Günlük Hedonik Uyum

Konu sahibi son olarak 85 gün önce görüldü
[YOUTUBE]q9xuVmiflws[/YOUTUBE]​

Starbucks psikolojisi
 
Dostluk, ahenkten ziyade tenakuzdan beslenen bir münasebet olsa gerektir bence. Tahta ile zımpara arasındaki ilişkiye de bir nevi dostluk olarak bakmak mümkündür; kimin kimi aşındırdığı değil neticede ortaya çıkan işin niteliği önemlidir.
 
[YOUTUBE]6Qlrd1-zKuA[/YOUTUBE]​

Yapmayın.
 
[YOUTUBE]yy21Nx3Bnwg[/YOUTUBE]​

Salık veririm.
 
Ağlamaları karşılıksız kalan çocuklar, kısa süre sonra ağlamamayı öğreniyorlardı. Kimse onları kucağına almıyor, kimse onlarla oynamıyordu. Temel ihtiyaçları (beslenme, temizlenme, giydirilme gibi) giderildiği halde, çocuklar duygusal yakınlık, destek ve herhangi bir uyarandan yoksun olarak yaşıyorlardı. Bunun sonucunda çocuklarda "ayrımsız yakınlık" olarak bilinen durum gelişmişti. Nelson, bir odaya girdiği anda, çevresini daha önce hiç görmediği çocukların sardığını, kiminin kollarına atılırken kiminin de kucağına oturduğunu ya da elinden tutup onu bir yerlere götürdüğünü anlatıyor. Bu tür ayrımsız davranışlar ilk bakışta insana sevimli gelse de, aslında ihmal edilmiş çocuklarda görülen başa çıkma stratejilerinden birine işaret eder ve uzun-dönemli bağlanma sorunlarını da beraberlerinde getirirler. Bu davranış biçimi, böyle bir kurumda büyümüş çocukların ayırt edici özelliklerinden biridir.

Tanık oldukları şeyler karşısında epeyce sarsılan Nelson ve ekibi Bükreş Erken Müdahale Programı'nı başlattılar ve bu program kapsamında altı ay ila üç yaş arası 136 çocuğu değerlendirdiler. Çocuklar, doğduklarından beri bu yetimhanelerde yaşamaktaydı. İlk ortaya çıkan gerçeklerden biri, çocuklardaki IQ puanlarının, genel ortalama olan 100'ün epeyce altında; 60 ila 70'ler civarında olduğuydu. Beyinlerinin yeterince gelişmemiş olduğunu gösteren davranışlar sergilemenin yanında, lisanla ilgili işlevler de geri kalmıştı. Çocukların beyinlerindeki elektriksel etkinliği ölçmek için EEG (elektroensefalografi) yöntemini uygulayan Nelson, nöral etkinliğin de ciddi biçimde düşük olduğunu gördü.
 
1 Ağustos 1966'da Charles Whitman, Austin'deki Teksas Üniversitesi Kulesi'nin gözlem katına çıkmak üzere asansöre bindi ve ardından aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. On üç kişinin öldüğü, otuz üç kişinin de yaralandığı olayda Wihtman'ın kendisi de polis tarafından vurularak öldürüldü. Evine giden yetkililer, Whitman'ın bir gece önce de karısıyla annesini öldürmüş olduğunu anladılar.

Bu gelişigüzel şiddet eyleminden daha şaşırtıcı olan bir şey varsa, o da Charles Whitman'ın, böyle bir eylemi gerçekleştirebileceğine dair herhangi bir ipucu vermemiş olmasıydı. Geçmişte izcilik yapmış, banka memuru olarak çalışmış ve mühendislik eğitimi almıştı.

Karısıyla annesini öldürdükten kısa süre sonra daktilosunun başına oturmuş ve intihar notu olduğu anlaşılan şu satırları yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlamıyorum) birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım... Ölümümden sonra, görünür herhangi bir fiziksel bozukluk olup olmadığını belirlemek amacıyla bana bir otopsi yapılmasını diliyorum.
 
Bir suredir bu sayfaya ugruyorum ben artik kendimi kacak gibi hissettim. Bir sarki ile buralardayim deyip gidecegim.

[YOUTUBE]vA1WZOVT6eM[/YOUTUBE]
 
Anıların biçim değiştirebildiğine ilişkin ilk ipuçları, California Üniversitesi'nin Irvine yerleşkesinde görev yapmakta olan Profesör Elizabeth Loftus'tan gelir. Loftus, anıların ne kadar kırılgan olabileceklerini göstererek bellek bellek araştırmaları alanını dönüşüme uğratmıştır.

Loftus, tasarladığı deneyde gönüllülere araba kazası filmleri izletmiş ve neler hatırladıklarını sınamak için onlara bir dizi soru sormuştu. Soruları nasıl sorduğu, aldığı yanıtları da etkilemişti. Şöyle açıklıyor Loftus: "Arabaların birbirlerine vurduklarında hangi hızla gitmekte olduklarını sorduğumda yapılan tahminler, arabaların çarpıştıklarında hangi hızla gitmekte olduklarını sorduğumda yapılan tahminlerden farklıydı. 'Çarpışma' sözcüğünü kullandığımda, arabaların daha hızlı gittiklerini sanıyorlardı." Gizli imalar taşıyan soruların belleği bulandırabileceği sonucunu ilginç bulan Loftus, işi daha da ileri götürmeye karar verdi.

Katılımcılara, tümüyle sahte bir anı kazandırmak da mümkün olabilir miydi yoksa? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için yeni bir gönüllü grubu oluşturdu ve ailelerle görüşüp katılımcıların geçmişlerindeki olaylarla ilgili bilgi almak üzere ekibini görevlendirdi. Bu bilgilerle donanmış olan araştırmacılar her gönüllünün çocukluğunu konu alan dört hikaye geliştirdiler. Bunlardan yalnızca üçü doğruydu; dördüncüsü ise, inandırıcı içeriğe sahip olmakla birlikte, tümüyle uydurulmuştu. Dördüncü hikayede katılımcı, çocukluğunda bir alışveriş merkezinde kayboluyor, iyi yürekli ve yaşlıca bir kişi tarafından bulunuyor ve sonunda ailesine kavuşuyordu.

Katılımcılara dört hikayenin de anlatıldığı bir dizi görüşmede en az dörtte biri, alışveriş merkezinde kaybolduğunu hatırladığı iddiasında bulunmuştu - böyle bir olay gerçekleşmemiş olduğu halde. Her şey bununla da kalmıyordu. "Yavaş yavaş bir şeyler hatırlamaya başlıyor, bir hafta sonra tekrar geldiklerinde daha fazlasını da hatırladıklarını söylüyorlardı. Onları kurtaran yaşlı kadın hakkında konuşabiliyorlardı örneğin," diye açıklıyor Loftus. Zaman geçtikçe sahte anı giderek daha fazla ayrıntıyla donatılır olmuştu. "Yaşlı kadın, komik bir şapka giymişti"; "Yanımda en sevdiğim oyuncağım vardı"; "Annem çok kızmıştı".
 
David Eagleman sanirim? Eger kitabini okuyorsaniz, mini bir de tv serisi cekmis bulunuyor kendisi. O da kitaplarindan esinlenerek olusturulmus.
 
ABD'nin dört bir köşesinden 1.100 rahibe, rahip ve din adamının katıldığı benzersiz bir araştırma projesi olan Din Görevlileri Çalışması'nın amacı, yaşlanmanın beyin üzerindeki etkilerini incelemek ve özellikle de Alzheimer hastalığıyla ilgili risk faktörlerini ortaya çıkarmak. Katılımcılar ise, Hastalığın belirtilerini taşımayan ve başka hastalıklara ilişkin ölçülebilir ipuçları vermeyen altmış beş yaş üstü gönüllüler.

Her yıl düzenli olarak uygulanan testler için katılımcıların rahatlıkla bulunabileceği, kararlı bir yapıya sahip olmasının yanında grubun bir özelliği de, üyelerin, beslenme ve yaşam standardı dahil, benzer bir yaşam biçimine sahip olması. Bu durum, popülasyonun büyük çoğunluğu için geçerli olabilecek farklılıkların, yani "etki karışımı faktörleri"nin de daha az olmasını sağlar. Bu farklılıklara dahil edilebilecek beslenme biçimi, sosyo-ekonomik düzey ya da eğitim düzeyi gibi unsurlar, çalışma sonuçlarını etkileyebilir.

Verilerin toplanmasına 1994'te başlandığı çalışmada, Chicago'daki Rush Üniversitesi'nden Dr. David Bennett ve ekibinin bugüne kadar toplayabildikleri beyinlerin sayısı 350'yi bulmuş durumda. Beyinlerden her biri özenle saklanıyor ve yaşa bağlı beyin hastalıklarıyla ilgili kanıtların saptanabilmesi amacıyla mikroskobik incelemeden geçiriliyor. Bu, çalışmanın yalnızca yarısı; diğer yarısı da, henüz hayatta olan katılımcılarla ilgili ayrıntılı verilerin toplanmasını içermekte. Katılımcıların her biri, her yıl psikolojik ve bilişsel değerlendirmelerden tıbbi, fiziksel ve genetik testlere kadar uzanan bir dizi testten geçiyor.

Ekip, araştırmanın başlangıcında, bunamanın en sık görülen nedenlerinden Alzheimer hastalığının yarattığı tahribatla yamrı yumru hale gelmiş bir beyin dokusu, kişinin mutlaka bilişsel sorunlar yaşayacağı anlamına gelmemekteydi. Tam gelişkin Alzheimer bulgularıyla ölen bazı hastalarda bilişsel kayıplar yaşanmamıştı bile. Neler oluyordu öyleyse?

Araştırmacılar ipuçları bulmak üzere, toplamış oldukları hatırı sayılır ölçekteki veri gruplarına yeniden başvurdular. Bennett, bilişsel kayıplar yaşanıp yaşanmayacağının, psikolojik ve deneyimsel faktörlerce belirlendiğini keşfetti. Özellikle de beynin etkin kalmasını sağlayan kare bulmaca, okuma, araba kullanma, yeni beceriler öğrenme ve sorumluluk alma gibi bilişsel egzersizlerin hastalıktan koruyucu etkileri de vardı. Aynı şey sosyal etkinlikler, sosyal ağlar ve etkileşimler, fiziksel egzersizler için de geçerliydi.

Buna karşılık yalnızlık, kaygı, depresyon, acı ve üzüntüye yatkınlık gibi olumsuz psikolojik faktörler de bilişsel gerilemenin daha hızlı seyretmesine neden oluyordu. Vicdanlılık, yaşam amacının olması ve kendine meşgale yaratmak gibi olumlu özellikler ise koruyucuydu.

Hastalıklı beyin dokusuna sahip oldukları halde bilişsel belirti göstermeyen katılımcılarda, "bilişsel rezerv" olarak bilinen durum gelişmişti. Beyin dokusunun bazı alanları hasara uğrarken etkin biçimde kullanılan başka alanlar, işlevsiz kalan bölgelerin rolünü de üstlenerek hasarı kapatabilmişti.
 
Beynimiz çevreden sürekli olarak bilgi toplar ve bu bilgiyi de davranışlarımızı yönlendirmede kullanır; ancak çevremizdeki etkenlerin farkında değilizdir çoğu zaman. "Hazırlama" (priming) adı verilen ve bir şeyin, başka bir şeyle ilgili algıyı etkileyebildiği durumu ele alalım. Örnek verecek olursak, elinizde sıcak bir içecek olduğunda, bir aile bireyiyle olan ilişkinizi anlatırken daha olumlu; soğuk bir içecek olduğunda da belki biraz daha olumsuz bir tavır takınabilirsiniz. Bunun nedeni nedir? Nedeni, ilişkilerdeki sıcaklığı değerlendirmede devreye giren mekanizmaların, fiziksel sıcaklığı değerlendirmede devreye giren mekanizmalarla çakışması ve buna bağlı olarak birinin diğerini etkileyebilmesidir. Sonuçta, annenizle olan ilişkiniz gibi temel bir konu üzerindeki görüşleriniz, çayınızı sıcak mı yoksa buzlu mu içtiğinize bağlı olarak yön değiştirebilir. Benzer biçimde, kötü kokulu bir ortamdayken, daha katı ahlaki yargılarda bulunur; sözgelimi, bir başka kişinin sıradan olmayan davranışlarını ahlak dışı olarak değerlendirebilirsiniz. Bir çalışmada, insanların sert bir sandalyede otururken daha sıkı pazarlık edebildikleri, yumuşak bir sandalyede ise teslim olmaya daha yatkın oldukları gösterilmiştir.

Bir başka örnek olarak, bize kendimizi hatırlatan şeyleri çekici bulmamızı açıklayan "örtülü benlikçilik" (implicit egotism) olgusunun bilinçdışı etkisini ele alalım. Sosyal psikoloji uzmanı Brett Pelham ve ekibi diş hekimliği ve hukuk mezunlarının kayıtlarını incelediklerinde ilginç bir sonuçla karşılaşmışlardı: Dennis ya da Denise isimli diş hekimleri [İng. "dentist"], ve Laura ya da Laurence isimli avukatlar [İng. "lawyer"] istatistiksel olarak daha büyük oranda temsil edilmekteydiler. Bunun da ötesinde, çatı kaplama [İng. "roofing"] şirketi sahiplerinin isimlerinin R, hırdavat [İng. "hardware"] dükkanı sahiplerinin isimlerinin de H ile başlaması daha olasıydı. Ama bu tür kararları verdiğimiz tek alan meslek seçimi midir? Öyle anlaşılıyor ki, aşk hayatlarımız da bu tür benzerliklerin epeyce etkisi altındadır. Psikolog John Jones ve meslektaşları ABD'nin Georgia ve Florida eyaletlerindeki evlilik kayıtlarına baktıklarında, isimleri aynı harfle başlayan evli çiftlerin beklenenden daha fazla olduğunu bulmuşlardır. Buna göre Jenny'nin Joel, Alex'in Amy, Donny'nin de Daisy ile evlenme olasılığı görece fazladır. Bu tür bilinçdışı etkiler küçük olsa da, bunları doğrulamak mümkündür.

Buradaki kritik nokta şudur: Dennis'ler, Laura'lar ya da Jenny'lerden herhangi birine meslek ya da eş seçimini neden bu yönde yaptıklarını soracak olsanız, sizlere anlatacak bilinçli bir hikayeleri olacaktır. Ama hayatlarının belki de en önemli seçimlerine kadar uzanan bilinçdışı zihinleri, bu hikayede yer almayacaktır.
 
Geri