-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
"Taşra kılıklı kayıtsız insanlardan bir araya gelmiş bu akıntıya kapılıp istem dışı sürüklenmek başta hoşuma gitse de yabancı insanların arasında dalgalanmaya,onların kesik kesik kahkahalarına,bana bakan şaşkın,yabancı ya da sırıtarak saldıran gözlerine,farkında olmadan beni ileriye doğru iten dokunuşlara,bu binlerce küçük kaynaktan yayılan ışığa ve yeri durmaksızın eşeleyen binlerce adıma bir süre sonra katlanamadım."


Ay ışığı sokağı - Stefan Zweig
 
Descartes herhalde asla "Cogito ergo sum" ("Düşünüyorum öyleyse varım") dememiş olmayı dilerdi. Ne de olsa artık hemen herkes onu sadece bu cümlesiyle hatırlamaktadır. Ha bir de bu cümleyi bir ekmek fırınının içinde otururken söylediği gerçeğiyle. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sarf ettiği "cogito" mütemadiyen yanlış yorumlanmış ve Descartes'in düşünmeyi insan olmanın özsel özelliği saydığı sanılmıştır. Hoş, esasen buna inanıyordu ama bu inancının cogito ergo sum ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Descartes aslında cogito'ya kesinkes emin olabileceği herhangi bir şeyin bulunup bulunmadığını keşfetme amaçlı köktenci bir şüphe deneyi sonucunda ulaşmıştı. Deneyine dış dünyanın varlığından kuşkulanmakla başladı. Bu kadarı kolaydı. Belki de gördüğü düş veya sanrıydı. Ardından kendi varlığından kuşkulanmayı denedi. Fakat ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın, sürekli olarak bir kuşkucunun varolduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyordu. Bu kuşkucu kendisinden başka kim olabilirdi ki? Kendi kuşkulanmasından kuşkulanamıyordu! Eh, sadece, "Dubito ergo sum" deseydi, belki de onca yanlış yorumdan kurtulabilirdi...

Daniel Klein
 
-Denize düşen yılana sarılır misali..

Adamın birisi manzara hevesiyle dağlarda dolanırken dengesini kaybedip uçuruma yuvarlanır ve nihayet düşüşünü engelleyecek bir dal yakalayana kadar metrelerce düşer. Ancak ne dal sağlamdır ne de gücü sonsuza dek dayanabilecektir. Umutsuzca haykırır: "İmdat! İmdat! Yardım edecek kimse yok mu?"
Yukarı bakar ama masmavi gökten başka hiçbir şey göremez. Derken birden gök yarılır ve son derece parlak bir ışık üzerine düşer. Ardından gür bir ses duyulur: "Ben varım, oğlum. Bırak dalı, gel kucağıma..."
Adam bir an düşünür ve bir daha haykırır: "Başka kimse yok mu?"


Daniel Klein
 
narkozlu yanımıza, Sly’â..

Karşısına geçip, olan biteni en yalın haliyle anlatmayı çok isterdim.
çıplak kalan rûhumun hayasızlığını, tırnaklarımı yeme hastalığımın başlangıcını, kitaplardan bu denli nefret etmemin temel sebebini, yazmak için bir uğraş sarfetmediğim halde sürekli yazıyor olmamamın verdiği kaygıyı, kendimi ifade etmekte güçlü çektiğim için sürekli susmak zorunda kaldığımı, yutkunmamın bir tercih değil, zorunluluk halleri olduğunu o kadar anlatmayı istedim ki, bunu ustalıkla yapabileceğimi bile düşündüm.
Konuyla alakası olmayan, ortamdaki tüm dikkatleri üzerine çekmek için yapılan amaçsız, saçma espriler geldi aklıma.. Bu düşünce korkuyla karışık bir utangaçlık koydu içime..
Vazgeçtim..
Omuzlarıma ağır gelen kafamın içindeki tüm şeyleri söylemekten vazgeçtim..
Yüzümü biraz daha sert gömdüm yastığa, biraz daha sıkı örtmeye çalıştım çocuk yanımı. İçimin üşümesiyle birlikte yaşadığım panik havasının ayaklarımı titretmesini, dişlerimin gıcırdamasını duymalarını istemedim.
Ne kadar susturmaya çalıştım kendimi bilemezsin..
Nasıl alıştım bilemezsin..
Berbat hissediyordum.
Sürekli gülmeye çalışmaktan, dikizlenmekten, yıldığım halde ayakta kalmaya çalışmaktan, kötü olduğumu duymalarını istediklerini bildiğim halde “iyiyim” demekten.. Pisliğin üzerinde dolaşan sinekler gibi, aynı rotada; aynı bataklık çukurunda dönüp durmaktan o denli yılgınlık hissediyordum ki, nerede bir ‘acı ekseni’ görüyor isem, tepesinde buluyordum kendimi.
Kaçamıyor insan belli bir süre sonra, yaşamın tutkusu mu yoksa geleceği bilememe kaygısı mı bilemiyorum.
Tüm hayatım boyunca yazdığım şiirlerin, sözlerin; bir toz olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye başladım. Nefesimin sayfalara ne demli zulüm ettiği gerçeğine vardım. Biraz geç kalmışlık hissiyatı da yaşıyorum. Zaten hep böyle değil midir? Geç kaldığımız şeylerin farkına yine bir başka geç kalmayla varmak..
Kendime geç kalınca anlamıştım tüm bunları, kendime yetişemediğim gerçeğine çarpıp durunca..
Saat gece yarasını çoktan geçti. Fakat benim aklımdan geçenlerin yorulmak nedir bildiği yok, bir durup soluklanma niyeti hiç yok.
Ben de istemezdim böyle olmasını. Miskinler gibi uyumayı çok özlemiştim. Uyandığım zaman aynada gördüğüm adama iltifatlar etmeyi çok isterdim fakat o ben değildim ki. Ben bile bana ait değildim.
Aynadaki adamı tanımıyordum bile.
Yabancının biriydi işte.
Adam bile değildi belki.
O da benim gibi kendinden kaçıyordu aslında değil mi? Olmak istemediğin bir evde, yabancılara sarılmaktan, onlara aile demekten o da korkuyordu. Ve tüm bu korkuyla karmaşık bir şey yapamama gerçeği ile yüzleşmek hayatın en acı tarafıydı.
Yaşam ile ölüm arasında sıkışmış, neden-sonuç ilişkisinin dayatmalarından sıkılmış, tecavüzün zihinde başladığı gerçeğini kabul etmiş ve tüm aidiyet duygusunu bir kelebeğin günü birlik kalbinde hissetmiş gibiydi.
Bugün varım, gördüm, yaşadım, uçtum, yoruldum, yarın oldum, öldüm..
En güzel çağlarımı, yazarak; düşünerek öldürdüm.
Şimdi dışarıdaki çamlıkta bağıran sarhoş adamların, kornaya istila eden sabırsız şoförlerin, yan odada horlayan yabancı şahısların, karanlığı delen kuşların seslerini bile duymuyorum.
Ve bu sessizlik beni bunaltmıyor bile..
Yaşadığımı da hissettirmiyor.
Çok iyi bildiğim bu aldatmaca yapının içinde sessiz kalmak, yaptığım en iyi intihar eylemiydi..
Bunu en iyi ben yapardım.
Sadece sen anlardın.
 
Son düzenleme:
-Yokluğuna vurulan son prangadan bir öncesi bu Sly’â...

Seni tamamlayıp, tamamlamama konusunda çok fazla tereddüt yaşadım.
Sonunun güzel olacağını bilseydim eğer muhakkak çok daha hızlı davranırdım. Fakat önümüz uçurum ayaklarımız bir adım atsa, sonumuz ölüm. Bu hallerimi sevmediğimi söylemiş miydim? Ne fark edebilirdi ki. Sevmediğim bir şeyi söylemem ne kadar önemliydi ki? veya sevdiğim şeylerin yanımda olmadığı gerçeğini değiştirebilir miydim?
Seni tekrar yaşatabilir miydim?
Sana engel olabilir miydim?
Senin yerine ölebilir miydim?
Gülüşün çok güzel, beraber gülelim diyebilir miydim?
Zaman diyordum;
Bana kalmadı.
Sen diyordum;
Bana kalmadın.
Artık bir şey demekten çok korkuyorum.
 
akış değil nakış, Sly’â.

Sen muazzam bir kadındın.
Umutsuzluğunla bile kusursuzdun.
Gülerken, ölürdü gözlerin..
Ölürken bile gülerdi gözlerin..
Göremezdin, göremedin..
Sen kusursuz bir kadındın..
Tüm kadınlardan nefret ettirecek kadar ;
Ölümü kutsayacak kadar güzeldin..
Kalk ve kabullen.
Kalk ve kabullen.
Kabullen ve kalk..
 
Son düzenleme:
Şimdi söyle ayna.
Güzel mi, çirkin miyim bilmem ama yaratılmışlardanım işte.
Bak göz kırpıyorum,
sağa-sola eğiliyorum, konuşuyorum,
Hatta kalkıp ona buna bilmişlik taslıyorum bazen.
Varım yani...
Dünyayla aramda birtakım husumetler olduğu doğrudur.
Sevemedik birbirimizi.
Hapishaneleri kim sever ki zaten.
...
Ben de kalkıp mutlu adam rolü yapsam yakıştıramam kendime.
Ama arada uzun kahkahalar atıyorum,
dünyaya gözdağı vermek için.
Nasıl derler tiz kahkahalar...
...
Bazen de blöf yapıyorum, tehdit ediyorum dünyayı.
Ben ölürsem ne yaparsın dünya diyorum.
Zaten karışık ve kırışıksın.
İşin gücün dönmek, başka işe yaramazsın.
Ne halin varsa gör dünya.
Dön, hep dön.


Kalküta, Kaan Murat Yanık
 
Yoksun sanıyolar.. ölüm bir varsayım, teori değil. ama buradasın; kalemin soluksuz mürekkebinden düşüyorsun, Sly’â.

Yaşama sırası bana geldiğinde dünyanın oksijen tüpünü kapattılar sanki. Ve ben nefes alabileceğim yer olarak gördüğüm gökyüzünün, karanlıkta çekilen bıçak olduğunu epey geç anlamıştım. Şimdi ölsem de kimsenin işine yaramayacaktım, yaşasaydım da bir ölüden pek farklı olmayacaktım.
Bu bir savaş değil, belki de savaşın ta kendisi ve ben bu gerçekle yüzleşmek istemiyorum. Veya bir yüzüm de kalmadı, deli cesaretim de.
Belki de bir ben bile kalmadı benden geriye, benden bana armağan...
Niye bu kadar ‘ben’ deme gereği duydum ki şimdi? Önemi yok aslında.. sizinle hiç ‘biz’ olamadık ki, sen ve ben kadar yakın bile değildik.. o yüzden dilediğim kadar ‘ben’ diyebilirim, bu kibir benim diyebilirim.
Yaşlanmak güç değil, zorluk derecesi de olsa, insan tutunacak bir şey buluyor illaki. En kötü ihtimal hayata, biraz daha fazla yaşama umuduna tutunuyor. Fakat yaşam içindeki yaşanılmaz gerçekler yok mu? İşte ben o zümrenin ta kendisiyim.
Buradayım fakat, yok gibiyim.
Yaşıyorum fakat, ölüyor gibiyim.
Bu bir savaş değil, kendine mağlup olamazsın diyorum işte. Ama gel gör ki, hiçbir zahiyat tespiti yapılamıyor cinayet mahallinde.. Ama gel gör ki, nefes almak bile zor geliyor günden güne..
Bu bir otobiyografi değildir, bipoların sana armağanı, yokluğuna ise benim bağışladıklarım.
Kimsenin haberi yok, endişelenme.
 
Aklıma geldin, ziyan olmanı istemedim. Bugün de sana geldim, ben de kalmanı istemedim, Sly’â...
-
Bir hışımla beyindeki elektriklenmenin ardından kalıcı izler bırakması gibi şu anki durum-umuz.. Sana doğru her adım atışım, bir başka ızdırap sekansı yaratıyor ücramda. Buna dayanamıyorum, tahammül edemiyorum. Senin verdiğin en büyük kararın, gösterdiğin kararlılığın zerresini bile bulamıyorum kendimde. Bunun için çok üzgünüm.
Öldün evet, biliyorum. Bunu her sabah uyandığımda, ocağa koyduğum çaydanlık bile gözüme sokarcasına hatırlatıyor.
O gaz, o nefessizlik, o mosmor gözler aynı ocaktaki kıvılcım gibi geliyor gözlerimin önüne..
Buna dayanamıyorum.
Seni getiremem bunu iyi biliyorum, işin en kötü, en çıplak; ahmakça yanı bu zaten.. Sana gelecek cesareti bulamıyorum kendimde, gösterdiğin iradeyi gösteremiyor, kendimi sensizlikle öldürebileceğimi düşünüyorum fakat yanına gelme fikrine bir türlü ikna edemiyorum kendimi.
Neyim ki ben dünyada? Bir sığıntı, bir şarlatan, figüran? En zor filmi de sensiz oynuyorum ya, ah ne yazık bana(!)
Gülüyorlar bana biliyorum..
Erkekler ağlamazmış diye bir lafları var kokuşmuş ağızlarında, ne kâhpe aldanış(!)
Suskunluğum bile dökülürken uğruna, göz yaşlarımı görebilmesi kimin haddine?
En acı yanımıza sustum yine.
Bir tek sana kustum, sadece sen bil diye, duy diye, kızma diye...
 
Soğuk kanlılıkla işlenen bir cinayetsin şimdi. Seni tutuklayacak erdemi bulamadım kendimde Sly’â...

En sevdiğin müziği dinleyerek başladım güne, yâd ettim seni kimsesizliğim ile. Kahvaltı yapacak takati bulamadım, aç karnına sek içtim yokluğunu..
Bu ne yaman yazgı sevgili..
Mahkeme salonunda boşanma evresinde birbirlerine son kez bakan çiftler gibiyiz şimdi..
birazdan karar açıklanacak ve bütün dünya başıma yıkılacak. Ama “onsuz olmamam ki” diyememenin suskunluğu, çaresizliği ilişiyor soluma..
bir girdap, bir yangın; soluk soluğa, alev aleve dokunurcasına..
közüm şimdi, rüzgara düştüm savrulup durdum, yoruldum.. külüm şimdi..
Üzerime giyeceğim en şerefsiz yanımı, ayakta duracağım ayaklarım kırıla kırıla. Gülüp duracağım bazen şuursuzca, gırtlağımı yırtacak mutluluğum.. Onlar, onlar mutluyum sanıp daha da sevecekler beni.
Gece olacak sonra, bir gece öncekiler gibi. Bir de yokluğun, her zaman ki gibi.
yine ben, kapının ardında unutulmuş diğer benler gibi.
Nasıl dayanacağım tüm bunlara hiç bilmiyorum.
Yatağa ilişti gözlerim, uyuma fikri çok saçma gelmesine rağmen. Uyumak istemiyordum ki ben.. avazım çıktığı kadar haykırmak, gözlerimin feri sönene kadar ağlamak istiyordum, sonra geleceğin ihtimaline dayanarak; yeniden var olmak istiyordum.
Bu dünya, bu ben,
bana ait olmayan benlik.
İçimdeki sen, senin içinde kalan biz, seninle toprağa düşen biz..
Allah kahır etmesin seni emi? yan yana kelimesi gibi ayrı ayrı yazılıyoruz şimdi! Sımsıkı kalamıyoruz seninle..
Sımsıkı örülemedik seninle..
 
Son düzenleme:
Gel, yine gazozuna yarışalım. Sırf bir kez daha gül diye kaybederim ben sana, Sly’â..
-
İşte sen o mutfaktan çıktın, dalından koparılan çiçek gibi cansız, omuzlarına dağları sığdırdın, sessizliğine çığlıkları, gülüşüne yıldızları. İçindeki dramatize edilmiş tüm figüranlığını bırakarak, ustaca yapmıştın her şeyi. Kafesten takati kalmamış aslan gibi, vurdun pençeni en çok sevdiğin gözlerine.
Bakışların sahipsiz, bakışların ölmüş gibiydi.
Hayat sana ne yaptıysa, bu ev bu çocuklar.. sen de aynısını yapıyordun, intikamın bile ihtişamıydı.
Gidiyordun..
Karanlıkta asılı kalmıştı aydınlık yarınlar. Bir daha mutlu kahvaltılara eşlik etmeyecekti bu bahçe, şölen havasında kutlanmayacaktı doğum günleri.
Sırtını dayadığın duvar bile öç alıyordu senden, buz kesilmişti her yanın. Birkaç damla göz yaşı öpmüş dudaklarını.
Ardından beni bıraktığını söylemeyecek kadar lâl kesildim şu an.
Ardından gelemeyecek kadar korkak kesildim bir an.
Ardından bakamayacak kadar mil’lendim sana..
Ben bir tek seni sevdim yaşam boyu, seninle büyüdüm, olgunlaştım, en delikanlı çağlarımda düştüm eteklerine.
Şimdi bununla nasıl başa çıkabilirdim ki?
Bu evden bir anlığına kaçıp, tekrar sana dönüp; bunun bir aptalca şaka olduğunu düşünmek istedim.
Herkesin birbirine aşk diye Everest’e çıkardığı şu günlerde, soluksuz ilişkilerin nahoş uyanılan sabahlarında, en kansızların bile sığınacak bir omuz buldukları şu lanet(!) zamanlarda, ben; beni sensiz olmaya nasıl alıştıracağım?
Tüm bunlar korkunç bir rüyaydı, tüm olanlar bir aldatmacaydı.
Her şeyi sana anlatmak için binmiştim o taksiye, yanlışlıkla kırmıştım yolda çarptığım insanları, bağırdığımı bile hatırlamıyorum.
Şimdi uyan, delirmediğimi söyle.
Şimdi uyan, delirdiğimi söyle.
Aşkların ihtilal sayıldığı şu dünyada, benim payıma yokluğunun düşmediğini söyle.
Bana bir şey söyle(!)
Ben bana bir şey söyleyecek gücü kendimde bulamıyorum.
 
Ustasıydın sen, ölümün. Çırağıydım ben, kalmanın, Sly’â.
-
İntihar etmek istiyorum ancak, ölümden korkuyorum.
Yaşamak istiyorum ancak, bu kez de yaşamdan ve onun getireceklerin korkuyorum.
Bu iki korkuyla başa çıkmanın tek yolu delirtmekti. Bir arz-talep meselesine dönmüştü sıkıştırıldığım kısır döngü.
Sanki bir fanusun içine sıkışmış gibi, ne yöne dönsem, bir başka yanım yiyor neşteri, çatlaklar ürüyor içimde, çatlaklarım büyüyor içimde..
Uyandığım her gün, her yeni gün, sabah, alaylı gülüşünü esirgemeyen güneş, bu ev, bu ben; kuru kalabalık, bir mum gibi yakıyordu beni, içimi eritiyordu adeta.
Son düzlüğe gelince artık bitiş çizgisinin kendisi için bir kayıp olduğunu inanan, mağlubiyeti kabul eden bir at gibiyim.
Yavaşladım, koyverdim, vazgeçtim.
Şimdi eskiden olduğu gibi günler, haftalar, aylar bana yetmez dediğim halde, tutunmaya çalıştığım hayatın ellerimin arasında kayıp gitmesine seyirci kalıyorum.
Bu seçim, oyunculuk, senaryo benim.
Hiç değilse, başkalarının bana biçtiği rolleri oynamaktansa, kendi gerçeklerimin beni aldatmacaya sürüklemesini tercih ederim.
Öyle de oldu.
Akıllı olmamı istediniz benden, hiç olmayan aklımı bile aldınız.
Delirdim ellerinizde, delirttiniz ellerinizle(!)
 
Son düzenleme:


"Diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim... Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir. Ve Belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir."


Az - Hakan Günday
 
İşin özü, birçok insan aslında denektir, bilmeden bir sisteme hizmet eder ve hizmetini tam anlamıyla icra edemediği ortaya çıkınca da dışlanır. Duygusalığa yer yok, dayatmalar acımazdır.

Dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler, ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar, işlerine yaramaz duruma geldiğimizde korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere'de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir? İşte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur”


Hayvan Çiftliği - George Orwell
 
Son düzenleme:
Bir şeyin hiçbir şey olduğu yerlere vardınız mı hiç?
Öldünüz mü diye sormuyorum, kafanıza silah dayadılar mı?
Birinin ölümüne şahit oldunuz mu? Balkondan düşüp kaybettiğiniz kimse oldu mu?
Çakmak gazından öleniniz var mı?
Ya fırında intihar edeniniz? Bileklerini keseniniz?
Kucağınıza fırlatılan cansız bir beden?
Göğü delen ağıtlarınız oldu mu hiç?
Şaşalı hayatınızdan çıkıp, bir anlığına da olsa insanım diye düşündünüz mü?
Gerçeklerin tokat gibi yüzünüze çarpmasına müsade ettiniz mi?
Hayret ediyorum doğrusu.
Konuşurken bilgelikten dem vurup, yaparken cahiliye devrine dönmenize hayret edebiliyorum sadece(!)
 
Son düzenleme:
“Bir b’içimsiz yanımıza.”

Arkasından bağırıp “hey! Ben sana aşık oldum, bu kulağa çocukça bir şeymiş gibi geliyor ama adamlığım kalmıyor yanımda, çocuk gibi kalıyorum karşında” demek istedim.
Cılız kesildi sesim, içimi kesti sessizliğin. Bunu neden yapmak istediğim ile alakalı bir fikrim yok, son kez enjektörü elime aldığım an gibiydi, birazdan damarlarıma dayadığım günahlarım tüm vücudumu uyuşturacak ve ben yarına nasıl uyanacağımı düşünecektim.
Kapının önünde, yatağın altında, yastığın üzerinde hiç fark etmez. Bunu ustalıkla yapabilirdim, ellerim bile titremez.
Son kez dediğime bakma, en son ne zaman ‘son kez’ diyerek söz verdiysem kendime, ertesi gün günah çıkarmaya başladım. Bu benim tek dayanağım, tek kaçış güzergahım.
Şimdi karşına geçip sana aşık oldum demek gibi bir saplantı haline giremeyeceğim.
Oldum evet, bu çocukça değil; ahmakça. Ama senin bunu bilmeye hakkın yok, kimsenin yok. Çok klasik benim için.
Susacağım, susacağım, susacağız..
Günün birinde tekrar aşık olursam kesinlikle susmayacağım. Ama aynı kadın olursan, yine konuşmayacağım.
Neden böyle olması gerektiğini bilmiyorum, bir enjektör daha dayadım.
Tüm gerçekleri karşımdaki boş saksıya anlattım, en iyi ihtilalim buydu benim. Kimsenin olmadığı geceleri, kimsesizliğim ile cezalandırmam.
Ona sor, dile gelsin.
 
Silikleşme.

Hayatım çok monoton ve sıradan. Aklımdakilerin, hayatımın döngüsüyle en ufak bir alakası olduğunu düşünmüyorum.
Yazdığım şiirlerin içinde ben, olmayan adam olarak yer almaktan, senaryosunu yazdığım oyunların, bir başkaları tarafından ustalıkla sunulmasından bıkkınlık yaşıyorum.
Bunu kimseye söyleyemiyorum, hoş kimsem yok zaten benim. Ben ve yazdıklarım iki farklı kişiyiz. Bir yanım ülkenin tüm konservatuarlarından yankılanır diğer yanım felsefenin köpeği olmuşcasına havlar durur. Bunların ne önemi var? Hiç.
Sevmedikleri şey yani toplumun kabulünü görmeyen o lanetli ucube bendim, bunu bir eroin bağımlısının halüsinasyonları olarak görebilir, teoriler olarak kalıplaştırabilir yahut saçmalık diye duymamazlıktan gelebilirsiniz. Ama varım, buradayım. Dokunursanız somut, sevmeye kalkarsanız soyutum.
Ustalıkla yazdığım şiirleri üzerinize giyip hayal sattığınızı bilmiyor muyum? Sevmediğiniz ellerimden dökülenleri yıldızlara döşediğinizi görmüyor muyum?
Düşümden düşenler batmadı ki size, acımadı ki canınız. Yaşamak için dürüst olmak bile fazla geliyordu sizlere, çabuk sıkılıyordunuz.. Aşklardan, sevmelerden, doğrulardan, ayık gezmekten.
Bana göre de değildi zaten, ilk başlarda çok direndim, kötülüğü edinmek çok kolaydı zaten sonra.. sonra işte bir doz fazla bastım koluma. Kötü oldum ben de, kötürüm oldu içimde kalanlar.
Bu an, bu yazdıklarım, soluğumu kesen nefes, insan olmanın getirdikleri, etten; kemikten hallerim fazla geldi bana.
Altın vuruşu yapıp gitmeyi daha çok yeğlerdim, öyle de oldu.
Ben oynamıyorum artık, oynamıyorum.
 
Korkuyorum, korkuyor olmaktan.

Sen uyuyorsun şimdi. Ben de balkonda oturmuş bir elimde sigara diğerinde çay, demleniyorum. Etrafım zifiri karanlık, sessizlik deliyor göğü. Biraz daha aşina oluyorum yokluğuna. Alışıyorum diyemem ama her zaman yaptığım gibi akışına bırakıyorum söylemem gerekenleri. Aklımdan geçenleri yazamam, zaten burada beni dinleyecek kimseyi de bulamadım. Duvarlara sarılmayı öğrendim bu yeni yapıda. Eski kerpiç evimi özledim, kokusunu. Bu lila rengi boya, devasa büyük balkon, sığamadığım oda, çatının başıma düşmesini engelleyen kolonlar. Bunlar bana ait değil ki, güvende de hissetmiyorum. Zaten dünya çöküyor başıma, tutamıyorum içimde hayatımı. Arabalar geçiyor sürekli, sessizliği seven biri olarak caddeye bakan bir evde oturma fikri hiç iyi değilmiş, bunu anladım. Ama kaçmalıydım, birinden, senden, kendimden. Gene bir araya gelip aynı şeyleri yaşamak düşüncede bile yıldırıcı gelmiyor mu sana da? Ben düşünemiyorum çünkü, bir cevap bulamıyorum. Beraber gülsek ya şimdi, gülebilir miydik eskisi gibi? Bir sen, bir ben, hiç gitmemiş gibi.. Astımım azıyor bazen, ilaçlarımı kullanmak istemiyorum, daha da kötü yapıyor sanki beni. Herhangi bir şeye alışmak insanın yaşayabileceği en kötü şey olsa gerek.
Ve alıştığım, benimsediğim, ama damardan ama soluk borusundan hiç fark etmez, kullanmaya yeltendiğim, zorunluluk hissettiğim her şeyin üzerimde psikolojik baskı yapıyor olmasına tahammül edemiyorum. Yemek yemeyi sevmiyor olmam gibi ancak sürekli bir şeyleri yerken buluyorum kendimi. Kaçamıyorum tüm fazlalıklardan..
Bir yığın gün gelip geçecek, bir sürü yeni insan tanıyacağım, müzikler, hayvanlar eski tabiatıma geri döneceğim belki de. Kaçmak istediğim her şeyin, yeni silüetler doğurarak karşıma çıkmasına engel olamayacağım.
Ve son an, son güne geldiğimde her şeyin peşimden gelmesine engel olamadığımı anlayacağım. İşte bundan çok korkuyorum. Ölüm gibi bir şey olmasından, kimsenin ölmemesinden.
Elem dolu azaba düşmekten, hiç çığlık atamamaktan.
Kaçtığım düşün, en olmaz anda şakağımı kesmesinden.
İnan bana çok korkuyorum..
 
Ben’lerimin içindeki ben’ler. Benden dökülüp, içimde birikenler.
Anlarsın, Sly’â..


Düşüyorum, gök yüzünden bir hışımla, içimdeki boşluğa doğru dolu dolu dökülüyordum. Bu ben, olmayan ben, bana ait olmayan ben.. iki yanı kesik olan ben!
Ne çok ben’lerim varmış benim, bana yetmeyen benliğimin kaç parçaya bölündüğünü görüyorum artık.

-Bilmiyorum.

Kendimi bir şeye, bir yere ait hissetmiyorum ki,
bir şey de geçmiyor ki içimden, dolmuyor ki yakınışımın altı. Boşum, bomboş..
Yalnızlığımla dolanıyorum ortalıkta yalın, çıplak. Kızarmıyor yüzüm, kalmıyor utangaçlığım. Herkesle bir araya gelip, hiçbir şey olamadım bugüne dek. Duvarlarım mezarlıkları andırıyor, sığamıyorum dünyanıza.

İçimdeki cenazeyi kardıracak bir el yok, bir yaşam belirtisi hiç yok. Bir kabullenmişlik bile bulamıyorum, kıpırdanışlarım ana rahmine dönüyor sanki, kaçamıyorum kendimden, içimden, sizden. Havaalanına gidip rastgele bir ülkeye, rastgele bir bilet alıp, yine rastgele s*ktir olup gitmek istiyorum, gidemiyorum. Öyle bir yer yok çünkü(!) giydiremiyorum ruhumu, antik bedenlerinize, uğurluyamıyorum sonsuzluğa.
Siyaset hamaset işidir diye ortada kalmayı yeğledim.
Konuşmak aptala mâzhar olmuş dediler, suskun kaldım.
Bir ara şiirlere dadandım, üstümü örtmeye çalıştım, ne çok kâhpe ağıza düşmüşüm, ne çok üşümüşüm..
Şimdi bir anı olmak istiyorum.
Başka ülkelerin sınırlarına örülen dikenli teller, toprağa döşenen mayınlar gibi. Dokunan yaralansın içimde, ölsünler içimde. Tıpkı içimdeki öldürülen çocuk gibi.
Sonra çığlığım gümlüyor sessizliğin içinde, yokum ki ben. Ne bu dünyada, ne atmosferin aralığında, bir boşluk gibiyim.
Sırf size benzemek için giyiniyorum.
Güzel görünmeye çalışıyorum, beni sevmeyin ama dışlamayın istiyorum.
Varlığımı görmeyin fakat yokluğuma alışmayın istiyorum.
Doğrularım çok ancak yalanlarım da var, bilin istiyorum.
Ne çok şey istiyorum değil mi? Tıpkı sizler gibi.
Yadırgayamazsınız bu halimi, sizden biriyim çünkü.
Utanmayan yüzümü de görmezden gelebilirsiniz, bunu bir talep olarak da düşünebilirsiniz.
Tek mutluluğum sıradanlaşmak, bir yalan furyasına kapılmak, hiçsizlik içinde kıvranmak oldu.

İçimi açtım, deştiniz.
Sustum, içirdiniz.
İçtim, kusturdunuz.
Kustum, küfür ettiniz.
Şimdi sizin veya benim yan yana gelebilme ihtimalimiz dahi yok.
Bu da son armağanım kendime, kaçmak; her şeyden kaçmak.
Herkesten kaçmak.
Kendimden kaçmak.
Kendim demekten korkmak...
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri