Duygyusal şiirler arşivi

A
  • Kullanıcı aXi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Şiirler
Değişim...

Bedenimi saran Yusuf’un Mısır’ında kıtlık,
Ruhumda Yakup’u görmez eden yalnızlık,
Bedenim ve ruhum arasında haset perdesi,
Boğuldu Nil sularında!
Soğudu şer ateş azıcık…

Cennet aslında yaşanan,
Temenni çölleri yemyeşil orman,
Nehri akar berrak pınar,
Hayalden düşten doğan…

Benlikte bulanır sular...
Tembelleşir sözde umutlar,
Beden ruhtan soğutulur,
kervan nedir bilmez yurtlar!

İyilik benzer ormana,
Azgınlık çöllere...
Bereket yok yanan toprakta!
Ozon tabakası delinmiş,
Mevsimler hızla değişmiş...

Para yetmez onarmaya,
Yeni fikirler doğurmaya...
Çıplak gezer beden ahından,
Ruh başlar acı, acı gülmeye!
Ölüm sos’u veren âlemden,
İmdat...
 
Değişim/Köy Kızları…

Çeşmeden su doldururdu köy kızları,
Ne yağan kar nede lambasız sokaklar gelirdi vız!
Çile diye bilmezlerdi/yoktu çünkü başka baz
Sadece evlilikti cilvesi, erkekten gelen haz
Hayatın tek anlamı yaz-yaz…

Hatırlarım özlem dolu o yılları,
Şimdilerde kına bile yakılmaz!
Birada,
Kolada,
Sigarada,
Ne fena!
İçer artık yeni nesil köy kızları…
Düşerken başından şalları,
İlmik atmaz halıda artık elleri,
Şehirde kalmış akılları,
Modernlik uğrana kaz-kaz!

Değişim birdenbire olmuyor
Öcüsü-böcüsü günahları bölmüyor
Beş parasız bile olsa, şersiz kalmıyor
Ruha günah milyon kere doluyor,
İyiyi emretsek de avaz-avaz!

Nasihate devam/etmeli vaaz,
Anlatmalı çalarken bile cümbüş/saz,
Titretmeli yüreğini/sinmeli ayaz…
Çünkü çocuk/büyür ana kucağında
Sihirli/güzel sözler çıkmalı dudağında
Helal lokma/olmalı kursağında
Eski model daha mı güzeldi biraz!
 
Denali Parkı…

Denaali dağından Alaska’ya uzandı geçmişim,
Ulusal parkında doğası oldu bir an geleceğim,
İnsan katlinden yine insan koruyor hayvanları
Meraklı otobüs dolusu hayran, drama izlediğim…

Afrika’da deri kemikten aç halklar,
İsrail avcısına Filistin’de hedef insanlar,
Amerikan askerince ölen Irak’ta masumlar,
Denali gibi ulusal parklarda korunacak gibi bir gün!
 
Deneme-I-Ah İstanbul....

Sultan Ahmet’ten Beyazıt’a doğru neredeyse taş bina yerine Osmanlı kokuyordu. 1453’ten beri yürüyen insanların sesini dinledim yürürken. Kimbilir mesala yüz sene evvel kim vardı bulunduğum yerde ve ne konuşuyorlardı? Acaba benim geçeceğim bu yüzyılı hayal edebiliyor muydular...o kadar süratli gelişen teknolojiyle değişen yaşam şeklimiz bu düşünceleri üzerimden atıverdi. Gereksizdi. Çünkü çocukluğumda bile radyo bir günah yada öcü gibi tanıtılıyordu. Kaldı ki, o yıllarda nasıl düşünülürdü...

Kabataş iskelesinden karadeniz’e doğru nerdeyse üç yüz kişilik vapurda AB ülkesi insanlarla yavaş yavaş açılıyoruz. Geçerken tek tük kopuk kopuk yalılar görüyorum hala ayakta. Korular var, yeşilliğini sergileyen...mecidiye camisinin önünden geçiyoruz. Meşhur gecelerin camisi...dizilere sığamayan...rehbere soruyorum, mimarının ermeni olduğunu söylüyor. Şaşırıyorum. Osmanlı o hale gelmiş ki, artık Mimar Sinan’lar yetiştiremez olmuş, yıkılma yıllarında. Demek ki, Osmanlının yıkılması son derece doğalmış. Her şeyini yabancılara bırakmış, imanı dışında. Onunla da kurtuluş savaşı, Çanakkale harbini kazanmışlar...

Galatasaray adasını görüyorum. Boğazda küçücük bir ada. Uzaktan insanların yüzme havuzundaki kalabalığını görüyorum. Yanında bir de kafeterya var. Herhalde İstanbul gibi bir yerde buraya gelmek ve bulunmak lüks olsa gerek.

Hava soğuk...ancak herkes iskelede! Denizin havası yetiyor hastalığa karşı kabadayılığa... vapurda çay servisleri, üşüyen ellerim ısınmaya başlıyor! Pastalarda gelince hem yemek ve içmek tadında hemde ruhen bambaşka hazlar ruhumda yoruluyor.

Her geçen turist vapuruna el sallıyorum. El sallıyorum bambaşka İstanbul’a, Türkiye’nin asırlar ötesi yalancı cennetine! Her şeyiyle bizim. İnsanı, binası, asırların yaşandığı kültürüyle!

Yaklaşık üç saat denizle sevişiyorum. Yabancıların şaşkın bakışları ve hazları beni başka mutlu ediyor. Kabataş iskelesinden inerken metroya doğru yürüyoruz arkadaşla...İstanbul’a gelinirde alış-veriş yapılmazmı ya?
 
Deneme-II: Dostluğa Çağrı…

Hani Mars’ta hayatın olduğunu söylemişlerde uzay aracına binerek toprağına ayak basan bir ilk kişi olarak, senden başka kimsenin olmadığının farkına vardıktan sonrada yakıtım olmadığı için orada mecburen kalan gibiydim. Nasıl yaşayabilirim diye kıvranırken seni görüp tanıdığım sevinçle ve daha önce yaşadığım dünyalık iletişimlere benzemeyen bir paylaşım içinde hızla akan zaman sürecinde; sanki, senin kaybolacağın yada kaybedeceğim korkusu içinde her geçen an sıkı sıkıya sıcaklığına yaklaşan mükemmel bir dostluğu yaşıyordum kendi kendime. Hep bir emanete dayanan, toprakta, bulutlarda, sularda, anlarda… Sürüklendiğinde çok şeyleri kaybettiren bir ilişkiydi sanki. Yakıtımın olmayışını söylediğimde pek inandırıcı gelmemişti ve dünyaya dönmek isteğimin yalnızlığa karıştığının söylemi de… Ne etrafımdaki seslerin ne yeni gördüğüm cennet mekân manzaranın nede huzur veren tılsımla karışık gözlerinin içindeki arayışlarının, tanımak yâda güven arayışının rahatsızlığı yoktu ruhumda. Orada bulunman büyük bir nimetti her şeyden önce. Ya senin içinde böyle miydi? Acaba yalnız yaşamaya yâda kendi kanunların içinde yaşanmışlığın alışkanlığı ile hükmederek yine bensiz yaşamaya ne zorunluluğun olabilirdi ki… Mazimde her kabul ile yaşıyordum bundan sonrada yaşayabilirim mantığı ancak senin Mars’ında bulunabilirdi, değişim neden sana zor geliyordu? Bu acı gerçeği anlamam zordu, her şey yolundayken hele… Sorunları kavrayamıyordum…

Maddelerin sürekli sıralanıyordu… Madde 1… Orada niceliklerle uğraşmak bana anlamsız geliyordu. Sevgi her şeyin anahtarı değil miydi? Öğretilerimiz hep onunla başlamıyor muydu? Etrafıma baktığımda her nimet vardı üstelik bedava… Yinede sorundu aramızda yaşanan, yaşlanan her şey!

Her konuşmanın sonunda dünyayı bildiğini iddia ediyordun. Marsta her şeyin farklı olduğunu anlatıyordun. Geldiğim dünyaya dönmektense Marsın gizemli ve heyecan veren ikliminde kalmaya razıydım. Geçmişim bir enkaz… Ne ararsan vardı, tsunami, deprem, volkanik patlamalar ve izleri… Unutmak için müthiş bir ortamdı burası. Mücadele etmeye değerdi diyordum içten içe… Uzun zaman sonra beni tanıdın ancak “seni her gördüğümde yaşadığın tanıdık dünyanı görüyorum” diyordun. “Kendi aracımı sana tahsis edeyim ve dön yaşadığın dünyana… Yaşanılan ve paylaşılan her şeyi unut…” diyebiliyordun!

Zaten yakıtımın olmayışına inanmamıştın. En baştan ön yargılıydın. O aracı ister içinde ben olayım ister olmayayım her zaman dünyaya gönderebilecek kuvvet kişilikte hissediyordun. Kısacası yanında bir fazlalık, bir gereksizliktim sonraları.

Ancak bilmediğin bir şey vardı. İster dünyada yaşa ister Mars’ta içinde ne varsa gizli yâda açıkta her şey seninle taşınmakta… Taşınanlar kendi içinde varlığımı ispat etmeye yeterdi…

Yine sensizliğimin Mars’la-dünya arasında kalan mesafeden ibaret olmadığını ve yayılan güneşin ışıklarının aynı enerjiyi eşit olarak dağıtmadığını itiraf etmeliyim. Bu eşitsizliğe suçluluk damgası vurmanın anlamsızlığı, tıpkı güneşin, Mars’ın ve dünyanın bulundukları yerlerinin kendi iradelerinde olmadığı gerçeğinde olduğu gibi, haydi git demenin mantıksızlığını anlamak hiçte mümkün değildi… Ve her yöne dönerken seyret beni, diğer gezegenlerde yaşayan benleri de… Yahut bağır seni kim işitecek diye! Her yere gizlenebilirsin ama kendinden nasıl saklayacaksın benlerini!

Anladım ki, insanın dışı her zaman dünya, içi başka bir gezegen. Konuşunca, paylaşınca, tartışınca bir bir dökülüyor içindeki nağmeler, kurallar… İnsanlar büyük bir tiyatro sahnesinde yazdığı senaryolarla yaşamını gizleyerek sürdürüyor. Hangi senaryo güçlü ve çetinse o kural yâda hükümle karşısındaki insanı yaşamaya zorluyor. Sakın ola ki, ilk gördüğünüz insanla paylaşırken konuşmalarına bakarak mükemmel bir kişilikle karşılaştım diye güvenmeyin. Karşınızdaki insanı da böyle bir güvene zorlamayın. Her şeyi zamana bırakın ve özgür olun… Kim bilir bir gün suyun yüzü gibi dibi de duru görünür gözünüze… Bir dostunuz olur o zaman ve yapışın ona. Artık iki kişilik oyuna hazırsınız demektir. Marstan baksan dünya, dünyadan baksan Mars görünür…
 
Dert Döngüsü…

Bazen hayat sınavımız şiddetli,
Arka arkaya gelir dert dalgaları…
Vurur kaya yerine kalbe süratli,
Sineye çekeriz içimizdeki kavgaları!

Oysa herkes mutlu, görünür huzurlu…
“Niye ben…” Sorusuyla yaşarız isyan dolu!
Nereye baksak üzerimize gelir, şer kargaları
Meşakkat sarar çaresiz, sağı solu soluğu…

Yatılır mı şimdi acılar içinde hastanede,
Şöyle keyif çatıp yemek varken kestane!
İnandığımıza bile küsüp dizeriz ön yargıları,
Ağlarız gizli saklı karanlıkta âcizane…

En sevdiğimiz her zaman suçludur!
Kırmak için sözümüz güçlüdür…
Ondan biliriz tenimizdeki sargıları,
Sabır sabırda… Sorgusu taçlıdır!

Kimse şerri, sıçrayan çamuru
Kendine dokunsun istemez, mükemmeldir hamuru!
Başkasına inatla batırır böyle kargıları,
Her acısında sıralar, ömürlük sömürü…

Dert bilinse aslında rahmettir,
Mevla’dan bize hayır işarettir…
Anlamak ister samimi sevgileri,
İki cihanda nimetlerine diyettir…
 
Diliyorum…

Allah için yazılan derin tevazu ve hissediş,
İncelikten anlayanlara ders nakış, nakış!
Yaşamak anlatmaktır imanı, tebliğdir...
Okumak lazım ama okuduğunu yaşamakta gerekir!
Hariciler gibi uç olmak kimin yararına?
Kur'an söyler orta yolu seçin paylaşımlarda...
Hoşgörülü ve Mevlana meclisine açık yüreğimiz aşkla...
Ney tadında döne, döne tasavvufla
Muhteşem gönül sofralarında birbirimize sarılmaya
O kadar ihtiyacımız var ki...

Camiden kopmuş,
Maddiyatla dolmuş,
Sohbetlerde, okuduklarında sürekli eğitim gören
Ve yaşama yansımayan paylaşımlar hayli yormuş...
Öyle kopuk yaşıyoruz ki!

Viraneye dönmüş günümüz orta çağ karanlığı,
Cenaze namazının ardından doldursun miladını…
Artırsın iyiyi emreden Allah dostlarını,
Her duamda diliyorum yaratanımdan…
 
Doğa/İnsan...

Kar neden beyaz yağar?
Yağmursa renksiz ağlar…
Aynı buluttan düşer,
Toprağı farklı dağlar!

Köpek balığı hariç,
Her can hastalığa taç!
Ecele güçtür haraç,
Toprak üstünde yaşar!

Hava, su, yeşil orman
Olmazsa olmaz bir an!
Umutla dolaşır kan,
Her canda kalbe koşar…

Toprak her kiri saklar,
Üstünde güzel aklar,
Her mevsimde ayıklar…
İnsan düzene şaşar!

Aklın marifetini,
İradeyle nimetini,
Söz vermiş hak daveti,
Çirkince gizler beşer!

Doğa aynadır cana,
Ders verir yana yana,
İsyan bilse boşuna,
Yanlış vazife deşer…
 
Doğa/Üstüdür İnsan...

Kurtlar ulurken tilkiler/Kümese girer
Adresi belli olan öldürülür/Kurnazı keyif sürer
Doğaya hastır bu kural/Oysa, insanı sarar
Bir an belki güler/Sonra anlar ki, bedeli ağır!

Kainatın şahıdır oysa insan
Her emanete olmalıdır lisan
Kul olmalıdır kurulmadan mizan
Ne devekuşudur nede sağır!
 
Doğal Olalım...

Gülmeli dostuna zirvelere çıkarken,
İnmeli yağmura aldırmadan...
Akmalı toprakta yeşermek için,
Boy göstermeli kimseden sakınmadan!
 
Doğal…

Geldi mi derken, beklerken geldi işte zamanı
Bahar geçti, hasatı biçmeli, almalı
Güneş tepede, terler alında, yemek zamanı...
Bir ağacın gölgesinde pilav la ayran ne güzel yeniyor
Hoş basit ortam ama doğal...

Taş binalar arasında, içimizde kalmış çok şey
Ayaklar toprağa yabancı, yürek sevgiye
Cümbüş olsa, onca rakslar olsa, çalsa ney...
İçimde ki coşku sana koşuyor senin gerçeğine
Hoş basit eylem ama doğal...

Nerelerdeydiniz? Hangi köşe başında
Hangi baharda doğdunuz, hangi yazda büyüdünüz?
Heyecanlanan yüreğim bambaşka atmakta...
Süslü püslü hangi âlemden buyurdunuz
Hoş basit enlem boylam ama doğal...

Sonbahar yaprağımsın rüzgârınım
Münker Nekir sağında solunda amelin güzergâhınım
Cennet cehennem teraziye bakmakta erkenden konan günahınım...
Terler ağzıma kadar gelmiş güneş yakınlaşmış
Hoş bu hissedilen sorgulamam ama doğal…
 
Deniz dalgaları kabardıkça kabarıyor,
Beş on metre yükseklikte sahile vurdukça vuruyor,
Gökyüzünde kara duman bulutlar şimşek savuruyor,
Süt liman anılar doğum sancısı çeke çeke kıvranmakta
Derisi soyulmuş kurban gibi tende ak renk, sancısı kavuruyor!

Uzaktan camdan bakarken korku karışık,
Doğanın tuvalinde ressam dans eder gibi alışık,
Kabına sığmıyor karanın her rengi birbirinden yılışık,
Seyredende ne akıl nede tartışma bırakmadan yoruyor...
Doğa kendini yenilerken yılan yeni gömleğine aşık
Bayram namazından sonra yüzleri sevinç bürüyor!

Öylesine muson yağmuru göz yaşı,
Zafer kazanmış komutan nişanı,
Mübarek sarışlarda doğuruyor sabahı...
Selleri rahmet,
Doğumu keramet,
Mucizeyle annenin haykırışında bebeğe davet,
Tiz “Inga..” sesi anları yarıyor...

Toprak suyunu almış çamur deryası,
Hava tertemiz yayla havası,
Gökkuşağı rengarenk sanki düğün halayı,
Pürüzsüz dalgalar güneşini kavrıyor...
Bebeğin bir kulağında ezan diğerinde gamet balayı
İsmini üç kez duyuruyor!

Anne yorgun loğusa,
Acıları unutmuş başlamış dualara...
Huzurla yeni uykular deviriyor!
 
Dokunur Bir Gün...

Hastalık, ölün, borç, derdin mi var?
Yoksa felekten gün çalmak mı yar!
Ateş düştüğü yüreği yakar,
Dokunur bir gün, gezgin-yaralar...

Pekte iyiyiz zannında mısın?
Kör sağır insan yanında mısın?
Pembe rüyalar hanında mısın?
Dokunur bir gün, ahtın-asalar...

Malca zenginsin maşallah tü, tü...
Nedir bilmezsin hastalık, kötü!
Hızla yaşlanır üstünde örtü,
Dokunur bir gün, şaşkın-aynalar...

Bedenin yurdun, her yerde sensin!
Nemrutta olsan Karun’da, sonsun...
Nereye kadar sürecek şansın?
Dokunur bir gün, azgın-tasalar...

Çıkar gözlüğü odur Gaflet,
Pişmanlık erdem, duadır affet!
Dünya ininde uyan ki saffet,
Dokunur bir gün, kanun-yasalar...
 
Dosdoğru Kıl…

Kıldığın namazını cidden test et,
Huzurlu musun içini bir seyret,
Sevilen birimisin her an gözet,
Hemen geçer mi düştüğünde derde?

Üşenerek mi yatıp kalkıyorsun?
Gücenerek mi atıp kakıyorsun?
Düşünerek mi kalıp akıyorsun?
Bir iş mi fuzuliden meşgale…

Spor yapmak değil, yani egzersiz
Alışkanlık değil, safi ezbersiz
Göstermelik değil, hani habersiz
Aşkı tat rükû, sücut, secdede!

Ey namaz kılan gafil-aciz nefsim
Bedenden sıyrıl, ruhuma ol sesim
Sevgiliyi candan hisset, yok yesim
Gözümden açılsın gerçek tül perde!
 
Dost İsen…

Eğer dost isen boşalt günahlarımı,
Nefes alamıyorum kâbus her sahne!
Yardım et ne olur, dinle ahlarımı…
Yaşam tatsız-tuzsuz, azdırır bahane!

Üfürme dumanını sigara, esrar…
Ten değmesin, uyarıcı olmaz yar!
Cansızın kendisine dokunmaz kar
Yalnızlık hep dert, bunaltıyor öfke…

Her gün aynı-uyan, ye, giyin, çık dışarı!
Özgür ruhuma ne verseler aykırı,
Her yanımda acı, saçımda kırları…
Ölüm sevilir mi varken dünya gibi perde?

Tüm odunları topla yak ilahi ateşi,
Mancınıkta olayım, imanım yetiş!
İlk antlaşma gibi sözümle Kadeş’i,
Anlasın manada, sertçe vur enseme!

Dost isen ayna ol, önder ol, örnek ol,
Kaz gibi yolma, çıkarsız ol, yapıcı ol,
Sevgili ol, içten ol, hayırlı ol, son yol…
Beni İslam’ı yaşamaktan sakın eyleme!
 
Dost Kucağında...

Dost kucağında,
Nağmeler çınlar dudağında!
Gönül susadığında,
Baş köşemde oturur.

Gel desem ışık hızına erişir ayakları,
Gül desem komiklik sergiler emekleri,
Ebrehe gibilere ebabil azabı çektirir...
Aynadır özüme Allah için istedikleri!

Özlemdir ayrılık,
Kavuşmaktır sarılmak!
Cehennemde soldurur,
İki cihanda darılmak...

Pamuktan diken çıkar gibi acıdır veda,
Ne mazi nede cemali sığmaz ahde,
Mecnun Leyla’sına, çölünde yakar gibi sevda
Bedenden ruha, ayrılık kıyamet koparır!

Yıllar geçer izleri silinmez,
Nasıl yaşar akılda bilinmez,
Buruktur mutluluk onsuz ahir
Bildik notaları paslıdır çalınmaz!

Sebepler dost kucağında birden uyanır,
Kavuşur dostlar, sürpriz ne heyecandır
Her sahne kaldığı yerden canlanır...
Festival havasında, artık sevinçler yardir!

Dost kucağında,
Nağmeler çınlar dudağında!
Gönül susadığında,
Baş köşemde oturur.
 
Dost Sözü…

Tarifsiz keder düştü yüreğime…
Sır kadar üzdü habersiz kalan seyrimi!
Yağmur yağıyor, şimşek sızdı düşüme,
Tsunami saldı körpe günüme!

Sıcaklığını hissediyorum kızgın bakışlarında,
Kaşlar çatılsa da gönlü ipeksi kalır her anda...

Yeniden nefes al,
Düş ruhuma, bir nebze kal...
Kaleminle sözcüklere dal…
Bu dünya başka, ne Mars nede Venüs!
Dost kıvılcım, gökkuşağında üs
Kocaman delik açtın hoş özümde!

Sessizliği severdim fırtınayı tanımadan önce!
Felaket sarınca insanları,
Ürperdim korkuyla ölünce!
Yalnızlık sarardı,
Eğlenmek vardı,
Basit gönlümce...
Şimdi hislerim karmaşık, kulağım dost sözünde...

Sıcaklığını hissediyorum kızgın bakışlarında,
Kaşlar çatılsa da gönlü ipeksi kalır her anda...
 
Dosta Mektuplar-I

Geçmişinde yaşadıkların, ölmüş tavuğun başına gelmeyecek kadar kötü ve berbat olabilir. Bu kadar şeyden sonra hayatını bu şekilde durgun ve neşeyle sürdürebilmen senin zengin ruh halinden yansıyan başka bir güzelliktir. Seni bir kere daha sevgiyle andım. Sana dua ettim. Bundan sonra işlerin yoluna girsin, sadece kendi mutluluğunu düşünen, sadece huzuru kendi içinde bulan, artık geçmişin izinden sıyrılıp, sadece güzel şeyleri yaşayan ve mutlulukla yaşlanan bir hayatın olur umarım.

Unutma ki her acının içinde doğan yeni bir mutluluk vardır. Dertler olsun ki, yaşama bağlanmak için amaçların olsun. Doğanın içinde bir yerin olsun, ruhunda mevsimler değişsin. Her mevsim güzeldir, yenilenir doğa tıpkı eskiyen bedenimizin ruhuna mesajı gibi. İlk önce sen mutlu ol, çünkü sen mutlu değilsen başkasını muştu edemezsin. Sen yaşamadıysan kütüphaneleri anlatma etrafına. Yoksa iki gün sonra terk edilen olursun, üzülürsün…

Senin gülmeni ve huzurlu olmanı en çok isteyen, sana yakınlık derecesinde her zaman yanında olan, içini dökebileceğin, her şeyini güvenip paylaşabileceğin ender dostlarından biri olacağım, en azından bunu geçmişinde hayallerinde kalan kırıntılardan biliyorsun. Sana zarar vermek değil, aksine mutlu olmanı dileyen ve gerçekten samimi olarak paylaşan, hala içinde kalmış bir parçanım. Umudunum…

Dünya çelişki üzerine kurulmuş. Ne kadar acı yaşarsa yaşasın insan, yeni acılara hayır demeyecek kadar çelişki dolu yaşıyoruz. Eğer hiç bir sorunumuz olmasaydı, herhalde ´niçin bu dünyada yaşıyoruz ki.´ derdik. Hep rahatlık batar bu yüzden. Bu yüzden ne geçmiş nede geleceğimi düşünüyorum sadece şu yaşadığım anı yaşamaya gayret ediyorum. Sahiplenmek yerine, yaşadığım her şeye lüks katacak ve heyecan verecek her şeyi, özelleştirerek yaşıyorum. Daha doğrusu yaşamaya gayret ediyorum. Lütfen elinden geldiğince, kendin için ve şu anı yaşa. İçinden bana gelmek geçiyorsa, başını omzuma koyup ağlamak istiyorsan yarına erteleme. Ya yarın yoksa? Sende biliyorsun ki, seni anlayabilecek, seni kullanmayacak ve sadece sen olduğun için seninle paylaşabilecek en doğru adresim sana. Aynı kültürün içinden geçmiş, istekleri ve hevesleri, kültürü, anlayışı aynı süzgeçten elenmiş aynı dünyanın iki kişisiyiz. Her şekildeki içten paylaşımımız bize mutluluktan başka bir şey veremez ikimize dünyanın neresinde olursa olsun.

Lütfen yazışma teklifimi yabana atma, fırsatın ve zamanın olduğu en acil bir zamanında dahi yazmak için gel. Konuşalım. Paylaşalım. Birlikte gülelim ve ağlayalım. Dudaklarımız konuşsun, ruhumuz dinlensin ve huzurla kalsın!

Senin uzun zaman yaşamadığın mutluluğun varlığını sana anlatmama müsaade et olur mu? O kadar özledim ki seni, hayallerimde yaşayan seni ve o kadar istiyorum ki görmeyi seni. Nerdeyse onca yıldır sabırla beklenen ve hala beklediğim güzel ve muhteşem bir konumun var ruhumda ve bedenimde ve senin kişiliğini saran ruhun içinde.

Lütfen tebessüm et ve her şeyi yapabileceğin ölçülerde bırak. Zorlama. Maddesel her şeyi aşmak kolay ama insan ruhen yıprandı mı, sağlığın bozuldumu, geri dönüşü olmayan mutsuzluklar kapısını çalar insanın. Önce sağlık sonra maddesellik ok? Ve şunu kesinlikle bilmelisin ki, her zaman yanındayım! Ruhundayım. Hissettiğin an, çağırdığın an. Gelecek kadar yakınındayım. Yeter ki gözleri kapat ve beni düşün. Bir fırsatını bul bana gel. Yâda ben sana. Dokunmak hissetmektir… Nice dokunmalar vardır, pişman ettirir yaşandığı için. Beden sadece yaşadığımız dünyaya has bir iletişim ve ölümlü. Gerçek dokunuş ruha değdiği zaman cennetim dedirten hissediştir.

Sessizim, yalnızım, fırtınalar esiyor yüreğimde ağlarım...
Beden ölüyor, güzellik ölüyor, alışkanlıklar ölüyor, neler ölüyor...
Ömrüm özgürlük emsali, avcı ateşi, dillenen kahrı, yanardağlarımla patlarım
Anılar ölüyor, dostlar ölüyor, ailem ölüyor, gurbet ölüyor, kefenler soluyor!
Ben yokum, anlatan yansıtan biçimlendiren paletin solgun renginden kaçıyorum
Dört duvar acı bombalıyor, özlemler yalnızlığımdan korkuyor neler yoruyor
Ağlıyorum... Mendil teselli ediyor!
Ağlıyorum... Yağmur kıskanıyor!
Ağlıyorum... Amazon taşırıyor!
Ağlıyorum... Sevgisizlik sarsıyor!
Ağlıyorum...

Ve sadece sen varsan aynanda yansıyor gülüşüm…
 
Dosta Mektuplar-II

Şimdi iyiyim... Yağmura karışmış gözyaşlarımın çiçekleri suladığı ve onu koklayan bir insan olarak yaşadığım inceliği paylaşmak istiyorum dostum seninle... Acının ve ızdırabın silindiği toprağın üzerinde sadece kalan ayak izlerimin sırlarıyla... Sanatçının çığlığı tırmalamaz kulakları... Sadece dalarsın resminin önüne geldiğinde deli diyebilecek kadar yüreklenen insanlara rağmen... Akarsın maviliğin yeri ve gökyüzünü döşediği, arasında sen olduğunu hissetiğim mutlulukla... Ya kusura bakma heyecanlandım birden, başka bir aleme gittim farkında olmadan...çaysız ve kahvesiz!

İzlerinin sürüklediği yollarda ismini arıyorum... Sonsuzluğa yenik düşmüş ama pes etmiyorum... Çiçeklerin arasında yürürken onların destekleri kulaklarıma geliyor, sanki seni yansıtır gibi ıtır kokuları alıyorum nefesimde… Cesaret alıyorum bu şahanelikten... kimbilir hangi savaşın içinde ama savaştan uzakta seyrediyorum seni, üzgünmüyüm asla... Sadece bana yaklaşmanı, ruh kapımı açmanı ve gözlerimin içinden terayağına bal sürmüşcesine ekmeğimde kaymanı istiyorum, sürtünmesiz!

Eğer gözlerinle buluşurda cahil bir cesaret yakalarsam, sana ne istersen anlatırım, cıvıl cıvılcasına, söz... Ama rüzgarla tozu toprağı yutarak koşan insan olmak her kişinin harcı değil... Öksürüğe meydan okumak, harbiden ölüme meydan okumak gibi bir şey.... tanımadığım kitlenin önüne geçipte ben önden gidiyorum ve şu çizgideyim diyebilmek, sabırlı olmak için galiba henüz erken... Olsun ya, böylede iyi seninle teke tek paylaşabilirim her şeyi... Eğer dostluğumu istersem çok şey mi isterim bilmiyorum! Hele o öksürüşün içinde birde heyecanla isminle hitap edebilmek ve yardımını istemek şimdilik zor gibi görünüyor... Sanırım o sihirin formülünü keşfetmem gerekiyor, sırları deşifre etmek demek yanardağın lavlarıyla yanmak gibi bir şey! Ha birde akarken yakılan doğallığın vicdanına dayanabilmek ne kadar zor olacak... olsun varsın demek ve isteyebilmek...

Üzülme bur uh halime olur mu? Sana nasıl darılabilirim ki, şirin bir çocuğun içindeki doğallığın aynada yansıyan güneşine nedenler yakıştırmak gibi...

Kanım akarken sadece sen varsın... Bu güneş şimdi doğdu seherle... Ona bakmaya onu seyretmeye doyamıyorum... Doğanın sonsuzluğunda kucaklamaya hazırım müthiş doğallığı... İçindeki dağları taşları yıkmaya ve dostumsun demeyede... Henüz kendini keşfedemiğim dünyana rüzgarın hızıyla ilerleyen bir yelkenli ile açılmaya da... Bil ki, biraz değer verdiğini hissetsem, bilye oynayan ve attığıyla başı vurarak çığlık atan çocuğun sesine benzeyecek haykırışım. Belki de arşimedin buldum çığlıklarına... ama ne yapabilirim ki cıvıllığın şarkılarla mırıldandığı ve sadece sen ve ben olduğu bir ortamda mutluluk değilde başka ne hayal edilebilir ki... hayallerim Mimar Sinan’ın mimarisindeki mistiğin içinde kayboluyorsa, sakın suçlama beni….Bu zamanla düş olmaktan çıkar, kırlara kayar... Yıldızlar kayar gibi... sadece sana ve sadece hissederek yazıyorum... Çılgınım ve heyecanlıyım... Bana katılır mısın? kimbilir nerdesin? Olsun ya, başka boyutta ruhunla konuşuyorum işte, canıma değsin… Bak yemek yer gibi... Doyduktan sonrada uyumak yok ama gezeceğiz ve keşfedeceğiz bu şöleni söz mü?
 
Dosta Mektuplar–III: Kaçış...

İçimde fırtınalar esiyor...harabelerde dolaşıyorum. Eskilerde yaşanmış evlerin üstündeki çimenlere basa basa ilerliyorum. Kim bilir burası oturma odası olmalı diyorum, sevinçleri üzüntüleri dinliyorum...çocuk seslerini işitiyorum. Sanırım birisi mektup okuyor. Kulak misafiri oluyorum... İki ay sonra kardeşi gelecekmiş, mektubunda yazıyormuş...derdine çare için doktor arıyormuş. Misafir kalacakmış orada, sanırım erkeğin kardeşiymiş. Ağlaşmalar başlıyor. Telaşlar hayli çok. Ne yapacaklarını bilmiyorlar... “ah şu uzaklık! ” deyip veryansın ediyorlar. Çocuk ağlamasıyla iyice geriliyorlar. Zaten hazanlar yüreğimde... birde bu manzara! Uzaklaşıyorum.

Çınar ağacının gölgesine oturuyorum sessizce... iki sevgilinin kalp kazılmış yazıları gözüme ilişiyor. Neredeyse kaybolmak üzere. Sesleri kulaklarımda yankılanıyor. Sevdalarına aileleri karşı galiba. Çözüm arıyorlar. O yana gitseler olmuyor, kaçsalar olmuyor...çaresizlik içindeler...kulaklarımı tıkıyorum...varsın güneş yaksın tenimi diyor gölgeden uzaklaşıyorum...

Suyun kenarına geliyorum. Eskiden gür akarmış...konuşan kurbağalardan işitiyorum. Hayıflanıyorlar...”Nerede eski yağmurlar...Nerede gür akıntı ve temiz sular...” diyorlar ağlaşarak! Koklamaya başlıyorum çevreyi, nedense hiç koklamazdım ne zaman gelsem. Gerçekten çok kötü kokular alıyor burnum... iğreniyorum...

Hızla geçen arabalara bakıyorum. El kaldırıyorum beni alsınlar diye. Sanki başka gezegendeyim görende olmuyor beni... Karıncalar geçiyor yanımdan. Bana gülüyorlar... “Eskiden insanlar yürürlerdi, araba nedir bilmezlerdi... Siz niye yürümüyorsunuz? ” utandım birden... “Ama eskiden bu kadar uzaklığa kim giderdi ki...sefer zamanı olsa neyse diyorum! ” içimden. Beni anlamıyorlar... Bende anlatmaktan vazgeçiyorum. Ceketimi üzerime örtüp uyumaya karar veriyorum. Oda ne! Üzerimde insanlar konuşmaya başlıyorlar... “Vah zavallı, ölmüş herhalde... Kim bilir hangi zalim vurmuş adama, hastaneye bile götürmemiş, üzerini örtmüş kaçmış gitmiş...” ağlaşanlar, dizlerini vuranlar...dualar edenler...dayanamıyorum, ceketimi kaldırıp sesleniyorum “ ben ölmedim...bana kimse çarpmadı ya...” sanki naram bir dev yada ucube sesi gibi geldi ki kimi bayılıyor kimi kaçıyor, kimi orada kala kalmış şaşkınlıkla bakıyor... Sonunda birisinin arabasına biniyor ve oradan uzaklaşıyorum... Dertlerimden mi? Hayır kendimden...Bir süre ertelediğim yaşamımdan... Kaçıyorum! bir daha gelebileceğim bir yerden, tarihin benden eski olmadığı, beni yansıtan gölgelerine!
 
Geri