İskambil kağıtlarının bilekleri kesme evresi - Bitiş.
Tüm gün, hiç işim yokmuş gibi onu düşünüp durdum. İçimi bir hayli olasılık sarmaladı durdu.. kimseye haksızlık etmemelisin diye söylendim durdum -ki haksızlık etmeyi bilmem ki ben.. sadece kendime, bu istisna bilirsiniz, en kötü, ahmakça şeyleri nasiplenmeyi severim..
Fakat onunla nasıl konuşmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Kendi iç dünyamın bu kadar karmaşık hallere bürünmesi, kendimi delirtmem için takındığım kusursuz tavırlar ve daha da delice olanın tüm bu olanlardan haberinin olmaması.. O da deliydi esasında, beni tamamladığını bile söyleyebilirim ama genlerim, kalbim.. iki kişilik bir ölümü kaldıramayacak kadar dağınık ve küçük halde. Ölüyorsam veya düşlüyorsam bunu, tek başıma yapabilmenin haklı gururunu yaşamalıydım. yalnız, ağıtsız,..
Mektup yazma fikrini düşündüm bir süre, onun bunu saklaması, sürekli okuyarak içerlemesini istemedim. Sonradan da aptalca bir şey olduğunu düşündüm. Ne demek mektup? Kadınındı o senin, kadındı o.. Öyle alçalmak sana yakışmazdı. Hoş sen adam bile değildin ya(!) teyp bile geldi aklıma.. ah sesim, içine gömüleceğini bile bile çığlık atsaydı ya taaaa soluna kadar. Hiç kimsenin anlamadığı bir dünyada, varlığımı bana, aklımın başıma, başımın omuzuma ne denli ağır geldiğini iliklerine kadar dökebilseydim keşke..
Sen keşke kelimesini de sevmezdin, af buyur.. bu son kızmaların olsun bana(!) hatta kızabildiğin, küfürlerin savrulduğu tek kusurum bu olsun senin nezninde..
Baksana..
ne kadar da dramatize bir yanım varmış benim.. daha sana sunacak bir neden bile bulamıyorum ama kendimi sonsuza dek alıp gidecek bir sürü şey biriktirdiğime inanıyorum. Bu inanç yığınının arkasındaki temel inançsızlıkla boğuşmaktan yoruldum çünkü..
Ahmakça, biliyorum.
Yine ümitsizliği de sevmezdin sen. Ne yapabilirim ki?
Bir şey demem gerektiğine inanıyorum.
Bir şey demem gerek,
sana bir bir şey demem gerek..
Hiçbir şey diyemedim sana..
Kendim için, senin için, bizim için..
O kadar susmalıyım ki şu an, dilimi dikseler ya! tek göz odayı aydınlatan mum gibi erisem ya ben..
“Yaşamak, onurlu yaşamak.. her şeyin ötesinde, bir baş kaldırış; devrimdir benim için. Akıbetimiz belli olmasa da, bu savaşın içimizi köle haline getirmesine, monotonluğu alışkanlık edinmemize asla izin vermemelisin, ceng hallerini bilirim lakin, omurganın altındaki kırılganlığı da en iyi bilen benim.. çağın, zamanın seni yıldırmasına izin verme. Tek kişilik bir biletim olsa bile hayatın veya ölümün sonrasına onu ikiye böler, seni de alır giderim” derdin hep..
Sayıklıyorum şu an söylediklerini. Sesin; kabızım misali, yüreğimi dağlıyor..
diyemiyorum sana bir şey.
Hiçbir şey diyemiyorum...
Şu halime bak..
Depresyon diye diye kafamı ütülemerine bile aldırış etmiyorum şu an. Fakat sana karşı en masum sözlerimin dile gelmesi için büyük uğraşlar sarfediyorum.
Eğer uğruna yaşanacak bir şey söyle diye sorsaydılar bana, kuşkusuz adını söylerdim.. hem de her lisanda, her çağda..
Yalnız kalınca içimdeki acının ayyuka çıkar gibi halleri var. Tanıyamıyorum kendimi. Kim olduğum, ne için savaştığım, kalmak mı yoksa gitmek mi sorularının içinde boğulduğum, yatak örtüsüne düşmüş cavapları araya durduğum, bir ân bir ân ile sabit kalıyorum sanki..
Dünya dönüyor ve ben acının üzerine oturmuş beni deşmesine müsade ediyorum.
Başım dönüyor, başım..
Dünya değil aslında, başım dönüyor; çaresizliğim dökülüyor sırtımdan, yanılgılarını kusuyor kalbim..
Ortalık faili meşhul, ortalık kan revan..
Niye yazdım ki tüm bunları? Sana hiçbir şey yazamadıktan sonra, günlük tutmanın anlamı neydi ki? -ki bu eve ilk giren olursun sen.. bulursun kayıp sözlerimi, içini adımlar durur yokluğum, böyle de üzerim seni.
Allah kahır etsin beni(!)
Şu an yazmaktan ziyade, karşımda oturmanı çok isterdim. Bana yalın yalın bakmanı, koltuğa sığmaya çalışmanı izlemeyi, sinirlenmeni, karşılıklı gülmeyi.
Gülerdik değil mi?
Başarır mıydık bu amaçsız dünyaya karşı gülebilmeyi?
Yapabilir miydik hiç ağlamamış gibi. Çocukken dahi dizimizi yaralar öpmemiş gibi rol yapabilmeyi?
Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum..
Bu ülkede siyasal iklimler değişkenlik gösterirken, mazlumun göz yaşı toprağı, yaktığı ağıtı arşı deliyorken, hiçbir soru-cevap ilişkisi ‘belirsizliklerin’ ötesine taşınamıyorlen, aydın veya sanatçılar leş gibi cehalet içine kıvranıyorken, günübirlik aşklar; yataklarını süslüyorken, martılar denize küsüyorken, gök yüzü siyaha düşüyorken, bu aptal mahallede, dedikodu kazanı hanelerde yaşamak gibi aptalca bir fikre saplanıp kalmak istemiyorum. Ancak, bunu bir tek sana söylemiyorum.
Başaramıyorum.
Söyleyemiyorum.
Ölürken bile..