Gece Yarısı Notları

🟢 Konu yazarı şu anda aktif
Canlı görmüş olmanın verdiği keyif...

Çanakkale Savaşı'nın 100. yılından.

Anı olarak kalsın burada:

AmAAqz.jpg
 
Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

18 Şubat 1945
Nazım Hikmet
 
Hayvanlara karşı sevgi ve herşeyden öte yaşamalarına saygı duyuyorum. Hayatım boyunca -7 yaşındayken almış olduğum civciv dışında- özellikle bakmak istediğim bir canlı olmadı. Ama gelin görün ki, bu benim son 3 yılda beslediğim, baktığım 19. köpek. Büyük çoğunluğu yavruydu ve bakıma ihtiyacı vardı.

Bir kurtarıcı yada mesih filan değilim. Ama her birine imkanlar dahilinde baktım, bakmak zorunda hissettim ve her birini 7 yaşındayken sevmiş olduğum civcivim kadar çok sevdim. Ama yine de insanlardan daha yakınlardı. Köpeklerden üçünü bulduğumda yaralıydı ve ne ettiysem fayda etmedi, kaybettim. Diğer 15 tanesi ise belli bir büyüklüğe eriştikten sonra gittiler ve akıbetlerini bilmiyorum. Bu 19. köpek de henüz el kadar ve bir süre sonra biraz büyüyünce o da gidecek. Sahip olduğum 19. köpekten sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün gideceği oldu. Sanırım yaşam dediğimiz şey de günümüzde bu.

Kimse kalıcı olmak için gelmiyor. Bir şekilde gidiyor...

Neden en sevdiğimiz şeyler bir bir elimizden gider ki?
 
kus_Resmi_resimleri.jpg


"Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp,
parmaklarımı kanatarak,
kırasıya,
çıldırasıya...

erkek kadına dedi ki:
-seni seviyorum ama nasıl, kilometrelerle derin,
kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzdebin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz.....
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.
ve artık ben
biliyorum:

toprağın -yüzü güneşli bir ana gibi-
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.....
Fakat neyleyeyim saçlarım dolanmış,
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil.
Sen yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...
Sen yürümelisin
beni bırakarak..."

kadın sustu.
SALDIRDILAR...
bir kitap düştü yere...
kapandı bir pencere...
AYRILDILAR............

Bir Ayrılış Hikayesi/Nazım Hikmet
 
"Bunca yıllık polissiniz, sizi hayretler içinde bırakacak kaç cinyet çözdünüz? Kaç kez acayip bir vakayla karşılaştınız?"
Çaresizce başımı salladım.
"Her cinayet acayiptir Şefik. Bir insanın, öteki insanı öldürmesinden daha tuhaf bir durum olabilir mi? İlla katilin, psikopatlığın doruğuna mı çıkması lazım? İlla insan öldüren canavarın zeki mi olması lazım? Hem zeki olsa ne olur? Altı üstü bir katil. Benim gözümde bütün katiller zavallıdır. Onlarda takdir edilecek bir yan göremiyorum."

Ahmet Ümit - Penguen Dergisi - 2015/41. sayısından
 
...
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu
 
''Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek''

Attila İlhan - An Gelir şiirinden

4-the-persistence-of-memory-surreal-art-by-salvador-dali.jpg
 
D6AyLo.jpg


"Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü."

Emrah Serbes - Erken Kaybedenler romanından
 
5MpAZA.jpg


Bir gece apartmanın önüne hafif sallanarak gelmiştim. Çakırkeyiflikten sonra zilzurnalıktan önceydim. Çöp konteynırlarını devirip “Bütün söylenecekler söylendi bütün susulacaklar susuldu,” diye bağırmıştım. “Bütün bunlardan geriye de bir şeylerin külü kaldı ama neyin külü derseniz Allah belamı versin ki bilmiyorum. Ben iyi bir başlangıçtım sadece. Bazı insanlar sadece iyi bir başlangıç yapmasını bilirler, sıkılırlar, sürdüremezler.

Emrah Serbes
 
3Y7B7M.jpg

Acı çekiyorsun, değil mi? Üşüyorsun, karanlık seni kör ediyor, etrafında zindanın duvarları var. Ama belki benliğinin derinliklerinde bir ışık vardır. Belki bu ışık, gönlünle oynayan o kof herife karşı beslediğin çocukça sevgidir! Halbuki ben zindanı içimde taşıyorum. İçimde kuş var, buz var, ümitsizlik var. Ruhumu gecenin zifiri karanlığı kaplamış.

(Victor Hugo - Notre Dame'in Kamburu)
 
YrD492.jpg


"bütün kapılar kapalı inik bütün perdeler
nerdeler nerdeler nerdeler
gidilmeyen gelinmeyen bir yerdeler
dilsizler fısıldıyor sağırlara uzaktan çok uzaktan
bakışın gözleri yok koşunun ayakları
yoruldum yakalanmazı kovalamaktan
bir cigara içeyim."
31 Mayıs 1962 Moskova
Nazım Hikmet
 
Z7joY3.jpg


Göğe çıkacak bir merdiven yapmak da, o merdiveni yıkmak da birer tercih olmasının ötesinde; irade ve iç dünyamızdaki inanılmaz iştahın kesişim kümesi gibidir. Mesele yıldızlara ulaşmak ise eğer, siktir edin merdiveni filan; yıldızları sadece gökte değil...
 
YroaNa.jpg


Çıkabileceğiniz en yüksek nokta düşüşe başlayacağınız noktadır.
İşinizde, ilişkinizde yada başka bir şeyde.
Aradan zaman geçer ve sanki apartmanın kapısının önünden en üst balkona bakıp "ya bir zamanlar oradaydım" der gibi geçmiş ruhunuza bir el sallar, kendinizi avutursunuz.
Bir film karesi canlanır belki gözünüzde yada eski bir şarkı...
Ne kadar tatlı, ne kadar güzel değil mi...

Kendini çimdikleyip beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bir kısmını harekete geçirmek; tanrıya, kutsal ruha yada her ne halta inanıyorsan ona dua etmekten daha faydalı.

Doğada hiçbir şey sabit kalmıyor. Herşey değişiyor. Bulunduğu koşullar doğrultusunda kendisini en iyi yenileyen hayatta kalıyor. Yenilemeyenler ise çürüyor. Tıpkı balinada bulunmasına rağmen hiç bir işe yaramayan göt kemiği gibi...
 
Dış dünya ile tüm bağlantılarımın duygu birikimlerinden oluştuğunu biliyorum artık. Yazı yazmak isteğinin dış dünyaya karşı bir tür savunma olduğunu daha bir algılıyorum. Yaşamın kendisinin yazı yazmaktan çok daha gerçek, çok daha derin olduğunu da biliyorum. Sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye hiç olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgarlar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcüklerde yağmur ıslaklığı var mı? Sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?

Tezer Özlü - Kalanlar
 
MpY5Q9.jpg


Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Düşünmeye çalışanları da hep öldürmüşler

Yaşar Kemal
 
"...Zaman içindeki bu tarihsel serüveninden de anlaşılacağı gibi insan, doğanın ürünüdür ve yaşambilimsel evrimin sonuncudur. Yaşambilimsel evrimden insansal tarihe geçiş 'emek'le başlamıştır. Insansal emeği hayvansal çabadan ayıran, bu emeğn bilinçli oluşudur. Emek ve bilinç, birbirlerinin koşulu olarak, insana özgü bir diyalektik ikileşmedir. Yüksek hayvan türlerinde beliren zeka ve onunla sınırlı olarak gelişmiş çaba, evrim sonucunda insansal bilinç ve bilinçli emeğe dönüşmüştür. Bu gelişme, pek uzun bir evrimin ürünüdür. Hayvansal zeka ve çaba sadece doğadan yararlanmakla kalmış, doğayı yararına uygun olarak değiştirip, ona egemen olmakla insanlaşmıştır. Insan, kendisini meydana getiren doğasal koşulları aşmakla varlaşmıştır ve bundan ötürüdür ki, artık o, doğasal koşullara indirgenemez. Bilinç ve eylemin birbirlerini karşılıklı olarak etkilemesiyle gerçekleşen uzun bir evrim sonucunda alet yapmış ve hayvandan farklı olarak kendi kendini üretmiştir. Hayvan, tek başına bir varlık olduğı haldr, insan ancak toplumsal bir varlıktır: 'insan, toplumsal ilişkilerin toplamıdır' "

Organ Hançerlioğlu - Düşünce Tarihi Kitabı'ndan
 
Yeni bir sabah, yeni bir gün...
Yeni bir günün yeni bir başlangıç olduğu anlatıldı bize hep. Gerçekten öyle mi, yoksa yeni bir başlangıç kafaya "dank" edilen o an mı, bilmiyorum. Bu bize bu şekilde yutturuldu. Oysa "an" denilen zaman diliminin daha güzel bir başlangıç oluğunu da düşünüyorum. Ama yine de -kim uydurmuşsa- yeni bir başlangıç için karanlığın çöküp güneşin açmasını beklemek güzel bir sembol olmuş... Semboller ile yaşıyor ve onları sürekli anarak güç veriyoruz. Neyse, boş verelim geceyi sembolü de mevzuya geçelim...

Sabah gözümü açar açmaz beynimin içinde uçuşan tozlar çökene kadar bir sigara içtim, sabırla... Ardından güzel bir kahve eşliğinde yeni bir sigara... Duvara ve ardından halı desenine odaklandım. Nedense çoğu insandan ve yaşanmışlıktan daha anlamlı geldi o desen üzerinde resmettiğim figür... Gün boyu yapmak zorunda olduklarımı ve yapmayı istediğim şeyleri düşündüm. Zorundalık bir tarafa dursun, yapmak istediğim şeyler bir adım daha öndeydi. Zorundalıklarımı yaparken de aklımda hep yapmayı istediklerim vardı. Bir de buna isteğin yanında tutkuyu eklediğinizde ve istek ve tutkunun yanında da bir tutam hayal kırıklığı yaşadığınızda hadise tam bir trajedi oluveriyor.

Sembolleştirilen kavramlar öznel olduğu zaman bir süre sonra işler tersine gittiğinde, insana giydirilmiş deli gömleğine dönüyor ve insan aklını çeliyor. Bir rüzgarda devrilmesine ramak kalan çürük heykeller, tutku ve bağlılık nedeniyle ayakta tutulmaya çalışılıyor. Fakat bir işe yaramaz bu. Iyi niyetli de olsa boş bir uğraştır heykel çürümeye yüz tuttuğu için. Gollum'un Ateş Dağı'na düşerken yüzüğüne sarılması gibi, kendinizi de beraberinde götürürsünüz. "An" kelimesine bu nedenle kimi zamanlar sevgilimmiş gibi sarılasım geliyor...

Yine sembollere takıldım. Neyse...
 
8ZyyjQ.jpg

(Izdiham Dergisi'nin Nisan/Mayıs 2016 sayısından)

Sürekli dönüp dolaşıp aynı çemberin içinde olduğunu hisseden bir ütopyaya dönüştü gerçekten benimki. Ve ekleyelim: akıl dışı.

Herşey ve herkes o kadar birbirine benziyor ki... Göçsem aynı, kalsam aynı. Başlasam aynı, bitirsem aynı. Ümit ederek, ufak da olsa bir şeylerin değişeceğine inanarak harekete geçmenin nelere mal olacağını bilememenin avuntusu da diyebiliriz.

Belki de bu kadar teferruata gerek yoktu. Pascal'ın "Insanın çilesi sessizce odasında oturamamaktan kaynaklanır" tespitindeki gibi de olabilir. Artık yağmur yağmadığında kendime bir saçak altı bulup saklanıyor, yağmur yeniden başlayıncaya kadar da dışarı çıkmıyorum. Böylesi daha güzel.
 
Geri