-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Güm(?)

Boş gurur, küstahlık, bencillik, güvenilmezlik, kapris, inatçılık, hayalperestlik, yapmacıklık,
Tuaflık, arsızlık, her lafa karşı çıkma, bağnazlık, ve tek yanlılığın tüm biçimleri. Bunların tamamı edepsizliğin canavarlıklarıdır. Zihindeki bozukluk vucuttaki bozukluktan daha rezildir..


Akıllı Yaşama Sanatı - Baltasar Gracian
 
Gelmiş gibi görünüyorum..

“Fotoğrafına bakarak sabahlıyor ve öylece yumuyorum kan çanağına dönen gözlerimi.
-Sana yaptıklarını düşünüyorum.
Bir bıçak saplanıyor şakağıma.. yanında olamadığım her an için kendimden utanıyorum.”
 
Bu günlüğün ismini değiştirmek gerekiyor aslında. Çünkü evim olacak kadar hoş durmuyor. Çünkü bir evim yok benim. Kendimi en son hatırladığım yer, düşümün ucuna oturmuş, düşüncelerin ruhumu kemirmesine müsade etmiş ve sonucunda da boşluğa atılmış haldeydim. Sonra..
Uyanıyorum her zaman olduğu gibi.
Evim olmayan, ait olmadığım lâv fışkıran cehennem bambularının arasından, dökülüyorum.
Toplayamıyorum kendini.
Ve bir söz verdim kendime, artık evim, cismim, ismim, olmayacaktı benim.
 
-anlarsın.

Buralar ve buralara gelme isteği; sırf iki elinizin hâlâ tutulabilme ihtimali ve bu ihtimalin verdiği müthiş kaygı ve bu kaygının sağladığı tarifsiz yok olma isteği.
Öyle bir köşe kapmaca oynuyoruz ki, sizin; her zerrenizi taçlandırdığım benliğimden haberiniz yok.
-ki sizin..
Büsbütün hiçbir şeyden haberiniz yok.
-ki bizim..
Bir ihtimalimiz bile yok.
Ne büyük acı..
 
-Gâm’dan konuşmuştu böyle. Bilmediği bir dilin lehçesine sığınarak, kendinisini anlamayanlara karşı koyarak...
-diyor-

Sen kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor. Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes bir başka kentte. Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili konuşan iki kişi yok.

Yaşamın ucuna yolculuk - Tezer Özlü
 
-bi’seans.

İki kapılı bir oda olsa veya bir yol ayırımına gelsem, ya duvara ya da bariyerlere toslardım. Çünkü hayat boyu, iki seçim arasında kaldığım her an, yaptığım seçimin ne olduğu, söz konusu seçimin sonuçları veya en temeldeki seçim konusu olan olayın önemi olmaksızın, bir kayıp için de buluyordum kendimi.
Şimdi siz yaşamak, kaybetmek, ölmek gibi içi boş sıfatları önüme koyarak hiçbir şey elde edemezsiniz.
Çünkü feriştahını bilirim.
 
Son düzenleme:
-bir not daha, sonrası belki.

Karşılaşmak tesadüf eseri sayılabilir. Ama biliyoruz ki, kaderin ince çizgisine sımsıkı bağlı insanlar, belki bir otobüs, belki bir tren, liman veya havalimanında bir şekilde muhakkak denk gelecektir.
İnsan, hiç tanımadığı bir insanla yapay bir oluşum içinde denk gelemez. Kader, insanları bir araya getirir.
İnsan, insanı tesadüf eseri sevemez. Kader, sevmeye sebep yaratır.
Şimdi bu hallerimiz kader mi?
-Hayır.
Biz kaderin tecelli etmesinden korkan riyakarlarız, tesadüf eseri oluşumları üzerimize giymekten geri kalmayan utanmaz çıplaklarız!
 
Önce not:
Bak duy.
Bu uzaklık niye? Kalbimden kalbine, dokunulmazlık çaresizliği.
Bak duy.
Bu gidiş nereye?
Kirpiklerin düşüşe geçerken, kıyametim kopuyor yine
Etme(!)

-Şey… Ne diyeceğini de bilemiyor insan.
-Neden?
-Gidiyorsun ya!
-Sen de kalıyorsun ama…

Bir şey vardı evet…
Öteki kelimelerden ayrı yazılan bir şey!
Dahi anlamındaki -de veyahut -da gibi hani
Türkçenin her alanında yetimdin sen de biraz
Hakir görülmüştü imlada hataya zorlayan güzelliğin
Keza kendini diğer öğelere nazaran dışlanmış hissediyor
Suskunluğunu bile parantezlere hapsediyordun
Özne olmakta karar kılsaydın örneğin
Bütün anlam karmaşalarını geride bırakarak
En kötü ihtimalle gizli bir rol kapardın
dilime dolanan veda cümlelerinde…
Hiçbir zamir senin yerini tutamazdı muhakkak
Ve saçlarının çarpması dışındaki hiçbir sessiz darbe
Kindar depremleri andıran o etkiyi yaratamazdı göğsümde
Zaten aramızda cereyan eden aşağı yukarı her sarsıntıda
Vücut ısısı hayli yüksek bir sözcükten türemiş
Yanar-dağ gibi hani!
Sol yanımdaki kraterin ağzı bozulur
O meşhur dört ‘S’ kuralı tekrar tekrar anımsanırdı…

Bak mecazi unsurlar yok bunda, sadece sevdim ben seni
Film karelerini aratmayan bir gerçeklikte
Gözlerini başka bir iklim koşuluna uğurladı gözlerim
-ki bakışlarımızın en can alıcı repliğinde
Ne kadar yalanımız mevcutsa hepsini
Allah’a ısmarladık!
Ezber bozarcasına gittin sonra sen, senaryo tanıdıktı
Oysa hayat, birkaç asır süresince rötar yapsın
Hep muhalefeti tercih eden hava şartları
Sırf senin rüzgâr sevdalısı esmerliğinin hatırına dahi olsa
Bahtsız bedevilere şanslı olduklarını düşündüren kaderimle
İşbirlikçi bir tutum içine girmesin
Böylece talih kuşuna muazzam bir çalım atalım istemiştim
Marttı malum…
Billboardlara yansımayan bir şekilde gittin sonra sen
Göğe doğru ambalajı açılmamış küfürler ederek
Yarımdan oldum, yarım oldum!

Elli sekiz saat, son çağrı ve şeylerin türbülansı - Özgür Gümüşsoy.
 
Bi’ müddet nefes.

Elektriktiklerin kesilmesi, etrafın karanlık, sessizlik seanslarına dalması; aslında birbirlerine yabancı olan kişilerin bi’ anda tanıdık çıkması gibi bir hâl var üzerimde.
Birazdan elektrikler tekrar gelecek, yanımdaki kahkahalar kesilecek, herkes ayrı odaların, ayrı hayallere açılan manzaralarına dalacak ve ben, olmayan takatim ile dimdik, sanki bir şey olmamış gibi yaşama gayretine girişeceğim.
Diyeceğim o ki; sen benim sahra-m-dın.
Bir avuç damlanın hasret kaldığı, kızgın güneşin kavurduğu, cehennemin yeryüzündeki gölgesi gibiydin.
Şimşeklerin çaktığı, çalıların tutuştuğu savanayım artık ben..
Sağıma soluma, ne yöne dönsem yanıyorum..
 
-Yarın olmasın.

Ama ben biliyorum ki, ne zaman; nerede olursa olsun, ne şekilde veya neyi anlatmak isterse istesin, yazdıklarım duygusal travmadan başka hiçbir şekilde kabul görmeyecek. Üstelik, yazarken çekmediğim kâhrı, absürt duyumlara denk gelince çekiyorum. Ve sonra ne mi oluyor? Kendimi melankolik olarak adlandırıyor, çekilip bir köşeye hüngür hüngür ağlıyorum -yersen-
Daha kitap çıkarmadım, muhtemelen onu da yaparsam cesedimi aramak için boğazın derinliklerine bakıyor olacaklar.
-niye?
Çünkü ben boğuluyorum her zaman.
-inanırsan-
 
Son düzenleme:
Gitmeden evvel: Rüzgarın öptüğü toz tanelerinin savurduğu Sahra’ya.

Ne demek “benden daha iyilerine layıksın, daha güzel günler görmelisin?”
Niye sana layık olamıyorum ki?
Ve her yeni güne sensiz açıyorum gözlerimi.
Senden başka hiçbir şeye uyanmak istemiyorum ki.
Yeni güne, güneşe, dünyaya..
Hiçbir şeye(!)
 
Son çağrılara uymak...

Ve akla karayı seçtiğim o cinnet anlarımda
Kalemimin vefakâr dostluğu koştu yine imdadıma
Abartısız nerdeyse elli sekiz saattir
Bu beyaz kâğıdın topraklarında ikamet etmekteyim
Ödeştik özümü hatmettiğin vakitle yani, tamam
Artık son çağrı bu, belirteyim dedim!

Özgür Gümüşsoy.
 
-Canına susamış yıllarım..

Ve şimdi gözlerimin önünde, benden başka herkese ve her şeye açılıyor dudakların
En içten, sevecen ve kaypak sözlerin deliyor içimi
Kahkahaların kıyamet sebebi lakin gel gör ki;
Bir ben değemiyorum nağmelerine.
Sağır kesiliyorsun tüm şerefsizliğinle(!)
Buna engel olamıyorum..
 
-Küçük bir kadının ellerinde daha da küçülüyorum, ne ihtiras, ne ölüm..

Biliyor musun küçük hanım.
Bu şehire yağmur yağdığı zaman ikimizde ıslanıyoruz.
Ve bu birbirimizden habersiz ıslanma, köşe bucak kaçma yahut toprak kokusu ile bütünleşme, beni ait olduğum dünyanın kucağına oturtuyor, yaşama gayreti sarfetmeye itiyor.
 
Şak’

Bir bakıma, ikimizde yalanlardan hoşlanmıyoruz. Saydam, elde avuçta tutulmayan bedensel duyguların arzusuna kapıla kapıla, bir yangın yeri inşa ediyoruz kendimize.
Yanıyoruz..
Bedenen değil, ruhen.
Ama dökülüyoruz galon galon..
Kimsenin ölmemesi kadar saçma bir vaziyet bürüyor her yanımızı.
İşte deviriyoruz başımızı dizlerimizin arasına.
Çoğu kez çaresizlik ağıtları deliyor karanlığın en kuytu köşesini.
Biraz daha sek içiyorum yokluğunu, basıyorum sigaranın dumanını olmayan suretine.
İşte kabarıyorsun karşımda.
Kadın sanıyorum her defasında.
Yanılıyorum.
Ve ilk değil.
Ve son değil.
Yanıyorum
Cehennem değil
Dikenler söküyorum tenimden,
Sırat değil.
Düşüyorum aşağıya doğru
Ölüm asla değil.
Doyamadığım ahmaklığım, yakalıyor yeniden.
Bu hiç adil değil.
 
Sessizlik-

Farkında mısın bilmiyorum ama
Bir kıyamet kopuyor bu uzaklığın kaldırımlarında.
Yaşlanıyoruz her adımda.
Daha ne kadar da-yan?
 
-türbülansım, vebâl.

Sustun, çünkü;
Ayaklarını seven için yollar hep güldür.
Gülü seven için ise yollar hep dikenlidir.
Nereden bileceksin ki?
Sen hiç konuşmadık ki!
 
-uzun süre.

Gördüğüm şeyin rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, bu tek kişilik yatağa yapışıp kaldığımdı.
Şimdi kendime soruyorum; bu anı gerçekten yaşadım mı ben?
Ölmemiş fakat kaskatı.
İçim benden sökülmüş gibi hissediyorum.
İçim deşilmiş.
İçim zehirlenmiş.
 
-Unutulmanın arefesi, yarın yokluğunun bayramı olacak..

Yan yana gelip, hiçbir şey olarak ayrılmak ‘tesadüf eseri yolda çarpıştığın omuza pardon’ demeye benziyor.
Biraz rasyonel, biraz tatminkar ve aldatıcı.
Tüm bunların dışında; anlayabilir misin beni bir kez?
Anlayabilir miyiz bizi?
Gülebilir misin yine öyle habersiz?
Gülebilir miyim sebepsiz?
Gülebilir miyiz dersin?
 
Bi’ dönme şu çorak araziye, nasılsa su yok.

Şimdi karşına geçip, çok değiştin, böyle değildin demek bile gelmiyor içimden. Seni, kendi hâline bırakmak bile en büyük ceza imiş sana!
Baksana..
Özünde, benliğinde sakladığın her şeyi; herkesleşecek kadar dökmüşsün eteklerinden.
Kimsin?
Veya kim sandım ben seni?
Kim olmanı istedim inatla.
Anlatabilir miyim şimdi tüm bunları sana?
Anlatamam ki sana.
Sağır kesilirsin hep bana..
Dudaklarını silmelisin artık.
Yüzündeki makyaj bile akıyor; kalmıyor bir farkın..
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri