Dışardaki İşler
Hiç bitmez şu dışarının işleri. Yazın bahçe, hayvanlar, dere kenarı; kışın hayvanlar.. Dışarının işleri öyle yoğundur ki, öyle bitmez tükenmezdir ki, sanki hayat sadece dışarıda yaşanır. Ev yoktur, evde yaşayan insanlar yoktur, onların ihtiyaçları önemsizdir. Zaman ayırmaya değmez, ilgilenilmeye değmez yaratıklardır evin içindeki varlıklar. Halbuki aynı karından çıkmışlardır, aynı anneden doğmuşlardır, aynı evi pardon "içeriyi" paylaşırlar. Ama bu ortak noktalar onları ilgilenilmeye değerli varlıklar yapmaya yetmez, çünkü içerisinden çok daha büyük bir "dışarısı" vardır.
Hayvanlar vardır orada, beslenilmeye, temizlenilmeye muhtaç, hatta sevilmeye... İneklere her sabah yem hazırlanmalıdır, altları temizlenmelidir, sütleri sağılmalıdır. Otlağa götürülmelidir 10 gibi, başlarında beklenmelidir kimi zaman. Hayvandır onlar, arada sıkılabilirler aynı otlaktaki otları yemekten. Arada sırada başka otların da tadına bakmak isterler, böylece tüm bir öğle ve ikindi onları beklemeye ayrılır ki başka izin verilen sınırlar içindeki alanın dışındaki otlara saldırmasınlar, uslu dursunlar. Akşamları yine yemlerini yemelidirler, sütleri sağılmalıdır. Sonra sımsıkı kapatılmalıdır kapıları, ne üşüsünler ne de saldırıya uğrasınlar diye...
Hayvanlarla işler bittiyse bahçe, tarla işleri vardır muhakkak. Aksatılmaması gereken bir başka sorumluluk. Toprak kazılacak, tohumlar ekilecek. Tohumlar filizlenince bir daha kazılacak ki yabani otlar filizlere zarar vermesin, toprak ayıklansın, ürün güzel çıksın... Tarlanın sulama derdi yoktur da evin yanındaki bahçenin her sabah ve her akşam bir türlü sonu gelmeyen su dolu kovalarla sulanması gerekir. Kurumasın toprak, domatesler, patlıcanlar, mısırlar,vs... güzel büyüsün. Bunların da kazma dönemleri vardır, ekilmeden önce ve filizlendikten sonra... Lahanaları unutmayalım, onlar en masumları, en zahmetsizleri. Ekiliyor muydular onlar? Tohuma kaçarlar mıydı? Lahanalara dair hatırladığım tek şey, yaz kış sürekli bahçede olmaları idi, bir de üstündeki yeşil tırtıllar. Ezince sümüğümsü sarımsı bir yeşil sıvının çıkardığı iğrenç tırtıllar...
Bahçe ve tarla, sulanmakla ve kazılmakla da bitmezdi. Ürün yetişti mi bir de onları toplamak ve kurutmak lazımdı. Sadece sebzeler olsa iyi, bir de çayır denen illet vardı. Uçsuz bucaksız diyesim geliyor büyüklüğüne ama şimdi düşünüyorum da 2 dönüm ya vardı ya yoktu. Ne oynardık içinde, ne yuvarlanırdık. Yılanlar, çiyanlar cirit atardı da hiçbirimize saldırmazdı. İşin ilginci korkmazdık, onların varlığını ancak şimdi düşünüyorum, aklımıza bile gelmezdiler. Çeşit çeşit kelebekler, türlü türlü böcekler, incelemeye doyamazdık. Yani diğer ev içindeki ahaliyi bilmem ama ben onları izlemeye bayılırdım. Parmağıma alır, avucumda minik ayaklarının gezinmesini hissederdim. Ağaçlara tırmanırdık, her yerimiz kanardı, yara bere içinde gezerdik. Delicesine koşar, kan ter içinde, nefes nefese eğlenirdik yine de..
Bahçe, tarla, hayvanlar... Dışardaki işlerden biri de meşhur odun toplama huyu idi. Dereden sürekli odun akardı denize. Annem toplamaya giderdi erkenden. Buz gibi esen rüzgara aldırmadan, alırdı sepetine arkasına, düşerdi yollara. Bir başına, kadın başına giderdi dere kenarına. Diğer kadınlarla birlikte yarışırcasına toplarlardı odunları, kışın sobamızda yakmak için. Dev odun yığınları olurdu herkesin. İplerle, çuvallarla sararlardı etrafını. Biraz varlıklı kadınlar traktör tutardı topladıkları odunları eve götürmek için, annemse taşı babam taşı. Sepeti sırtında, üstünde bir dolu ıslak ve haliyle ağırlaşmış odunlar, yollanırdı eve...
İşin kötüsü ısıtmazdı o odunlar bizi. Zor kazanılmış şeyler çok kıymetli olur ya,işte bizim evde de o odunlar binbir çile ile eve girebilmişti ve bu yüzden tasarruflu olunmalıydı. Camları delik deşik evde, kışın ayazında minicik bir soba ve içinde yakmaya kıyılamayan, azcık azcık atılan odunlar...
Ne diyorum ben yine? Temizlikçi ablamın süpürge sesleri tüm dikkatimi dağıttı. Ne öfke kaldı ne özlem ne de sitem... Bir başka zaman tekrar devam ederiz...
(23 Ekim)