Şu sıralar etimoloji denen meret oldukça ilgimi çekiyor. Özellikle bunu mukayeseli bir şekilde ele almanın oldukça faydalı olduğunu birkaç kere deneyimledim. Dil ve kültürün, karşılıklı bir devinim içinde, nesiller boyunca süregelen düşünce dünyasını oluşturduğuna hepimiz vakıfızdır muhakkak. Bakalım atalarımız, toplumsal varoluşumuzun temelinde yatan kültürü nasıl inşa edip sürdürmüşler.
Öncelikle günümüz düşünce dünyasının dominant temeli olan Kıta Avrupası'na bakalım. Başta İngilizce olmak üzere
(bkz. critic) tüm Batı dilleri, "eleştiri" kelimesini 14. yy Fransa entelejansı vasıtasıyla öğreniyor. Fransızlar "
critique", Latinler "
criticus" dese de; onlar da bu kelimeyi Grekler'den ödünç almışlar. Türkçe'de de benzer bir karşılığı bulunan fakat her ne hikmetse kullanımı pek de tercih edilmeyen "
kritik" kelimesine Grekler "
kritikos" diyorlar. Bilinen köken bu. Peki nedir bu
kritikos?
Kritikos'un Grek dilinde iki anlamı var. Biri yargılamak
(en. judge), muhakeme etmek; diğeri ise filtrelemek, elekten geçirmek. Düşününce eleştiri gibi bir şeyi kavramlaştırmak istediğinizde aklınızda canlanacak şeyler bunlar zaten.
Bunun yanında dilin psikolojisini ve kelimelerin, insanın tahayyül dünyasında uyandırdığı pozitif veya negatif intibayı da aklımızda tutarak; Greklerin bu edimi vücuda erdirdikleri kelimeleri değerlendirmeyi size bırakıyorum.
Gelelim bize, aynı değerlendirmeyi bir de yerli ve milli "eleştiri" kelimesi için yapmaya çalışalım.
Eleştiri, yapısından da anlaşılacağı üzere Öz Türkçe olmamakla birlikte, Anadolu Türkçesi dahlinde bir kelimedir. Köken olarak didiklemek anlamına geliyormuş. Yerli ve milli olmasa da, eleştiri mefhumunu karşılayan, yine dilimize yerleşmiş ve çokça kullanılan bir kelime daha var:
Tenkit. Bu kelime, gariptir ki, eleştirmek kelimesinden daha sonra, 19. yy'da Türkçe'ye geçmiştir. Dönem olarak bilhassa siyasi çalkantıların olduğu ve İttihatçıların peşi sıra darbe fırsatı kolladıkları ve bunun edebiyattan, dış ilişkilere kadar çeşitli alanlarda kendini hissettirdiği bir zamana denk geliyor. Arapça kökenli bu kelimenin intibası biraz vahim. Köken olarak tenkit kelimesini araştırdığımızda şu bilgiye ulaşıyoruz.
Arapça "nkd" kökünden gelen yazılı örneği bulunmayan tankd sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Arapça nakd "gagalama" sözcüğünün tef'îl vezni mastarıdır.
Arapça bilen arkadaşların teyit veya tekzibine açıktır.
Doğu kültüründe eleştiri mefhumunun topyekun olmadığını söylemek imkansız muhakkak, fakat eleştiriye ve eleştirilmeye çok da iyi gözle bakmadığımız da aşikar. Hemen her alandaki ikircikli tavrımızdan, kültürel kodumuz da nasibini almış. Eleştiriyi, bir yandan böyle negatif hissiyatla yüklü kelimelerle özdeşleştirirken, bir yandan da "
Dost acı söyler." veya "
İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır." gibi günümüz Türkiye toplumunu çok da yansıtmayan atasözlerinde göreceğimiz üzere eleştiriyi kucaklayan bir tavırdan besleniyoruz.
Velhasıl, özünden başlayan eleştiri, her daim her ferde fayda getirir. Ufuk açıcıdır, peşin hükümleri bertaraf eder, algıladığınız dünyaya yaklaşımınızı ve belki de nihayetinde algınızı değiştirir.
Eleştirinin, doğası gereği insanın varoluşuna aykırı bir şey olduğunu düşünsem de, şahsım adına olabildiğince kabullenmeye çalıştığımı söyleyebilirim. İnsan gibi, hayatta kalma becerilerinin neredeyse tümü dünyayı anlama ve şahsi veya fikri kıymetini sergileme üzerine kurulu bir varlığın herhangi bir şeyi yanlış veya eksik biliyor/anlıyor olması ihtimalinin o kişi için dehşetini hepimiz hayal edebiliriz. Eleştirildiğimizde ya da fikir mukayeselerinde, tartışmalarda ilk ve aynı zamanda ilkel refleksimizin devreye girip mutlak bir savunmaya geçmemiz bu sebeptendir. Aklın devreye girdiği noktada ise kendini tartma ve kendini bilme ihtiyacı hasıl olur, kimimiz buna vicdan der. Bu noktada Cenap Şehabettin'e kulak vermek gerekir: ”
Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım.” Yahut Jean Paul Sartre'a: "
Aklın yolu bir olduğunda, yalnız olmakla yanlış olmak aynı şeydir."
Eleştirinin gerekliliği hususunda kıymetli dostum
HosgeldinHarunAbi 'ye katılmakla birlikte, eleştirinin en faydalı olduğu zamanın en yakındakine yöneltildiği zaman olduğunu düşünüyorum. Bu eşiniz/dostunuz, hocanız/öğrenciniz, astınız/üstünüz, dahil olduğunuz bir organizasyon, yakın bulduğunuz politik tutumlar, dini inancınız, inandığınız Tanrı yahut benliğiniz olabilir. Tabi yazının başında ve bazılarınızın yorumlarında anlatmaya çalıştığımız eleştirinin ne olduğu hususu da mühim. Şahsen eleştirinin, yapıcı veya yıkıcı gibi iyi-kötü dikatomisine sahip olduğunu düşünmüyorum. Eleştiri, en nihayetinde, kişiye yanlış gelen şeyin izahı; takdir ettiği şeyin ilanıdır. Burada eleştiriyi laf kalabalığından ayırt etmek için Murat Belge'den bir alıntı yapmak istiyorum: "Eleştiri; bir sistematiğin sonucu, ironi ise bir sistematiğin yokluğudur." Tam da Sayın Belge'nin dikkat çektiği üzere; eleştiri, sunulan şeyi düşünce dünyanızda işleyip içselleştirip çeşitli yön ve şekillerde sunduğunuz bir çıktı, bir dönüttür. Bu geribildirim hali, kompleks bir sistematiğin ürünüdür.
Soruya gelince, eleştirmeli miyiz, pek tabii. Bu sorunun kendisi abesle iştigal gibi geliyor bana, affedin. Bana kalırsa asıl mühim olan, eleştirebiliyor muyuz? Hem yetkinlik olarak, bu sistematiği veya mekanizmayı kullanabiliyor muyuz, buna vakıf mıyız hem de eleştirmemiz gerçek anlamıyla kendimiz dahil belli kuvvetler tarafından engelleniyor mu? Neyi, kimi, ne zaman ve nerede eleştirdiğimiz, eleştirebildiğimiz ve eleştiremediğimiz yahut bunu yapabilsek bile toplumsal, siyasal, hukuki veya psikolojik bir baskı ile karşılaşma ihtimalimiz var mı? Varsa, bu ihtimaller deryası bizi otosansür illetine maruz bırakıyor mu? Hepsinin nihayetinde, bu konuda kendimize karşı dürüst davranabiliyor muyuz? Bunları tartışmak isterim.
Noktalarken, son bir alıntı daha. Bu kez Voltaire'den:
Size kimin hükmettiğini öğrenmek istiyorsanız, kimi eleştirme izniniz olmadığını bulun.
Sevgiler.