-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Manzarası leylaklardan oluşan bir odanın penceresinden, sokağı aydınlatan lambaları düşünüyorum.
Ya benim içim, tüm iyi olma; düşünme eylemlerine rağmen karanlık ya da dünya; tüm kötülükleri masumane göstermeye çalışan riyakar tavırlar içerisine girmiş halde.
Ben sorgulamayı seviyorum, fakat sonucun yaşatacağı hoşnutsuzluk ile başa çıkarbilir miyim işte bunu kestiremiyorum.
Sahi, bomboş sokakları aydınlatmak yerine, odamı aydınlatsalardı ya..
 
Esasen, hiçbir bağımsızlık çabası bir şeye, kişiye bağımlı olmaktan başka bir şey değildi. Bu mücadelenin sonunda bitecek olan esaret değil ve özgürlük bile iyi hissettirmeyecekti. Aşağılık insan kompleksi, bulunduğundan daha iyi bir noktaya erişmek için kurda koyun postunu giydirmekten bile çekinmeyecekti.
Yaptığı ve yapacağı ihtilalleri, kendi kompleksli ideolojisi ile bir bütün tutacak, karşı çıkanları töhmet altında bırakarak ve yalanları yüksek sesle dünyanın dört bir yanına ulaştıracaktı. Tekrar eden, süreklilik gösteren her şeye inanan birilerini bulmak en kolay şeydi ve bunları aramaya gerek dahi yoktu.
Artık, eski anlayışlı; kazanımlarının kar olduğunu düşündüğüm benliğimin, etimden sıyrılırcasına çekip gittiğini hissediyorum.
Özellikle son zamanlarda kendi düşüncesini savunurken, öğrendiği birkaç yalanın furyasına kapılan insanların, aslında o düşüncelerin şeklini bile karşısındaki kişinin cinsiyeti ile bağdaştırdığını, ona göre şekil aldığını görmek midemi bulandırmaktan öteye gitmiyor.
Eskiden gazel çalmak güzele mahsustu, zaman kavramı insanlara acıtasyonla karışık manipülasyon yapmayı öğretti.
Sonuç: sözüm ona tam bağımsız düşünceler, sadece sinek ordusunun dibinde bittiği dışkıya benzedi.
Hiç zahmet etmeden..
 
-ezetebrewinimlewanmala.

Çoğu insan ile düşündüklerinin aksine samimi bile değiliz. Sadece bir atmosferin israflarını berabere sağlıyoruz, teneffüs ettiğimiz hava bile o denli içimizi sıkıyor ki, onu tekrar ait olduğu yere salmak zorunda kalıyoruz.
Fazla geliyoruz, yakın veya uzak olmak ile bir ilgisi yok bunun. Birbirimizin düşüncelerine, kalbine ağırlık veriyoruz.
Sıradan cümlelerin altında o denli eziliyoruz ki, beğendiklerimizi üzerimize giymekten başka çaremiz yok gibi geliyor.
Bir ev ki, ahalinin birbirilerinden haberi yok. Şu elektrik kesintisi olmasa, paylaşacakları sessizlik ve karanlık dahi olmayacaktı. Farklı odaların içine kapanmış, farklı hayallerin içine dalmış bu yozlaşmış insanlardan kaçacak tek yer yine bir başka odaydı. Ne acınası değil mi Masai?
Ve iliklerime kadar hissettiğim en temel şey; ben bu dünyevileşme çağında bir nokta bile değilim, bir kişilik; bir devrim değilim.
İnsan olmanın verdiği her şeyin dışında, bir başka şeye dönüştüğümü kabul ediyor ancak, söyleyemiyorum.
En azından, biliyorum.
Bilmediklerinin aksine, ben biliyorum
 
“insanların doğum günümü unutmalarından hiç yakınmıyordum; dahası, bu konuda ağzı sıkı davranmama belli bir hayranlıkla şaşıp kalıyorlardı. ama benim çıkar gütmezliğimin nedeni daha da gizliydi: ben bu konuda kendime acıyabilmek amacıyla unutulmayı istiyordum. iyi bildiğim, hepsinden şerefli olan tarihten günlerce önce tetikte duruyordum, hata edeceklerini umduğum kimselerin dikkatini ve belleğini uyandırabilecek hiçbir sözü ağzımdan kaçırmamak için dikkat kesilmiş durumdaydım. (bir gün bir ev takvimine antika süsü vermek istememiş miydim?) yalnızlığım iyice kanıtlandığına göre, kendimi erkekçe bir hüznün güzelliğine bırakabilirdim.”

Düşüş - Albert Camus
 
Bir camın kenarında geçip kirli ve aidiyet hissettiğiniz dünyayı izlemek bayağı keyif veriyor bana. Hiç değilse, zihnimin içinden geçenleri sadece bu dört duvar şahitlik ediyor. İnsanlarla konuşmak yıldırıcı olmakla beraber, sanki boğazıma yapışıyor tüm sözcükler. İçimden gelenleri uykularımda sayıklıyorum çoğu kez..
En çokta ‘iyi biliriz’ demelerini yadırgıyorum. Tanımadan, bilmeden, anlamadan..
Bunca bilinmezliğin ortasında, bir şeyleri -hakları olmadığı halde bilmeleri veya buna yeltenmeleri bir tuhaflık yaratıyor zihnimde. Ben bile kendimi tanımaz, bilmezken üstelik.
Fazla yazıyormuşum bir de.. Bir dilsize göre bi’ hayli fazla.
Halbuki kendimi, kendimden alıp gittiğim zamanlar çok önceydi, artık bir hiçlik ile kalmış gibiyim.
Mutluluk tozlu raflardaki kitaplarda,
Acı iliklerimde,
Kırmızı bileklerimde,
Çay masanın üzerinde beklerken soğumuştu.
Hepsi bu kadar.
 
Şu yıldızlar olmasa, ey Gece! Işıkları
Bildik bir dille konuşan, bayılırdım sana!
Tutkunum ben çünkü boş, kara, çıplak olana!
Karanlıklar öyle perdelerdir ki, dışarı
Fışkırır da gözlerimden akın akın, yaşar
İçlerinde herkese görünmeyen varlıklar.”


Kötülük çiçekleri - Charles Baudelaire
 
Ah halim.. körükleniyor astımım içimde -ki yokluğun; şaşalı bir yalnızlık doğuruyor yine.
Kar etmiyor ki varlığın.
Yokluğun ziyana boyuyor beni.
En enayi yanımı giydim..
Geliyorum bak!
Uyanık kalıyor yalanlarına yüreğim..
Albenisi çok tenlerine;
Tensel dönüşüm aşklarınıza;
Ve bir solukta kemirdiğiniz içime, sığmıyorum yine, düşük geçiriyorum haliyle!
 
“Artık kendime dayanamıyorum." Zihnimde tekrarlanıp duran düşünce buydu. Sonra birden bunun ne kadar garip bir düşünce olduğunu fark ettim. "Ben bir miyim, yoksa iki mi? Eğer ben kendime dayanamıyorsam, o halde ben iki kişi olmalıyım: 'Ben' ve dayanamadığını 'kendim'." "Belki," diye düşündüm sonra, "bunlardan sadece biri gerçektir."

Şimdi'nin gücü - Eckhart Tolle
 
Sanıldığı gibi güçsüz olmadığını biliyordum, duyamadın en son, arkandan bağırmıştım! yada duymuştun sen beni de, bırak oğlum, herkes ait olduğu yerde kalsın demiştin.
Şimdi sen orada, o soğuk yerde; beni burada bir başınalığımla bırakıp gittin, hesabı bile kapatmadan üstelik..
Olsun bu ilk mağlubiyetim değildi hayata karşı. İlk lâl kesilişim yahut birini kaybedişim hiç değildi. Şu an seninle konuşmak için her şeyi feda edebilirdim ama illaki yerin güzeldir, bu cehenneme tekrar dönmek istemezsin bilirim.
Peki ya ben gelsem sana? İntiharın kurtuluş değildi aslında ama sana uysam, kendimi kandırsam.
Dayanamıyorum demiyorum dayanağım olsana diyorum!
Yokluğun soluma, benliğim bana o kadar ağır geliyor ki; dayanamıyorum diyemiyorum...
Sadece sen bil diye söylüyorum.
Dayan-a-mıyorum...
 
Gelecek olan tarihe:

Ya ben kaçmıyor da aslında sabit bir şekilde yerime oturmuş bekliyor ve olacakların nasıl şekilleneceği hakkında kendi iç dünyamda tezler hazırlıyorsam? veya duyduğun yakınlık hissinin ölçümlerini yapabilmen için sana bir ayrıcalık, zaman tanıyorsam? tüm bunlara rağmen beklemek sabrını köreltiyor ve sen kalamadığını anlamak zorunda kalıyorsan..
İnsana ağır gelen yükler vardır, biliyorum. Tıpkı ‘ben’ olmanın getirdiği ağırlığı taşıyamadan ‘biz’ olma savaşlarına girmemiz gibi. Hiç kimse değilken, her şey olma tutkusuna kapılmak gibi.
Sahi her cümlenin sonuna ‘gibi’ koyma bir nobranlığım var şu aralar. Aslında olmasını istediğim durum ile olması gereken tezat bir halde şu an. Fakat yazmak zorundayım. Yazmamak, susmak en iyi yaptığım; kaçışım olsa da, bilmek zorundasın.
Sen, red edilmenin dünyanın en kötü olayı olduğunu düşünüyorsun.
oysa ben, babamın annemi terk ettiğini görmüştüm, yıkılmıştı kadın.. çökmüştü. Dağları bile dize getireceğini düşündüğün bir kişinin, bir veda sillesinin altında bu denli ezileceğin hiç düşünememiştim, belki de çocukluğum toz-pembe tablolar gözüme daha hoş geliyordu veya aklım salıncaklarda sallanmayı daha çok benimsemişti. Büyümek, bir şeyleri anlamak daha yıldırıcı olacağından, küçük kalmaya çalışmak en iyi albenisiydi hayatın.
Sonra onu ağlarken de gördüm. Cennet annelerin ayağının altındayken, cehennemin azgın sularından sıcak sıcak sırayla dökülüyordu göz yaşları. İnsan olmanın dışında her şeyi iliklerime kadar hissettiğim bu evde, vazoların içindeki çiçeklerin solmasına sebep olacak kadar aklı-dengemi kaybetmiştim.
Çünkü annemde kaybetmişti.
Şimdi bir kadını sevmek; buna yeltenmek çocukça bir şey.
Annem de çok sevmişti çünkü.
Fakat hiçbir sevgi, gitmesine engel olamadı, arkasında bıraktığı enkazı toparlamaya gücü yetmedi.
Hani derler ya: ‘kim bilir seversem belki de inicilirsin’
Derler ya hep...
Belki de seversem gidersin.
Öyle işte..
 
Bütün dış hayat, bildiğimiz bütün oluşlarıyla, başımın üstünde bir takım basık tavanlardan ibaret... Onları bir bir yıktıkça, çıkan ikinci katın tavanı da bana alçak geliyor ve ciğerlerimin muhtaç olduğu havaya bir türlü çıkamıyordum. Çatıyı da yıkamıyordum. Fikirde daima, ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi; sır idrakine bağlı ve ilâhi vahdeti tasdikçiydim. Fakat bu haller, ateşe kartpostal üzerinden bakmak, onu resimden tanımak gibi bir şeydi. İçine giremiyor, ötesine geçemiyordum. Olamamanın ve tam bulamamanın içime yerleştirdiği huzursuzluğu da hiçbir şey dağıtamıyordu. Geceleri beni topuklarımdan çekip:
- Hani ya, ne vakit?
Diye yalvaran sesi duymamak için de, zaman zaman, kendimi kaba nefsaniyetime büsbütün bırakıyor, en sert nefs esareti altında yaşıyordum."



O ve Ben - Necip Fazıl Kısakürek
 
Daha sonra yazacağım sana, dur şurada.

"Şu anda sana aşık olabilirim, her şeyimi verebilirim,” dedi adamın kendisini anlamadığını bilerek. “Sen yalnızca biraz müzik istiyorsun benden, ama şu ana dek sandığımdan çok daha fazla şeyler varmış içimde, daha yeni yeni anlayabildiğim pek çok başka şey de paylaşmak isterim seninle.”

Veronika ölmek istiyor - Paulo Coelho
 
Ben daha hiçbir şey söylemedim, konuşmadım, duymadın-ız!
dedim.

”Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse benim gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim. Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok. Özgürlükten herkes söz etti. Ama ben değil. Komşum da etmedi. Onun komşusu da. Ancak herkesin özgürlükten söz ettiği gün, özgürlük, söylenmiş ve kapanmış bir konu olur. Dolayısıyla yaşayan bütün akılların süzgecinden geçene kadar bâkir kalacak olan özgürlük düşüncesine ilişkin yaratımlar sürecektir.”

Azil - Hakan Günday
 
-RED-

“Fısılda ama bağırma” diyor Kemal Sayar.
Düşününce gerçekte kangrenli yanımızın ‘bağıranın haklı olduğunu’ nasıl susayım dedim kendi kendime.
Nasıl susabilirdim ki?
Canım var benim, etten kemikten bir hâl idim ben de. Bir neşterle derimi kesebilirsiniz, içime girip uzuvlarımla dans bile edebilirsiniz fakat sonra beni tekrar dikmek zorundasınız! Ve ben de narkozlu serseriliğimi attıktan sonra elbette bağıracaktım!
Canım var benim çünkü.
insani hissiyatlarım, acıyan bir canım var çünkü.. insanım ben çünkü...
Delicesine aşkın, umudun, perişanlığın ve ölümün gölgesi olacak kadar insanım ben. Tek konuğu olduğum bir dünyanın, milyarların içindeki yalnızlığın ve dahası saydam kalplerin onur konuğuydum ben hep! Bir kereden bir şey olmaz diyenlerin ertesi gün çarşaflarına dolanan günahım işte ben..
O kadar ‘ben’ diyorum ki, o kadar ‘benliğimi’ arıyorum ki, kaybolduğumun farkında bile olamıyordum.
Sustum, dilsiz diye dalga geçtiler.
Kustum, bizde yaşadık diye teselli ettiler.
Güldüm, edep ya hu(!) diye ortalığı inlettiler.
Ağladım, al şu utanmazlığı da üzerine giy dediler.
Öldüm, daha dur; bunlar ne ki diye tekrar dirilttiler.
Bir başına kalıp çıldıramadım bile(!)
Şimdi çığlıkların girdabıyla sarsılıyor duvarlarım. Bu ev, bu çatı; başıma yıkılmıştı oysa çok önceden. Fakat enkazın altındaki bedenimi gören olmamıştı. Çünkü o kadar da önemli değildi şahsiyetim. Kimdim ki ben? Kendimi bulamazken, başka başka-ların bulmasını bekleyen bir ahmaktan başka hiçbir şey değildim..
Bu şehir, içindeki yok oluşun girdabı, aşırı dozdan ölüm saçan köşe başı mezarlık satıcıları, farklı tenlere farklı tarife uygulayan insanlara, kana susamış politikacılara, ezber bozan halüsinasyon tutanaklarım.
hiçbiri ama hiçbiri benim seçimim, tercihim değil. Ve bu sistemin dayatmasının altında o kadar eziliyorum ki, ne yeniden başlayacak takati ne de mücadele edecek kadar inancım olduğunu düşünüyorum.
Bir pencerenin kenarında oturmuş, zamanın aksi yönde akmasını diliyorum. Ömrümün yettiği kadar değil, şayet kirpiklerim vazgeçer ise direnmekten, var olmanın kaynağına kapanırsa gözlerim ve bu karartı beni olduğum yerin çok daha ötesine, cehennemin dibine götürürse işte o zaman ben, ben olmaktan vazgeçmiş sizinle ‘sen’ olacağım. Dayatmalarınıza, demode aşklarınıza, kindar özgürlük naralarınıza, kirketilmiş yataklarınıza kadar hatta(!) ortak olacağım.
Söz!
Bir de neden hep camın kenarında oturuyorum biliyor musun?
Yalanlarınıza karşı kendimi muhafaza edebildiğim, kuşların hâlâ özgürce uçtuğunu inandığım, parktaki çocukların büyüyünce kötü olmayacağını umduğum, ağaçların oksijen sağlamaktan çok daha fazlası olduğuna şahit olduğum yer burası.
Beni benden almayın, inanmaya devam etmek istiyorum.
Yalvarırım.
 
Son düzenleme:
Gülüyor(duk)

Holmes, Watson'la birlikte kamp yapmaktadır. Gecenin geç bir saatinde Holmes uyanır ve Dr.Watson'ı dürter. "Watson," der, "göğe bak ve bana ne gördüğünü söyle."
"Milyonlarca yıldız görüyorum, Holmes," der Watson.
"Peki, bundan ne sonuca varıyorsun,Watson?"
Watson biraz düşünür, sonunda, "Şey," der, "astronomik açıdan milyonlarca galaksi ve muhtemelen milyarlarca gezegen bulunduğu sonucuna varıyorum. Astrolojik açıdan Satürn'ün Aslan burcuna girdiğini görüyorum. Zamansal açıdan saatin yaklaşık üçü çeyrek geçtiğini kestirebiliyorum. Meteorolojik açıdan yarının harika geçeceğini düşünüyorum. Teolojik açıdansa Tanrı'nın her şeye gücünün yettiğini ve bizim minnacık olduğumuzu çıkarabiliyorum. E, peki sen ne sonuca vardın, Holmes?"
"Birisi çadırımızı çalmış, dostum.
"

Daniel Klein
 
Niço’dan derlemeler.

“iki sonuç benzerse nedenleri de benzer olmalıdır" ilkesine göre işleyen Analojiye Dayalı Kanıtlama'ya dair bir felsefespri örneği:
Doksan yaşında bir adam doktora gider ve "Doktor," der, "on sekiz yaşındaki karım hamile"
Doktor, "Size bir öykü anlatayım," der. "Adamın birisi ava gitmiş ama yanına tüfeğini alacağına dalgınlıkla şemsiyesini almış. Birden bir ayı saldırınca adam can havliyle şemsiyesini doğrultmuş, ateş etmiş ve ayıyı vuruvermiş."
"Ama imkânsız bu, doktor!" der yaşlı adam. "Mutlaka başkası vurmuştur."
Doktor gülümser: "Ben de onu diyordum


Daniel Klein
 
-neden bu kadar ‘veya’ ekledin ki? belki de kibir sayılır.

Hiçbir şey anlamadığım, yazdıkça karmaşa içinde bulunduğum veya adını paylaşmaktan hicap duyduğum kişi veya yazarların bir şeye karşılık gelmediği halde benim sürekli paylaşmaya devam ediyor olmam, daha da ötesi zorunluluk hali hissediyor olmam, sürekli tekrar ederek bir buluş icat etme furyasına kapılmam ya da hiçbir sonuca bağlanamadan direkt olarak kestirip atıyor olmam, sevmediği halde kalmalarına ihtiyaç duymam veya sonrasında aldığım karardan ötürü yakınmam, daha da ileri giderek bir yokluğun altında ezilmem, kapalı olan kapıları bir şekilde açmaya yeltenmem, sevmediğim halde siyaset konuşuyor olmam, onur konuğu benim(!) gafletine kapılıp hayatın getirdiklerine alışıyor olmam, yaşamın içinde kaybolup kendimi aramaktan yorulmuş olmam veya kendimden başka her şeye ilgi alaka gösteriyor olmam, tüm yanlışların doğruları götürüyor olmasına seyirci kalıyor olmam veya onun/onların soğuk olmasına değil de, kendi sıcaklığıma kızıyor olmam, gülmemem gereken yerde kahkaha atıyor olmam veya ağlamak istediğimde göz yaşlarımı içime akıtmam, uzak durur musun? diyemediğimden, kafa karıştırıcı hallere girişmem, kurulmamış sofrada kendime yer arıyor olmaktan veya sürekli aynı şeyleri tekrar ederek alçalıyor olmaktan.
Yoruldu-m-(k)
 
Bu aralar çok fazla ‘gibiyim’ diyorum, muallakta kalırcasına yahut kalmak istercesine çok fazla ‘gibi’ diyorum.
Yaşam ile ölüm arasında gidip gelmek ‘gibi’
Bir şeyler oluyor fakat olmamasını dilemem gibi.
Çok fazla şey oluyor ‘gibi’

-

 
İskambil kağıtlarının bilekleri kesme evresi - 1

Aradan geçen onca zaman sonra nihayet bugün biraz kitap okuma isteği uyandı içimde. Hiç sevmem halbüki. Gamlı Prenses’i okumaya da cesaret edemedim. Aslında onu tekrar okumayı çok isterdim fakat acısını o denli hissediyorum ki, olay mahaline tekrar dönen katil gibiydim sanki. İntihar ediş şekli hep bir merak konusu olmuştur benim için. Her defasında ölmemesine rağmen tekrar tekrar denemesi bir şaheser çağrıştırıyor kafamın içinde. Kafamı koparmak istediğim halde, bu düşünceyi atamıyorum.
Bu kadar melankolik değilim aslında sadece bir inançsızlığın içinde, bu karmaşa hallerin ve aidiyet hissetmediği bir dünyada, bu kadar ölüp tekrar dirilmesine ve daha sonra bir şekilde yaşamaya devam etmesine yine, bir çukura düşüp tekrar ölmek istemesine günlerimi dahi harcayarak cevaplar bulmaya çalıştım. El de bir hiç kalmasına rağmen.
Bu bizim ortak noktamız olabilir aslında. Son sürat hedefe doğru ilerleyen ayaklarımın tabanlarının aşındığı, etimin derisini terk ettiğini düşününce, bilinmezliğin kendi içindeki dünyasını ölçüp biçmeye kalkınca, altından kalkamayacağımı düşünüyorum. Öyle bir intihar etmek istiyorum ki, beni tekrar diriltmeye zamanları olmasın. Öyle sessiz olsun ki, yılların veremediği huzuru ve yalnızlığı bir anlık iliklerime kadar hissettim diyebilmenin metanet olsun yüzümde. Öyle gerçekçi olsun ki, kızgın yağda kızarmayan yüzleri kızarsın istiyorum, utansınlar istiyorum. Fakat teoride bu düşüncelerimin hepsi, içimdeki baskın yalnızlığın bir isyanı olarak akıllara gelebilir. Ancak bunun pratiğe dökülmüş hali, bir isyanın, yalnızlığın, yoksunluğun çok daha ötesidir.
Yaparım ve ‘ondan beklemezdik’ bile diyemezsiniz.
Yaparım ve ‘bilemedik’ bile diyemezsiniz.
Öyle bir çaresiz bırakırım ki sizi, bunu hiçbir insani durumla açıklayamaz, kendi içinizde istişare edemez, herhangi bir cevap bulamazsınız.
Bu eylemin düşünce ve uygulama metodlarını sadece kendisini bu dünya veya toplum içinde aykırı bulanlar yapabilir.
Öyle kusursuz bir an ile sınırlı kalır ki, beni anlayacak aklı dahi bulamazsınız kendinize.
 
İskambil kağıtlarının bilekleri kesme evresi - Bitiş.

Tüm gün, hiç işim yokmuş gibi onu düşünüp durdum. İçimi bir hayli olasılık sarmaladı durdu.. kimseye haksızlık etmemelisin diye söylendim durdum -ki haksızlık etmeyi bilmem ki ben.. sadece kendime, bu istisna bilirsiniz, en kötü, ahmakça şeyleri nasiplenmeyi severim..
Fakat onunla nasıl konuşmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Kendi iç dünyamın bu kadar karmaşık hallere bürünmesi, kendimi delirtmem için takındığım kusursuz tavırlar ve daha da delice olanın tüm bu olanlardan haberinin olmaması.. O da deliydi esasında, beni tamamladığını bile söyleyebilirim ama genlerim, kalbim.. iki kişilik bir ölümü kaldıramayacak kadar dağınık ve küçük halde. Ölüyorsam veya düşlüyorsam bunu, tek başıma yapabilmenin haklı gururunu yaşamalıydım. yalnız, ağıtsız,..
Mektup yazma fikrini düşündüm bir süre, onun bunu saklaması, sürekli okuyarak içerlemesini istemedim. Sonradan da aptalca bir şey olduğunu düşündüm. Ne demek mektup? Kadınındı o senin, kadındı o.. Öyle alçalmak sana yakışmazdı. Hoş sen adam bile değildin ya(!) teyp bile geldi aklıma.. ah sesim, içine gömüleceğini bile bile çığlık atsaydı ya taaaa soluna kadar. Hiç kimsenin anlamadığı bir dünyada, varlığımı bana, aklımın başıma, başımın omuzuma ne denli ağır geldiğini iliklerine kadar dökebilseydim keşke..
Sen keşke kelimesini de sevmezdin, af buyur.. bu son kızmaların olsun bana(!) hatta kızabildiğin, küfürlerin savrulduğu tek kusurum bu olsun senin nezninde..
Baksana..
ne kadar da dramatize bir yanım varmış benim.. daha sana sunacak bir neden bile bulamıyorum ama kendimi sonsuza dek alıp gidecek bir sürü şey biriktirdiğime inanıyorum. Bu inanç yığınının arkasındaki temel inançsızlıkla boğuşmaktan yoruldum çünkü..
Ahmakça, biliyorum.
Yine ümitsizliği de sevmezdin sen. Ne yapabilirim ki?
Bir şey demem gerektiğine inanıyorum.
Bir şey demem gerek,
sana bir bir şey demem gerek..
Hiçbir şey diyemedim sana..
Kendim için, senin için, bizim için..
O kadar susmalıyım ki şu an, dilimi dikseler ya! tek göz odayı aydınlatan mum gibi erisem ya ben..
“Yaşamak, onurlu yaşamak.. her şeyin ötesinde, bir baş kaldırış; devrimdir benim için. Akıbetimiz belli olmasa da, bu savaşın içimizi köle haline getirmesine, monotonluğu alışkanlık edinmemize asla izin vermemelisin, ceng hallerini bilirim lakin, omurganın altındaki kırılganlığı da en iyi bilen benim.. çağın, zamanın seni yıldırmasına izin verme. Tek kişilik bir biletim olsa bile hayatın veya ölümün sonrasına onu ikiye böler, seni de alır giderim” derdin hep..
Sayıklıyorum şu an söylediklerini. Sesin; kabızım misali, yüreğimi dağlıyor..
diyemiyorum sana bir şey.
Hiçbir şey diyemiyorum...
Şu halime bak..
Depresyon diye diye kafamı ütülemerine bile aldırış etmiyorum şu an. Fakat sana karşı en masum sözlerimin dile gelmesi için büyük uğraşlar sarfediyorum.
Eğer uğruna yaşanacak bir şey söyle diye sorsaydılar bana, kuşkusuz adını söylerdim.. hem de her lisanda, her çağda..
Yalnız kalınca içimdeki acının ayyuka çıkar gibi halleri var. Tanıyamıyorum kendimi. Kim olduğum, ne için savaştığım, kalmak mı yoksa gitmek mi sorularının içinde boğulduğum, yatak örtüsüne düşmüş cavapları araya durduğum, bir ân bir ân ile sabit kalıyorum sanki..
Dünya dönüyor ve ben acının üzerine oturmuş beni deşmesine müsade ediyorum.
Başım dönüyor, başım..
Dünya değil aslında, başım dönüyor; çaresizliğim dökülüyor sırtımdan, yanılgılarını kusuyor kalbim..
Ortalık faili meşhul, ortalık kan revan..
Niye yazdım ki tüm bunları? Sana hiçbir şey yazamadıktan sonra, günlük tutmanın anlamı neydi ki? -ki bu eve ilk giren olursun sen.. bulursun kayıp sözlerimi, içini adımlar durur yokluğum, böyle de üzerim seni.
Allah kahır etsin beni(!)
Şu an yazmaktan ziyade, karşımda oturmanı çok isterdim. Bana yalın yalın bakmanı, koltuğa sığmaya çalışmanı izlemeyi, sinirlenmeni, karşılıklı gülmeyi.
Gülerdik değil mi?
Başarır mıydık bu amaçsız dünyaya karşı gülebilmeyi?
Yapabilir miydik hiç ağlamamış gibi. Çocukken dahi dizimizi yaralar öpmemiş gibi rol yapabilmeyi?
Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum..
Bu ülkede siyasal iklimler değişkenlik gösterirken, mazlumun göz yaşı toprağı, yaktığı ağıtı arşı deliyorken, hiçbir soru-cevap ilişkisi ‘belirsizliklerin’ ötesine taşınamıyorlen, aydın veya sanatçılar leş gibi cehalet içine kıvranıyorken, günübirlik aşklar; yataklarını süslüyorken, martılar denize küsüyorken, gök yüzü siyaha düşüyorken, bu aptal mahallede, dedikodu kazanı hanelerde yaşamak gibi aptalca bir fikre saplanıp kalmak istemiyorum. Ancak, bunu bir tek sana söylemiyorum.
Başaramıyorum.
Söyleyemiyorum.
Ölürken bile..
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri