. Ben Köy Enstitülü, O ise aynı kökenden gelen Hasanoğlan Öğretmen Okulundandı. Daha ilginci bir bulunmaz eğitimci olan müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, farklı zamanlarda
ikimizin de öğretmeni olmuştu. Gelmişten geçmişten konuşurken O "Ağabey, insanların yüksekliğinin boyu ile ölçülemeyeceğine Ahmet Kayalıdere beni iyice inandırdı" dedi. Gülüştük. Gerçekten de öyle idi. Kayalıdere kısa boylu, çelimsiz Gandi gibi biriydi.
Devlet Köy Enstitülerini kapatarak, kır emekçilerinin çocuklarının yüksek öğrenim yapma yollarını tıkamıştı. Felsefe, mantık, yabancı dil derslerini programlarından çıkarmıştı. İşte Kayalıdere gibi dev
öğretmenler burada kendilerini göstermiş, öğrencilerine bedava özel yabancı dil kursları vererek bu açığı kapatmaya çalışmışlardı.

Yeniden görüşmek dileğiyle ayrılırken; "İbo gidişat nasıl?" gibi bir şeyler sordum. O her zaman gülen gözleri ve hiç çıkartmadığı şapkasıyla bir süre düşündü. "Ağabey, gidişat gidenin hızına,yürüdüğü yöne, arazinin yüzey şekillerine ve de hava koşullarına bağlıdır. Yani iyi değil, ama bu soluk bu yokuşu aşmak zorunda başka çaremiz yok" dedi. İbo için daha çok şey yazılacak, çok şey söylenecektir.

Hasanoğlan'daki başka bir öğretmenin şu sözü bunu kanıtlamaz mı? "Bu okul kuruldu kurulalı İbo gibi zeki bir öğrenci görmemiştir..."
Burjuvazi halkın dilinden anlayan yerli önderlerini tanıyıp yok etmekte çok hünerlidir. İbo'yu da bu anlamda tez tanıdı ve fiziki anlamda yok etti. Ama gerçek önderler, fiziki varlıkları ile değil fikirleri ile yaşarlar. İbo gibiler süreç içinde daha çok anlaşılacak ve sonsuza dek yaşayacaklardır. Dünyanın çektiği sıkıntıların bir nedeni de halen kültürün burjuvazinin tekelinden kurtulamayışıdır. Bu durum ise emekçi sınıfların kendi içinden önder yetiştirmesini güçleştirmektedir.
Öğrenci gençlik önderleri, dahası tüm sol, geçmişte kendi değerlerini yeterince tanıyamadı. Çünkü yetiştikleri sistemin eğitim anlayışı bunu böyle planlamıştı. Yabancı sosyoloji, çeviri pedagoji,
psikoloji ile yerli halk tanınamazdı. Örneğin Güney Amerika,Rus, Fransız, İngiliz edebiyatını kendi edebiyatımızdan iyi tanıyorduk. Oysa Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Dinamo, Bekir Yıldız,
Apaydın, Başaran'ı tanımadan Anadolu halkını nasıl tanırdık?

İşte burada İbo'yu diğer devrim önderlerimizden bir birim daha ileride bulurum. Çünkü O, mesleği, geldiği yer gereği söz konusu yazarlarımızı tanıyordu. Yani halkını tanıyordu...

Gençlik için, toplumun en az kirlenmiş, en duyarlı organıdır denir. Bu yapılarıyla her yeni taleplerinde olağanüstü biçimde haklıdırlar. Bir Tatar atasözü; "değişmeyen fikirler, değişmeyen gömlekler gibi kirlenir" diyor. Gençlik ise doğal olarak değişim demektir. Geçmişte kanına girilen gençlik liderleri bütünüyle temiz, değişimci yani kirliliğe karşı kahramanlardı.

Kısacası İbo'yu sağlığında tanımış olmayı kendim için bir şans, şeref sayıyorum. O ender halk önderlerinden birisiydi. Ortak özlemlerimiz sömürünün son bulmasıydı. Halkın acılarının bin an önce dinmesi üstüneydi. O göremedi, belki ben de göremeyeceğim, ama sizler mutlaka göreceksiniz, sevgili dostlar.

İbo'nun anısı yolumuzu ışıtsın.

HASAN KIYAFET

 
22/8/2007

Aşağıdaki yazı, Teori ve Politika dergisinden alıntıdır.

İbrahim Kaypakkaya
Marksist Tarihyazımı İçin
Bir Başlangıç Noktası

Melik Kara

Aşağıda, 1990'da kaleme alınmış iki yazıya yer veriyoruz. Yazılar, yazarın bugünkü teorik ve politik yaklaşımlarıyla temel ayrımlar içermiyor. Ancak, Maoculuğun anti-Marksist bir ideoloji sayılması gibi önemli bir mesele, Türkiye'de pratik-politik Marksizmin Mao Zedung'la ilgili 'özel tarihi' bağlamında değerlendirilmek gerekmekle birlikte, vurgulanmalıdır. Öte yandan, ikinci yazıdaki, "Kaypakkaya’nın politik çizgisini, 'küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan' gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlama" sözünün başlıca muhatabı, o günlerde Kaypakkaya'nın politik platformunu hakbilir bir şekilde ve Türkiye devrimci hareketinde görülmeyen bir tarzda ortaya koyan, fakat Kaypakkaya'nın, Marksizme en fazla yaklaşan devrimci olmasına rağmen, bu niteliği edindiğinin söylenemeyeceği şeklindeki görüşüyle Ekim yazarı H. Fırat ile MLKP'nin önceli politik örgütlerin yaptığı tartışmada ortaya çıkan eğilimdi. Ayrıca H. Fırat, yazıda geçen "bir-iki dürüst istisna"nın içinde kabul ediliyordu.
Yazıların her ikisi de yayın yaşamına son vermiş Emeğin Bayrağında yayınlandı. İlki, bu derginin 15-28 Nisan 1990 tarihli 26. sayısında, diğeri 15-29 Haziran 1990 tarihli 27. sayısında yayınlandı. Her bir yazının orijinal başlığı korundu. Ancak, iki yazının ' tek bir yazı' kabul edilebileceği düşüncesiyle, 'bir başlık' altında yayınlama hakkı görüldü.

Marksist tarihyazımı için bir başlangıç noktası: TKP-ML Hareketinin kuruluşu

"Komünistler tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler." (İbrahim Kaypakkaya)

Tarihsel süreçle bugüne iletilmeyen ilgiye değmeyendir. Tarihimize, varlığımızın kendiliğinden bilinciyle bakmamız yetmiyor. Tarihimizi kurmak gerekiyor. Bu, tarih bilincinin nedeni ve sonucudur.
Türkiye’de politik Marksizm bir tarihe sahiptir. Bugüne ve yarına hazır olmanın temeli, bu tarihsel diyalektiğin kavranmasıdır.
Sol hareketin 1960’lı yıllar boyunca işleyen tarihine bakıldığında görülecektir Atılan her yeni adım -belki bir şeyleri alıp götürmüştür, ama kesin olan odur ki-, bir öncekinin ilerisindedir. İlerleme doğrusal değil sıçramalıdır ve Türkiye Komünist Partisi - Marksist-Leninist (“TKP-ML”) Hareketinin kuruluşu, Türkiye devrimci hareketinde temel bir çizginin, önceki çizgilerden kopmuş ve artık kendi özgüllüğünü kurmuş bu çizginin de “ilk vuruşu” anlamına geliyor.
“TKP-ML”, 1972 Nisan ayının som günlerinde, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde bir grup genç devrimci tarafından kuruldu. Devrimci örgütler, genel bir kural olarak genç insanlar tarafından kurulur. Türkiye sol hareketini, “TKP-ML” Hareketine getiren yol neydi? 60’lı yıllarda sol hareket içinde, bugün de uzanımlarına tanık olduğumuz iki ayrı çizgi belirginleşmişti: Milli Demokratik Devrimciler ve Sosyalist Devrimciler. Türkiye’de devrimci geleneklerin dölyatağı MDD çizgisidir. Ulusal ve uluslararası devrimci dinamiklere açık olan MDD çizgisi çevresinde gelişen gençlik hareketinden, zamanla kurumlaşarak örgütsel biçimlere bürünen üç ayrı çizgi doğdu. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bir yanı temsil ederken, belli bir gelişmenin sonuçlarını verebilecek en az süre sonra Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kuruluyordu.
TİİKP, baştan itibaren Sovyetler Birliği’ne karşı oldu ve dünya ölçeğindeki ayrışmada Çin Komünist Partisinin (ÇKP) başını çektiği tarafta yer aldı. TİİKP, MDD çizgisi içinde bir kopuş temsil etmektedir. MDD çizgisinden kopuş (bu, devrimci bir kopuş olacaktı) bu gruba nasip olmamıştır.
THKO ve THKP-C bizzat Perinçek grubunun da sağcı çizgisine ve bir bütün olarak sol hareketin reformizmine bir tepki olarak kuruldular. THKO ve THKP-C, Türkiye’de sınıfsal zeminlerde mayalanan devrimci dinamiklerin dolaysız siyasal yansımalarıdır. Bu gerçekleşmiş devrimcilik, rahatlıkla bir sabit nokta olarak alınabilir.
TİİKP, görece teorik ve sistemli bir bakış açısına sahip ve Marksizm-Leninizm’in temel terim ve tezleriyle konuşurken, THKO ve THKP-C’nin içinde olduğu devrimci pratik hattına gelemedi. Bu iki devrimci hareket ise çeşitli düzeylerde etkilenmelerine rağmen Marksizm-Leninizmin sistematik düşünme evrenine lafzen dahi girememişlerdir.
İşte, İbrahim Kaypakkaya ve onun “TKP-ML” Hareketi, özgül yollarında ilerleyen bu iki ayrı çizgiye bir üçüncü olarak, gelişmeyi aşamasına götüren kuvvet olarak, bir moment olarak müdahale ederek ortaya çıktı.
TİİKP Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) Sorumlusu İ. Kaypakkaya’nın önderlik ettiği bir grup, Nisan 1971’de öne sürdüğü bazı tezlerle muhalefetini belirtti. Nihayet. İ. Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ve “DABK Kararı” adını taşıyan Şubat 1972 tarihli metin, muhalefetin ayrılması anlamına geldi. Pratikte somutlanan temel gerekçe, TİİKP çizgisinin devrimci olmadığıydı.
İ. Kaypakkaya, sonraki aylarda geliştirdiği tezlerle sadece TİİKP’ten kopmakla kalmıyor, bir bütün olarak Türkiye sol hareketinden kopuyordu. Kaypakkaya, “eleştiri silahı”nı büyük bir beceriyle kullanıyordu ve sonuçta bütün enerjisini yönelttiği bir hedef vardı: Kemalizm.
“Şafak revizyonistleri (TİİKP), kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar, ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi artık imkansız hale gelmiştir.
Kemalizmin, komünistçe değerlendirilmesi gerekmektedir, çünkü Marksist olmanın ilk ve temel adımı burjuva ideolojisiyle bütün bağları koparmaktan geçer ve Türkiye’de burjuva ideolojisinin tek belli başlı biçimi Kemalizmdir. Kemalizm politik varoluşlarının çeşitli iç düzeylerinde, sol hareketin (devrimci hareket dahil) bütün üyelerini etkisi altına almıştı. Burjuva ideolojisinin özgül biçimi olan Kemalizm, sol hareket üzerinde etkiler bırakıyordu. THKP-C ve THKO Kemalizmin ideolojik reddini gerçekleştirememekle birlikte, politik pratiklerinde onun dışına çıktıkları için ve o oranda devrimciydiler. Yani ideoloji bire bir olarak politikaya yansımamıştır.
“Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm. konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını ayağa fırlatacaktır.
İ. Kaypakkaya tespiti koyuyordu: Komünist olmanın ilk ve temel adımı Kemalizmin reddedilmesiydi. Lenin’in yöntemiyle “çubuğu tersine büküyor” ve bunu başarıyordu Kaypakkaya. Bu bağlamda, Kemalizmin tarihsel karakterinin ne olduğu değil, bugüne tarihsel etkisinin ne olduğu önemliydi. 0, solda etkili olan birçok eğilimin nedeninin Kemalizm olduğunu belirtiyordu.
Kaypakkaya, Kürt sorununda ilk defa hakim ulus şovenizmini kırmış ve Marksist-Leninist konum almış bir enternasyonalist devrimcidir. 0, TİİKP’in şahsında bütün Türkiye solunu, kendi kaderini tayin hakkını Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı olarak anlamadıkları için eleştiriyordu. Ayrılığın propagandasını öncelikle ezen ulus komünistleri yapmalıydı.
0, Türkiye’de kapitalizmin niteliği ve gelişme doğrultusunu doğru tespit etmiş ve kapitalizmin gerici tarzda da gelişebileceğini ve feodalizmin tasfiye olabileceğini belirterek gelecekteki bilimsel çalışmalar ve politik öngörüler açısından zemin hazırlamıştır. 0, bu tespitte de ilk olma özelliğini taşımaktadır. Bu nokta ileride güçlü tarihsel sonuçlara yol açacaktır. Fakat Kaypakkaya’nın kapitalizmi kavrayışının Maocu değil Leninist olduğu kuşkusuzdur. Parti, devlet, mücadele ve devrim konularını da eklersek, “TKP-ML” Hareketinin 72’deki politik çizgisinin, diğer sol hareketlerin hayli ilerisinde ve görece tutarlı bir bütün oluşturduğunu söylemek, gerçeğin kendisini çıplak olarak ifade etmekten başka bir şey olamaz.
Bu ayrımı koyduktan sonra, “somut olarak görme”nin ilk elde mümkün olamayacağı bir problematiğe gelebiliriz: Kaypakkaya’nın Marksizmi ile Maoculuğun ilişkisinin anlamı.
Marksizm, bir defada yapılıp bitmiş bir dogma değildir. Kendisini, teorik olarak tarihsel unsura bağlamış bir öğretidir. Ortaya çıkışından itibaren bütünlüğünün bir ucunu, pratikle organik ilişkisi teşkil eder. Goethe’nin Faust’a söylettiği sözü, ‘‘Dur ey zaman!” sözünü, hiçbir Marksist, Marksizme ilişkin olarak sarf edemez. Marksitler ancak çatışmalı ve eksikli bir Marksizm gerçekleştirebilirler.
Tertemiz bir teori ve bu teorinin “sağın” bir uygulanışını arayanlar, sonuçta “doğru teori”yi yanlış pratize ederler. Bu, aydınca bir arayıştır. Başka bir dünya, başka bir ülke ve insanlar bulunamayacağına göre, Marksizm özgül tanımında somut özelliklere yer vermek durumundadır ve zaten tarihsel materyalizm bu konuyla uğraşır.
1960’lı yıllarda Uluslararası Komünist Harekette büyük bir çatışma yaşanmış ve ÇKP önderliğinde ve Arnavutluk Emek Partisinin (AEP) de başlıca tarafını oluşturduğu bir kesim, Modem Revizyonizmin karşı devrimci kampanyasına karşı durmuştur.
Bu bir devrimci mücadele hattıydı ve gerçek Marksist-Leninistler, küçük burjuva devrimcileri ya da devrimci ya da devrimci rüzgara kapılmış çeşitli burjuva demokrat akımlarla yan yanaydılar. U’K’H içinde Mao Zedung Düşüncesi’nin (MZD) ideolojik hegemonyası söz konusuydu. İdeolojik düzeyde anti-Marksist olan MZD, politik düzeyde önemli bir devrimci rol yüklenmişti ve politik mücadelenin çok öne çıktığı o dönemin uluslararası konjonktüründe, ÇKP ile yan yana olmak ağır pratik sorunlara yol açmıyordu. Yani ideolojik hegemonya politik hegemonya anlamına gelmiyordu. Dönemin belli başlı komünist partileri ve hareketleri, U’K’H şemsiyesi altında mücadele ediyorlardı. Bu durumun en pratik ifadesi, komünistlerdeki Maocu söylemdi. Uluslararası politik şartlar komünistleri U’K’H şemsiyesi dışına çıkmamak durumunda bırakıyordu. İçte Kaypakkaya’ya ulaşan, uluslararası komünist hareketin Maocu biçimlerle özgülleşmiş Marksizmiydi.
Böylesi manzaraları analiz etmek için “ne mikroskoptan yararlanılabilir ne de kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini soyutlama gücü almalıdır”. (Marx)
Kaypakkaya’nın bu tarz bir “soyutlama gücü” için nesnel ve öznel şartları var mıydı? Hayır! 0, Marksizmi kavrayışın bu ‘aşamasına geçmek için gerekli hazır zeminlerden yoksundu. Türkiye toplumu teorik geleneğe ve ciddi bir aydın birikimine hiçbir zaman sahip olmamış ve Marksizm sadece birtakım eğitilmişlerin kültürel “kazanımı” olmuştu.
Kaypakkaya, Marksizme, güçlü bir politik geleneğe sahip toplum zemininden kalkarak pratik-politik düzeyden ulaştı. 0, temel tarihsel ayrım çizgilerini çekmeyi başardı. TİİKP’te bir retorik olan temel Marksist ilkeler, Kaypakkaya’da, bir ayağını da devrimci gençlik hareketine uzatmasıyla, can ve kan kazandılar. Bu, teoriyle pratiğin bir tür birliğiydi ve Kaypakkaya, bu organik bağdan hareketle diğer iki devrimci örgütün yapamadığını yaptı. Politik düzeyde inşa ettiği Marksist kavrayışının yardımıyla, devrimci niteliği pratik mücadeleden ideolojik mücadele alanına taşıdı. Buradaki en büyük hedefi, güçlü politik etkileri olan Kemalist ideolojiydi.
Öte yandan, devrimci bir politik hatta sahip olmayan TİİKP, retoriğindeki özgül Marksizmin sadece Maocu biçimini organik bir edinime tâbi tuttu. İşte bu yüzden aynı “kaynak”tan alınan Marksizm, "TKP-ML” Hareketinde Kemalizmin nasıl reddedileceğinin yolunu gösterirken; TİİKP’de, Kemalizme nasıl sahiplenileceğinin anlayışı oldu.
Maocu ideoloji, kuşkusuz Kaypakkaya’nın devrimci politik konumlanmasında güçlü etkilerde bulundu. Fakat bu, geniş bir tarihsel çerçeveden bakıldığında, onun Marksizmi esas olarak uyguladığı pratik-politik düzeyde kısmi etkiler olarak kalacaktır. Maoculuk, deyim yerindeyse, Kaypakkaya’nın iğreti bilincidir.
Kaypakkaya, Maoculuğu kapıdan buyur edip (lafzı ve bilinci budur) pencereden kovmuştur (politik varoluşu ve eylemi de budur).
Kaypakkaya’nın Marksizmi; ülkenin veri siyasal geleneği, devrimci gençlik hareketi ve “Marksist Teori"nin (Marksist Teori ile uluslararası konjonktürdeki Marksizm anlayışının kaynaştığı bir tarihsel biçim olarak Marksist teori) kaynaştığı bir tarihsel Marksizm biçimidir.
Türkiyeli komünistlerin görevi, Marksizm kavrayışında tarihsel öğeye daha az yer vermek ve uluslararası komünist hareketin “Fetret Devri”ni sonlandırmak, Lenin ve Stalin döneminin etkin teorik-politik önderliğini yaratmak için ve devrim için, bayraklarını daha da yükseklere çekmek olmalıdır.
 
İbrahim Kaypakkaya:
Teorinin atan yüreği pratiğin işleyen beyni

"Zamanlarının bedelini ödemeden, kimse onların kendilerine özgü olumlu bir yönleri olup olmadığını ve geriye ne kalacağını bilemez." (Herman Hesse)

Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Nereye gittiğimizi ifadelendirmedeki temel araçlarımızdan biridir nereden geldiğimiz. Politik hattımızda ortaya çıkmış ve çıkacak çatışmaların çözümünün ne yönde olduğu/olabileceğini ortaya koyabilmek, neyin nasıl egemen olacağını bilmek için nereden geldiğimizin bilinmesi gerekir.
18 Mayıs 1973; nereden (ve kimden) geldiğimize ilişkin bir gündür.
İbrahim, kısa devrimci yaşamım yoğun olarak sürdürmüş, kendisine, 1960’lı yılların sonlarındaki devrimci romantizm açısından dahi görkemli sayılabilecek misyonlar yüklemiş bir devrimciydi. “Zeki ve inatçı” biri olarak nitelenen İbrahim, erken yaşlarda mücadeleye atılmış, bulunduğu örgütte başlattığı Marksist-Leninist muhalefet hareketini kısa süre içinde örgütsel sonuçlarına götürmüş ve “TKP-ML” Hareketinin kurucu önderi olmuştur. önderliği altında yürütülen politik faaliyetin bir yılı henüz dolmadan düşmanın eline geçmiş ve aylar süren, bir direniş destanının yaratıldığı işkencelerden sonra 18 Mayıs 1973’de, Diyarbakır’da öldürülmüştür. 0 henüz yirmi dört yaşındayken, sol hareketin anlı şanlı gediklilerinin havsalasının alamayacağı politik vaziyetler almış bir politikacı olarak yaşamını noktalamıştır.
İ. Kaypakkaya’nın çıkışı, 12 Mart dönemine gelen sol hareketin çeşitli kesimlerinin çıkışsızlığına karşı bir çıkıştı. 0, özgülleşemediği için devrimci olamayan “teorik bakışlı” bir yapıyla; devrimciliğini, belli başlı olarak sadece özgül sosyopolitikadan besleyen hareketin yetmezliğini reddederek; fakat birinin devrimciliği diğerinin programatik disiplinini almak suretiyle, aktif bir bağlantı kategorisi olarak politik sahnede yerini aldı.
Onun, Marksizme ilişkin değerlendirilmesine de, Marksizmin öncel bağlantı kategorisinden, bir yandan teorisi ve pratiğinin, diğer yandan bilimi ve felsefenin dolayımından, yani politik düzeyden yola çıkılarak girişilebilir. Teorinin, pratik işlev gördüğü ve dolaysız devrimci pratiğin, pratik olarak edinilmiş teori ile bir ara kategori oluşturmak üzere kesintisizce uzatıldığı; teori ile pratiğin ön birliğinin oluştuğu bir Marksizm uygulamasıdır onunki. 0, politik olarak ve pratik-politik düzeyde gerçekleşmiş bir Maksizmin temsilcisidir. Söz konusu edilen, Marksizmin, Lenin’de özel ifadelerini bulan temel politik tezlerine tekabül eden bir gerçekleşmedir.
Bu ifadeler, bir soyutlama çabasının ürünüdürler. Böyle bir çabaya nasıl gelindiğini birkaç önermeyle göstermek gerekiyor:
Kaypakkaya’nın politik çizgisi devrimciydi. Bunu görmek için bir çift gözün ve bir beynin olması yeterlidir.
0 dönemde İ. Kaypakkaya, Deniz Gezmişler ve M. Çayan’da temsil edilen çizgiler dışında bir devrimci politik hat yoktu.
Kaypakkaya’nın devrimciliği THKO ve THKP-C’nin devrimciliğinden radikal bir farklılık gösteriyordu. Kaypakkaya, kesintisizce ilerletilmiş ve bu anlamda burjuvazinin olası devrimciliğinin bütün etkilerinden sıyrılmış, ondan kopmuş bir devrimci niteliğe sahipti. Bu yan, çeşitli uzanımlarıyla Kemalizme karşı açılan şiddetli savaşta somutlanıyordu. Kaypakkaya’nın devrimciliğinin diğer devrimcilerden radikal farkı, bugünkü tartışmalar açısından vurguya ihtiyaç gösteriyor. Çünkü toplumsal ve teorik olarak, bugünle organik bağı içinde kesintisizce geleceğe uzatılmış bir devrimcilik, savaş silahı olan Marksizme özgü bir devrimciliktir.
(Politikada) Marksist olmanın ilk temel şartlarından biri -olanca politik anlamıyla- devrimci olmaktır.
0 halde Marksizm, devrimci olmayan politik çevrelerde aranmayacaktır.
Devrimci politik güçlerin ikisi (THKO ve THKP-C) ise küçük burjuva demokratizmiyle ağır şekilde sakatlanmıştır. THKO ve THKP-C’nin devrimci birer hareket oldukları ne kadar açıksa, ondan etkilenmekle birlikte Marksist olmadıkları da o kadar açıktır. Zaten Türkiye’de devrimci hareketi eleştiren k-b sosyalisti ya da revizyonist külliyat, bu hareketlerin Kemalizmin ağır etkisinde olduklarını sıkça işleyerek kendilerinin sözümona “Kemalizmden uzak” reformizmlerim aklıyorlar. Bu işlem sırasında da istisnasız hepsi, Kaypakkaya adındaki anti-Kemalist gerçeği görmezden geliyorlar.
Son önermeyi kestirebilmek artık mümkün: 12 Mart dönemi Türkiyesi’nde Marksist arayan birinin, dikkatini ve sorularını yönelteceği biricik politik kişilik İ. Kaypakkaya ve biricik politik çizgi “TKP-ML” Hareketinin çizgisidir.
Kaypakkaya’nın Marksist olduğunun tanıtlanması bu açamadan sonra gelir ve bir soyutlama içlemi gerektirir. Lenin, en basit ilkel soyutlamada dahi idealizmin olanaklarının ortaya çıktığını belirtiyordu. Fakat, “genelin önde gelen çözümünü bulmadan, parça parça sorunları ele almak mümkün değildi ve soyutlama, zorunlu bir işlemdi.
İdealizm tehlikesinin ortaya çıktığı alana girip savaşmayı göze alamazsanız, Kaypakkaya’nın politik çizgisini, “küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan” gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlarsınız.
Türkiye sol hareketinin tarihini ele alanların, bir-iki dürüst istisna dışında neredeyse tümünün “paradigma”ları, İ. Kaypakkaya’nın politik varlığını yok saymak üzerine geçerli olabiliyor. Politik tezleri ve eylemleriyle Kaypakkaya, kendisini pozitif bir temel olarak almayanları tutarsızlığa mahkum ediyor.
Kaypakkaya, 1972’de açtığı kanal vasıtasıyla, Türkiye devrimci hareketinde iki temel gelenekten birinin, komünist geleneğin başlatıcısıdır. 12 Mart dönemi sonrası, politik ve organik ardılı olan TKP-ML Hareketi ile birlikte THKO ve THKP-C’den dönüşerek ya da koparak, onun açtığı politik kanal çerçevesinde konumlanan hareketler, genel varoluşları ve karakteristikleriyle bir gelenek oluşturdular. Fakat, genel olarak komünist geleneğin üyelerinin, Kaypakkaya ile aralarındaki dinamik politik bağın yeterince ayırdında oldukları söylenemezdi.
Komünist hareketler geleneğinin üyeleri, tarihin politik bilincini kesimsel bilincinin üstüne çıkaramadıklarından (aslında bu eksiklikten TKP-ML Hareketi de bağışık değildi) politik miraslarını tutarsızca reddettiler.
Bugün Maoculuğun etkilerinden sıyrılındığı bir dönemde Kaypakkaya’yı Maoculukla ilişkisinden dolayı reddetmeye kalkışmak, Maoculuğun öldükten sonra öcünü alması anlamına gelecektir. Bu, sonuçlarına uzatılırsa, 1980’li onyılın ilk birkaç yılına kadar olan tüm bir dönemin, komünist hareketin reddine konu olmasını getirecektir.
Komünist gelenekten her kim ki, 1979-80’e kadar kendisini komünist olarak değerlendiriyor; Kaypakkaya’yı da aynı şekilde değerlendirmek durumundadır. Bu, bir ele alış tarzı değil, formel bir Marksizm anlayışı açısından dahi temel bir gerçektir. Çünkü o zamana kadar herkes, Kaypakkaya ile -eğer bu terimleri kullanmak gerekirse- aynı biçim ve içeriğe sahip bir Marksizm savunuyordu.
Öte yandan, Türkiye Marksizmin başlangıcını, 1980 yılı veya daha yakına almak, suyu öyle bulandıracaktır ki, “kargaşada Tanrının hangi fakirden yana olacağını” kestirmek pek güç olmayacaktır.
Bu, politik sonuçlarını -geçmişi bir yana bırakırsak- politik yelpazenin bugünkü heveskârları açısından, sınıf mücadelesi arenasındaki sınıfların potansiyelleri, ittifakları ve devrimin karakterinde oynayacakları rollere ilişkin olarak kapsamlı bir şekilde verecektir.
Komünist gelenekte organik olarak yer alıp, Kaypakkaya’nın mirasını reddetmek, “eski şişelere yeni şarap koymak” olacaktır. Ya birilerinin yaptığı gibi, hiç olmazsa bu alanda tutarlı olmak ve şarabı şişesiyle birlikte bir yana bırakmak gerekiyor Bu Marksist gelenekten politik bir kopuşu göze almayı gerektirir. Ya da şu veya bu tarihsel unsurun görüntü dünyasında kaybolmadan, komünist devrimci nitelik ve gelenekte, politik ayrımlarıyla birlikte ısrar etmek gerekiyor.
Kaypakkaya’nın söz konusu tarihsel görünüşünü doğru olarak kabul edenlerle, (Kaypakkaya’yı) o görünüşe indirgeyerek reddedenler, devrimci ve komünist hareketin tarihine ayrı yerden bakıyorlar.
Bu, formel bir Marksizm anlayışıdır. Marksizmin kendisini (Marksist hareketi de nesneleştirmek gerektiği anlamda) tarihsel materyalist bir tarzda kavramadıklarını gösterdikleri gibi ve bugün bunun yapılmadığı koşullarda, pratik-politikadaki devrimci ayrıcalıklara, geleceğin de bir anlamda sigortası olduğu için, hak ettiği yeri vermediklerle anlamına gelir.
İyice anlaşılması gerekiyor Türkiye‘de Marksizm-Leninizm, Kaypakka’dan bu yana kendi içerisinde gelişmeler göstermiştir. Bu gelişme, ana kanalım tarihsel itilimlerin oluşturduğu bir gelişmedir. Gerçeği kendi dar ufku sanan kimilerinin büyük bir azametle yaptıkları gibi işçi sınıfının, Marksizm tarafından ortaya konan tarihsel rolünü “keşfetmek”, Türkiye toprağında hiç de yeni değildir.
1979-80 yılları ve içinde bulunduğumuz son yıllar, Maksizmin kavranışındaki gelişmenin açama kaydettiği yıllan olduğu doğrudur.
Fakat sadece gelişme aşamaları...
Kaypakkaya’nın, Marksizme ilişkin büyük kopuşundan sonra, yaşanması gereken Marksizm içi sıçramalar yaşanmamıştır. Eksikliklerin, yukarıda belirtilen yıllarda üstesinden gelindiği yanılsamasına kapılmak, dikkatleri, artık doğal sınırlarına gelindiğinin güçlü sinyallerini veren Kaypakkaya orijinli Marksizmimizin eksikli yapısına yöneltmemizi engelleyecektir. Bugün komünistler arası birliğin, küçük burjuva sosyalizmi ve devrimciliği ile aramızda yeni radikal ayrım çizgileri çekmemizden besleneceğini de politik varoluşumuza güçlü çekiç darbeleriyle ve incelikle nakşetmemiz gerekiyor.
 
Bir Devrimcinin Portresi: İbrahim Kaypakkaya



İlk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda devrimci düşünceyle tanışan, daha sonra Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda, TİP'te öğrenci hareketinin içinde yer alan, TKP-ML/TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürülmüştü.

Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nun (TİKKO) kurucusu, işkencede ölen İbrahim Kaypakkaya, Çorum'da doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. İlkokul çağına kadar doğduğu köyde kalan Kaypakkaya, ilkokulun birinci ve ikinci sınıflarını Karamahmut Köyü'nde okudu. Daha sonra Ortakışla ve Alacaköy'de ilköğrenimini tamamladı. 1961'de Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nun sınavını kazanarak, öğrenimine burada devam etti. Çok başarılı bir öğrenci olan Kaypakkaya, arkadaşları arasında seviliyor, yazları köyüne giderek ailesine destek oluyordu.

Devrimci düşünceyle ilk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanışan Kaypakkaya, bu okulu "pekiyi" dereceyle bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okulu'na gitti. Bir yıl burada hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul'da Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. Bu yıllarda özellikle devrimci gençliğin anti-emperyaltst mücadelesine yakın ilgi duydu. Sosyalist düşünceyi benimseyip, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) İstanbul Sekreterliği ile ilişki kurarak, kendi okullarında da örgütlenmek için çalışmalara başladı.

Bu yıllarda Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Kaypakkaya, siyasal düşüncelerinin yanı sıra sanata ve edebiyata olan eğilimi ve her konudaki bilgisi, alçakgönüllü kişiliği ile dikkati çekti. Mart 1968'de Çapa Yüksek Öğretmen Okulundaki arkadaşlarıyla birlikte FKF'ye bağlı Çapa Fikir Kulübü'nü kurdu. Kurucuları arasında Muzaffer Oruçoğlu 'nun da olduğu örgütün kuruluşu okul yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı. Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki devrimci öğrencilere karşı baskı ve sindirme politikası başlatıldı.

Fikir Kulübü'nün başkanı olan İbrahim Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı. Buna karşı Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararı almasına rağmen, bozulan karar okul yönetimi tarafından uygulanmadı ve Kaypakkaya'nın Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ile olan ilişkisi kesildi. Bu dönemde 6. Filo'ya karşı eylemlere, öğrenci örgütlerinin düzenlemiş olduğu gösterilere katılan Kaypakkaya, FKF ve TİP içinde baş gösteren ayrılıklarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimsedi. Okuldan atıldıktan sonra çeşitli işlerde çalıştı, bu arada matematik dersi vererek yaşamını sürdürdü. Yine bu yıllarda özellikle İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul'daki bürosunda çalışan ve gazetenin satışı dahil her türlü günlük işini yapan Kaypakkaya, burada ve Aydınlık, Sosyalist Dergi ile Türk Solu'nda çeşitli yazılar yazdı.

1969'da Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun genel kurulundan sonra MDD görüşünü benimsemiş olanlar arasında baş gösteren ayrılıkta, Doğu Perinçek ve arkadaşlarının başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) çevresiyle birlikte davrandı. 1969 ve 1970'de yoğunlaşan kitlesel eylemlerin büyük bir bölümünde yer aldı. Silivri'de Değirmenköy'deki toprak işgalini destekledi. Bu nedenle bir süre gözaltına atındı. O yıllarda meydana gelen Demir Döküm, Pertrix, Sungurlar, Gıslaved vb. gibi işçi eylemlerini de destekleyen Kaypakkaya, 1971 'de Çorum ve yöresini gezerek, buradaki izlenimlerini "Çorum İlinde Sınıfların Tahlili" adı altında kaleme aldı.

Bundan sonra bir süre Malatya, Tunceli ve Gaziantep yörelerinde örgütsel etkinlikte bulundu. Bu arada sıkıyönetimin ilanıyla birlikte aranmaya başladı. 1972'de o güne kadar birlikte olduğu PDA çevresiyle ideolojik anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl Türkiye İhtilalci İsçi Köylü Partisi'nden koparak, birlikte olduğu arkadaşlarıyla Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) adlı örgütle ona bağlı olan Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nu (TİKKO) kurdu. Özellikle Malatya, Elazığ ve Tunceli civarında örgütlenen TKP-ML'nin aynı zamanda ideolojik önderliğini de yapan Kaypakkaya, 24 Ocak 1973'te Tunceli'de Vartinik-Mirik mezralarında güvenlik güçleri tarafından sarıldı. Çıkan çatışmada yakın arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürüldü, kendisi yaralandı. Birlikte olduğu diğer arkadaşları kaçmayı başardılar.

Yaralı olarak kaçan ve beş gün köylerde saklanan İbrahim Kaypakkaya, 29 Ocak 1973'te kaldığı köyde bir öğretmenin ihbarı üzerine ele geçirildi. Yaralı olmasına rağmen yürütüldü. Buradan ayaklan donmuş olduğu halde Diyarbakır'a getirildi. Daha sonra hastaneye yatırıldı, bu arada ayaklarının kesilmesine izin vermemesine karşın yemeğine ilaç konularak donmuş olan ayakları kesildi.

İyileştikten sonra günlerce işkenceye maruz kalan Kaypakkaya, sorgusunda hiçbir biçimde kendisini ve örgütünü bağlayacak ifade vermedi. 16 Mayıs 1973'te yeniden sorguya götürüldükten iki gün sonra Diyarbakır'a gelen babasına intihar ettiği söylendi ve parçalanmış cesedi teslim edildi. Bu olay o dönemde bağımsız milletvekili olan Mehmet Ali Aybar tarafından bir soru önergesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) getirildi. Kaypakkaya'nın yazılarının toplandığı "Bütün Yazılar-1" adlı bir kitabı vardır.(SA/EÜ)



* Bu metin Toplumsal Mücadeleler ve Sosyalizm Ansiklopedisi'nin 7. cildinde yer alıyor. Kaypakkaya ve TKP-ML/TİKKO'yla ilgili daha fazla bilgi ansiklopedide bulunabilir.

 
İbrahim Kaypakkaya 'nın
Şehit Düşüşünün
20nci Yıldönümü
Üzerine Açıklama

20 yıl önce, Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, gerici Türk rejiminin elinde tutukluyken alçakça bir cinayete kurban edildi. Yoldaş Kaypakkaya ölümünde sadece 24 yaşındaydı, ancak Türkiye'deki devrimci hareketin gelişmesine bu kısa zaman zarfında bile muhteşem katkılar yapmıştı. Ölümü, Türkiye proletaryası için, ve proletarya devrimine pratikte ve aynı zamanda teoride önemli katkılar yapmakta olan bir önderden ve öğretmenden mahrum bırakılmış olan uluslararası- komünist hareket için ciddi bir kayıptı.
İbrahim Kaypakkaya'nın kısa fakat son derece zengin hayatı, 1960'lı yıllarda dünya çapında devrimci Marksizm ile karşı-devrimci revizyonizm arasında tüm dünyada süren mücadelenin bütünsellikli bir parçasıdır. Yoldaş Mao Zedung'un önderliğinde ve bizzat Yoldaş Mao Zedung'un başlatmış olduğu Kültür Devrimi'nden büyük ölçüde de ilham alarak, dünyanın her yerinde devrimciler, revizyonizme karşı, ideolojik, siyasi ve örgütsel cephede amansız bir mücadele başlattılar. çoğu kez bu, devrim yapma konusundaki sahte iddialarını bile artık çoktan terketmiş bulunan eski revizyonist partilerden kopulması, ve Marksist-Leninist-Maoist ideoloji temelinde yeni devrimci partilerin yaratılması anlamına geldi.

Türkiye' de, bu sürece her yönüyle önderlik eden Yoldaş İbrahim Kaypakkaya oldu. Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, bir dizi cephede revizyonizmin gayet berrak ve mahvedici bir eleştirisini geliştirdi; bundan da öte -özellikle, gerçek bir Halk Savaşı geliştirmenin Türkiye tarihindeki ilk ciddi girişimini başlatarak -bu siyasi çizginin pratiğe geçirilmesinde önderliği üstlendi. İbrahim Kaypakkaya, Yoldaş Mao Zedung'un çizgisinin Türkiye'deki en tutarlı, köklü ve en sağlam savunucusu, ve Mao'nun proleter devrimci içeriğini boşaltmaya çalışan sahte Mao "savunucuları"nın en keskin muhalifiydi.

İbrahim Kaypakkaya, Şafak revizyonistlerinin, kitlelere "devrimci kitle çalışması" olarak göstermeye çalıştıkları reformist, legalist ve ekonomist faaliyetlerinin ipliğini pazara çıkarttı. Yoldaş Kaypakkaya, revizyonistlerin zehirli eklektizmini amansızca gözler önüne serdi ve ikna edici bir şekilde ortaya koydu ki "bu burjuva baylar bir şeyin ismini değiştirince o şeyin mahiyetinin de değişeceğini sanıyorlar." Yoldaş Kaypakkaya'nın revizyonist demagoji konusundaki müşahadeleri, bugünkü siyasi mücadeleleri kavramada hala geçerliliğini koruyor.

Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun ezilmesine karşı tek gerçek çözümün, proletarya ve partisi önderliğinde bir Yeni Demokratik Devrim olduğunu da açık bir şekilde gösterdi. Tüm bu sebeplerden ötürü, İbrahim Kaypakkaya, hem yaşamında hem de ölümünden sonra her çeşit devrim düşmanının hedefi olmuştur. Devrimin gelişmesine karşı olanlar, ya doğrudan ya da utana sıkıla İbrahim Kaypakkaya'nın çizgisine saldırmak zorunda kalmışlardır. Yoldaş Kaypakkaya 'nın haklı olarak sahip olduğu yüksek itibardan ötürü, sahtekarca onun mirasını savunduklarını iddia eder görünen bazıları -mesela "Bolşevik"ler gibileri, diğer dönekler ve onların soyundan olanlar İbrahim Kaypakkaya'nın sözümona "eksikliklerini" eleştirmekte, ve/veya, kendi eğri büğrü teorilerini devrimci kitlelere satmak için, İbrahim Kaypakkaya'nın çizgisini karikatürleştirip tahrif etmektedirler. Maoistler, İbrahim Kaypakkaya'nın bu çeşit "savunucuları "na karşı uyanıklığı elden bırakmamalıdır.

Türkiye'deki gerici rejim, halk kitleleri ve devrimci güçler üzerinde terör estirmeye devam etmektedir. Rejim, yakalayıp bertaraf etmek için, İbrahim Kaypakkaya'nın izleyicileri Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist'in güçlerinin peşini sürek avı izler gibi takip etmektedir; çok sayıda yoldaş şehit düşmüş veya zindana kapatılmıştır.Ne var ki, gerici rejim sağlam olmaktan çok uzaktır. Zaten estirdikleri terör, kitlelerden tecrit olmuş durumlarını yanıtlama çabasıdır. Bölgedeki durum, heryerde gerici rejimlerin mevcudiyetine rağmen, kurtuluş için halkın mücadelesi açısından artan ölçüde elverişli hale gelmektedir. Gerici rejimi mağlup etmek mümkündür ve mağlup olacaktır! Uzun zamandır beklenilen bu zaferin gerçekleştirilmesi için İbrahim Kaypakkaya'nın çizdiği güzergahta ilerlemeye devam etmek şarttır.

Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Devrimci Enternasyonalist Hareket'in oluşturulmasının temsil ettiği, dünya proletaryası için büyük ilerleme ve büyük zafere bizzat şahit olacak kadar yaşamadı. Devrimci Enternasyonalist Hareket, diğer Maoist güçlerle birlikte, Marks, Engels, Lenin, Stalin, ve Mao Zedung'un mirasçısıdır, ve bu Hareket'in oluşturulması, proletarya ve tüm dünyadaki ezilen halkın mücadelesinin değerli meyvasıdır. Türkiye proletaryası ve ezilen halklarının tecrübesi, İbrahim'in ve haleflerinin mücadelesinin tecrübesi, dünyanın diğer farklı köşelerindeki mücadele ile birlikte, Türkiye Komünist Partisi! Marksist-Leninist'in de imzası bulunan Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda yansıtılmaktadır.

Bugün, emperyalistler ve gericiler sosyal emperyalist Doğu bloğunun çökmesini "komünizmin ölümü" olarak kutlarlarken bile, kendilerinin çürümüş düzenine karşı en kararlı savaşçılar olarak Maoistlerin öne çıkmakta olduğunu inkar edememektedirler. Peru Komünist Partisi (PKP) ve Başkanı Gonzalo'nun önderliğinde Peru' daki Halk Savaşı, dünya çapındaki bu akımın en ileri ifadesidir.

Yanki emperyalistleri, günümüz dünyasının bu en önemli devrimci hareketini başsız bırakma ümidiyle, Peru' daki kuklaları Fujimori rejimine Başkan Gonzalo'yu ele geçirmesinde yardım ettiler. Ancak Maoistler ve dünyadaki devrimci güçler, ve onların müttefikleri, bu daveti kabul etmeye hazır olduklarını gösterdiler. Devrimci Enternasyonalist Hareket, tüm Maoistlere ve devrimci güçlere "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Korumak İçin Yeri Göğü Ayağa Kaldırın!" çağrısını yaptı. DEH Komitesi'nin söylediği gibi, "Yoldaş Gonzalo'nun düşman tarafından yakalanması, tüm dünya devrimci halkı için acı bir darbedir, yoldaşımızın hayatı had safhada tehlikededir. Bu saldırı aynı zamanda bir hodri meydan, bizim için yelkinip yerimizden fırlayarak bu gericilerin Yoldaş Gonzalo'yu canından etmelerini başarıyla engelleme, ve onu tutsak alanları mücadele yoluyla büyük bir mağlubiyete uğratma çağrısıdır. Yoldaş Gonzalo'nun hayatını savunmak, kölelerin isyan hakkını savunmak demektir, devrimi ve komünizmi savunmak demektir". Tüm dünyadaki Maoistler, siyasi muharebe için önlerine sürülen bu hodri meydanı derhal yanıtladılar. Bugün, "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Koru!" şeklindeki savaş çığlığı, her kıtada yankılanmaktadır; dünya çapında bir kitle hareketi gelişmiştir, ve Türkiye'de bu göze çarpacak niteliktedir. Bunun ışığında, Abimael Guzman'ın Hayatını Korumak İçin Acil Enternasyonal Komite'nin yürüttüğü canalıcı faaliyetin bilincinde olmak önemlidir. Başkan Gonzalo'yu tutuklayarak, emperyalistler ve gericiler, halkın üzerine yuvarlamak üzere büyük bir kaya parçasına sarıldılar, ama artan sayıda insan, onları bu büyük kaya parçasını kendi ayakları üzerine düşürmek zorunda bırakmak için savaşıyor.

Bu yıl Devrimci Enternasyonalist Hareket'in tümü Mao Zedung'un Yüzüncü Yılı'nı kutlamaktadır. DEH Komitesi, bu hareketin partilerine ve örgütlerine, aynı zamanda tüm devrimci güçlere, Mao'nun Yüzüncü Yılını unutulmayacak bir şekilde kutlamaları ve bu fırsatı kullanarak, emperyalistlerin ve gericilerin anti-komünist saldırılarına karşı güçlü bir ideolojik karşı-saldırı yürütmeleri için çağrı yapmıştır.

Yoldaş Kaypakkaya, Mao Zedung'un Türkiye' deki en kararlı savunucusu olmakla kalmamış aynı zamanda Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin sahip olduğu tarihsel önemi ve Mao Zedung tarafından Marksizm-Leninizm biliminin yeni ve daha yüksek bir aşamaya geliştirilmiş olmasını süratle kavramıştı.

Yoldaş Kaypakkaya'nın hatırasını şerefle anmanın en önemli yolu, devrimci güzergahta sebat etmek ve ilerlemektir. Marksist-Leninist-Maoist ideoloji, önümüzde takip edilecek güzergahı tespit eden temel pusuladır. Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda vücut bulan, işte bu temel yönelimdir. Bu güzergahta sebat ederek, proletaryanın hem dünya çapında, hem de her ülkedeki parçalarında birliğini güçlendirerek, ileriye doğru muzaffer bir şekilde yürüyebiliriz!
 
YAŞASIN İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HATIRASI!

Avni'den sonra şimdi de Kaypakkaya
AB Anayasası’na karşı eylem yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin yer aldığı tişörtler giyen göstericilerden sonra G8 zirvesinde ise sol bir örgütün liderinin flaması kullanıldı. Fransa’da AB Anayasası’na karşı eylem yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin yer aldığı tişörtler giyen göstericilerden sonra G8 zirvesinin yapıldığı Gleneagles’ta İbrahim Kaypakkaya’nın resminin bulunduğu kırmızı flamalar dikkat çekti. Yüzü maskeli 25 yaşlarındaki Türk Tikkocu genç, İngiliz ve İtalyan göstericilere polise nasıl karşı koyabileceklerini gösteriyordu. Tikko’cu gencin yalnız olmadığı, kendisiyle birlikte Londra’dan gelen 30 kadar arkadaşıyla ön cephede tel örgülü setleri indirdiği gözlendi. Çeşitli müzik parçaları eşliğinde yürüyüş yapan göstericiler, Gleneagles Oteli yoluna geldiklerinde polisi baştan çıkardılar. Şişeler polislere doğru fırlatılıp tel setler indirmeye kalkışılınca polis kendini kaybedip saldırıya geçti. Yürüyüşün yapıldığı sokak bir anda muhabere sahasına dönmüştü. Havada onlarca helikopter göstericileri gözlüyordu.

Hürriyet Gazetesi




18 Mayıs, İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin yıldönümüdür.

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye’de hakkı yenmiş bir devrimcidir.

Gazeteler, televizyonlar onun ölüm yıldönümlerini bilmezden, görmezden gelirler.

Çünkü, İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülme şekli, medyanın hakkında söz etmeye cesaret edemediği askeri cuntaların utancıdır, yüz karasıdır..

İbrahim Kaypakkaya, 1970’li yıllarda, Türkiye’de devrimin banka soygunlarıyla, gençlerin bireysel silahlanmalarıyla, dağa çıkmalarıyla mümkün olamayacağını söylüyordu.Devrimin gerçekleşebilmesi için işçilerin, köylülerin bir parti önderliğinde örgütlenmesini, mücadelenin mutlaka onların öncülüğünde verilmesi gerektiğini savunuyordu.

Amerikan 6.Filısu’na karşı eylemlerde, Trakya Değirmenköy’deki toprak mücadelesi,
Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby işçilerinin grev ve direnişleri onun damgasını taşıyordu. 1 Milyon işçinin yürüyüşe geçtiği ve İşçi sınıfı tarihinin en büyük eylemi 15/16 Haziran direnişinde de onun örgütlemesinin büyük payı vardı.

Diğer gruplardan devrimci arkadaşları “Kır gerillası” eylemine hazırlanırken, İbrahim Kaypakkaya, G.Antep’te, Malatya’da, Tunceli’de köylüleri örgütlüyordu.

O yıllarda aynı grup içinde yer alan, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi gençlik önderlerinden Gün Zileli, yazdığı Yarılma adlı kitabında Kaypakkaya ile ilgili şu anısını şöyle aktarıyor:

“İbrahim’in aile ocağındaki ilişkilerini, kısa bir süre için de olsa izleme olanağı bulmuştum..O kısa ziyaret sırasında , mahalle yakın akrabalardan oluşan bir Alevi mahallesiydi.Çevredeki emekçi insanların neredeyse hemen hepsi İbrahim’i tanıyor ve ona sevgiyle sesleniyorlardı. İbrahim de onlara aynı şekilde karşılık veriyordu. İbrahim’in “halkçı”lığına,yalnız, kendi yakın çevresiyle ilişkilerinde tanık olmamıştım.Yine ziyaretlerimden birinde, Ankara Hukuk’taki konferans salonunda oynanmakta olan “Halkın gücü” adlı bir tiyatro oyununa gittik.Oyunu seyretmeye civar yörelerden köylüler de gelmişti.İbrahim, kasketli köylüleri görünce heyecanlandı,’Kasketlilerim de gelmiş’ dedi gözleri parlayarak, ‘Oyun önemli değil, ben onları burada gördüm ya,yeter’”(Yarılma,s..418)

12 Mart’ta en büyük zulmünü İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları gördü. Diyarabakır zindanları, Kemal Pir ve Hayri Durmuş’tan önce, işkencehanelerinde İbrahim Kaypakkaya’yı tanıdı.

Kaypakkaya, 12 Mart’an sonra, 2 yıl boyunca Tunceli,Malatya, Gaziantep köylüleri arasında saklanmayı başardı. En sonunda, Ali Haydar Yıldız ve Süleyman ve Hüseyin adlı arkadaşlarıyla birlikte 24 Ocak 1973’ te Tunceli’ye bağlı Vartinik- Mirik mezrasındaki bir komada çembere alındı. Süleyman ve Hüseyin kaçmayı başardı. Ali Haydar Yıldız olay yerinde öldürüldü..İbrahim Kaypakkaya, boynundan aldığı ağır saçma yaralarıyla çemberden kurtulmayı başardı. İki gün dağdaki bir mağarada saklandı. Sonra yaralı olarak gittiği köyün öğretmeni tarafından ihbar edildi. Fehmi Altınbilek komutasındaki askerler tarafından yakalandı.İbrahim, buzlu sularla kaplı bir derede çıplak ayakla yürütülerek Gökçe Karakolu’na, oradan da Diyarbakır’a götürüldüğünde ayakları yarı donmuş bir haldeydi..

Diyarbakır Cezaevindeki sorgusu 4 ay boyunca sürdü. Buzlu sularda yürütülmesi nedeniyle kangrene dönüşen ayakları tedavi edilmedi. Dört ay boyunca o ayaklarla Tunceli, Malatya, Gaziantep dağlarında dolaştırıldı. Bütün işkencelere karşın örgütsel çalışmaları hakkında hiçbir bilgi vermedi.O yüzden, adı “Ser verip sır vermeyen devrimci” ye çıktı.Dört ay sonra kangren olan ayaklarının ikisi de kesildi.

“Sorgun artık bitti”, dediler. Kağıt kalem getirdiler. Gelip görmesi için babasına mektup yazmasını istediler.Babasına mektup yazdı.

Ziyarete gelen babasına İbrahim Kaypakkaya’nın ölüsünü teslim ettiler, “İntihar etti!” dediler.

İbrahim’in vücudu kanı henüz kurumamış kurşun yaralarıyla kaplıydı...

***

Kaypakkaya’nın arkadaşlarından Adil Ovalıoğlu’nun cesedi de İstanbul’da bir valizin içinde parçalanmış halde bulundu.Örgüt içi cinayet dediler.

Ben, aynı çizgide yürüyen Adil’in küçük kardeşi Sami Ovalıoğlu ve bazı arkadaşlarını, Ankara’da, Seyranbağları Halkevi’nde tanıdım.

O zamanlar, onları bize “Tasfiyeci” olarak tanıtıyorlardı.

Ama, ben onlara içimden gizli bir sempati duyuyordum.

Onların duruşlarında beni çağıran, baş eğmeyen bir yiğitlik vardı.

Gururlu,onurlu, ama saygıda asla kusur etmeyen bir duruş..

Sami, Yükseliş Mühendisliğin önünde düzenin maşası faşist cellatlar tarafından öldürüldüğünde ,haber alıp olay yerine ilk koşanlardan biri bendim.

Sami yerde yatıyordu..

Havada hala barut kokusu vardı.

***

Ben umudumu hic yitirmedim.

Bir gün gelecek onların da destanı yazılacak..

Onlarla birlikte bütün devrim şehitlerini, İbrahim Kaypakkaya’yı bir anma toplantısında dinlediğim bir sloganla bir kez daha anmak istiyorum::

“Yoldaş senin yerde kanın,
Kalmayacak kanın yerde
Kızıl bayrak dikeceğiz
Dövüştüğün tepelerde”

* Tedavi edilmeyen ayakları kangren olmuştu.



A.HAYDAR NERGİZ: Açık gazete'den.



Halkın Öğrencisi Direnişin Öğretmeni:



İBRAHİM KAYAKKAYA


“Gider, gider, nice koçyiğitler gider
Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir
Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki
Yüreğimiz kabına sığmamakta
Örsle çekiç arasında yoğrulduk
Hıncımız derya gibi kabarmakta”

"Türkiye devrimci hareketinde işkencede direnişin simgesi kimdir denilse herhalde verilecek ilk yanıt İbo’dur. Gerçekten de İbrahim Kaypakkaya, sarsılmaz inancı ve kararlılığıyla katilleri politik olarak hezimete uğratmanın adıdır. 1948 yılında Çorum’da doğan İbrahim Kaypakkaya, 1960 yılında Hasanoğlan öğretmen okulunu başarıyla bitirdikten sonra, 1965 yılında Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna kaydını yaptırdı. Kaypakkaya, bu günlerde okulundaki Fikir Kulubü’nün başkanıdır ve Aydınlık, Türk Solu gibi dergilere yazılar yazar. Bir süre sonra ise TKP/ML TİKKO’yu kurar. Özellikle Dersim, Malatya, Antep civarında çalışan İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, THKO’lu Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın katledilmesinde ihbarcılık yapan köyün muhtarını sorgulayıp cezalandırır. Daha sonra Dersim’e geçen Kaypakkaya ve yoldaşları, 24 Ocak 1973 günü faşist devletin askerleriyle Vartinik mezrasında çatışmaya girer. Bu çatışmada Ali Haydar Yıldız ölürken, İbrahim Kaypakkaya bir süre sonra yaralı olarak yakalanır; 3.5 ay boyunca düşmana “ser verip sır vermeyerek” faşizme boyun eğmez. Bu arada ayakları kangren olduğu için kesilir. Sonunda Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973’te kurşuna dizilerek katledilir ve bir direniş simgesi olarak tarihe geçer."



Barikat Dergisi
 
Kaypakkaya dosyası yeniden açılsın
78’liler Girişimi, İbrahim Kaypakkaya dosyasının yeniden açılmasını istedi. Taksim Gezi Parkı’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri basın açıklaması yaparak, 33 yıl önce Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde katledilen İbrahim Kaypakkaya’nın ölümünün aydınlatılmasını talep ettiler. Girişim Sözcüsü Celalettin Can, Kaypakkaya’nın 1973’ün 17 Mayıs’ını 18’ine bağlayan gece öldürüldüğünü hatırlattı. 24 Ocak 1973’te Kaypakkaya’nın kaldığı Tunceli Mirik Mezrası’nın basıldığını ve arkadaşı Ali Haydar Yıldız’ın öldüğünü belirten Can, 5 gün sonra da Kaypakkaya’nın yakalandığını ifade etti. Eyleme katılan İbrahim Kaypakkaya’nın babası Ali Karakaya ise, görüş için cezaevine gittiğinde kendisine oğlunun öldüğünün söylendiğini belirterek, cenazeyi alabilmek için sarf ettiği çabaları anlattı. Baskılar nedeniyle soyadını değiştirmek zorunda kalan Karakaya, oğlunun ölümünün aydınlatılmasını istedi. Ali Haydar Yıldız’ın kardeşi Cafer Yıldız da 33 yıl sonra, işlenen insanlık suçlarının açığa çıkarılmasını talep etti. Basın açıklamasının ardından, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, Kaypakkaya’nın katledildiği tarihte Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde görevli tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat elemanlarının kimliklerinin kendilerine bildirilmesini talep eden dilekçeler İçişleri Bakanlığı’na postalandı. TKP/ML-TİKKO’nun kurucusu Kaypakkaya Ankara’da 78’iller Derneği, Partizan Dergisi ve Özgür Tiyatro tarafından düzenlenen etkinlikle anıldı. Ekin Sanat Merkezi’ndeki etkinlikte, Kaypakkaya’nın hayatının yakın arkadaşlarının ağızından anlatıldığı sinevizyon gösterimi yapıldı. Ankara 78’liler Derneği üyesi Metin Uzunöz, Kaypakkaya’nın faşizme karşı destansı bir direniş verdiğini belirterek, “Sır verip ser vermediği için zindanlarda azgınca işkenceye maruz kaldı ve katledildi. Mücadelesi ve kişiliği hâlâ yol göstermeye devam ediyor” dedi.



 


A) İBRAHİM KAYPAKKAYA

(Bütün alıntılar İ.K. Seçme Yazılar, Ocak Yayınları`nın Kemalizm ile ilgili bölümlerindendir. Tersi belirtilmedikçe altı çizili yerler İ.K.`ya aittir.)

I) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL ÇELİŞME.
1. Halk - Halk Hareketi, Millet - Milli Hareket Mutlak Ayırımı.
İ. Kaypakkaya`nın Milli Mesele ile ilgili görüşlerinin temelinde yatan bir anlayış halk ve halk hareketi ile millet ve milli hareket arasında oluşturduğu derin bir uçurum, bu ikisinin birbirinden kesin, mutlak bir farklılığı, ayrılığı anlayışıdır. İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
2. MİLLİ MESELE KİME UYGULANIYOR
Şafak revizyonizmine göre milli baskı, Kürt halkına uygulanmaktadır. Bu milli baskının ne olduğunu anlamamaktır. Milli baskı, ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim sınıflarının, ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladığı baskıdır. Türkiye`de milli baskı, hakim Türk milletinin hakim sınıflarının, sadece Kürt halkına değil, bütün Kürt milletine, sadece Kürt milletine de değil, bütün azınlık milliyetlere uyguladığı baskıdır.
Halk ve mil1et aynı şey değildir. Halk kavramı, bugün genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta halli köylüleri, yarı proleterleri ve şehir küçük burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde, halk sınıflarına bir de emperyalizme, feodalizme ve komprador kapitalizmine karşı demokratik halk devrimi safında yer alan, milli burjuvazinin devrimci kanadı girer. Oysa millet, hakim sınıflarda dahil, bütün sınıf ve tabakaları içine alır. ``Millet veya Ulus``, dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluktur. (Stalin) Aynı dili konuşan, aynı toprak üzerinde oturan, iktisadi yaşantı birliği ve ruhi şekillenme birliği içinde olan bütün sınıf ve tabakalar, milletin kapsamına dahildirler. Bunların içinde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakalar olduğu gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan, sınıf ve tabakalar da vardır.
Halk, her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakaları ifade eder. Halk, belli bir tarihi dönemde ortaya çıkan ve sonra yok olan bir topluluk olmayıp, her tarihi dönemde mevcut olan bir topluluktur. Oysa millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok olacaktır.
Halk kapsamı, her devrim aşamasında değişir. Oysa milletin kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir.
Bugün Kürt halkı kavramına Kürt işçileri, Kürt yoksul ve orta halli köylüleri, şehir yarı-proleterleri, şehir küçük burjuvazisi ve Kürt burjuvazisinin demokratik halk devrimi saflarına katılacak olan devrimci kanadı girer. Oysa Kürt milleti kavramına bu sınıf ve tabakalardan başka, Kürt burjuvalarının diğer bütün kesimleri ve Kürt toprak ağaları da girer. (a.g.e., sf. 192-194)
Azınlık milliyetlerin emekçilerine yapılan baskı, böylelikle katmerli bir nitelik kazanır. Birincisi, sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıf mücadelesini bastırmak için emekçilere yapılan sınıfsal baskı; ikincisi, yukarıda belirttiğimiz amaçlarla,yani milli amaçlarla, azınlık milletin hemen bütün sınıflarına uygulanan milli baskı. Komünistler, bu iki baskıyı birbirinden ayırmak zorundadırlar. Çünkü mesela, Kürt burjuva ve küçük toprak ağaları ikinci çeşit baskıya karşı çıkarken, birinci çeşit baskıya taraftardır. Biz ise her iki baskıya da karşıyız. Milli baskının ortadan kalkması için Kürt burjuva ve küçük toprak ağalarının mücadelesini destekleriz; ama öte yandan sınıfsal baskının ortadan kalkması için , bunlarla da mücadele etmek zorundayız. Şafak revizyonistleri milli baskıyla sınıfsal baskıyı bir ve aynı gibi göstermektedir. İki ihtimal vardır: Ya Şafak revizyonistleri, halk kavramı içine Kürt burjuvazisini ve toprak ağalarını katmamakta, bu kavramı doğru olarak kullanmaktadır; o taktirde, Kürt burjuva ve küçük toprak ağalarının milli baskıya karşı mücadelesinin demokratik muhtevasını inkar etmek gibi Türk milliyetçiliğinin işine yarayacak bir sonuca varmaktadır. Ya da Şafak revizyonistleri, yanlış olarak Kürt burjuvazisini ve küçük toprak ağalarını da halk kavramı içinde düşünmektedir; o taktirde Kürt burjuvazisine ve küçük toprak ağalarına karşı, Kürt işçilerinin ve diğer emekçilerin mücadelesini gözardı etmekte, Kürt milliyetçiliğinin değirmenine su taşımaktadır. İkisinden biri her iki halde de, Kürt ve Türk emekçilerinin birliği baltalanmakta, mücadelesi zarar görmektedir.
Kürt halkına yapılan sınıfsal baskıyla, Kürt milletine yapılan milli baskıyı birbirinden ayırmak son derece önemlidir. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu iki baskının mahiyetleri , biçimleri başka başka olduğu gibi, amaçları da başka başkadır. (a.g.e., sf. 201-202 )
 
6. ``HALK HAREKETİ`` VE MİLLİ HAREKET
Oysa halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi, her tarihi dönemde, ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukarıdaki sınıfları devirmek için giriştikleri mücadelenin adıdır. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardır. Halk hareketleri, emperyalizm çağında ve ``emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği`` çağımızda, proletaryanın bilinçli önderliği ile birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin kurtuluşuna doğru ilerlemektedir. Oysa milli hareket, birinci olarak, sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği gibi Batı Avrupa`da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile I871 arasında, oldukça belli bir dönemi kapsar. ``İşte bu dönem milli hareketler ve milli devletlerin kuruluş dönemidir.`` Doğu Avrupa`da ve Asya`da ise milli hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır.
İkinci olarak, milli hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir…
Niçin milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir? Çünkü, milli hareketler kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ve kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmiştir.

Üçüncü olarak, milli hareket, ``özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.`` (Stalin)
Stalin yoldaş şöyle demektedir:
``Her yandan sıkıştırılan, ezilen ulusun burjuvazisi, tabii harekete geçer. Kendi halkına hitap eder ve kendi özel davasını bütün halkın davasıymış gibi göstererek, bütün avazıyla `vatan` diye bağırmaya başlar. Kendi `vatandaşları` arasında, `vatan` için bir ordu toplar ve `halk` bu çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz. Burjuvazinin bayrağı çevresinde toplanır. Yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve hoşnutsuzluğuna sebep olur.
Ve işte ulusal hareket böyle başlar. Ulusal hareketin gücü, bu harekete ulusun geniş tabakalarının, proletarya ile köylülerin katılma derecesiyle orantılıdır.``
Stalin yoldaş, ulusal harekete, işçilerin ve köylülerin hangi şartlar altında katıldıklarını tahlil ettikten ve ``Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır. Ve onun, burjuvazisinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olmaz`` dedikten sonra şöyle devam ediyor: ``Yukarıda söylediklerimizden çıkan açık sonuç şudur ki, yükselen kapitalizm şartlarında ulusal savaş, burjuva sınıflar arasındaki bir savaştır. Bazen burjuvazi ulusal harekete proletaryayı da sürükleyebilmekte ve o zaman ulusal hareket görünüşte (altını çizen Stalin), ama yalnız görünüşte , bir genel halk hareketi karakteri kazanmaktadır. Ama bu hareket özünde (altını çizen Stalin) her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı ve onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.`` (Stalin, Marksizm ve Milli Mesele, s. 24-25-26)
Stalin yoldaşın da hemen eklediği gibi bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı savaşmaması gerektiği sonucu asla çıkarılmamalıdır. Hayır, bundan çıkarılacak sonuç, halk hareketi ile milli hareketin bir ve aynı şey olmadığıdır.
Özetlersek; halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.
Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı`da 1789 ile 1871 arasında belli bir tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa`da ve Asya`da 1905`lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.
Bugün Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani halk hareketidir. Birincisi, sade Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının `iç pazarı` ele geçirmesi amacına yöneldiği halde, ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi `halk hareketi` adı altında, bir ve aynı şey gibi göstermektedir. (a.g.e. sf. 208-212)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın halk hareketleri ile milli hareketleri mutlak olarak birbirinden ayırdığını, bu ikisinin birbirinden ayrılmasını mutlak bir zorunluluk olarak gördüğünü, onun gözünde bu ayrımın mutlak bir ayırım olduğunu görüyoruz.
Halk hareketi ile milli hareketi böylesine birbirinden ayıran İ. Kaypakkaya`nın aynı zamanda onları birleştireceği, bir potada eriteceği; ona göre aşılması imkansız olan bir uçurumu bir kalem darbesiyle yok edeceği hiç akla gelmeyebilir. Fakat onun yaptığı tamı tamına da budur.
 
2- Halk Hareketi ile Milli Hareket Mutlak Farklılarının Birleştirilmesi
``Yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan budur.`` (a.g.e., sf. 213-214)
``Şehirlerin kırlık bölgelerden kuşatılması`` stratejisi, sadece feodalizmin mevcudiyetine ve köylülerin nüfusun çoğunluğunu teşkil etmesine, bağlı değildir. Aynı zamanda emperyalizmin yarı-sömürgesi veya sömürgesi olmaya bağlıdır. Emperyalizmin fiili işgali altındaki bir ülkede milli devrim (o ülkedeki köylü nüfusuna ve feodalizmin mevcudiyetine bağlı olmaksızın) esas olarak kırlardan şehirlere doğru gelişir. Çünkü işgalci emperyalist kuvvetler özellikle ülkenin büyük şehirlerini anayollarını, ana haberleşme hatlarını vb... ele geçirir; fakat geniş kırlık alanları kontrol edemez.
Yarı-sömürge ülkeler emperyalizmin yarı-işgali altında olan ülkelerdir. Bu gibi ülkelerde emperyalizm hakimiyetini esas olarak yerli gerici, sınıflar vasıtasıyla devam ettirmekle birlikte, kendisi de onlara üsleri ile, tesisleri ile, askerleri ile, filosu ile, silah yardımıyla... çeşitli şekillerde destek oluyor. Bu nedenle yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde ``şehirlerin kırlardan kuşatılması`` stratejisi sadece feodalizmin mevcudiyetinden ve köylülerin nüfusun çoğunluğunu teşkil etmesinden değil aynı zamanda emperyalizmin yarı-işgalinden de ileri gelmektedir.
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelere özgü olan şey feodalizme karşı özü toprak devrimi olan demokratik devrimle, emperyalizme karşı milli devrimin birleşmiş olmasıdır. Feodalizmin mevcudiyet derecesi ve köylülerin genel nüfusa oranı (ki bunlar birbirine bağlı şeylerdir), demokratik devrimin programını etkiler, ama ``şehirlerin kırlardan kuşatılması`` stratejisini değiştirmez. (a.g.e. sf. 395- 396)
``Bugün Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt Milli Hareketidir, hem de `ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani Halk Hareketidir. Birincisi, sadece Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi amacına yöneldiği halde, ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi ``halk hareketi`` adı altında bir ve aynı şey gibi göstermektedir. ( a.g.e. sf. 212)
``Ama öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlamayacağıdır. Bu uluslarda emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.`` ( a.g.e. sf. 214)
Kısacası ``emperyalizme karşı milli devrimi`` tamamlama görevi proletaryanın sınıf hareketinin, yani halk hareketinin omuzlarındadır.``
İyi ama bu emperyalizme karşı gelişen halk hareketine milli bir görev yüklediği için, halk hareketi milli bağımsızlık, emperyalizmden milli bağımsızlık sağlamak için gelişen bir hareket olduğu için bu onu ``milli hareket`` haline dönüştürür. İ. Kaypakkaya`nın ``milli hareket`` anlayışından farklı olan bir milli hareket, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak olan bir milli hareket. Ama yine de bir milli hareket. Böylece karşımıza iki tür milli hareket çıkmaktadır. Birincisi Kaypakkaya`nın halk hareketinden ayrı ele alınmasını zorunlu gördüğü ve kesin olarak ayırdığı milli hareket, ikincisi emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak olan milli hareket, yani halk hareketi. İşte burada halk hareketi ile milli hareket, bu birbirleriyle ayrılması şart olan iki hareket bu sefer de mutlak ve kesin bir şekilde birleştirilmektedir. ``Bu yeni dönemde milli hareketlerin`` bir örneği olarak proletaryanın sınıf hareketi ``yani halk hareketi`` açıkça gösterilmektedir.
Böylece mutlak olarak birbirlerinden ayrılan, kopartılan ``Halk Hareketi`` ve ``Milli Hareket``, milli halk hareketi olarak birleştirilmektedir.
Fakat böylece ve farkına varılmadan ``Milli Hareket``in mutlak bir şey olmadığı, halk hareketinden mutlak olarak ayrılan milli hareketin halk hareketinin ta kendisi haline geldiği teslim edilmektedir. ``Milli Hareket``in hiç de bizzat İ. Kaypakkaya`nın ilan ettiği gibi mutlak bir hareket olmadığı ilan edilmektedir. Halk hareketi ile mutlak ayrılık içinde olan milli hareket, halk hareketinin ta kendisi olan milli harekete dönüşmekte ve böylece karşımıza iki tür milli hareket anlayışıyla çıkılmaktadır.
İ. Kaypakkaya`nın milli meseleye yaklaşımındaki bu ikircikliği bilince çıkarmamış olan onun eleştirmen ve savunucularının bu ikircikliğin elinden neler çektiklerini ileride göreceğiz. Şimdilik İ. Kaypakkaya`dan devam edelim. İki tür milli hareket kavrayışıyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça görelim.
 
3. ``Milli Hareket`` ve ``Halk Hareketi`` olarak Milli Hareket
Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin, ancak 1905`lerde başlamış olduğunu ve hareketlerin tabii eğiliminin de milli devletlerin kurulması yönünde olduğunu belirttik. Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin başladığı dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, mi1letlerarası işçi sınıfı arasındaki çelişkinin ön plana çıktığı dönemdir.
1905`lerden II. Dünya Savaşının sonlarına kadar geçen süre içinde, Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli devletler (bir kısmında çok milletli devletler) teşekkül etmiş, sömürgeler genel olarak sözde bağımsız hale gelmişlerdir. Gerçekteyse, bağımsızlığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış, sömürge ülkelerin yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.
1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi , bütün dünyada burjuva önder1iğinde eski tip devrimler dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler dönemini ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu. Burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler. Yarı-feodal yapıyı ise olduğu gibi muhafaza ettiler. Burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları ittifak kurarak, emperyalizmle işbirliğine giriştiler.
İkinci Dünya Savaşının sonunda Çin`de yeni demokratik devrimin başarıya ulaşması, Doğu Avrupa ülkelerinde proletarya önderliğinde anti-faşist halk cephelerinin iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlüğünden durmaksızın proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin inşasına geçmeleri, emperyalizmin gerilemesi, bütün bunlar geri ülkelerdeki burjuvaziyi, devrimden daha çok korkar hale getirmiştir.
Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin (abç) durumu şudur:
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önder1iğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur.
Öte yandan hala devam eden az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile, milli hareketlere girişmektedirler. Gerek sömürgeler ve gerekse uyruk milletlerdeki bu milli hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli hareketlerin doğal gelişme eğilimi,milli devletlerin kurulması yönündedir. Kesin bir şey varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu uluslarda emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.
Türkiye bugün çok milletli devletlerden biridir. Ve Türkiye`de sadece Kürtler bir ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da Türkiye komünistleri açısından milli meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi teşkil eder. Şimdi Kürt milli hareketinin gelişmesine göz atalım. (a.g.e., sf. 212-214)
Yani,
1- ``Halk Hareketinden`` kesin olarak ayrı ele alınması gereken, Batı Avrupa`da 1789-1871 döneminde sona eren Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`te başlayan -ve özelliklerini daha sonra ele alacağımız- ``Milli Hareket``.
2- 1917 Büyük Ekim devrimiyle ise burjuva önderliğindeki eski tip devrimler dönemi kapanmıştır. Yani yukarıdaki tür milli hareketler dönemi kapanmıştır. Proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler dönemi ve sosyalist devrimler dönemi açılmıştır.
Bu dönemde II. Dünya savaşının sonuna, yani yeni çağımızın başına kadar bu eski tip milli hareketler, burjuvazi ve toprak ağalarının (dikkatinizi çekerim, ne milli ne de komprador, yani hem milli hem de komprador burjuvazi) başını çektiği ve burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale geldiği için sömürge yapıyı yarı- sömürge yapıyla değiştirmekten başka bir şey yapmayan milli hareketler vuku bulmuştur.
II. Dünya savaşı sonrası dönemde, emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği, yeni çağımızda ise birincisi bu eski tip milli hareketler, ``eski dönemin`` çağımıza devrettiği, emperyalizm öncesi bağımsız milli devletler kuran, emperyalizm döneminde yine eğilimi bağımsız devletler kurmak olsa da sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten başka bir şey yapamayan Ekim devrimi öncesine ait olan, eski tip burjuva demokratik devrimi olan, eski tip Milli Hareketler, halk hareketinden kesin olarak ayrılması gereken milli hareketler tek tük de olsa sürmektedir. İkinci ve yaygın olarak, çağımızı karakterize eden milli hareketler ise işte böylesi bir bağımsızlıkla yarı-sömürge haline gelmiş olan ülkelerde emperyalizmden tam kopuşu sağlayacak olan ve proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarında olan, yani halk hareketi olan milli hareketlerdir.
 
Geri