Günlük Hedonik Uyum

Konu sahibi son olarak 85 gün önce görüldü
Psikolog Eckhard Hess'in 1965'te tasarladığı başka bir deneyi ele alalım. Deneye katılan erkeklerden, kadın yüzlerini gösteren fotoğraflara bakmaları ve bunları değerlendirmeleri istenmişti: Birden ona kadar olan bir ölçeğe göre, ne kadar çekiciydiler? Kadınlar mutlu muydu, yoksa mutsuz mu? Katılımcıların bilmediği şey, fotoğraflarla oynanmış olmasıydı. Fotoğrafların yarısında, kadınların gözbebekleri yapay yolla büyütülmüştü.

Katılımcılar, gözbebekleri genişlemiş kadınları daha çekici buldular. Hiçbiri, gözbebeklerinin boyutları hakkında açık bir yorumda bulunmamıştı; hatta muhtemelen hiçbiri, büyümüş gözbebeklerinin kadınlarda cinsel uyarılmanın biyolojik bir işareti olduğunu da bilmiyordu. Beyinleri biliyordu ama. Deneydeki erkekler, bilinçdışının etkisiyle gözbebekleri büyümüş kadınlara yönlenmiş, onları ayrıca daha güzel, daha mutlu, daha nazik ve daha cana yakın bulmuşlardı.

Aslına bakılırsa, aşkın izlediği yol da çoğunlukla budur. Kendinizi bazı insanlardan daha fazla hoşlanır bulursunuz, ama bunun kesin nedeni üzerine parmağınızı basamazsınız genellikle. Bir neden vardır ama taminen; ona erişiminiz yoktur, o kadar.

Bir başka deneyde ise, evrimsel psikolog Geoffrey Miller, bir striptiz kulübündeki dansçıların aldıkları bahşişleri kaydederek, kadınların erkeklere ne ölçüde çekici geldiğini ve bu sonuçların kadınların adet döngüleriyle nasıl değiştiğini belirlemeye çalışmıştı. Aldığı sonuçlara göre, dansçının yumurtlama döneminde (doğurgan olduğu zamanlarda) aldığı bahşişler, adet döneminde (doğurgan olmadığı zamanlarda) aldığı bahşişlerin iki katıydı. Ama işin tuhaf yanı, erkeklerin, aylık döngülere eşlik eden biyolojik değişimlerin bilincinde olmayışlarıydı. Oysa yumurtlama döneminde, östrojen hormonunun ani artışıyla dış görünüş de belli belirsiz biçimde değişmekte ve hatlar daha simetrik, deri daha yumuşak ve bel daha ince hale gelmekteydi.
 
[YOUTUBE]8XW8yofuGao[/YOUTUBE]​

"Ben bunu bir yerden hatırlıyorum" diyenler için.
 
H2EAjm.jpg
 
Reversing Roe ABD'deki Kürtaj Yasası

Tür :Belgesel
Süre :99 dk


Screen-Shot-2018-09-04-at-3.52.46-PM.png


3d13760130dda3af450e51208e704d33


7964c659.png

 
İnsan evrimi söz konusu olduğunda, "en güçlü olanın sağkalımı" kavramına hepimiz aşinayız. Bu kavram, türünün diğer üyelerini kavgada yenen, onlardan daha hızlı koşan, daha fazla eş bulan güçlü ve açıkgöz birini çağrıştırır hayalimizde. Başka bir ifadeyle, hayatta kalıp iyi koşullarda yaşamak için iyi bir yarışmacı olmak gerekir. Bu modelin açıklayıcı gücü yadsınamasa da, davranışlarımızın bazı yönlerini anlamayı güçleştirdiği de bir gerçektir. Özgeciliği (altruizm) ele alalım: En güçlü olanın sağkalımı, insanların birbirine yardım etmesini nasıl açıklar? En güçlü bireyin seçilimi kavramı soruya yetersiz bir yanıt sağladığından, kuramcılar bir ek fikir olarak "akraba seçilimi" olgusunu ortaya atmışlardır. Bu, yalnızca kendimi değil, aynı genetik malzemeye sahip başkalarını, örneğin, erkek kardeşlerimi ya da kuzenlerimi de gözettiğim anlamına gelir. Evrimsel biyolog J. S. Haldane, bunu esprili bir şekilde şöyle ifade etmişti: "İki erkek kardeşimi ya da sekiz kuzenimi kurtarmak için nehre seve seve atlardım."

Ancak akraba seçilimi bile, insan davranışlarının bütün yönlerini açıklamada yetersiz kalır; çünkü insanlar akraba olup olmadıklarına bakmaksızın başka insanlarla bir araya gelir ve işbirliği yaparlar. Bu gözlem de "grup seçilimi" kavramına götürür bizi. Bu kavramı şöyle açıklayabiliriz: Bir grup tümüyle işbirliği yapan kişilerden oluşmuşsa, gruptaki herkes bunun yararını görecek, genel olarak, komşularıyla işbirliği yapmayan insanlardan daha iyi durumda olacaklardır. Böyle bir grubun üyeleri, birbirlerine sağkalım açısından da yardımcı olabilirler. Bu insanlar daha güvende ve daha üretken, zorlukların üstesinden gelmede de diğerlerinden daha başarılıdırlar. Başkalarıyla bu tür bağlar kurma güdüsü, "ösosyalite" ("eusociality"; eu- öntakısı Yunanca'da "iyi" anlamına gelir) olarak adlandırılır. Akrabalık ilişkisinden bağımsız olarak insanlar arasında tutkal işlevi gören bu olgu, kabilelerin, grupların ve ulusların inşa edilmesine olanak sağlar. Bu, bireysel seçilimin gerçekleşmediği anlamına değil, yalnızca resmin tümünü oluşturmadığı anlamına gelir. İnsanların çoğu zaman rekabetçi ve bireysel bir tutum içinde oldukları ne kadar gerçekse, yaşamlarının küçümsenmeyecek bir bölümünü grup yararına işbirliği yapmakla geçirdikleri de bir o kadar gerçektir. Bu durum, insan popülasyonlarının gezegenin bir ucundan diğerine serpilip gelişmesine, birçok toplum ve uygarlığın kuruluşuna olanak tanımıştır. Bunlar, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir bireyin tek başına altından kalkacağı şeyler değildir. Gerçek ilerleme ancak, işbirlikleri daha kapsamlı ittifaklara dönüştürülebildiğinde söz konusu olabilir. Ösosyal yapımız ise modern dünyamızın zenginliğini ve karmaşıklığını borçlu olduğumuz temel etkenlerden biridir.

Sonuçta, gruplar halinde bir araya gelme güdümüz, sağkalım açısından önemli bir avantaj sunar. Ama bunun bir de karanlık yüzü vardır. Her iç grup, en az bir dış grubun varlığını da gerektirir.
 
[YOUTUBE]E3eRI5K2diU[/YOUTUBE]​



Arif isen bir gün seni seslerler,
Bülbül deyü gülistanda beslerler,
Bir gün seni rehberinden isterler,
Kimin izni ile girdin yola sen.

Özün eğri ise yola zararsın,
Derdini yetişmiş derman ararsın,
Maslahatın nedir şarı sorarsın,
Sarraf olmayınca girme şara sen.

Kapıdan çıkınca köşe gözetme,
İçin karartıp da dışın düzeltme,
Şah Hatayi ötesini uzatma,
Mü'min isen bir ikrarda dura sen.


Şah Hatayi, Şah İsmail'in kendisidir.
 
Türkçe karşılığı "Duygusal Sağırlık" olan aleksitimi "kişilerin kendi ve diğer insanların hislerini algılama yetisinden yoksun olması" olarak tanımlanır.
 
Propaganda türleri arasında en kapalı olanıdır. Kaynak belli değildir ve kaynak da kendini gizlemeyi amaç edinmektedir. Bu propaganda türünde yalan haber, iftira, çarpıtma, hile, entrika ve benzeri ahlak dışı uygulamalara başvurulmaktadır. Kara propagandanın asıl amacı, yerleşmiş bir inancı yıkmaktır.
 
Sadece mutlu olmayı istesek kolay olacaktı, ama biz başkalarından daha mutlu olmak istiyoruz. Bu da oldukça zor, çünkü onları daima olduklarından daha mutlu görürüz.
 
Sadece mutlu olmayı istesek kolay olacaktı, ama biz başkalarından daha mutlu olmak istiyoruz. Bu da oldukça zor, çünkü onları daima olduklarından daha mutlu görürüz.
 
Kudüs sendromu, kişilerin Kudüs'ü ziyareti sırasında dini temalı takıntılı düşünceleri, yanılgıları ve diğer ruhsal denge bozukluklarını içeren bir grup zihinsel olaydır. İlk kez 1930 yılında Heinz Herman tarafından tanımlanmıştır. Bir tek din veya mezhebe ait değildir. Genellikle Yahudileri, Hristiyanları ve Müslümanları etkiler. Kendilerini kutsal kitaplardaki bir karakter olarak görme, pis hissetme gibi belirtiler görülür.
 
Geri