Duygyusal şiirler arşivi

A
  • Kullanıcı aXi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Şiirler
Çalışma Dünyası...

Öğrencilik gibi olmuyor iş hayatı,
Dört duvar arasında yaşanır kor sanatı..
Bel ağrısı,
Sigara içenlerin verdiği öksürük sancısı,
yaz günlerine-tatile özlem bırakıyor karpuz tadında...

Her odada dedikodu, bitmeyen rekabet!
Gizlilik esas, maske ve oyuncular çok elbet...
Akşama kadar torpil peşinde,
üretmekse-beceriyse aranmaz hep hile,
Makama özlem hep konuşulur dillerde!
Para hırsı iyice girmiş muhasebeden önce is alfabesine,
Doğal duygular ormana sinmiş, kaldıysa kişilik der sabret!

Yalancı tanrılar türemiş,
Ne yağlar ne ballar akar karışır amazona...
El pençe divan oldun mu birine,
Birde kaldıysan ekipte,
İşler rolantide,
Yurt dışı gezileri cepte...
Bir elin yağda bir elin balda misali
Yalancı cenneti yaşarlar,
Üç günlük negatif yönde!

Okuyan olmak aranmıyor,
Akıllı insana bakılmıyor,
Çalışkan olmaksa dışlanıyor...
Ne mutlu Türküm diyene, çöpte gizliden gizliye,
Neredesin yahu gelenek denilen değerlerde!
Biz küme düştük galiba, yarımız AB'de yarımız bel altında...
Bu aşk evliliği çok üzecek gibi bizi gelecekte!
 
Çanakkale Şehitleri...

Çanakkale Gelibolu yarımadasından Ege Denizine bakarken,
Mehmetçiklerin Allah... Allah... Nidaları çınlıyordu kulaklarımda!
Mehmet Akif’in şiir dizeleri inliyordu iman dolu dudaklarında...
Yurduma nasıl küfür girebilirdi her yerde sömürü yaşatırken?
Her adımda kan her adımda kabir ve şehitler yatarken...
Yürümeye korkuyordum her adımda saygımdan,
Kokluyordum toprağı belki yansır diye imanından,
İhrama bürünmüş sanki, ölüme koşar bedenlerimiz...

Şanlı Osmanlı beş parasız kalmışken,
Asırların otoritesini kaybetmişken,
Ölmekten korkmayan
zengin şuurundan
neler öğrendim...
Fakir Anadolu kınalı kuzularından, şu an şahidiz!

Çanakkale değil imanımız geçilmez,
İslam sancağı sömürüye çiğnetilmez,
Ölürdüm yine ölürdüm Allah aşkından
Kainat efendisinin askeri asla yenilmez!

Esen rüzgar sanki şehidin okşayışı
Dalgalanırken deniz, yükseldi narası!
Ormanın kokusu anne şefkatiyle sarsıldı,
Gözümden akan yaşlar amazonlar taşırdı!
Uyan der gibiydi para için satma vatanı,
Sizinle savaşırız görmese de bizi gözleriniz!

Filistin’de, Lübnan’da kan kusar İsrail,
Irak'ta küfrün askeri sanki kasap katil,
Sancağı tutacak güç yok baksana şehitler kanatlanmış!
Medine’den sonsuz nur alemi rahmetle aydınlatmış,
Korku sinmiş küfre Ebu Cehiller Bedirlerde azatlanmış,
Dudaktan gönüle akan imanda yaşanırken haz!

Allah dilerse
Ne yapabilir küfür dirense
Bu sınav cennet kokusu derdinde
Şehitlerin şuuruna sarılsın kefenlerimiz!
 
Çarşambalar Yıkıldım…

Çarşambalar yıkıldım,
Hastalandım…
Annemin ölüm haberini aldım,
İlk acil servisi o gün yaşadım!

Çarşambalar deprem,
Aynı filmi her hafta seyrederim!
Elimde değil tedirginliğim,
Geçti ömrüm dallara bağlanmış,
Dilek mendillerim…
Hayallerim rüyalarımda yaşamış!

Ne zaman geçti bu ömür?
Yaşadıklarım neredeler, çarşambalar mı tek bildiğim…
Islak mendil ağırlığınca yaş,
Düştü serildi çürüdü toprağım!
Dövünen şaşkın ben miyim ağır trenleri seyreden,
Çarpılmış gibi kıvılcımlar yıldırım sarmış…
Yaşama telaşı,
Kaybettiklerimin keşkeleri,
Yalnızlık şarkısı,
An ayarım sarsılmış!

Çarşambalar yıkıldım,
Hastalandım…
Annemin ölüm haberini aldım,
İlk acil servisi o gün yaşadım!
 
Çelişsede...

Ruh ve beden ilişkisinde,
Ticari çıkarlar yerine,
Karşılık beklemeden vermeyi istesek ne kaybederiz?
İnsan hedefini iyi seçerse,
İyi niyetle ve sabırla beklerse,
Oynarsa hayat maçını seyircisiz,
Sahadan çıkınca kavuşur beklentilerine...

Hep şikâyet dillerde bu yüzden dertlerimizden!
Gecekondu gibi bir gecede yaptığımız hesaplardan!
Gelsinde şu an gelsin kuralsızlığıyla,
Yaşarız yarını düşünmeden...

hani hasta olduk mu,?
Azıcık üzülüp solduk mu,?
Dört duvarlar hapishaneye benzer hepten...
Medet ararız biraz sonra ki anlardan,
Karanlık gibi gözüken kapının arkasından,
Küçücük bir ışık süzüldü mü?
Müjdeli bir haber almış gibi neşeyle gevşeriz birden!

Dün hastanedeydim,
Ne çok hasta vardı, bozuldu fena moralim,
Şükrettim halime!
Ya çaresiz kalsaydım sinseydi acı içime?
Sinseydim yatağımın bir köşesine,
Ya canım çekmeseydi bir şey, kahrolurdum!

Dökülüyordu neyse ki harfler kalemimden,
Duygularımın güneşli gök mavisi sahanından,
Sevişiyordum binlerce gönül dostuyla hemen...
Miğfer giymiş, virüsün delemeyeceği aşk serumuyla
Adrenalin tüketiyordum yaşadıklarımdan!

Hangi elmas ya da altın bu hazzı verebilir ki,
Ya da köşkler, zengin araziler, hizmette kusursuz hizmetçiler...
Doğum kadar ölmeye sevinmeli,
Eğer insan ölemiyorsa, söndüremez yangınını tulumbacılar!
Çelişsede hoş yaşam acının rehberi,
Yendikçe, çektikçe, sızar ruha olgun meyveleri!

İnsan boşuna aramasın bu dünyada cenneti...
Aslında, cehennemden kurtulmak yaşatır heyecanları!
Acının içinde doğar çocuk,
Doğar bahar!
Gök gürler, şimşek çakar...
Korku saldıktan sonra rahmet yağar!

Sevinmek paylaşmaktır,
Sevilmek aklanmaktır,
Çelişsede acı veren virüsün insanla bağlantısı
Bedenin ruha son mesajıdır!
 
Çınar Ağacı...

Çınar ağacının yaprakları çal çaput,
Sanki Karadeniz örtüsü salkım kanat,
Ressam fırçasından çıkmış gibi sanat,
Soy şeceresi dizilmiş her biri son umut...
Dinlenir altında koyun kuzu eşekler!

Batıldır deseler namus belası vurulur,
Sevdalar altında gizli saklı kurulur,
Gövdesinde alfabe dramatik görülür,
Her biri Yeşilçam’a konu gibi sunulur...
Fakirin yakıtı altından toplanır tezekler!

Çınar aşıktır, eseridir ya yaratıcı...
Kesse de kavuşsa ona hakkın kılıcı!
Her dalında dua, yeldir şer kurtarıcı...
Çaput küskünü keser dalından haracı,
Hayır getirmiyor tüm dillenen dilekler...
 
Çiftlik Evinde Piknik....

Güneş gitti gidecek,
Rüzgar esiyor serin serin...
Başaklar sararmış bitti bitecek,
Havası kasıyor derin derin...
Dut ağacının altında,
Dostlar yanında,
Muhabbet narında,
Düğün gibi, adı mı olur kederin...

Toprak sıcacık,
Çay ıslatır azıcık,
Karıncaya dökülen birkaç parça azık...
Niçin gelmiş gibi ötse bile kargacık,
Sarılır umutlarım bulutlara, nasibine kaderin...
 
Çile…

Eğer gönüller hamsa,
Eğer olgunluk ağacına çıkmazsa,
Eğer ilim yaşama taşınmazsa,
Sözler faydasız, orta yol düşmanıdır...

Yiğitlik ölmek değildir,
Yaşarken örnek olmaktır...
İnanmak yolu elbette dikenli,
Bu yolda çileler var bilmeli değerini!

Toprağa alışmış ayak yer kafayı uçakta,
Bunun içinde bir süre dolaşır boşlukta!
Nedenler ve niçinler cevaplanmazsa,
Ruhen delirir, dervişin imanından kime var fayda...

Her yiğidin fıtratı mayası başka,
Ölçü olmaz yaşamak başkasını kıyasta,
Kimi zaman Veysel Karani gibi çobanlıkta,
Kimi zaman Abdulkadir Geylani gibi ilim yolunda,
Düşülür sabır ocağına erenler sofrasında…
Mevleviler döner, döner aşkla dünya koynunda,
Işığı yayılır güneşiyle ısıtır doya, doya!
Ne düşman arar,
Ne ispat yapar,
Nede zindanda aklanır!
Allah dostlarıdır bunlar...
Aklımız ermez hangi âlemde yaşarlar!
 
Çocuğa Sormuşlar...

Çocuğa sormuşlar “Büyüyünce ne olmak istersin? ”
“Halimden memnunum” der!
“Niçin böyle söylersin? ”
“Yediğim, içtiğim, anam-babam yanımda sultanım”
“Bir iki kızsalar da evde sevilir hanım...”
“Korkutma beni, birden büyüteceksin sandım! ”

“Söyle bakalım, büyümeyi neden kötülersin? ”
“Eşimi, çocuğumu çok sık göremeyeceğim! ”
“Sabahlara kadar televizyon seyredeceğim! ”
“Sadece para kazanmayı hedefleyeceğim! ”
“Her şeyden şikayet edeceğim! ”
“Kısacası yalnız, mutsuz ve heyecansız öleceğim...”
“Ben işte o günlerde yandım! ”

“Neden sokakta değil de evde pineklersin? ”
“Evde bana kızmayan oyuncaklarım var...”
“Çizgi filmlerde arkadaşlar, paylaştıklarım var...”
“Sanalda özgürüm, binlerce aşklarım var! ”
“Onlara sözüm var, bağlılık andım...”

“Hafta sonu okula gitmeyi bekler misin? ”
“Okul her an işkence”
“Ödev üstüne ödev yok bir eğlence”
“Oynayamıyoruz, bahçede çıkınca kene”
“Her an kavga, her an savaş koridor cephesinde”
“Her çocuğa öğüt vermekten bunaldım! ”

“Nasıl bir dünya özlemektesin? ”
“Cennet dedikleri sanırım...”
“Ne istersen veriliyormuş ya bu söze bayılırım.”
“Ninem anlatırken orada yaşar gibi bir köşesine sinerim.”
“Bu yüzden kur’an, dinimi eksiksiz öğrenirim.”
“Sünnete uygunda yaşayarak biletimi aldım! ”
 
Çocuğum...

Çocuğum duygusal fırtınaya kapılmış yüreğin,
Gitme diyen saman alevi gözyaşlarına kıyamam!
Uyuyup koltuğa nasılda yığıldın yoksa uğurlardın,
Öptüm yanaklarından yanında ruhumu bıraktım...

Sanki son uğurlanış gibi kalıcı gurbette,
Eşim sarıldı öyle içtence hüzünle duayla,
Günlerce ağrıyan yüzümde ne acı düşünce
Gündüz yağan kar gibi eridi tenimde soğukluğu!

Elbette oyuncak alırım çocuğum şımarsan bile,
Ulaşıncaya kadar ararım dokunurum maketine,
Annene satın alırım düşlerinden bir hediye,
İstanbul bedenimde gezer ruhumda düşleriniz!

Her telefonda ne zaman geleceksin diyen sesin,
Ne olur bu gece binde gel diyen hıçkırık ve emirlerin,
Hiroşima’da atom bombasında öldürdü bin kez ateşin,
Yüreğimi pamuğa düşen diken gibi parçalanarak deştin!
 
Çocukluğum...

Bağ bozumunda doğmuşum ekimde,
Ne sıcak nede soğukmuş saat on gibilerde,
Yayla havasının gelişiyle ilk nefesimde
Ağlayan yakarışım in evini kaplamış!

Büyümüşüm bir köşede bağlanmış,
Tandır dumanı ciğerimi kaplarmış,
Rahmetli annem işinde-aşında,
Esaretime bakar hüzünle ağlarmış…

Yetim kalmış annemin eşinin kardeşleri,
Kaynana koca derdinde, onlara da bakarmış!
Yirmi dört saat çalışırmış işinde,
Kul gibi eşine!
Daha kendisi çocuk, başka ne yapsın ki…

Nerdeyse babasız büyüdüm çocukluğumda,
Sevgisinden mahrum, annem uzaktı kocasına…
Gurbeti arşınlardı aylarca bizsiz karın tokluğuna,
Bu yüzden ana kuzusuydum, babasından korkan!
Oyuncağım toprak, arabam at, eşek, koyun
Güneşe veda ederdim her gün tozlu sokaklarda!

Mayıs ayının bir günü kamyon geldi köy evimize,
Eşyalar yüklendi veda ettim ağlayarak kedime,
Ankara’ya gideceğiz diyordu annem heyecanla
Özlem bitecekti ya… Bir arada yaşayacaktık!

Bundan bir sene önce dayımın çocukları,
Göç etmişlerdi Eskişehir’e, neydi o coşkuları…
Veda ediyordum köyüme, sahip olduğum her şeye,
Anamın yine geliriz dediğiydi o an tek teselli…
Gözlerim yaşlıydı!

Yetmişli yılların Ankara’sı köyden farksızdı,
Yedi yaşın verdiği olgunluk bunu anlayamazdı…
Evimiz gecekondu ve büyükçe bahçesi vardı,
Ağaca çıkardım, ayağım yine toprağa değerdi,
Çivilerle, misketlerle toprakta oyun oynardım!

İlkokul üçtü Ankara’da okula başlayışım ama ne başlayış…
Köyden geldim ya… Her çocukta küçümseme, itiş kakış!
Babam başarı bekler, öğretmende bitmeyen matematik, yarış
Köyümü özlerdim, gizli, gizli ağlardım geceleri…
Saf çocuksu ruhumda kimseden bulamazdım anlayış!

Cici annem vardır bir tane,
Bazen çok uzun tatile gittiğimizde
Babam eve bile getirirmiş…
Sakız olurdu komşuların dilinde!
Annem azcık söylense,
Dayak çareydi babamın ellerinde…
Ana, baba ölmüş… Kardeşler keyfinde
Kader der zavallı çekermiş sinesine!

Bir mart günüydü hiç unutmam:
Hava kapalı yerlerde çamur,
Havada kömür dumanı,
Elimde kırık yazılı kâğıdı,
Biliyorum eve gittiğimde kesin dayak vardı!
Kara bir gündü, nasıl verecektim sınavın hesabını?
Söylendim durdum “Babam neden imzalamalıydı ki…”
Eve girdiğimde çalıyordu ölüm marşı!
Neyse ki, amcam ve eniştem evimizde misafirdi,
Mucize gibiydi adeta dayaktan kurtulmam!
Herhalde saf yüreğime Mevla’nın lütfüydü, yardımıydı!

Okulun sonlarıydı,
Hala anlamış değilim o müthiş değişikliği,
Öğretmen her derste matematik yarışması düzenlerdi…
Kim birinci çözerse pekiyi verirdi,
Artık ben çözmeye başlamıştım birinci olarak soruları!
Yalnızca pekiyi yerine alıyordum iyi…
Bir gün babamla öğretmen konuşmuşlar,
Matematik hatırına iyi ile geçirecekmiş!
Okumalıymışım Türkçem için hikâye, roman, dergi…
Okul hayatım üçten sonra böylece başladı!

Bir sene sonra apartmana taşındık!
Babamın iş ortağının hanımıyla tanıştık…
Çocukları çok kendini beğenmişti, yılışık.
Leman teyze derdim,
Hem de çok severdim,
Anneme çeki düzen, öğüt verdi azıcık,
Gerçek aile olduk!
Ankaralı olduk…
Nesi varsa tanıdık!
Ankara’yı o gün yaşamaya başladık…
 
Çok Özledim…

Özledim
Mekke’yi,
Medine’yi,
Kâbe’yi,
Müezzin Müeffilini…
Ayaklarım tavafta,
İçiyorum zemzem konmuş kenarda,
Dönüyor başım sarhoşum kâinatta,
Can resul(SAV) ’den dinliyorum kulağım hadislerde!

Hudeybiye’de kurumuş kuyudan,
Uzanıyor başım içiyorum sahabeyle suyundan.
Çöllerde yüzlerce deve cehennem ciğerim,
Kanıyorum Berrak mı ak sütünden.
Kanıyorum cennet tütsüsü çöle uzanmış birkaç yeşilliğe,
Ne işim var Ankara’da ya…

Özledim
Mahşeri kalabalık dönerim,
Dönerim binlerce güneş sistemi görürüm,
Kul olduğumu anlarım, aşkıma dualarımla söylerim…
Söylerim gözlerim dolar secdeye sığmaz alnım nefesim taşar,
Hıçkırıklarım gerçek aşkıma muson yağmurlarında özlem!

Çıkmak istiyor ruhum,
Toprak kapıdır düğündür ölüm!
Kimler yok ki sağımda solumda hoş geldin demeyen
Hep okuyup hayal ettiğim sahabe özlem!
Mermerine dokunuyor ayaklarım istikbalim Kâbe’de,
Düşünüyorum kapandı gözlerim…

Savuruyor rüzgâr,
Yağıyor rahmet tenime…
Hayal gerçeğine karışıyor,
Yaşamak bu ya… Ne işim var hala Ankara’da!
Özlem kefeniyle sarıyor!
 
Dağlar-Dertleşme…

Hey dağlar! Durmayın önümde öyle gururla,
Kim bilir sevdiğin bekler, ihtiyacı vardır sana ve huzura…
Tez davran ömür kısa, sur'a üflense dümdüz olacaksın
Hem önümden de çekil, geçeyim arkana yol verde!
Artık yaşlanıyorum, seni tırmanarak geçmem zor
Hiç olmazsa merhamet et bana burada...

Kızma bana, üzerinde volkan-akar lavların,
Cennet yeşiline cehennem, ne oldu savların
Eğer canını sıktıysam öldürme beni, bir iki vur
İki gözüm şişsin iki çeşme aksın, bitsin yav’ların...

İnadın nedir hep aynı yerde durmaktasın?
Artık yeşil bile seni terk ediyor uyumaktasın…
Üç beş canlı hayat sürer üzerinde gör!
Geçmişine yanıp aşklarına susamaktasın...

Sen gitmezsen açarlar tüneller üzerinde,
Acılar içinde kıvranırsın bilmez kimse özelinde!
Taş binalar ve yeni misafirler görecekler seni hor
Dervişlerin yemek yediği yer değilsin artık ezelinde...

Sen durdukça tarih tanık, kıyım üzüyor
Toplu mezarlar, çığlıklar, bir millet azıyor…
Hiç mi etkilenmezsin öldürüyor beni bu kor
Her kazma, her kırbaç, her işkence, bakışın eziyor...

Anlat onlara hiç olmazsa geçmişini, bir sefer olsun konuş
Sabırsız, inatçı, zalim olmak, iyiyi ertelemek ne boş
Artık git demiyorum, seni öldürecekler dur!
Bencilim belki, gözümde doğal bir sen kaldın hoş...
 
Dalgalar…

Gecenin en serin vakti,
Büyük dalgalar vuruyordu iskele direklerini.
Uykusu kaçmış üç beş kişi,
Büyülenmiş bakıyorlardı denizin çıldırmasına.
İskele demirleri deprem yaşarcasına,
Sallanıyordu acıdan feryat eden hasta gibi…

Gün boyu denize girmiş kalabalık,
Ölüm sessizliğinde gizli duygularının esiriydi,
Sesleniyordu isyankârlara her geçen an azarak…
Somon gibi sürdürmek için neslini,
Ölümüne akıntıya zıt yüzüyordu belki bir ayının ağzına azık
Fıtratına kul kaderinin seyircisiydi…
Dalgalar!

Gündüze güneşe ihanetti gizliden gizliye
Her karanlık resimlendi ışık hapsinde…
Yıldızlar göz kırpıyor gezinen birkaç insana kumsalda,
Ayak izlerinin yorgunluğu yine uyutmuyor kumları,
Küçük dağcıklar kumlarda içinde balçıklar belki bir dedenin duası
İniltiyle örtüyordu çıplaklığı bir nebze.
İçen insanlar ve kahkahaları,
Cennet müjdesi almışçasına dalmışlar eğlenceye,
Alaettin Keykubat’ın ihtişamında Antalya…
Tülsüz perdesiz ecnebi turist istilasında,
Grip olmuş doğası hıçkırıyor…
 
Danset Benimle…

Uçalım tuttuğunda elim,
Bulutları delelim…
Aşkın öyle şahane,
Haydi, dans et benimle
Emimin çok mutlu olacağız birlikte!
Gezegenlerde gezeceğiz,
Tarihi duvarlara sıkıca sarılacağız…
Bir yanında ellerim,
Diğer yanda ellerin,
Sıkıca yapışacağız!

Haydi, dans et benimle,
Zaman biter diye düşünme,
An dost, durur aşkımız için…
Uçalım birlikte bulutlar üzerinde
Mutluluğu hissedelim sevgiyle…

Hava yağmurlu yada karlı ne fark eder,
Sarıl bana tek vücut, seviyorum seni!
Öyle sıcağım ki endişe etme üşürüm diye,
Hisset bedenimi,
Sarıl daima güçlüce!
Aşkının cehennem gibi kaynattığı kanımı hisset,
Kaynayalım birlikte ve uçalım bulutlar üzerine,
Aşkımızı hisset…
Dokun kalbime,
Yalnızca senin için çarpıyor!
Bak gözlerime,
Yalnızca seni tanıyor!

Tutkuyla dans edelim,
Aşk suyundan daima içelim…
Doğa söyler aşığız birbirimize,
Evcil hayvanlar dans eder içtence,
Çiçekler verir kokusunu yalnızca bize,
İnsanlar alkış tutar dansımıza zevkle,
Sen benimsin işte,
Hisset kalbinde!

Dans edelim sonsuza kadar,
Pürüzsüz aşk ile!
Gidelim başka gezegenlere,
Cennet ezberimizde,
Kapısında ismimiz görünür altın harflerle…

Ay yaklaşır bize,
Güneş yanar aşk ile
Yıldızlar parlar sonsuz sevgiyle!
Yanımdaysan gerisi önemli mi?
Haydi, dans et benimle…
 
Dar Kanyon...

Gece yarısı uyandım aman ne şok!
Tenim yıkanmış gibi ıslak,
Suratım usanmış gibi asık,
Kalbimde gürleyen hastalık...
Boğuldum boğulacağım imdat!

Ses verdim hanıma duymuyor,
Hiçbir ayar yalnızlığıma uymuyor,
Belleğim koyunları artık saymıyor,
Zaman inatla işkenceden caymıyor,
Elim kolum bağlı ağzımda yok tat!

Ne biliyorsam zar zor okuyorum dua,
Ne azap ya Rabbi, kim yaptı ki beddua?
Cehennemdeyim sanki, odam sauna!
Sarhoşun sesi bile teselli o an zil zurna,
Sanki etrafımı çevirir demirden barikat!

Okudukça dilim çözülüyor yavaşça,
Ruhumun her yanına siniyor Arapça,
Uzaklaşıyor kedi gibi simsiyah parça...
Bedenim sıkmaktan benek benek salça,
Dişlerim zangırdıyor, geçiyor acı zayiat!

Dar kanyon her dönemeçte beklenen an,
Akıntının insafına kalmış bedene salınan,
Harabe kalplerde iz, ızdırapları yaşanan...
Ne çok az ile yetinip mutluyum diye kanan,
İnsan şaşırıyor tanıdıkça bilinmeyen kainat...
 
Davam Olmalı...

Haklı davam olmalı, yok gidişte hederim
Acılar sinmeli, sinsin tenime derim!
Her günüm eşit,fark olmazsa biterim
İlanla dost, üzerime post bulunmaz ki...

Nereye çıksam, hangi sözle başlasam?
Varsın sesim gitsin aynı yolu paylaşsam!
Diller aynı yaşanan farklı ah bir anlasam?
Sevemedim yalan-riya, rolüde barınsın ki!

Acıdan kaçan dil aşını zehire boğar
Doğrudan yana kul, yalan güneşiyle doğar
Hergün beş vakiti dünya meşgalesi savar
İhlas ile gezenin neleri değişmez ki!

Bir davam olmalı yürümeliyim güzelliğe
Nedir yaşama amacım, beni sıkan gerçek ne?
Yüzleşmek umrumda mı kandırılmış tünelde
Ruhum dünyaya dar, nefesin arıyor ki!

Aynada görünen ben miyim neyi arıyorum?
Güzelde çirkinde ben neyi tarıyorum?
Keyif tütününe kefenim sarıyorum,
Dumanın serüveni hakkaniyete yakışmaz ki!

Güneş, yağmur, toprak, hava bedava
İsyan edersin sen, haktan gelen yasağa
Küfrün vahşetinin yaptığı soykırımına
Bir kez ağladım demek amelini aklamaz ki!

Farkım olmalı diyorum, yerimde sayıyorum
Şeytan binbir bilmece, durmadan kayıyorum
Hırs denen illeti, boynuma takıyorum
Nefsine hükmetmezsen yakanı bırakmaz ki!

Çoban misali koyunlarım var, mecnunum
Hak giysisinde oyunlarım var, suskunum
Her yaşadığımda sorunlarım var, yorgunum
Avare gönül, kainatı kalbine dersin eylemez ki!

Bıçak kemiğe dayanınca, tavizdir aman
Acıdan inlerken, kaderdir suçlanan
Tevbeyi erteleme, terk etmeden iman
Kabir denen gerçekten hiç sual olunmaz ki!
 
Davet/Sirayet…

Kalbi nur, aklı sabır, eli nasır...
Size serdim dervişlere özel hasır!
Manada yaşadım paylaşmaksa Bedir
Kılıcın dilinden-sizin sözünüzden!

Ne bestelesem de ararsınız udu,
Misafir baş tacım, yarenlik umuttu!
Söz verilince hatırlarım Uhud’u…
Yağmanın derdinden-ihanet feyzinden!

Nefis bukalemun sıralar bin dilek,
Heyecanı yaşar ömründe kelebek…
Bir mutluluk hatırlarım sanki Hendek,
Çukura gömülür-kaybolur gözünden!

Geçmiş sorgulanmaz, suç yüklenmez kader
Kim getirebilir gelecekten haber?
Şu anı yaşarken şekillenir Hayber…
Kişilik oturmuş süzülür özünden!

Rahata alışan hayrı bilmez bük bük,
Kendince kurallar, sıralar bir tüzük!
Sözle/icraata çelişkidir Tebük…
Mutluluk acıdan farksız değil yalnız!

Perdeler kapanır biter son bölüm,
İster hayır yapsın isterse de zulüm!
Canım resul bile tadarken bir ölüm,
Medet umar akıl nasibi hazandan…

Serdim ipek halı-koydum anzer balı,
İçimde şaşkın ruh-sizden yansır hali,
Bizans gibi mahzun düşerken İstanbul,
Utanç yüzde, maske sıyrılır gizinden!
 
Davet…

Herkesin özel yaşamı var,
Sıkıntı ve mutluluk adalette ayar...
Tanışmayı reddetmek,
Belki başka gezegeni görmeden veda etmek,
Gelecekte keşke demek gibi...
Aslında bizden uzaklaşan heyecanlar olsa yar.
Aynılıklardan kurtuluş olacak buluşma sebebi...
Kopacak hoş fırtınaya, acıyı saralım mı sahi?
Yemekte bile tat verirken...

Güven duygusu yüreğini delsin
Sevgi en güzel yeri alsın
Sahiplenme bizden uzak kalsın
Paylaşmak mutlu ederken…
 
Değer mi Bir Ömre?

Vicdanlar rahatsız, nefis görgüsüz
Dudaklar sevgisiz, kalp üzüntüsüz
İlişkiler maddi yaşam döngüsüz...

Hayırlar donanmaz kalemler rahat,
Güzeli isterken çirkinleşirler...

Ölümün ötesi sürekli hayat,
Sonsuz kazanırsın edersen sebat,
Çile bir ömürdür ora safahat...

Hep olur deyip yaşama sen dayat,
Cennete veda yanmak isteyenler...
 
Değersin…

Özlem inan karşılıklı...
Bedenimden yüreğine inen aşk kıvılcımları sarhoş etmeye yetiyor!
Sırlanmış onca zaman tozlu aynalar,
Görmekten bıkılmamış asırlarca aynılar,
Yazmaya kalem dayanmaz hasret satırlar:
Dillendi,
Bağırdı,
Geleceğe meydan okudu…
Efelendim ya!
Garson, “Çalın çökertme’yi…”
Döneyim neşeyle, sevgilim telefon etti...

Canım kendini kollarıma bırakır gibi hisset,
Düşünme çok şey, acımı, yangınımı hisset,
Gelecekte keşke demektense
Kendini bedenimde seyret!

Düş yoluma,
Düş sokağıma,
Düş sonsuzuma,
Korkma düşersen bir yerin incinmez,
Tutarım ince belinden, gözlerin görmezse görmez!

Seherinde güneşimle,
Düşerim teninde gölgelerimle
O gün için sabret, ruhun benimle ya fark etmez!

Beklemeye değer değil mi?
 
Geri