Frigler Ve Gordion

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
Frigler ve Gordion

(MÖ 750 – MÖ 300)

Frigler, Ege Göçleri ile Anadolu’ya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasi bir topluluk olarak ilk defa MÖ 750’den sonra ortaya çıkmışlardır, Midas döneminde ise (MÖ 725-695/675) bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır. Hint-Avrupa kökenli oldukları halde kısa bir süre içinde Anadolululaşmışlar ve bir yandan Helen, öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olmakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır.

Friglerin maden ve ağaç işçiliğinde, dokumacılıkta ürettikleri eserler Helen piyasasında beğeni kazanmış ve Helenli ustalar tarafından taklit edilmişlerdir. Makara kulplu bronz tabaklar ve bronz kazanlar; dönemin “teknolojik” bir başarısı olan altın, gümüş ve bronzlardan yaylı çengelli iğneler (fibulalar); değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli tekstil ürünleri; geometrik desenlerle süslü mobilya eşyası bunlar arasındadır. Frigler, Helenlere ayrıca müzik alanında da esinlenme kaynağı olmuşlardır.

 
FRİGLERİN TARİHİ

Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon’a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu’ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200’lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu’ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi’nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu’nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.

Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordios’tur. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos’a göre Gordios Thelmessos’lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas’ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanı’na dek yayılmıştır.

Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya’dan Kızılırmak’a, Ankara’dan Denizli’ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas’ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar’dır. Midas, Asurlar’la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan’daki Delfoi Apollon Tapınağı’na armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion’da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.

MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartular’ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak’a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler.

Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas’da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.

 
FRİGYA UYGARLIĞI

a. Dil ve Yazı

Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.

Gordion’da bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır. Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. Fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir.

Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktadır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.

Peki Phrygler’den kalan yazılı belge yok mu? Assur kralı Sargon’a kafa tutan Midas, ülkesiyle övüncünü anlatan hiç mi bir şey bırakmadı arkasında? Bu soruların yanıtı hem “evet” hem de “hayır”… Evet, çünkü Phrygler’in okuryazar olduğunu Anadolu’da ele geçen Phryg alfabesi ile yazılmış 300’e yakın Eski Phrygçe yazıttan biliyoruz.

Ancak, Phrygler’in yazısı okunabilse de henüz tam olarak çözülemedi.

Bu konuda gecesini gündüzüne katan Fransız dilbilimci Profesör Claude Brixhe, anlamını çözdüğü her bir Phrygçe kelime karşısında müthiş bir heyecan, okuyamadığı bir harf için ise derinden bir üzüntü duyabiliyor.

Bundan birkaç ay önce Brixhe’den bir mesaj aldım. Uzun zamandır çözmeye çalıştığı bir yazıttan söz ediyordu.

Brixhe, Bolu’nun Göynük ilçesi yakınlarında Germanos yazıtı olarak literatüre giren kayaya kazınmış uzun Eski Phrygçe yazıtı daha önce çalışmıştı. Yöre köylüleri aynı çevrede bir başka kaya üzerinde yeni bir yazıt gördüklerini haber verince Brixhe ile, Temmuz 2006’da bu yazıtın peşine düştük.

Gerçekten kaya yüzeyinde belli belirsiz seçilebilen Eski Phrygçe bir yazıt vardı. Brixhe çok heyecanlıydı. Belki uzun süredir çözmeye çalıştığı bir kelime ya da yeni bir kelime veya harf gizliydi bu yazıtta.

Yazıtın estambajım (kalıbını) aldık ve Eskişehir’e döndük. Bütün bir yıl bu yazıt üzerinde çalıştı. Son olarak bana gönderdiği mesajda “Tanrıça Kubeleya’nın ismini okudum, ama emin olmak için bu yaz bir kez daha gelip yazıta bakmam gerek” diyordu. İki yıldır Eskişehir’e geliyor ve sadece bir kelimeyi çözmek için kilometrelerce yol kat etmesi gerekiyordu. Ve bu onu hiç yormuyordu.

Phrygler’den kalan -çoğu birkaç satırı geçmeyen- yazıtlar, kaya anıtları ve çanak çömlek üzerindeki birkaç kelimeden oluşuyor.

Anlamı çözülen, Phrygler’in en büyük ilaheleri “Ana Tanrıça” için kullandıkları Matar kelimesi günümüz Batı dillerinde “anne” kelimesinin karşılığı olarak “mother, mutter” şeklinde karşımıza çıkıyor.

Phryg yazısı kısıtlı kelime hazinesi, yinelenen sözcük ya da sözcük grupları nedeniyle hâlâ tam anlaşılamadı. Bu nedenle bulunan her yeni yazıt bilim insanları için büyük bir heyecan ve umut kaynağı oluyor.

 
b. Mimari

Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlı’da tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz.

Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır. Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş kerpiçten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı.

Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlı’dan başka Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordion’da rastlandı.

Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadolu’da eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir. Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır.

Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likya’da da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.

Amerikalıların Gordion’da son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.’da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordion’da şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı.

Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır.

Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yer alan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır.

Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midas’ın mezarı olarak gösterilen Yazılıkaya’daki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.

Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadolu’da bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir.

İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, yeniden yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanatının Gordion’a girmesine neden oldu.



 
c. Mitoloji, Din ve Kybele İnanışı

Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:

“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Bir gün Midas’ın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenos’u buldular. Dionisos’u ararken yolunu kaybetmişti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midas’ın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenos’u, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı… Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisos’un yanına götürdü onu.

Dionisos, Silenos’a yeniden kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka bir şey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık… Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdüğü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek… Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma…

Hemen Dionisos’a koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıka basa yedi içti.

Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”

Bir ikinci öyküsü daha vardır Midas’ın. O da Apollon’la ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas:

“Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla hoş sesler çıkarıyordu; ama Apollon’un gümüşten lira’sı her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi.

Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollon’a verdi. Ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Pan’ı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.

Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı.

Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.”

Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.

Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıça’ya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.

Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kybele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıça’nın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar.

Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attis’i çıldırtır. Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attis’in kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attis’in kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.

 
d. Friglerde Ölü Gömme Geleneği

Frig beyleri ölülerini ya kayalara oyulmuş mezarlara ya da tümülüslere gömerlerdi. Kaya mezarlarının çoğu soyulmuş oldukları için mimari dışında fazla bilgi vermezler. Buna karşın tümülüsler, yani yığma mezar tipleri Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordion’dadır. Bu yığma toprak mezarları kentin sırtlarında yer alır ve sayısı 100’e yaklaşır.

Bu türde ölü gömme tekniği gelişmiş olarak birden ortaya çıkar. Bu durum tümülüs mezarlarının Frigya’ya dışarıdan gelmiş olduğuna işaret eder. Gerçekten de Arnavutluk ve Makedonya’da soylu kişileri gömmek amacıyla tümülüs mezarların MÖ 1800-1500’den itibaren kullanıldığı bilinmektedir.

Frigya tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap yapısı çok ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerine uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de, Yunanistan’dan gelen etkilerle yakılmaya başlamıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülmüştür.

Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanmış, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilmiş , sonra da kuru kilden tepe yığılmıştı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artıyordu.

Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir.

Frig tümülüslerini, Lidya ve Yunan mezarlarından ayıran; mezar odaları yapımında taş yerine tahta kullanılması, yığma tepe toprağının çevreye yayılmasını önlemeye yarayan krepis duvarı ve mezar odasına geçit veren dromos kullanılmamasıdır.

Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerde olurdu.

Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kütleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköy’de çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur.

Bu Boğazköy ve Pazarlı’daki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankara’da yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankara’da bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.

Gordion, 85 kadar tümülüsle, bugüne kadar bu tip mezarların en yoğun olarak bulunduğu yerleşme yeri. Tümülüsler soylulara özgü bir mezar türü ve Anadolu’ya Phrygler’le birlikte girdiği düşünülüyor. Bunlar, yığma toprak tepelerin altındaki ahşap mezar odalarından oluşuyor. Kazılan 35 tümülüs arasında Büyük Tümülüs, Lydia Kralı Alyattes’in Bin Tepeler’deki tümülüsünden sonra Anadolu’da bilinen ikinci büyük tümülüs: Çapı 300, yüksekliği ise 53 metre.

Bu gizemli yığma tepe ilk kez 20. yüzyılın başında Gordion’daki kazılar sırasında Korte Kardeşler’in dikkatini çekti. Ancak onlar, dönemin teknolojik yetersizliği karşısında umutlarını yitirerek Büyük Tümülüs’ün kazısından vazgeçse de, 1956’da şans, Amerikalı arkeolog R. Young’a güldü. Young, “Tümülüs başlı başına bir anıt mezar olduğu için, onu üstten kazarak tahrip etmek istemedim” diyor.1955 yılının sonbahar aylarında küçük bir sondaj makinesi ile kazıya başlayan Young, —ancak yüz kadar sondajın sonunda- 1956 yazında yığma tepenin altındaki mezar odasının yerini belirledi.

Tümülüs’te açılan tünel çalışmasında Zonguldak Kömür İşletmesi’nden gelen, maden galerisi açmada yetkin mühendis ve işçiler görev aldı. Ancak mezar odasına ulaşmak üzereyken bir sürprizle karşılaştılar.

Odanın çevre duvarına açılan oyuktan, iri moloz taşlar akmaya başlamıştı. Young, mezar odasının üzerine yığılmış, bu koruyucu moloz dolgunun vagonlarla dışarıya taşınmasının bir hafta sürdüğünü anlatıyor. “Bu engeli aştığımızı düşünürken, yaklaşık 2 metre sonra bu kez koca kütüklerden meydana gelen bir başka engelle karşılaştık. Bu kütüklerin arkasında 1 metre kalınlığında gene bir moiçeri dolan havanın etkisiyle çözülmeye başlayan, oyma ve kakmalarla süslü ahşap mobilyalardan geliyordu.

Ahşap eşyalar büyük bir titizlikle odadan çıkarıldı. İçinde en az dokuz tane üç ayaklı masa, iki servis sehpası ve üç de iskemle vardı. Hepsi de Elizabeth Simpson’ın hünerli ellerinde büyük bir sabırla yıllar süren çalışmalar sonucunda restore edildi ve bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin seçkin eserleri arasında sergileniyor.

Ahşap mobilyaların çökmesiyle yerlere saçılmış olan 200 kadar tunç kap, demirden üç ayaklar üzerinde duran üç tunç kazan Phryg maden endüstrisinin ulaştığı yüksek düzeyi yansıtıyor. Bazı tunç kaplarda yer alan balmumu bantlar üzerindeki yazılar ise, bilinen en eski Phrygçe yazı örnekleri.

Mezar odasının bulunmasıyla sona eren gizemli yolculuk, bu kez yerini henüz kesin yanıtı bulunamamış bir başka gizeme bıraktı. Tümülüsün anıtsal ölçekteki boyutu ve mezar odasının zengin buluntuları, burada gömülenin bir kral olduğunu gösteriyordu. Young’a göre bu kişi Kral Midas olmalıydı. Ancak mezar odasının dış duvarında kullanılan kütüklerin yaşının, dendrokronoloji (ağaç halkalarına bakılarak tarihleme) yöntemiyle, İÖ 740 tarihini göstermesi, başka olasılıkları da gündeme getirdi. Yeni tarihlendirmeye göre bu kral, İÖ 709 yılında hâlâ Phryg tahtında hüküm süren Midas değil, atalarından biri, belki de babası Gordios olabilirdi…

Ancak Kral Gordios’un ne zaman, nerede ve nasıl öldüğü de şimdilik bilinmiyor.

Gordios’tan sonra, Phryg tahtına oğlu Midas geçmişti. Kral Midas, Assur kaynaklarında “Muşki” adıyla anılan Phrygler’in kralı olup, “Muşkili Mita” adı ile tarihi bir kimliğe sahip.

Kral Mita-Midas’ın, Assur yazılı belgelerine göre, İÖ 717-709 yılları arasında Doğu, Güney ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Geç Hitit Beylikleri’nden Kargamışlı Pişiriş, Taballi Ambaris, Atunalı Matti ve Urartu Kralı I. Rusa ile yakın ilişkiler kurduğu anlaşılıyor.

Ama en büyük düşmanı Assurlu çağdaşı Kral II. Sargon olmalı (İÖ 721-705). II. Sargon’un, başkent Khorsabad’daki (Dur-Sarru-ken) sarayının duvarlarına yazdırdığı yıllıklar bu siyasi ilişkilerin somut tanıkları:

“Saltanatımın beşinci ) yılında Kargamışlı Pişiriş, yüce tanrılara verdiği yemine karşı günah işledi ve Muşki ülkesinden Mita’ya, Assur’a karşı düşmanca davranması için mesajlar gönderdi… Taballi Ambaris, babasının sınırları dışında olan ve sınırlarını genişleten Hilakku ülkesi ile birlikte Urartulu Ursa (Rusa) ve Muşkili Mita’ya benim topraklarımı ele geçirmek teklifinde bulunmak için bir haberci gönderdi…”

Tyana’da (Niğde-Kemerhisar) bulunan bazalt taş ve üzerindeki Eski Phrygçe (Phryg dilinde ve Phryg alfabesi ile yazılmış) yazıttaki Midas adı da, onun Kilikya Torosları’ndaki faaliyetlerinin bir göstergesi.

Gordion’da saray alanında ve bazı tümülüslerde gün ışığına çıkarılan doğu kökenli arkeolojik buluntular ise, Phrygler’in İÖ 9. yüzyıldan itibaren Geç Hitit Beylikleri’nin ana yayılım alanı Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile ilişkide olduğunu gösteriyor. Ancak söz konusu ilişkilerin yazılı belgelerinden şimdilik yoksunuz.

Kral Mita-Midas, doğudan ilerleyen Kimmer tehlikesini II. Sargon ile bir dostluk anlaşması ile atlatmayı düşünüyordu. Bunun için Assur sarayına iyi niyet elçileri ve hediyeler göndermesi bir anlamda Assur’un gücüne boyun eğişiydi. II. Sargon Phryg kralının barış talebini övünerek anlatıyordu:

“… memurum Que (Kilikya) yöneticisi, Muşki ülkesinin Mita’sı ve onun üç bölgesine bir akın düzenledi. Onun şehirlerini tahrip etti, yıktı ve yaktı. Çok sayıda ganimet aldı. Ve benden önceki krallara boyun eğmeyen Muşkili Mita düşüncesini değiştirmeden güneşin doğduğu denize, bana destek, haraç ve hediyeler getirme teklifinde bulunan habercisini gönderdi.”

II. Sargon bu övüncünü, sarayının duvarlarını süsleyen kabartmalardan birinde, kralın huzuruna çıkmak için sırtında taşıdığı armağanı ile bekleyen fibulalı (büyük çengelli iğne) Phryg elçisi betimi ile de perçinleyecekti.

II. Sargon ile Midas arasında yapılan barış anlaşması çerçevesinde Phryg sarayında sürekli bir Assur elçisinin bulundurulduğu anlaşılıyor: “…ben sana Muşkiler’in huzurundan habercinin ilişkisini kesmemesini söylemek için yazıyorum…” Ama bu tarihten sonra Assur kaynaklarında Muşkili Mita ya da Phrygli Midas ile ilgili herhangi bir bilgi yok…

Assurlular bu yazıtları hazırlarken, Midas’a büyük bir iyilik yaptıklarının farkında değillerdi. Çünkü onların bıraktığı kaynaklar olmasaydı Phrygler ve Midas hakkında bu kadar çok şey bilmemiz olanaksızdı.

Midas hakkında tarihî bilgiler içeren antik Batı kaynakları ise onun egemenliğinden birkaç yüzyıl sonrasına ait.

Bu kaynaklarda, Kral Midas’ın Orta Yunanistan’daki Delphoi kehanet merkezine, “üzerinde oturup adalet dağıttığı, görülmeye değer güzellikteki” tahtını yollayarak Yunanistan ile iyi ilişkiler kurduğu; bir Aiol kenti olan Kyme’nin (Aliağa-Namurt Limanı) prensesi ile evlenerek Batı Anadolu sahillerindeki Yunanlı yöneticilerin güvenini kazandığı yazılı.

Midas, bir yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Urartu, Kuzey Suriye ve Assur ile, diğer yandan Batı Anadolu sahilleri ve Yunanistan ile ilişkiye giren, Anadolu’nun ilk Demir Çağı kralı olarak haklı bir üne sahipti.

Geç Antik Çağ kaynaklarında, Midas’ın ölüm yılı olarak İÖ 696 ya da 675-674 veriliyor. Ancak bu tarihlerin güvenilirliği hâlâ tartışmalı. Strabon, Midas döneminde Phrygler’in ülkesinin göçebe Kimmer boyları tarafından istila edildiğini ve Midas’ın bu felaket karşısında boğa kanı içerek yaşamına son verdiğini anlatıyor.

Phryg-Kimmer mücadelesi ile ilgili hiçbir yazılı belge olmaması ve radyokarbon sonuçlarının ardından Gordion’daki büyük yangının Kimmerler’e mal edilmemesi nedeniyle, babası Gordios gibi, efsanevi Kral Midas’ın akibeti de hâlâ tarihin sırlarla dolu sayfalarında gizli…

Phryg Krallığı’nın politik gücünün nasıl ve ne zaman sona erdiği de pek açık değil. Bilinen, Gordion’da yeni kurulan kentin, İÖ 4. yüzyılın ikinci yarısı ortalarına kadar Phrygler’e hizmet vermeye devam ettiği.

Arkeolojik buluntular, İÖ 7. yüzyılın sonlarında kentte istikrarın ve zenginliğin devam ettiği yönünde. Öyleyse Herodotos’un bildirdiği gibi Phryg Krallığı, Lydia kralı Alyattes’in (İÖ 610-560) İÖ 590 yılındaki Kızılırmak seferine kadar bağımsızlığını koruyordu.

Ancak, ne Doğu ne de Batı kaynaklarında Midas’ın halefleri hakkında açık bir kayıt yok. İÖ 585 yılında Medler ile Lydialılar arasında yapılan Kızılırmak Barışı’ndan sonra Phryg topraklarının Kızılırmak’ın doğusunda kalan kısmı Medler’in denetimi altına girmişti. Batıda kalan büyük kesim ise Lydia egemenliği altındaydı.

İÖ 547-46 yılında Lydia Krallığı’nın yıkılmasıyla birlikte Phrygia toprakları, iki yüz yılı aşkın bir süre Pers İmparatorluğu’nun bir parçası oldu; Kappadokia, Paphlagonia ve Hellespontos ile birlikte Büyük Phrygia satraplığına bağlandı.

Askerî ve idarî planda kalan Pers egemenliği boyunca yerli halk, büyük ölçüde geleneksel yaşam biçimi ve kültürünü sürdürdü, eski Phryg dili ve yazısı en azından İÖ 4. yüzyıl, hatta 3. yüzyıla kadar kullanıldı.

Köklü Phryg kültürünün etkileri bölgede Roma döneminin sonlarına, hatta Hristiyanlığın ortaya çıkışına kadar devam etti.

Bir zamanların ihtişamlı başkenti Gordion ise önemini yitirdi, giderek sonun başlangıcındaki köy niteliğine bürünerek sessiz bir şekilde unutuldu. Ta ki, yüzlerce yıl sonra 1923’te, bölgede yeni bir başkent yükselinceye kadar…

Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara, burada kuruldu. Eskiçağ yazarlarından Pausanias “… Bu şehri (Ankyra) eski zamanlarda Gordios’un oğlu Midas kurmuştu…” diyor. Buradaki Phryg dönemi yerleşmesi her geçen gün genişleyen modern kentin altında.

Hacıbayram Tepesi, Ulus, Çankırıkapı, Atatürk Orman Çiftliği ve ODTÜ kampus alanında yapılan arkeolojik çalışmalarda ele geçen buluntular Pausanias’ın sözlerinin somut kanıtı. Anıtkabir’in bulunduğu yerde, inşaat öncesinde kazısı yapılan Phryg soylularına ait tümülüsler ise anıt mezar yapımı için yer seçimi konusunda garip bir tarihsel rastlantıyı göz önüne seriyor.

Doğayla iç içe, mevsimlerin döngüsüne ayak uydurmuş, meşakkatli ama huzurlu ve basit bir yaşamı seçen Phryg toplumunun hâlâ bilinmeyen yönleri çok… Aile yapıları nasıldı? Belli bir hukuk sistemleri var mıydı? Halk nereye ve nasıl gömülüyordu?

Bunlar bir çırpıda akla gelen sorular… Gizemi çözmek üzere çalışmalar sürüyor ve belki de Phrygler’in düğümü toprağın sadece birkaç metre altında yüzlerce yıllık uykusundan uyanmayı bekliyor..

 
GORDİON (YASSIHÖYÜK)

Frig Krallığı’nın başkenti Gordion’un kalıntıları Ankara-Eskişehir karayolu ve Sakarya ile Porsuk nehirlerinin birleştiği yerin yakınında Polatlı’nın kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion’un geçmişi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar gider. Şehir en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. Midas bu kentte oturmuştur. Gordion, MÖ 7. yüzyıl başlarında Kimmer saldırısına uğramıştır. Şehir, Büyük İskender tarafından bağımsızlığına kavuşturuluncaya kadar 6.yy ortalarından başlayarak Pers istilası altında kalmıştır. Ayrıca Büyük İskender çözenin Asya fatihi olacağına inanılan gördüğümü Gordion’da kılıcıyla kesmiştir (MÖ 334).

Kent Höyüğü: 350×500 metre ölçüsündeki yassı bir höyük durumundaki Frig kenti, Sakarya ırmağının hemen doğusunda yer almaktadır. Arkeologlar, anıtsal bir kapı ile birlikte kral ailesine ait bir çok yapı ve evlere kent duvarlarına ilişkin kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Bunların tümü Frig krallığına en parlak dönemine (MÖ 725-667) tarihlenmektedir.

Kent Kapısı: MÖ 8.yüzyılın sonunda yapılmıştır. Yumuşak kireç taşından 9 metre yükseklikteki kısmı günümüze kadar korunmuş anıtsal bir yapıdır. Kente asıl giriş 9 metre genişliğinde ve 23 metre uzunluğunda üstü açık bir koridorla sağlanıyordu. Kapının iki yanında yer alan kulelerin kente açılan birer kapısı vardır. Tamamı kazılan kuzey avlu depo olarak kullanılıyordu. Güney avlusu ise Pers kapısının büyük güney duvarının korunması amacıyla kazılmadan bırakılmıştır.

Kent Merkezi: Höyüğün orta kısmı saraylara ayrılmıştır. Kerpiçten bir duvar (B) dört yapıyı içeren sarayın birinci avlusunu kent kapısından ayırmaktadır. Daha kalın bir duvar (E1, E2, E3) iç avluyu kuzey, batı ve güney yönlerinden çevirmektedir. Olasılıkla bu duvarlar saray yapılarının doğu yönünce de uzanmakta ve böylelikle onları dışarıdan tümüyle ayırmaktadır.

Saraylar: Birinci avludaki iki yapı birer megarondur. Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıl taşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesi’nde sergilenmektedir.

Megaron 3: Bu, günümüze kadar Gordion’da çıkarılmışken önemli yapıdır. İç avluda yer alan yap Frig akropolünün en büyük binasıdır. Yapı, iki sıra ahşap direkle bir orta ve iki yan nefe ayrılmıştır. Arkeologlara göre orta bölüm tek katlı ve yüksek bir salondu. Yan kısımlar ise iki katlı ahşap galeriler şeklindeydi. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan biri olmalıdır.

Teras Yapısı: Terasın batı kesiminde her biri 11×14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış 8 adet megaron yer alır. Her birinde ortada bir ocak ve yanlarda direklerle desteklenen ahşap galeriler bulunmaktadır. Büyük olasılıkla bunlar sarayın günlük işlerinin görüldüğü yapılardır. Megaron 3’ün yanına yapılan bir merdivenle yeni oluşturulan terasa geçiş sağlanmıştır.

Antik yerleşme topografik olarak üç farklı bölümden oluşur. Merkezde bulunan höyük, Yassıhöyük olarak adlandırılan yerdir ve ova tabanından 16 metre yükselir. Höyük 500×350 metre boyutlarındadır. Arkeolojik dolgunun en az dört metrelik bölümü ova tabanının altındadır ve böylece İlk Tunç Çağı’ndan Orta Tunç Çağı’na kadar höyükte biriken dolgunun yüksekliği 20 metreyi aşar. Tarihi boyunca surlarla çevrili olan merkez höyük bu nedenle “yukarı kent höyüğü” olarak adlandırılır. Yukarı kentin güneyinde yine surlu bir aşağı kent, höyüğün kuzey ve kuzeybatısında ise bir kilometrekarelik bir alanı kaplayan sursuz dış kent yer alır. Jeomorfolojik araştırmalar Sakarya Nehri’nin, ortaçağdan önce farklı bir yataktan aktığını ve yerleşmenin doğusundan geçip güneye kıvrılarak yerleşme ile mezarlık alanlarını birbirinden ayırdığını gösterir.

Gordion’da kısa zaman içinde seçkin bir sınıfın ortaya çıktığı taş mimarinin gelişiminden anlaşılır. İÖ 9. yüzyılın başlarında Gordion’un merkezini gezen bir ziyaretçi görkemli savunma duvarlarını geçerek kırmızı, beyaz ve gri taşlardan inşa edilmiş küçük bir giriş kapısı binasına ulaşırdı. Bu kapının içinde kırmızı ve beyaz taşlarla döşeli bir yol onu, sıkıştırılmış toprakla döşeli büyükçe bir avluya götürürdü. Avluya bitişik olarak yumuşak beyaz taştan yapılmış ahşap payandalı ya da duvarları güçlendirmek için sıvanmış en az iki tane bina vardı. Bu yapılardan bir ya da birkaç tanesi, IÖ 10. yüzyılın sonu ile 9. yüzyıla tarihlenen, Suriye-Hitit kabartmalarında görülen konuları içeren, taş heykellerle bezenmişti.

Sözü geçen beyaz taş binalar yalnızca kısa bir zaman diliminde kullanılmışlar ve sonrasında ortadan kaybolmuşlardı. Bu binaların yerine yeni bir savunma sistemi ve sıralar halinde büyük megaron yapıları inşa edildi. Megaronlar güçlü taş duvarlar ile yapılmış ve ahşap hatıllarla güçlendirilmişti. Ahşaplardan elde edilen dendrokronolojik tarihle-meler yeni giriş kapısının IÖ 9. yüzyılın ortalarında yapıldığını gösterir. İÖ 9. yüzyıl boyunca Gordion giderek büyür ve bugünkü yukarı şehir tepesinin kapladığı alanı kaplar. Arkeolojik olarak bu evre için kentin iki ayrı bölümü olduğunu görmekteyiz. Doğuda savunma duvarı ile çevrili seçkinlerin ya da saraylıların mahalleleri ve batıya doğru daha aşağıda halkın veya sarayla ilişkisi olmayanların oturduğu diğer mahalleler. İki hektardan daha büyük bir alanı kaplayan saray bölümünde kalın bir duvarla ayrılan iki avlu görülür. İÖ 9. yüzyılın sonlarına doğru büyük bir yangın bu yapıları yok eder. Daha önceleri bu yangının bölgede saldırılar gerçekleştiren ve göçebe bir halk olan Kimmerler tarafından yapıldığı düşünülüyordu. Ancak bu evreden edinilen radyokarbon tarihleri söz konusu yangının İÖ 9. yüzyılın sonlarında gerçekleştiğini ve dolayısıyla Anadolu’ya çok daha geç bir dönemde gelen Kimmerlerin bu yangından sorumlu olamayacağını göstermiştir.

Yangının nedeni ne olursa olsun, sonucunda birçok nesne tahribattan önce bulundukları yerde yanarak olduğu gibi korunmuştu. Dış avlunun etrafındaki yapılar yangın sırasında boştu, bu nedenle işlevlerine dair herhangi bir kanıt bulunamadı. Bu yapılardan en özenli yapılanı Megaron 2’nin tabanı geometrik şekiller taşıyan renkli mozaiklerle,duvarlar resimlerle bezelidir. Resimlerde kırma çatılı evler, kuşlar, hayvanlar ve hatta bazı savaş sahneleri yer alır. Betimlemeler bize Gordion’daki yaşama dair çok ender rastlanan bir görünüm sunar.

İç avludaki en büyük yapı Megaron 3 ‘te parçalanmış ve kömürleşmiş kimi nesneler bulunmuştur. Bunların arasında metal ve kilden depolama ve servis kapları, yiyecek maddeleri, oymalı ahşap mobilyalar, fildişi kakmalar ve kumaşlar vardır. Bu bina ya da buna bitişik olan Megoran soyluların oturduğu yer olmalıdır. Saray kompleksinin batısına doğru birbirine bakan ve geniş bir cadde ile birbirinden ayrılmış iki uzun hizmet binası yüksek bir terasın üzerine kuruludur. Her yapı daha küçük megaron tipinde bölmelere ayrılmıştır. Bu bölmeler, içinde merkezi bir ocak bulunan büyük bir oda ve küçük bir giriş odasından oluşur. Büyük odalarda genellikle fırınlar ve çamurdan yükseltilerin üzerine yerleştirilmiş öğütme taşları bulunmuştur. Söz konusu yapıların yemek pişirme ve depolama yönündeki işlevleri buralarda bulunan kömürleşmiş tahıllar, diğer tohum ve çanak çömlek yığınları ile desteklenir. Konutsal etkinlikler için diğer kanıtlar ağırşaklar, dokuma tezgâhı ağırlıkları ve dokunmuş kumaş parçalarından gelir. İki odada ithal edilmiş fildişi at koşumları, tunç kaplar, altın ve elektron takılar ile hayvan figürinleri gibi nesnelere rastlanmıştır.

Yangından hemen önce Phryglerin büyük bir inşaata başladığı anlaşılır. Erken Phryg dönemi Gordion’unu yok eden yangının külleri soğur soğumaz bu projeye devam edilir. Bu “yeni” ya da Orta Phryg Yukarı Kenti inşa edilirken, eski megaronların ve sarayın bulunduğu alan üç ile beş metre yüksekliğinde toprak dolguyla kaplanır. Yeni megaronlar derin temeller üzerinde yükselen kesme taş duvarlara sahiptir. Yapı planları yangında kül olan binalar ile benzerlik gösterir. Oldukça yüksek ve görkemli, aynı zamanda çok renkli olan sur duvarları ile çevrili yeni saray mahalleleri oldukça gösterişli ve çevredeki taşra alanlara hâkim bir görünüme sahip olmalıdır. Batıda, ikinci bir yerleşim alanı beş, altı metre yüksekliğindeki temiz kil tabakası üzerine inşa edilmiştir. Bu alanın savunma duvarları ile çevrili olup olmadığı bilinmese de tepenin kendi yüksekliği bile bir koruma sağlıyor olmalıdır. Buraya da temelleri molozdan oluşan büyük binalar inşa edilmiştir. Tabanları çakıl taşları ile döşeli ve taş duvarlı evler belki de tüccarlara ya da düşük rütbeli görevlilere aittir. Aşağı kentte taş ve kerpiç binalar 3.5 metre kalınlığındaki savunma duvarları ve düzenli aralıklarla yerleştirilmiş kare kuleler ile çevrilidir. Hemen hemen bu duvarların tam merkezinde kalacak şekilde, adına “Küçük Höyük” denilen, kerpiçten bir kale vardır. Kuzey yamaçlarda ve çift höyüğün batısında ise sursuz dış kent bulunur. Dış kentte evler arasında bahçelerin ve tarlaların olduğu boşluklar vardır. İÖ 8. yüzyılda kentin büyüklüğü bir kilometrekare kadardır. Ve Gordion’un en ünlü yöneticilerinin evleri buradadır. Yunanların Midas, Asurluların ise Muşkili Mita olarak bahsettikleri adam da bu kentte yaşamıştır.

Orta Phryg dönemi kentinin (İÖ 800-450) gücü ve inşasındaki ustalık ne yazık ki bugün görülemiyor. Bunun başlıca nedeni yukarı kentin doğusunda, antik dönemde yaşayan insanların duvar taşlarını çekmeleri ve yapıların içinde bulunan her şeyi dağıtmaları. Diğer bir neden ise arkeologların daha alttaki Erken Phryg tahribat evresine ulaşmak için kalanları yerinden kaldırmalarıdır. Yukarı kentin batısında ve aşağı kentte Orta Phryg dönemine ait evler bulunmasına rağmen, bunların terk edilmeden önce sahiplerince boşaltıldığı anlaşılır. Phryglerin İÖ 8. yüzyılda nasıl yaşadıklarına dair biraz da olsa fikir kral mezarlarından, özellikle tümülüs MM ve P’den edinilebilir. Ahşaptan yapılma odaların üzerine kil ve taştan yapılmış kocaman koni şeklindeki tepecikler yığılıyordu. Odaların içinde işlemeli ahşap mobilyalar, nitelikli yerel yapım ya da ithal çanak çömlek, tunç ya da kalaylı kaplar, kemer ya da iğne gibi takılar konuyordu. Tümülüslerden en büyüğü (MM) birçokları tarafından “Midas’ın Mezarı” olarak yorumlanmıştı. Bu antik hikâye ne var ki arkeolojik veriler tarafından desteklenemiyor. Bu mezardan edinilen ağaç tarihlendirmeleri, mezarda kullanılan ahşabın İÖ 740 yıllarında kesildiğini gösterir. Oysa Midas’ın yaşadığı ve Assur’la diplomatik ilişkilerde bulunduğu dönem IÖ 8. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir.

IÖ 6. yüzyılın başlarında, Phryg Gordion’u Alyattes ve Kroisos’un imparatorluğunun bir parçası olur. Bu imparatorluk, Pers ordusunun IÖ 540 yılında kenti ele geçirmesi ile sona erer. Bu olay arkeolojik olarak da Küçük Höyük’teki kalenin yıkılması ile belgelenir. Pers denetimi altındayken Gordion’un politik önemi azalır, ancak ekonomik bir merkez olma özelliği devam eder; iBP hatta Anadolu’nun Pers İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelmesiyle daha da artar. Varsıllığın kaynaklarından biri taş, kemik, fildişi ve metal eşya üretimidir. Üretilen mallara karşılık nitelikli Yunan ve Lydia kapları ile Yunan şarapları alınmaktadır. Bu nedenle, Pers denetimi altındaki Gordion, yerel Phryg maddesel kültürünün Iran çanak çömleği ve at koşumları ile bir arada bulunduğu; sarayın ya da tapmağın (Mozaikli Yapı) Lydia tarzında boyalı fayanslarla döşendiği; odalarında Yunan tarzında çok renkli duvar resimlerinin bulunduğu bir yer haline gelmiştir. Phrygce konuşan insanların Erken Hellenistik devirde de Gordion’da yaşamaya devam ettikleri ender olarak bulunan duvar yazılarından bilinir. IÖ 3. yüzyılın sonlarında kentin Galatlar tarafından yönetildiği görülür. Kelt göçmenleri olan Galatlar, Anadolu’nun büyük bir kısmını belli bir dönemde hâkimiyet altına almışlardır. Olasılıkla bu dönemde bile Phryg kökenli insanlar kentte ve çevresinde yaşıyor olmalıdır. Ancak arkeolojik olarak bu yönde bulgulara henüz rastlanmamıştı.


 
GORDİON MÜZESİ

1963 yılında Ankara’nın Polatlı ilçesine bağlı Yassıhöyük olarak tanınan 500 nüfusa sahip küçük bir köyün yanında kuruldu. Bugün Gordion Müzesi’nde kronolojik bir sergileme sunulmakta, her dönem karakteristik örneklerle temsil edilmektedir. Üç vitrinde Eski Tunç Devri eserleri, bunu takiben Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait eserler yer almaktadır.

Bu eserler içinde Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Erken Frig Çağına ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri sergilenmektedir. Yeni sergi salonunda Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı sergilenmektedir.

Yeni salonun geri kalan kısmında M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler sergilenmektedir. Son bölümde ise ziyaretçiler Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmaktadırlar.

MÜZENİN GELİŞİMİ

Son yıllarda Gordion Müzesi’nin ziyaretçi sayısındaki büyük artış, burada yeni düzenlemeler yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu çalışmalar içinde 180 m2’lik yeni depo binası, 150m2’lik ek teşhir salonu, 30 m2’lik laboratuar ve 35 m2’lik görüntü ile bilgilendirme salonu, 5000 m2’lik yeni açık hava teşhir alanı yapıların belli başlıları arasında sayılabilir.

Yeni kazılan alan Friglerin mobilya yapımında kullandıkları sedir, kokulu ardıç, şimşir, sarıçam, ceviz ve porsuk fidanları ile ağaçlandırılmıştır. Bu yeni alana nakledilen Roma mozaiği ve Galat Mezarı yapılan işlerin bir bölümü olarak sayılabilir.

MÜZE TEŞHİR SALONLARI

ESKİ TUNÇ ÇAĞI

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000’li yıllara (3000-2000) rastlayan Eski Tunç Çağı, Gordion’da yerleşimin bilinen ilk safhasıdır. Anadolu ve Yakın Doğu’da, aletler ve diğer araç gereçlerin yapımında kullanılan tuncun (bronz) üretiminde, en son teknolojik adımların atılması bu döneme rastlar. Daha eski bir dönem olan Neolitik (Yeni Taş Çağı) Dönemde ana malzeme taş kullanılmış ancak Gordion ve çevresinde bu döneme ait buluntulara rastlanılmamıştır. Gordion’a yakın bir başka höyük olan Polatlı höyüğü’nde de Gordion’dakilere benzer buluntular ele geçmiş, böylece Tunç Çağı’nın Gordion çevresindeki diğer mevkilerde de kendini gösterdiği anlaşılmıştır. Sergide bulunan el yapımı seramik kaplar, özellikle gaga ağızlı testiler, Orta Anadolu Eski Tunç Çağı’nın tipik örnekleridir.

 
POLATLI HÖYÜK KAZILARI

Gordion-Yassıhöyük merkez bölgesindeki Polatlı Höyük kazısı Seton Lloyd ve Nuri Gökçe tarafından 1949 yılında bir kazı sezonunda tamamlanmıştır. 21. Boya bezekli kap, P.T. Tespit edilen toplam 31 yerleşim katı M.Ö. 3000-1200’e tarihlendirilmektedir. (Erken, Orta ve Geç Tunç Dönemleri). Polatlı Höyük’ten çıkan ve Eski Tunç Çağma ait olan (M.Ö. 3. binyıl) kapların büyük çoğunluğu Gordion eserleriyle mükemmel bir benzerlik gösterir. Bu örneklerden en ilgi çekici olanı arkeologlar tarafından DEPAS olarak adlandırılan uzun gövdeli, çift kulplu kadehler biçiminde olup, Kuzey-Batı Anadolu’daki Troya’dan Kuzey Suriye’ye kadar geniş bir alanda görülmektedir.



 
ORTA TUNÇ ÇAĞI

Anadolu’da Orta Tunç Çağı, Eski Asur Ticaret Kolonileri ve Eski Hitit Krallığı (M.Ö. 2000’li yılların ilk yansı) zamanı olup bu iki dönem sırasıyla Kayseri yakınlarındaki Kültepe-Kanış ve Boğazköy-Hattuşa (Çorum ili) kazılan ile en iyi şekilde bilinmektedir. Gordion Müzesinde teşhir edilen bu döneme ait eserlerin çoğu, müzenin güneydoğusunda uzanan bir mezarlıkta bulunmuştur. Gömüler iri küplerin içine konulmuştur. Ana yerleşim höyüğünden çıkarılan hiyeroglif yazılı kil bir mühür baskısı (bulla), burada yaşayan insanların Eski Hitit hakimiyet bölgesiyle ilişki içinde olduklarım göstermektedir.




 
GEÇ TUNÇ ÇAĞI

Geç Tunç Çağı (M.Ö. 1500-1100), başkenti Boğazköy-Hattuşa olan Hitit İmparatorluğu’nun Dönemidir. Bu dönemde, Gordion’un nasıl bir öneme sahip olduğu belirsizdir.

Sergilenen çanak çömlekler çarkta yapılmış ve toplu üretilmiş olup diğer Hitit merkezlerindekiler gibidir ve bu nedenle, yerel ekonominin, Hitit hakimiyet bölgesi ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Bu tür bağlantıların öne sürülmesinin bir nedeni de, Gordion buluntuları arasındaki üzerinde Hitit hiyeroglif yazıtlı mühür baskısı bulunan çömlek kulpudur.



 
Frig Dönemi(Demir Çağı)

Gordion’da Frig Dönemi M.Ö.1000 yıllarında başlar ve muhtemelen M. ö. 4. yy sonlarına kadar sürer. Hititçe’den oldukça farklı bir Hint-Avrupa dili kullanmış olan Frigler’in Anadolu’ya, Güneydoğu Avrupa’dan göç ettikleri sanılmaktadır.Bunu destekleyen bir unsur da, dillerinin Yunanca ve belki de Trakyalılar’ın kullandığı dil ile benzerlikler göstermesidir.



 

Erken Demir Çağı’nda el yapımı Çanak Çömlekler

Gordion’da Tunç Çağı sonrası ilk katmanlarda ele geçmiş ve bazıları cilalı olan, bir çeşit el yapımı çömleklerin, Avrupa’dan gelen bu yeni yerleşimcilerin en erken kanıtları olması kuvvetle muhtemeldir. Çanak çömlekler, Güneydoğu Avrupa’nınkilerle genel benzerlikler taşımaktadır. Ana yerleşim höyüğündeki kazılar, M.Ö. 8.yy sonlarına doğru, Erken Frig Dönemine ait geniş bir mimari devreler zincirin! açığa çıkarmıştır. 9. yy yaşanırken Gordion, anıtsal binalarla dolu, etrafı surlarla çevrili bir kale haline gelmiştir ki bu olay, belki de Frig Devleti veya Krallığı’nın başlangıcım göstermektedir.Frig Kralı Gordios muhtemelen adını bölgeye “Gordion” olarak vermiştir. Gordion, “Gordios’un tahtı” anlamına gelen “Gordieion’un kısaltılmış hali olabilir.



 
Kabartmalı Orthostatlar

Kuzey Suriye’deki Kargamış ve Zincirli kazı bölgelerinden de en iyi şekilde bilinen, kabartma desenlerle oyulmuş bir dizi dik taş orthostatlar, büyük olasılıkla Frig Kalesi’nin bu ilk aşamalarına aittir. Bir veya daha çok anıtsal binalar için temel teşkil eden bu orthostatlar, mimari kullanımları ve yontma tarzlarıyla kuzey Suriye, Neo-Hitit dünyası ve Orta Anadolu’nun doğu kısmı (Tabal) ile yakın ilişkileri göstermektedir. Muhtemelen bir giriş kapısında duran arslan belki de şeytani ruhları savuşturmak için tasarlanmıştır.



 
KRAL MİDAS’IN ERKEN FRİG KALESİ

M.Ö. 8.yy.a ait Asur metinlerinde adından söz edilmesi itibariyle Frig kralı Midas’ın, aynı zamanda tarihe mal olmuş önemli bir kişilik olduğu anlaşılmaktadır. Bu tarihlerde, Gordion Kalesi üstte yer alan planda gösterilen yere kadar genişlemiştir.

Bir duvar ile ayrılan iki büyük avlu “Saray bölgesini” oluşturmaktadır. Avlular, bugün megaron olarak adlandırılan geniş merkezi bir hol veya bir antre ya da bir taraçadan oluşan bir yapı çeşidi ile çevrelenmiştir.

Megaron l kerpiç ve ahşap kullanılarak inşaa edilmiştir. Megaron 2 taştan inşaa edilmiş olsa de benzer bir ahşap iskelete sahiptir.

Binanın, çoğunlukla geometrik desenli, çakıl taşı mozaik bir zemini vardır; bu zemin, kendi çeşitleri arasında bilinen en eski çakıl taşı mozaik örneğidir. Asıl mozaik kalıntıları müze dışında sergilenmektedir.

Megaron 2’nin taş duvarları, figürlü ve soyut pek çok oyma desenler taşımaktadır. Desenlerin arasında, çift meyilli tavanları ve boynuz şekilli tavan başlarım (akroterleri) gösteren bina cepheleri vardır. Megaron 2’nin yakınında bulunan, gösterimdeki orijinal akroter, binanın tacı olarak kullanılmış olmalıdır.

Bu akroter, Ankara’daki ve Afyon-Eskişehir arası Dağlık Frigya arazisindeki bina cephelerinin resmedilişiyle ve kimi zaman Kybele olarak da bilinen Frig tanrıçası Matar (Ana) ile ilgili anıtlar vasıtasıyla bilinen bir çeşittir. Megaronların en büyüğü, Megaron 3, balkonları ve çatıyı desteklemesi için zemininde karışık bir ahşap kiriş sistemine sahiptir.

Bina, fildişi süslemeli ahşap mobilyalar dahil olmak üzere, oldukça güzel ve lüks eşyalar içermektedir. Muhtemelen de, saray bölgesinin merkez binası olarak hizmet vermiştir. Saray bölgesinin güney-batısında yer alan CC ve çok odalı Teras binaları temel olarak yiyeceklerin hazırlanışı, dokuma imalatı ve merkezi saray ekonomisiyle bağlantılı olması muhtemel faaliyetler için kullanılmıştır.

Bu binaların temel özellikleri bilinmektedir çünkü M.Ö. 700’lerde yaşanan büyük bir yangın Frig kalesini yıkmış ancak binaların içinde bulunan malzemelere zarar vermemiştir.

Yıkım, muhtemelen Frigya’nın Kimmerler tarafından istilası ile bağlantılıdır; Kral Midas da, bu olayla bağlantılı olarak ölmüş olabilir. Bu olay her ne kadar Frigler için bir felaket olsa da, bu yıkım katmanı arkeologlar için ana buluntulardan biridir. Çünkü bizlere bir anda, tarihte yaşanmış olan Frig hayatinin ve Frig materyal kültürünün zengin bir fotoğrafını verir.



 
ERKEN FRİG ÇÖMLEKÇİLİĞİ

Yeme, içme, saklama ve diğer amaçlı seramik kaplar çok miktarlarda ve oldukça geniş çeşitlilikte kullanılmıştır; birçoğu, renklendirilmekten eritmeye kadar ateşin izlerini taşır. Gövdeye yapışık emziği süzgeçli kaplar özellikle karakteristik nitelikler taşıyan çeşitlerdir; bunlar büyük olasılıkla bira veya diğer içeceklerle bağlantılı olarak kullanılmışlardır. Her ne kadar, erken kaledeki çanak çömlekler tek renk (monocrom) olsa da, ele geçen boyalı-bezekli kaplar çoğunlukla çok çeşitli geometrik desenlerle, incelikle ve özenle süslenmiştir.



 
Erken Frig Demir Uygulamaları

”Demir Çağı” ifadesi aletlerin ve diğer uygulamaların yapımında demirin bronz yerine tercih edilen madde haline gelmesini belirtmektedir. Frig kalesinin yanmış binalarının, bronz aletlerin azlığına karşın nitelik ve nicelik bakımdan bol miktarda demir malzemeye sahip olması, Gordion’un tamamı ile Demir Çağı’na tarihlenmesinin kanıtıdır.
 
Erken Frig Dokuma Üretimi

Daha sonraki zamanlarda, Frigler dokuma üretimlerinden dolayı Yunanlılar ve Romalılar tarafından iyi biliniyorlardı. İşte bu yüzden, Teras ve CC binalarında geniş kapsamlı dokuma imalatım görmek özellikle ilginçtir. Kil milin dönüşleri ipliğin yünden yapılışının açık kanıtıdır. Sıra halinde düşmüş olarak bulunan pişmemiş kilden dokuma tezgahı ağırlıkları, dokuma tezgahlarının binanın içerisinde nerede durduklarım gösterir. Ayrıca, tezgahları işletmek için kemik mekikler ve dikiş için demir iğneler mevcuttur.



 
Diğer Erken Frig Buluntuları

Yanmış kalede, diğer maddelerden yapılmış buluntular, bazen istisnai parçalar olsa da, sayıca azdır. Örneğin, küçük bronz hayvan figürleri, bronz kazanlar, Megaron 3’te bulunan fildişi bir sandalye kolu ve işlemeli mobilyalar için diğer fildişi parçalar, bu buluntular arasında sayılabilir. Ayrıca burada uygulanmış olan cam boncuk kuyumculuğu da, Gordion’a büyük olasılıkla Suriye-Levanten bölgesi (bugünkü Suriye, Lübnan, İsrail bölgesi) veya Mezopotamya’dan ithal olarak gelmiştir.





 
Frig Yazıtları

Erken Frig Döneminin sonlarında, Frigler belli bir okuryazarlık düzeyine gelmişlerdir. Kazı bölgesinde bulunmuş olan Frigçe yazıtlar, M. ö. 4. yy.a devam etmektedir. Frig alfabesi Eskiçağ Yunan alfabesinden uyarlanmış görünmektedir; bu yüzden her ne kadar dilin kendisi çok az anlaşılsa da çoğu karakterler Yunan ses değerlerini koruduğundan Frig yazısı okunabilmektedir. Frigçe Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğundan, Yunanca ve İngilizce gibi daha iyi bilinen dillerle benzerlikler taşımaktadır. Örneğin; bir çift ayak izini gösteren taş yazıtın üzerindeki -podas- kelimesi Yunanca’da da -podas- (ayak) anlamına gelmektedir. Gordion’da bulunmuş olan çok sayıda Frig yazıtının büyük bölümü kısa olup fırınlanmış seramik kaplara kazınmıştır.


 
Geri