Efsaneleşmiş Kitap Cümleleri

Konu sahibi son olarak 988 gün önce görüldü
Bilincaltiniza nasil davranmamiz gerektigi ayri bir sorun
ister istemez, belirli bir diyaloga girmek zorunda kaliyorsunuz
cunku onunla belirli bir uyum saglayamasaniz etmedigi eziyeti koymuyor size
soyle bir yuruyuse cikayim demeyin, bilincaltiniz ayaklarinizi aliyor, istedigi yere goturuyor
siz olayin taseron firmasi oluyorsunuz

Falınızda Ronesans Var
 
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi."

Sabahattin Ali
 
"Yaşadım ve Çürüdüm."

"Neden ölmek istediniz?" diye sormuştu ihtiyarlara Çagatayev.
"Ruhumuz uyuştu yaşamaktan," demişti Sufyan, "Kemiklerimiz kurudu, büküldü, damarlarımız büzüştü: Gerinmek istiyor bu kemikler, bırak yağmur ıslatsın, rüzgar kurutsun, solucanlara yem olsunlar - mani olmayayım artık onlara ... "

Andrey Platonov, Can s.74
 
Açaydım gollarımı gitme diyeydim
 
Gerçekten de herkeste bir tuhaflık vardı: hem hiçbir şey olmamış, hem de pek çok şey olmuş gibiydi.

Delirdiğimi düşündükçe bende biraz rahatlıyorum.

Dostoyevski-Budala
 
“Sürekli birşeyler konuşur ve neredeyse her sözcüğün ardından bir kahkaha patlatırlardı; çoğunlukla da kendi ağızlarından çıkanların. Birbirlerini ya da herhangi bir başka şeyi gerçekten anlamaya çalıştıklarını zannetmiyorum. Sadece salak salak gülüyorlardı. Kendilerini hep dışarıda bıraktıklarıyla tanımlayan insanlar böyledir. Bir tür uyuşturucu, alttan alta hep varolan sessizliği işitmelerini önleyen bir tür gürültüdür kahkaha onlar için. Gülmek, hayatla yüzleşmekten korur onları. Diyeceğim, kafası karışık, kayıp tiplerdi işte. Açıkçası hiç umudum yoktu bunlardan. Birkaç yıl ota boka gülüp ne kadar farklı olduklarını düşünecekler, sonra da "aslında" ne kadar farklı olduklarına inanmayı sürdürerek sefil bir orta sınıf hayatına adım atacaklardı.”

Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz
 
Delilik korkuyla dolu bir dunyada korkusuz olmaktir.

John katzenbach
 
Türkçenin bedbahtlığı, tabiî tekamülünü yaparken, birdenbire zıplamaya zorlanmasından olmuştur. Nesiller arasındaki köprüler uçurulmuş ve hafızadan mahrum bir nesil türetilmiştir. Hafızadan yani kültürden. Milletin ana vasfı: devamlılık. Dilde, terbiyede, gelenekte devamlılık.
Altı yüzyıl cerrahi bir ameliyatla içtimâi uzviyetten koparılıp atılınca, Türk düşüncesi boşlukta kalmıştır. Boşlukta kalmıştır, çünkü Batı'ya da tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır.
Elli yıldan beri Batı'yla bu kadar sarmaş dolaş olduğumuz halde, hâlâ yeni neslin tek değer yetiştirememesi, bunun en hazin tecellilerinden biri değil mi?
Uydurca ile bir 'Hürriyet Kasidesi', bir 'Sis', hattâ bir 'Erenlerin Bağından' yaratılabilmesi için en az bir altı yüzyıla daha ihtiyaç var.

Cemil Meriç, Jurnal, 2012, syf. 70-71
 
Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz.

Acı Çikolata, Laura Esquivel
 
"hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey/çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin/.../ evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın/beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok/.../kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim/beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular."

Haydar Ergülen - Üzgün Kediler Gazeli
 
“... İşte o andan sonra yenilenirsin. Aşkını, sevgisini hiç kimsenin aynen dolduramayacağını kabullendiğin sevgiliyi geçmişinin başköşesine koyar ve ondan geriye kalan kırıntılarla besleyebileceğin sevgilere yer açmaya başlarsın.”

Aurora'nın İncileri, Nermin Bezmen
 
Bazen yaşamın o kadar içini görebiliyorum ki birden doğrulup çevreme baktığımda kimsenin yanımda olmadığını, bana eşlik eden tek şeyin zaman olduğunu görüyorum.

Nietzsche Ağladığında, Irvin D. Yalom
 
Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar...


Sabahattin Ali
 
Bakışlarındaki anlam ve derinlik, gerçekten de sanatçı ruhlu olduğunu, resim sanatının onun için çok şey ifade ettiğini gösteriyordu. Ancak sanat yoluyla ideal güzelliğe aşina olması, sanki çirkinlikleri başka insanlardan çok daha kolay teşhis etmesine, nasıl söylemeli, adeta sadece onları görmesine yol açmış gibiydi. Güzellikle oynayacak ve onun zevkini çıkaracak kadar değil, ancak onu tanıyıp teşhis edebilecek kadar yetenekli olduğu için, çirkinlik ile bunun getirdiği ıstırap, nefret ve aşağılama, Sağır'ın hayatının temeli olmuştu. Çirkinliği gördüğü dünyanın tersine, Güzelliği ancak, hayran olduğu dahi ressamların tablolarında buluyor, oysa bu sanatçıların, kendisinin çirkinlik bulduğu dünyada güzelliği gördüklerini kafası pek almıyordu. bu haliyle o, Tanrının insanlara öğrettiği iyiyi tanıyan, fakat iyiliğin tadını çıkarmak yerine başkalarını kötülükle itham eden bir ahlakçı gibiydi. Kısacası Güzellik, adamın içine bir türlü girmemişti. Gerçi Güzelliğe aşıktı, ama vasıl olamamıştı. Kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olduğu galiba doğruydu.

İhsan Oktay Anar- Efrasiyab'ın Hikayeleri
 
78UsxT.jpg

Can sıkıntısı hastalığı
"Bu ne biçim bir hastalık?"
"Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez, kurur gider. Ve bu isteksizlik geçici değildir. Hatta giderek artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. Kendinden hoşlanmaz, içi bomboştur, dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz, hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmıştır, kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne üzülmesini. Gülmeyi de, ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle, nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir."


Momo, Michael Ende
 
Montag: Bir kadın kitaplar uğruna yanabiliyorsa, kitapların içinde bir şeyler olmalı...

Ray Bradbury
 
“Ve ben artık mutsuz bir adamım.

Günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. Ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. Umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. Sadece hatırlıyorum.

Kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalışyor, daldan bir yaprak düşüyor… Orada öyle sabit dururken her şey beni kimsenin umrunda olmadığıma, unutmayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. Sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. Ne olursa olsun duruyor duruyor duruyorum… Gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. Nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. İşte o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. Gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.

Senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum.”

Alper Canıgüz, Gizliajans
 
İçinde yaşadığım dünyanın,tanıdıkça uzaklaştığım insanları vardı.Buna rağmen kafamı yastığa koyduğum an gözlerimin önüne geliyorlardı.Belki farkında değillerdi ama beni bu çağa düşman ediyorlardı.Oysa herkes hayallerle uyuyup , rüyalarla uyanmalıydı.Belki de en güzeli,saman yığınlarına uzanıp , yıldızları seyreden,küçük bir çocuk olmaktı.


Mavide Kalanlar,*Murat*Ali*Ersan
 
Zorbalık sadece kasvetli arazilerde yetişen güçlü bir ağaç mıdır, yoksa itaat sadece dikenlerin yetiştiği ıssız bir arazi midir? "

Vadinin Perileri
Halil Cibran
 
Tanrılar bile hayal kurar. Ben de suyun hayalini kuruyorum; nasıl döküldüğünü,
kocaman sıcak damlaların çöle düşerken çıkardığı sesi, kızgın kumda oluşturduğu derin çukurlan, kavrulmuş toprağın suyu bir anda emişini hayal ediyorum. Eğer ben Tann’ysam, hayallerim gerçek olmalı. Ama su
farklı, su bir dişi, kontrol etmek mümkün değil. Vücudumun üzerinde yanklar, volkanlar gibi kavrulan
büyük kabarcıklar ve yanıklar olduğunu düşünüyorum. Veya yaralar. Belki de çöller. Kendimi çözmeye çalışıyorum. Tek miyim yoksa çift mi?
Işık mıyım yoksa ışığın gölgesi mi? Tünelin ucunda dünya var, tırmanarak hızla ilerliyorum
ve sizin yaşadığınız yere geliyorum. Tannlann sorunlanndan bir tanesi de, insanlann onlardan çok büyük ve güçlü olmalannı beklemesi. Ve anında sonuç istemeleri.

Catherine Fisher-Kahin
 
Geri